• 229 syf.
    Ahmet OKTAY:
    Fazıl Hüsnü Dağlarca ile konuştuk biraz. "Sen şair değil bilginsin" dedi, şunları da ekleyerek: "Şiirlerini küçümsediğimi sanma, ama senin gibi her alana açılan bir kişi daha yok. Ne zaman yapıyorsun bunları?"

    Sana öyle hak veriyorum ki Dağlarca!

    (Uzun zamandır herhalde bir kitabı okurken hiç bu kadar keyif almamıştım. Zaten genelde de beni çok etkileyen kitaplara inceleme yazıyorum.)

    Günlük, anlaşılması güç kelimeler ve çok fazla terim içermesine rağmen yine de -benim gözümde- kendini okutmayı başardı.

    Kendisinin ortaokul mezunu olduğunu öğrendiğimde açıkcası çok şaşırdım. Şaşırmamın nedeni eğitim hayatını bu kadar erken bırakması değildi.. Okumaya böylesine aşık birinin okul hayatınının neden yarım kaldığıydı. Bununla ilgili günlüğünde hiç bahsetmiyor.

    Oktay, Sovyet iktidarıyla çok fazla ilgilenmiş, sol görüşlü, hayatını Marksist düşünce sistemi ile şekillendiren toplumcu gerçekçi aydınlarımızdan biridir. Kapitalist sistemin karşısında durmuş, dönemin amiyane tabirle yalaka kişilerine de haddini çok güzel bildirmiştir. Sonuna kadar laik sistemi savunmuş, kendisi de sol görüşlü olmasına rağmen Türkiye’de bu durumun Kemalistlik ile karıştırıldığını, insanların yanlış yorumladığını anlatmaya çalışmıştır. Stalin’i sevmediğini, Lenin’e ise daha yakın olduğunu yazılarından ben anladım.

    “Fransa'da yaşayan bir araştırmacının gösterdiği duyarlığı ve anlayışı, Türk aydınlarının büyük bölümünün gösterememesine şaşmak gerekiyor. Sol-Kemalistler kadar bazı Marksistler de din sorununu gerektiği biçimde algılayamıyorlar. Artık mürteci ile muhafazakarın özdeş olmadığını anlamak gerekir. Di­ni ideolojinin Türkiye'de de solun tatmin edemediği beklenti uf­kuna sızmaya çalıştığı bellidir. Liberal/demokratik bir muhafazakar kesim var. Hiç kuşkusuz bu kesimler politik konjonktür gerektirdiğinde en azgın gerici kesimlerle ittifaka girişebilirler. Ama girişmeyebilirler de.”

    Bu alıntı da burada kalsın.

    Oktay, edebiyat camiasına çok hakimdir ve sürekli kitap okuyup, gazete ve dergilerde yazıları yayınlanmıştır. Şiirde Gerçeküstücülük konusunda geri kaldığımızdan da yakınır. Tanzimat ve Cumhuriyet dönemi şairlerine göndermelerde bulunur.

    Kendisinde hoşuma giden tespitleri çok olmuştur fakat doğal olarak hepsini yazamıyorum. Oktay, “Yapı bazen imgeye göre şekilleniyor bazen sese göre,” diyor. Ama bazı dönem yeni şairlerin güzel gözükmek adına illa kelimenin ikinci anlamını kullanıp yapıyı bozduklarından yakınıyor.

    Kendisi şiirin çıkmaza girdiğini ve popüler kültürün esiri olduğunu düşünüyor. Ama sadece şiir demekle kalmıyor popüler kültürün esiri olan birçok aydından da bahsediyor. Burada kendi sözlerinden bir ekleme yapmak istiyorum.
    “Gerçekten, 19'unda yazdığım gibi edebiyat çevreleri olmadı­ğı için, yeni bohem mekânlarında şiir falan okunmuyor artık. Yazınsal ritüeller unutuldu. Şimdi, yazarların, şairlerin bir tür teşhirciliğe bitişmiş gösterileri moda: İmza günü, açık oturum, konuşma. Şüphe yok: Yararlı uygulamalar hepsi. Ama ister is­temez hepsi tecimselleştirildi.”

    Bir akşam camiadan arkadaşlarıyla oturup yemek yediğini yazıyor ve günlüğünde bunu anlatırken bazı noktalar dikkatimi çekiyor.
    Kendisi herkesten uzaklaşmakta haklı olduğunu ve artık bir araya gelince kitapları konuşmak yerine insanların sadece dedikodusunun döndüğünü söylüyor. Aslında hepsi bizimle aynı, bizden biri ve hep aynı hikayeler, aynı şikayetler... Temsili 1K işte.

    Yahu orada bir de ne öğrendim, “Nâzım’dan sonra şiir mi yazacağız?” diye düşünüp şairliği bırakan birçok isim varmış. Şaka gibi geldi..

    Bunun gibi benim çok dikkatimi çeken buraya birkaç tane dedikodu yazayım.

    -Can yücel ile Ahmed Arif kavga etmiş. Ahmed Arif çok duygusal davranıp gitmiş.
    Hee bir de bu Oktay, şairliğe ilk başladığı zamanlarda Nazım ve Arif’ten etkilendiğini belirtiyor ama sonrasında Arif’ten öyle bir soğumuş ki onu yermekten de hiç geri kalmıyor.
    (Can Yücel ile Oktay da kavgalıymış bu arada.)

    -Sevim Burak ve Sait Faik meselesi.
    Sevim Burak’ın öldükten sonra mektupları yayınlanmış. Orada da Sait Faik’in ne oğlancılığı kalmış ne de ayyaşlığı.. Ahmet Oktay buna çok içerlemiş ve Sevim Burak için sen ayyaş değil miydin Eyy Sevim diyor.
    Ödül almak için aylarca adam kovaladığını hepimiz biliyoruz, diyor.

    -Kemal Tahir ve Cahit Sıtkı meselesi.
    Kemal Tahir meğersem şair olarak başlamış bu yola ama her ne olduysa nasıl bir düşünceye girdiyse birden romana çevirmiş yönünü. Daha sonradan tekrar şiire döner gibi olmuş ve şöyle demiş “Cahit Sıtkı’nın şair sayıldığı...”
    Ee Ahmet Oktay da durur mu yapıştırmış cevabı. Tahir için, sen şiire devam etseydin de Sıtkı bu konuda senden daha yeteneklidir, ustandır, saygı duymalısın diyor.

    -Cemal Süreya’ya öldükten sonra baya sahip çıkmış ve İslamcı Şairlerin saldırılarından da olabildiğince korumaya çalışmış. (Kendisi İslamcı Şair diyor.) Günlüğünde de Cemal Süreya’nın şiirini ve kendisinin nasıl bir insan olduğunu anlatmıştır. Yineee birilerine de laf elbette göndermiştir;
    “Acaba Sezai Karakoç Cemal Süreya’nın ölümüyle ilgili bir şey yazacak mı çok merak ediyorum.”

    Ahmet Oktay’ın sevdiği pek nadir kişi vardır ve Cemal Süreya’da bunlardan biridir. Enis Batur, Ferit Edgü, Selim İleri, Melih Cevdet Anday, Emre Kongar.. Aklıma gelenler bunlar. Genel olarak günlükte hep iyi sohbetlerine şahit oldum.

    -İlhan Berk ile çok uğraşıyor. Onun için “oldum olası aforizma delisidir böyle konuşmaya çok bayılır,” diyor.

    -Attila İlhan ve Küçük İskender’den hiç hoşlanmıyor. Hatta ufak tartışmaları da olmuş. Attila İlhan’ın kendisini çok elit havalara sokmasına katlanamıyor galiba haha. Küçük İskender için de üff neler neler diyor. Ama en net yazabileceğim şey şudur; “Aykırı olmak ve aykırı görünmeye çalışmak birbirinden farklıdır.”


    -Tahsin Yücel, Orhan Pamuk “Kara Kitap” sorunu.
    Ahmet Oktay, Orhan Pamuk’u beğeniyor fakat bir eleştiri şuradan yapıyor. Tahsin Yücel Arı Türkçe kullanmaya özen gösterdiğinden dolayı Orhan Pamuk’u Türkçe konusunda eleştiriyor ve Ahmet Oktay şöyle bir soru yöneltiyor: “Yazın dilbilgisi midir?” Daha sonradan ise Oktay şunu söylüyor: “Eğer dilbilgisi kötüyse yazarın düşünmeden yazdığını ve yazdığını okumadığını gösterir.”

    -Mehmet Fuat, Ahmet Oktay hakkında bir yazı yazmış ve Oktay ona şöyle cevap veriyor;
    “Benim çok fazla "modaya uygun giyindiğimi" yazıyor. Ye­ni paradigmaları anlama çabasının, onun küçültücü anlamda kullandığı moda sözcüğüne ya da kavramına indirgenmemesi ve ona eşitlenmemesi gerektiğine inanıyorum.
    Memet Fuat tam da bu eğilim yüzünden tutucu bir konu­ma yerleşebilir.
    Tutuculuk moda'nın öteki ucudur. Negatifi değil.
    Ben modaya göre giyinmiyorum ama M. Fuat'ın elbiseleri çekmiş.” :D

    -Oktay, Ece Ayhan, Nazım Hikmet, Ahmed Arif taklitçiliğinden çok sıkılmış. Hatta Cemal Süreya şiir ödülünde şeçili kurulda görevdeymiş fakat Orhan Alkaya arasında bir gerginlik olduğundan dolayı çekilmek istemiş. Eğer oy vermiş olsaydı Metin Altıok’a oyunu verecekmiş.

    -Mahmut Makal, Orhan Veli, Ferhan Şensoy, Aziz Nesin.. Daha aklıma gelmeyecek bir sürü kişinin bazı noktalarını eleştiriyor. He şimdi diyeceksiniz Oktay çok mu mükemmeldi? Hayır elbette değildi. Ama kendisi gerçekten bu yolda çok büyük emekler vermiş ve bana günlüğünde asla boş bir insan olmadığını kanıtlamıştır. Her eleştirisine elbette katılmadım ama dönemin aydınlarına da farklı bir bakış açısıyla yaklaşmamı sağladı.


    Günlüğünden bahsederken Oktay “kendi okur tarihim” diye söylemiştir ve hakikaten de öyledir. Bundan sonrasını isterseniz okumanıza gerek yok. Tamamen kendimi düşünerek yaptığım bir şey. Fakat dönemin isimlerini merak ederseniz ve okuduğu kitaplar hakkında fikir sahibi olmak isterseniz göz atabilirsiniz. Okuduğu kitaplardan çok etkilendiğim ve cidden bu yazarı da mı biliyormuş yahu diyerek şaşkınlığa uğradığım için kitapların listesini yapmaya çalıştım. Günlükte bahsettiği, üzerinde konuştuğu isimleri de tek tek yazdım. Elbette eksikler, gözümden kaçanlar olmuştur çünkü bunlar bir liste halinde değildi ve ben okudukça, elimde bir kalemle, işaretleyip yazarak listeyi oluşturdum.

    Günlük içinde geçen dönemin edebiyat camiası isimleri ve Dünya Edebiyatından bahsettiği isimler;
    1. Selim İleri
    2. Latife Tekin
    3. Enis Batur
    4. İlhan Berk
    5. Ahmed Arif
    6. Önay Sözer
    7. Attila İlhan
    8. Fazıl Hüsnü Dağlarca
    9. Ivan Gonçarov
    10. Dostoyevski
    11. Melih Cevdet
    12. Lale Müldür
    13. Şükran Kurdakul
    14. Murathan Mungan (Cinsel tercihi sebebiyle birkaç problem olmuş ve Mungan’ın arkasında durmuştur.)
    15. Güner Kuban
    16. Kafka
    17. Yılmaz Gruda
    18. Hilmi Yavuz
    19. Ferhan Şensoy
    20. Fromm
    21. Refik Erduran
    22. Korkut Boratav
    23. Ali Bulaç
    24. Mehmet Ali Kılıçbay
    25. Ruşen Çakır
    26. Ahmet Kahraman
    27. Adalet Ağaoğlu
    28. Emre Kongar
    29. Emil Galip Sandalcı
    30. Mine G Saulnier
    31. Abdurrahman Dilipak (-)
    32. Sevim Burak
    33. Sait Faik
    34. Cemal Süreya
    35. Edip Cansever
    36. Aziz Nesin
    37. Baudelaire
    38. Oğuz Atay
    39. Yusuf Atılgan
    40. Nazım Hikmet
    41. Necip Fazıl
    42. Refik Durbaş
    43. Yahya Kemal
    44. Ülkü Tamer
    45. Nezihe Araz
    46. Uğur Kökden
    47. Can Alkor
    48. Ara Güler
    49. Jean Genet
    50. Küçük İskender
    51. Azra Erhat
    52. Sabahattin Eyüboğlu
    53. İrfan Şahinbaş
    54. Tarık Buğra
    55. Kemal Tahir
    56. Turgut Uyar
    57. Metin Altıok
    58. Vedat Günyol
    59. Agatha Christie
    60. Gorki
    61. Mihail Şoholov
    62. Ingmar Bergman
    63. Luis Bunuel
    64. Andrey Tarkovski
    65. Tahsin Yücel
    66. A. Huxley
    67. Aziz Çalışlar(-)
    68. Orhan Alkaya
    69. Nurdan Gürbilek
    70. Yılmaz Öner
    71. Balzac
    72. Stendhal
    73. Flaubert
    74. Shakespeare
    75. Suphi Aytimur
    76. Özdemir Nutku
    77. Eliot
    78. Halid Ziya
    79. Şerif Mardin
    80. Proust
    81. A. Ş. Hisar
    82. Demir Özlü
    83. Fethi Naci
    84. Ahmet Cemal
    85. Füsun Akatlı
    86. Gül Işık
    87. Simone De Beauvoir
    88. Umberto Eco
    89. Salah Birsel
    90. Özdemir İnce
    91. Nietzsche
    92. Ahmet İram
    93. Süreyya Berfe
    94. Seyhan Erözçelik
    95. Tuğrul Tanyol
    96. Ömer Naci Soykan
    97. Susan Sontag
    98. Ahmet Muhip dıranas
    99. Uğur Mumcu
    100. Oktay Akbal
    101. Mehmet Fuat
    102. Sartre
    103. Aliye Berger
    104. Orhan Koçak
    105. Ercüment Behzat
    106. Van Gogh
    107. Foucault.
    108. Ataol Behramoğlu
    109. Tanpınar
    110. Nedim Gürsel
    111. Orhan Veli
    112. Rilke
    113. Mayakovski
    114. Afşar Timuçin
    115. Sennur Sezer
    116. Adnan Özyalçıner
    Bunlar haricinde gözümden kaçanlar elbette olmuştur.

    Günlükte geçen kitapların listesi; (eksikler vardır.)
    1. E. H. Carr- Dostoyevski
    2. Jean Genet- Gidcometti’nin Atölyesi
    3. Metin Kaçan- Ağır Roman
    4. Ferit Edgü- O
    5. İlhan Berk- Pera
    6. J. M. Albertini- Azgelişmişliğin Mekanizması
    7. Tarık Zafer Tunaya- İttihat ve Terakki
    8. Tony Cliff- Rusya’da Devlet Kapitalizmi
    9. Peyami Safa- Sözde Kızlar( En ucuz, en acemi, üstünkörü yapıtlarından biri diyor. Safa’yı da pek sevmiyor.)
    10. Levent Köker- Modernleşme, Kemalizm, Demokrasi
    11. Güner Kuban- Sevişmenin Rengi( Beğenmiyor)
    12. Pierre Clatres- Devlete Karşı Toplum
    13. Fazıl Hüsnü Dağlarca- Uzaklarda Giyinmek, Çocuk ve Allah
    14. M. Jay- Diyalektik imgelem
    15. Paul Valery- Bugünkü Dünyaya Bakış
    16. Orhan Pamuk- Kara Kitap, Sessiz ev
    17. J. Needham- Doğunun Bilgisi Doğumun Bilimi
    18. Kürşat Bumin- Batıda Devlet ve Çocuk
    19. Fromm- Sahip Olmak ya da Olmak
    20. Sadri Ertem- Bacayı indir bacayı kaldır
    21. Cassirer- Devlet Efsanesi
    22. Yıldız Ecevit- Oğuz Atay’da Aydın Olgusu
    23. Oğuzhan Akay- CinAyetler
    24. Carr- Bolşevik Devrimi
    25. Eric J. Hobsbawm- Devrim Çağı
    26. Eric J. Hobsbawm- Kapital Çağı
    27. Eric J. Hobsbawm- İmparatorluk Çağı
    28. R. Jakobson- Sekiz Yazı
    29. Doğu Perinçek- Stalin’den Gorbaçov’a
    30. L. Benevolo- Modern Mimarlığın Tarihi
    31. Julius Welhausen- İslamiyetin İlk Devrinde Dini Siyasi Muhalefet Partileri
    32. Salvador Dali- Bir Dahinin Güncesi
    33. Hallac-ı Mansur- Kitab’üt Tavasin
    34. Proust- Swann’ların Semtinden(Hatta bu kitap üzerine konuşuyor ve Yakup Kadri ile Tahsin Yücel çevirisini kıyaslıyor.
    35. Kierkegaard- Korku Titreme
    36. Lyotard- Postmodernist Durum
    37. Flaubert- Üç Hikaye
    38. S. Zweig- Dünya Fikir Mimarları
    39. Borges- Alçaklığın evrensel tarihi(Bu kitaba çok şaşırdım ve mutlu oldum. Borges’i aynı anladığımızı görmek ve kitapta da aynı hikaye üzerinde odaklanmamız ise ayrıca hoşuma gitti.
    40. Ezra Pound- Konfüçyüs
    41. Agatha Christie- Ackroyd’un Katili
    42. Igmar Bergman- Büyülü Fener
    43. Barthes- Çağdaş Söylenler
    44. Bilge Karasu- Gece (Bu kitaba bir inceleme yazısı yazacakmış ama hep ertelemiş. Açıkcası merak etmiştim.)
    45. Adalet Ağaoğlu- Üç Beş Kişi
    46. Walter Benjamin- Parıltılar
    47. Joyce- Sürgünler
    48. Yıldız Sertel- Ardımdaki Yıllar
    49. Jale Parla- Babalar ve Oğullar
    50. Ercüment Uçarı- Ziba Sokağı
    51. Karl Korsch- Marksizm ve Felsefe
    52. Simone De Beauvoir- Mandarinler
    53. Ahmet İnsel- Türkiye Toplumun Bunalımı
    54. Ali H. Neyzi- Kızıltoprak
    55. Cahit Irgat- Irgatın Türküsü
    56. Şerif Mardin- Makaleler
    57. Salah Birsel- Hafiyeler önde gider
    58. Marcuse- Karşı devrim ve başkaldırı
    59. Ömer Naci Soykan- Müziksel Dünya Ütopyasında Adorna ile Bir Yolculuk
    60. Turgenyev- Babalar ve Oğullar
    61. Nietzsche- Putların Alacakaranlığı
    62. Daryush Shayegan- Yaralı Biliç(-)
    63. Kundera- Roman Sanatı
    64. Gündüz Vassaf- Cehenneme Övgü
    65. Carr- Romantik Sürgünler
    66. Paul Avrich- Anarşist Portreler(Bunu okumasına da baya baya şaşırdım. Kendisi de çok önemli bir eser olduğunu düşünmüş ve beğenmiş.)
    67. Sade- Sodom’un 120 günü
    68. Doğu Perinçek- Parti ve Sanat(-)
    69. Orhan Veli- Bütün Yazıları
    70. Gilles Kepel- Tanrının İntikamı
    71. Nurdan Gürbilek- Vitrinde Yaşamak
    72. David Dickson- Alternatif Teknoloji

    Kendisi bunun daha nicelerini okumuştur..
    Yanlarına (-) koyduklarımı hiç sevmemiştir. Aralarda tabi yine sevmedikleri var ama olumlu özelliklerinden de bahsediyor. Bilmediğim birçok isim vardı açıkcası böyle listelemek benim çok hoşuma gitti ve büyük bir keyifle yaptım. Hepsini tek tek araştırmayı düşünüyorum. Buraya kadar okuyan olduysa da gözlerine sağlık.
  • 1. Türkçülük
    2. Kürtçülük
    3. Kemalizm ve Atatürkçülük
    4. Solculuk
    5. Sünnicilik
    6. Kurancılık
    7. Alevicilik
    8. Devletçilik
    9. Laiklikçilik
    10. Cemaatçilik
    11. Particilik
    Birer ideoloji olan bunlar, akıl avcıları görevi görüp düşünce ve hikmetin önündeki yapay engeller olarak oldukça etkili bir şekilde iş görmektedirler. Bu ideolojiler kendi içlerinden çıkıp düşünce ve hikmet yoluna girenleri bir süre sonra aforizma üreten birer amigoya çevirmektedir. Bu takıntılardan kurtulmadan gerçek anlamda düşünce ve hikmet yoluna girebilmek mümkün değildir! ( Abuzer Diskaya)
  • 160 syf.
    20. yüzyılda bilim ve teknoloji büyük bir kırılma yaşadı. Uzay-zaman, kuantum, atomun yapısı gibi hayatımızı tümden değiştiren keşifler yapıldı, paradigmalar değişti. Dünyayı dönüştüren bu değişimler doğrudan ya da dolaylı bizlerin hayatını da tümden değiştirdi. Bu hızlı değişime tam adapte olamayan bir tür geçiş nesli olan bizim neslimizin bu arada kalmış sosyolojik yapısı hakkında binlerce analiz yapıldı, makaleler yazıldı, kitaplar yazıldı ve yazılmaya da devam ediliyor. İncelemesini okuduğunuz bu kitap da ismi ile müsemma olarak bu değişimi biraz daha müslüman bakış açısı üzerinden inceleme iddiasında. Kitabın beğendiğim yönleri kadar beğenmediğim yönleri de oldu. Özellikle neden beğenmediğimi aşağıda nedenleri ile beraber açıklamaya çalışacağım. Keyifli okumalar :)


    ZEİTGEİST


    İlk kez Alman filozof Johann Gottfried Herder tarafından kullanılan bu tabir; bir dönemin ya da bir döneme ait kuşağın ortak zevkleri, tarzı, karakteristik özellikleri, kısaca söyleyecek olursak zamanın ruhu demek. Bizim dönemimizin zeitgeist'i ne diye bakarsak '' Beğenilme '' olduğunu çok rahat görürüz. Şu incelemeyi bile her ne amaçla yazıyor olursam olayım, burada paylaştığım an site algoritması gereği düşüncelerim beğeniye sunulmuş bir ürüne dönüşüyor.


    Modern felsefenin babası olarak kabul gören Dekart insan olmayı şöyle tanımlar: '' Cogito ergo sum '' Varoluşun bilincine düşünmek üzerinden varır Dekart'ın tanımladığı insan. Bugün ise tamamen farklı bir insan tipolojisine tanık oluyoruz. Bu insan; '' Kendimi gösteriyorum, beğeniliyorum o halde varım. '' diyen, varoluş bilincine beğenilme üzerinden varan bir insan. Beğeni almak uğruna insanlar en özel anlarını dahi paylaşmaktan çekinmiyor. Mahremiyet alanları yitirildi, her şey aleniyete mahkum edildi. Her şey pornografik. Belki bedeni değil ama ruhların tüm çıplaklığı ile sergilendiği bir pornografi bu.


    Bu beğenilme çılgınlığının en kötü tarafı ise beğenilme/ sevilme dürtüsünün insanı odağını dışarıdan alan bir dönüştürme sürecine sürüklemesi. Amaç ilgi çekmek, insanların hoşuna gitmeye çalışmak olduğunda, hele ki beğenilmek hayatın yegane amacı hale getirildiğinde amaç çok tehlikeli bir hale dönüşür, çıkılan yol mefisto ile sıkışmaktır. Yaşayacağınız beğenilme hazzı karşılığında karakterinizden ya da hayatınızdan feragat edebileceklerinizin kestirilebilir bir sonu olmaz.


    KİTABI NEDEN BEĞENMEDİM;


    1- İnsanların beğenilmek uğruna, daha fazla '' tık '' almak uğruna, daha fazla tanınmak uğruna yaptığı şaklabanlıklar esasen yeni bir durum değil. Günümüz şartlarına göre form değiştirmiş halini gördüğümüz için bunun yeni olduğu yanılsamasına düşmemek gerekir. Sadece her tür aptallık daha fazla göz önüne çıkmaya başladığından her şeyin daha kötüye gittiğini, yeni neslin daha aptal olduğunu, değerlerimizi yitirdiğimizi zannetmeye başladık. Şimdi burada dikkat çekmek istediğim bir nokta var. Beğenilme sevdası uğruna instagramdan durmadan fotoğraf paylaşmak, dile/ zihne anlık rahatlamalar sağlamak adına twitterdan, 1000kitaptan vs. den durmadan aforizma paylaşmak bu bozulmanın sebebi değil, sonucu. Sebep ve sonucu karıştırmak problemi baştan çözümsüz bırakmak demek. Kitabın en büyük eksiklerinden biri bu; sebep ve sonucu karıştırmak. İnsanlar beğenilmek adına bütün bu maymunlukları zaten yapıyordu, sosyal medya sadece topluma ayna olmak yönü ile bunu daha görünür hale getirdi. Şahsen çevremde aklı başında, karakteri oturmuş hiçbir insanın beğeni uğruna bu tarz ucuz hareketlere girdiğini görmedim. Burada en büyük hata sosyal medyayı salt narsistik bir problem gibi göstermek. Çözüm her şey gibi sosyal medya kullanımına da bir ölçü getirmek.


    2- Giriş / Gelişme / Sonuç

    Hemen hepimizin bildiği bir şablon bu. Mini mini çocuklarken ne yazdığımızın, niçin yazdığımızın pek farkında olmadan kompozisyon yazmaya çalışırken öğrendik biz bu ezberi. Aslında geçmişi ta Aristo'ya, Homeros'a dayanan bu üç perdeli yapı; kompozisyonların, tiyatroların, hikayelerin, romanların, her tür kitabın, filmin vs. nin sekansını oluşturur. Dolayısıyla bu tarz yapıtlarda bir okuyucunun ya da izleyicinin beklentileri de bu yönde oluşur. Açıkçası bu kitapta yazar kompozisyonun giriş kısmına ve bir miktar da gelişme kısmına ucundan kıyısından değinmiş ama kitabın ismini de oluşturan '' Dijital Çağda Müslüman Kalmak '' ile ilgili herhangi bir fikre veya gelişme, sonuç bölümüne rastlamadım kitapta.


    3- Friedman, Bauman, Ritzer, Morozov, Jack Ellul'den bol bol referanslar verilmiş. Sosyoloji alanında bir kitap yazıyorsanız bu tarz referanslar vermeniz, fikirlerinizi desteklemek için yapılması gereken makul bir davranış. Problem burada '' fikir '' kısmında başlıyor. Ortaya bir fikir konulmayacaksa, yeni bir bakış açısı sunulmayacaksa, var olan problemlere bir çözüm getirilmeyecekse suyunun suyunun suyu tadında kitaplar yazmak malumat vermekten öteye gitmez. Ki kitabın ana konusunun da değindiği gibi malumat bugünün insanına bir tık kadar uzak/ yakın bir konumdayken daha fazla malumat vermek hangi derde derman olacak. Bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla malumat değil, muhakeme edilmiş, anlayışın ve bağlamın süzgecinden geçmiş ve yaraya merhem olabilecek hikmete ulaşmak.


    4- Derin düşünce yok. Laf kalabalığı cevap olarak sunuluyor. Sosyal medya ile fazla haşır neşir olan insanların genelinde var bu. Bunu da bir arkadaşım sayesinde fark ettim. İnsanlar cevapların etrafından dolanıp duruyor. O kadar çok imgeye ve malumata maruz kalıyoruz ki kalabalığın arasında ne sorunu görebiliyoruz ne de cevapları. Yazar da bu problemi fark etmiş olmasına rağmen ne yazık ki aynı tuzağa düşmüş.


    5- Küresel sistem yığınları ellerine tv, sosyal medya gibi araçlar vermek suretiyle oyalamak üzere tasarlanmıştır. Bunu da illüminati, rodscild bilmem ne ezberleri ile söylemiyorum. Sistemin yürümesi için artık insan faktörüne pek ihtiyacı yok gibi. Var olan küresel sistem kendi kendine yürüyecek öğeler üretiyor. Siz yapmazsanız bile bir başkası mutlaka bu öğeleri üretecek. Kimse twitter diye bir şey çıkarayım, instagram, youtube, 1k çıkarayım da insanları oyalamanın çaresini bulayım diyerek motive olup da sistem araçları üretmiyor. Sistemin çarkları artık bir '' üst akla '' muhtaç değil. Her tıklamanız sizin hakkınızda sisteme daha fazla bilgi sağlar ve siz ve tercihleriniz birer '' data '' ya dönüşürsünüz. Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi tartışılır. Artıları kadar eksileri de olan bu sistemi mantık çerçevesi içinde analiz etmek gerekir. Sistemi böyle değil de tamamen hamasi söylemlerle, duygusal tepkilerle eleştirmek bizi hiçbir yere götürmez. Duygusal söylemlere karşılık veremezsiniz çünkü mantıksal bir bir temeli yoktur. Bu tarz komplo teorisyenlikleri duygusal temellidir ve sistemde herhangi bir karşılığı olmadığı gibi sistemden kaynaklanan problemlerin hiçbirine de çözüm getirmez. Kitabı bu anlamda biraz eksik buldum açıkçası. Basit komplo teorisyenliklerine girmemiş ama bu konuda söylediği doğru şeyler bile klişeden öteye gidememiş ne yazık ki :(



    6- Bir kitabın içinde çok fazla bilgi olması maalesef onu iyi kitap yapmıyor. Sen o bilgileri verirken meselenin neresinden tutuyorsun. O onu demiş, şu şunu demiş ile kitap bitiyor. Herkes bir kitap okuma memuru. Sen ne düşünüyorsun peki bu konuda, bu konu hakkında kitap yazarken amacın malumat vermek mi yoksa kendi muhakemenle bulduğun hikmeti ortaya koymak mı? Kitapta arka arkaya dizilmiş bilgi çorba olmuş. Konu çok derin, veriler çok fazla olduğu için yazarın dili yalın ve çok iyi olmasına rağmen kitap anlatmak istediği amacın altında kalmış fikir olarak.



    7- Kitabın adından dolayı görmeyi beklediğim müslümana dair pek bir şey yok. Müslüman panaroması ya da otantisiteye yönelik spesifik hiçbir araştırma, analiz ya da bilgi yok. Apartılmış bilgi bir sonuca bağlanmadığı için havada kalıyor her şey, öylece kitabın sonuna geliyorsunuz. Müslümanların kültüründe dünyadaki değişimlere bağlı olarak gelişen deformasyonlar hakkında daha spesifik analizler yapılmalı ve malumat bizi bir yere götürmeliydi. Kitabı bitirdiğim an malumat haricinde bana bir şey katmalı yazar. Malumat zaten her yerde var. Entelijansiya geçinenlerden beklentim bu yönde en azından. Tahmin edebileceğiniz gibi bunu da pek bulduğumu söyleyemeyeceğim.



    Toparlayacak olursam malzeme ve konu çok iyi olmasına rağmen kitap yazarın heyecanına kurban gitmiş açıkçası. Yazarın yazım tarzını da, verdiği emeği de, çok fazla eser verilmeyen böyle bir alanda yazma cesaretini göstermiş olmasını da çok takdir ediyorum. Ama anlattığı malumat ve hitap etmek istediği kitle arasında korelasyon kuramadığı için kitap bilgi yığını olmaktan öteye gidemedi maalesef. Konu bu kadar çok çeşitli ve ağır olunca yazar kaldıramamış, altında kalmış yapmak istediği şeyin. Bir de eleştiri karşı öneriyle yapılır. Kötülemeye dayanan malumat yığını, laf kalabalığı eleştiri değil saldırıdır.



    Konu hakkında derleme bilgiler okumak isteyenler için iyi bir kitap olabilir. Ama saydığım nedenler yüzünden kitabı yetersiz buldum. Umarım ilerleyen süreçte malumatı(information) hikmete (knowledge) dönüştürmeyi başardığı kitaplarını da okumak nasip olur.
  • Dava cıyım..

    Aforizma tarzında en güzel kitaplardan biri. Adam yazmış ağbi. Kafka yı herkes biliyor o yüzden ben yazmayım dedim ama içim el vermedi. Bari bilindik şeyler yazmayım çünkü kitabın kalitesi ortada. Ama adamla ilgili bilinemeyen bişey yok. Ne varsa mektuplara dökmüş zaten. Yine de Yazdıkları için teşekkürler..

    Normalde pek kitap okumam. Kitapların boş zamanda okunmasına karşıyım. Kitap için ekstra zaman ayarlanmalı ve bir kitap okunurken o yazarın hayatı ve öbür eserleri de gözetilmelidir.

    Ben de öyle yaptım. Bir yandan bunu okurken bir yandan öbür kitaplarına bakayım dedim. Kardaş adam ömrünü mektuplara harcamış.
    Kullandığı tüm ilaçları not ettim onu bile yazmış...
    Sebep 1

    Babasına yazdığı mektuplara çok içerledim hayırsız evlat, beleşten geçin bi de adama sitem et.

    Sebep 2

    Bir yandan Milena ya mektup yaz, öbür yandan Felice ye. Hayır Milena o kadar sıkıntıyı göze alsın, sen bi de üste çıkıp tripler at. Ayıp ayıp.

    Sebep 3

    En yakın arkadaşının eşi bi de Milena.

    Bu hususlardan dolayı kendisinden davacıyım.
    Davayı kazanırsam Felice ile Milena nın mezarlarına ziyarete gidip hayrat yapacam.

    Yine de okunulacak bir kitap. Emsallerinden de davacıyım...
  • Twitter’da, Instagram’da yuvarlak içine alınmış aforizmalarınız dolaşıma girsin, yenilgiye, tutunamamış olmaya, biraya, çaya, çocukluk travmalarına, eski Yeşilçam filmlerine, Ankara pavyonlarına ve 30 küsür sene öncesinin gazoz kapaklarına duyduğunuz o derin tutku size üç beş kuruş da olsa nakit para ve bir ihtimal daha aktif bir seks hayatı olarak geri dönsün istiyorsanız bize kulak verin…

    Her gün bir yenisi açılan “Kahve Vidividisi” mekanları gibi, her ay bir yenisi çıkan OT ve türevi popüler edebiyat dergileri kervanına katılasınız, aman siz de eksik kalmayasınız diye üşenmedik bir rehber hazırladık. Üstelik hiçbir ekstra masrafa girmeden, sadece evinizdeki malzemeleri kullanarak! Şimdilik A4’leri katlayarak fanzin gibi yapıverin, elinize para geçince matbaada da bastırırsınız. Hazırsanız başlıyoruz. Hadi bismiii…



    Kapak tamam gibi…

    1. Her bütçeye uygun, ucuz, hesaplı aforizmalar yaratın…
    Öncelikle yuvarlak içi aforizma yapmayı öğrenelim. Yazı ardından gelir. Zaten yazının kendisi değil bunlar paylaşılıyor. Bütün dergiyi yuvarlak içinde aforizma (Şekil 1.1) şeklinde çıkarıp deneysel de davranabilirsiniz; böylece diğer dergilerin uzun yazı okumak zorunda kalan okuyucularını çalabilirsiniz. İleride bunları derleyip kitap da çıkarabilir, “Yuvarlak İçi Sayıklamalar” gibi bir isimle D&R’ın “Çok Satanlar” rafına girebilirsiniz…


    Bayat bisküvilerinizi atmayın, birazdan onlarla harika bir aforizma yapacağız

    Temel olarak hepsi ”İyi bi insanım aslında ama kendimi bok gibi hissediyorum, aşk hayatım da bok gibi” manasına gelmesi gereken aforizmalarınız, ucuz malzemelerden yemek tarifi veren Oktay Usta, evdeki atsan atılmaz satsan satılmaz ıvır zıvırdan abajur falan yapmayı öğreten Derya Baykal tarzında olmalı. Yukarıdaki örnekte görüldüğü üzere, salon ya da mutfaktaki malzemelerden hiç yorulmadan kendinize aforizma yapabileceğiniz gibi, birazcık gayretle balkondaki naif ve kokulu fesleğen ya da evin önündeki melankolik ve bir o kadar yalnız sokak lambası gibi daha dışsal nesnelerden de faydalanabilirsiniz. Formülü tekrar özetleyecek olursak: 1. Kendimize acıyor, insanlığa üzülüyoruz. Genel olarak üzgünüz 2. Bu üzüntüyü ve en yakınımızdaki nesneyi kullanarak anlamlı gibi görünen bir cümle kuruyoruz.

    Zamanı geldiğinde, içine aforizma doldurulmuş bu ‘yuvarlak’ları magnet yapıp dergimizle birlikte hediye olarak vereceğiz ve buzdolabının kapağında hak ettiğimiz yeri (dürümcü magnetinin hemen yanı) alacağız.



    Peki bizim dürüm hazır mı usta?

    Şimdi dilerseniz, birkaç ufak, ev yapımı, yuvarlak içi aforizma örneğiyle bu konuyu iyice pekiştirelim:

    ‘Masumiyetimi gördün mü?’ dedim, ‘nerede çıkardıysan ordadır’ dedi annem…Eski bir mouse’un topunu temizler gibi temizliyorum geçmişimizi. Artık kimsenin kullanmayacağını bile bile…Biraz beklemiş bir domates gibi hissediyorum kalbimi. Salataya katılmaz hani, ama menemeni yapılır belki…BİM’den alınmış süzme peynire dönmüştü aşkımız… Yoğurt kıvamında, tuzluydu sevişmelerimiz…Öğrenci evindeki bulaşıklar içinde bulunan bir çift çoraptı düşlerimiz… Kimsenin sahip çıkmadığı…Bazen, 56 ekran siyah beyaz bir televizyon kadar yorgun hissediyorum kendimi. Allah’ını seven üzerime dantel atsın…

    2. Tanınmış kafaları ve çekici isimleriyle: Ünlü kullanımı
    Mutlaka popülerliği yüksek olan ama çok ayağa da düşmemiş birilerine yazdırın. Olmadı, ismini ya da kafasını kapağa koyacak kadar röportajını yapın. İsimlerini kapağa-sosyal medya paylaşımlarına döşediğinizde dergi alışverişine çıkmış okuyucu kitlesini tezgahınıza çekmiş olacaksınız. Ünlülere şiir, öykü, anı… her şey yazdırılabilir. Onlar bizim gibi ünsüz olmadıkları için ellerinden hepsi gelir. Yazmayı sevmeyenlere de bir mekan çıkışında 3-5 soru sorup bir sütun köşe hazırlayabilirsiniz.



    ‘İçkiliydi Bilmemne’ köşesi için konuştuğumuz Ozan Güven, sorularımızı yanıtladı.

    Bu noktada, Leyla ile Mecnun, Behzat Ç ve İşler Güçler tayfalarının her zaman gideri vardır. Bireysel olarak not etmeniz gereken 2 önemli isim ise Emrah Serbes ve Yıldız Tilbe. Bunlardan artık hangisini denk getirebiliyorsanız bir şeyler kapmaya bakın. Sonra Nejat İşler’in iki kelam anısını, Ercan Kesal’ın sinema, sanat, sağlık sektörü, gündem ve genel olarak hayat konusundaki ironik düşüncelerini eklerseniz bedava topdağıtımına üşüşen çocuklar gibi kapışılacaktır derginiz…



    Ercan abiyi arka kapak yapıp bir film repliğini de o güzel kafasının üstüne yazabilirsiniz…

    Şimdi yazı içeriklerine geçelim. Birkaç madde sonra örnek bir paragrafımız olacak:

    3. Mağlubiyet coşkusu
    Şunu unutmayın; Bir popüler edebiyat dergisinin kıvamını veren en temel malzeme, yenilgiye düzdüğü övgülerdir. Ağdalı, kimi zaman nostaljik ama her halukarda melankolik yazılarınızla okuyucunuzun ruh hâlini öyle karıştırın ki kaybeden olmaktan coşku duyar, hayatta başardıkları birşeyler varsa ondan da utanır hale gelsinler. Bu duyguya girmek için önce ortamınızı yaratın:

    Nick Cave, Ferdi Tayfur, Leonard Cohen ve Neşet Ertaş’tan oluşan bir playlist hazırlayın. Duman da olur…

    Google’da “Yenildik ama ezilmedik” araması yapıp eski gazetelerin manşetlerine bakarak yenilip ezilmemek üzerine kafa yorun.

    Örnek bir yazı inceleyin. Hatırlıyorum, Beşiktaş’ın 8-0 yenik ayrıldığı Liverpool maçından sonra sokaklarda ‘Seviyoruz işte’ diye bağırdığını anlatıp ‘bütün sevenler acıtır’ diye bağlamıştı bir abi. Bulun onu. Şüphesiz ki o yazıda hepiniz için enfes dersler vardır.

    Bunlar yeterli gelmediyse bir de Kaybedenler Kulübü’nü, durdurup not ala ala izleyin…

    Yeterince kıvama geldiğinize inanıyorsanız geçin klavyenin başına, politik yenilmişlik veya aşkta kaybetmek üzerine karalamaya başlayın. Becerebiliyorsanız içine bir tutam da mahalle maçında yenilme hikayesi ekleyin. Sonra hepsini birbirine bağlayın…