Sıradan kazaların yol açtığı nezaket, deprem sonrasında bir aileyi sarmalayan huzur herkesi körleştirir. Sıradan bir dostluk aşk gibi gelebilir, aşksa dostlukla karıştırılabilir. Herkesin, diğerlerinin gösteriş için taktığı maskeleri birer birer çıkarana kadar, şeytan maskenin omuzlarına ve dudaklarına kimsenin anlayamayacağı çizgiler bırakır...
Çocukluğun sımsıkı mühürlenmiş bir sandığı vardır. Genç insan bir gayret o sandığı açmaya çalışır. Kapağı açtığında içinin boş olduğunu görür. Bunun üzerine anlar ki, hazine sandığı dedikleri, her zaman böylesine boştur. Sonrasında artık kendi yargılarını önemsemeye başlar. Ancak sandık gerçekten de boş mudur acaba? Sandığı açtığı anda, göremediği çok önemli bir şey uçup gitmiş midir yoksa?
Hiç bırakmadım kardeşimin elini. Hiç... Resim yapmayı öğrettim ona. Harfleri, notaların bazılarını, bebek elbisesi dikmeyi, köpeklerden kaçmayı, pilav yapmayı, evcilik oynamayı, kendini korumayı, kedi sevmeyi, yarasını iyi etmeyi, ayakta kalmayı, kayısı toplamayı, çamurdan ev yapmayı...
Hastalandık, düştük, yaralandık, aşık olduk, hata yaptık, başardık, diplomalar aldık... Kavga ettiğimiz de oldu ama hiç küsmedik. Biz kocaman dünyada üç kardeştik... Ahh biz nasıl büyüdük.