• İşte DP (Menderes) döneminde İstanbul’da yıktırılan tarihi cami lerden bazıları:
    • 1465 tarihinde inşa edilmiş olan tarihi Murat Paşa Camii, Vatan Caddesi yapılırken 1957’de yıktırılmıştır.
    • Pertevniyal Lisesi yakınlarında bulunan tarihi Oruç Gazi Camii, 1956 yılında yol yapım çalışmaları sırasında yıktırılmıştır.
    • Yeni Kapı yakınlarında Fatih döneminden kalma 1479 tarihli Ça kır Ağa Camii yine yol yapım çalışmaları nedeniyle 1958’de yıktı rılmıştır.
    • Aksaray’da Vatan Caddesi’nin başlangıcında yer alan Fatih dö neminden kalma Camcılar Camii ve çeşmeleri, 1957 yılında yol yapım çalışmaları nedeniyle yıktırılmıştır.
    • Aksaray’da, 1555 yapımı tarihi Kazasker Abdurrahman Camii 1957’de yol yapım çalışmaları nedeniyle yıktırılmıştır.
    • KaraköyKabataş arasında bugünkü Mimar Sinan Üniversitesi’nin tam karşısındakiSalıpazarı Süheyl Bey Camii 1957’de yol yapım çalışmaları sırasında yıktırılmıştır.
    • KaraköyKabataş arasında 18781879 yapımı, özgün mimariye sahip çok nadide eserlerden biri olan Karaköy Mescidi veya Camii 1958’de yol yapım çalışmaları sırasında yıktırılmıştır.
    • Karaköy Kabataş arasında II. Mahmud döneminden kalma, 1826 yapımı, tarihi Nusretiye Camii ve Sebili 1958’de yol yapımı sıra sında tahrip edilmiştir.
    • KaraköyKabataş arasındaki Mimar Sinan eserlerinden Kılıç Ali Paşa Camii ve dükkânları 1958’de yol yapım çalışmaları sırasında tahrip edilmiş, bazı duvarları yıkılarak yeniden yapılmıştır.
    • Saraçhane’de Horhor Caddesi’nin köşesinde Amcazade Külliyesi’ nin önünde trafik ışıklarının yerindeki 1467’de yapılmış Mimar Ayaş Mecidi Mecidi (Saraçbaşı Mescidi) 1958’de yol yapım çalışmaları sırasında, yeniden yapılmak bahanesiyle yıkılmış yeniden yapıl madığı gibi banisinin kabri de yok edilmiştir.Menderes, yol açma ve değişik imar faaliyetleri nedeniyle sade ce İstanbul’da 60’tan fazla tarihi camiyi yıktırmıştır. Bunlara, benzer amaçlarla Anadolu’da yıktırılan tarihi camileri de ekleyince bu sayı yüzleri geçmektedir.
  • •Sultan Birinci Ahmet
    •Sedefkâr Mehmet ağa tarafından yapılmıştır.
    •Dört fil ayağı ve eksedraları vardır.
    •Ferah, aydınlık, gösterişli bir saray gibidir. •Yazıları Hattat Ahmet Gubari tarafından yazılmıştır.
  • Hayatını, Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’ni “Tanıyıncaya Kadar” ve “Tanıdıktan Sonra” diye iki ana bölüme ayıran Necip Fazıl, Efendisine doğru kendisini cezbeden hâdiseleri de mânâlandırdığı otobiyografik eseri “O Ve Ben”i 1975’de şöyle takdim etmiştir:

    “Bu eser, dünyaya gelişimden bugüne kadar en hususî renkleri, çizgileri ve sesleriyle hayatımın hikâyesi ve asıl O’nu tanıdıktan sonra mânasını anlamaya başladığım vücut hikmetinin bende tecelli eden yakıcı ifadesidir. Bu bakımdan, kendilerini görünceye kadar malik olabildiğim birbuçuk esere nisbetle bugün 60 cildi aşan ve hepsini birden o nura borçlu bildiğim eserler arasında, şimdikini, baş köşeye oturtulması lâzım ve en mahrem iç ve dış iklimlere doğru bir belirtiş olarak takdim ederim.”

    Hayatında hep bir arayış içinde olan Necip Fazıl, nihayet aradığını bulduracak kişinin huzuruna doğru gidiyor. Bir vapur gezintisinde başlayan yolculuk, Beyoğlu'ndaki Ağa Camii'nde Abdülhakim Arvasi Hazretleri'nin yanına varıyor. Yıllardır bunun çilesini çekmiş ve nihayet bulmuştu. Necip Fazıl'ı şimdi de 'ne yapacağı' telaşı sarıyor. Hayatı boyunca hep telaşlı bir insandır aslında, dertlidir. Bir insanın hayatını bir uçtan diğer uca çevirmesi oldukça zor olsa gerek. Necip Fazıl da bu düşünce girdabının içinde en nihayetinde 'benim güzel efendim' diye bahsettiği, bizim Necip Fazıl'ı bu halde tanımamıza vesile olan Abdülhakim Arvasi'yle tanışıyor. Necip Fazıl, Abdülhakim Arvasi'ye duyduğu hayranlığı anlatıyor.

    Sokrat ın yaptığı gibi, insanları eteklerinden çekip:
    - Hey, Nereye?..

    Diye haykırmak ve:

    - Her şey yanlış; her şey yeni baştan ele alınmaya ve inşa edilmeye muhtaç!.. Bizim dışarıda aradığımız güneş, cebimizde kayıp...


    Bendeki her kıymet onun , her suç nefsimin...

    Okyanuslar gibi dalgalanan çamur nefsimi yüksük yüksük süzmeye memurdum.

    Şeriat falakasına yatırmadan nefsi, hiç bir oluşa yol yok...

    Kitabın bir bölümünde Peygamber efendimiz (s.a.v) 'in neden Yâ ( M......!) yazdığını anlatıyor. İşte size ismi hakkında bilgi:

    Varlığın Tâcına dair, Zonguldak 'ta yazdığım yazı şöyle başlıyor :

    _Yâ (M....! )

    Noktalı yerde O'nun ismi, hâs ismi... Mukaddes hâs isim... Yâni mukaddes isme, nidâ siygasiyle hitap ediyordum.

    <<- Onu çıkar oradan, buyurdular; Allah Resûlüne, hâs ismiyle ve nida siygasiyle hitap olunmaz.>>

    - Niçin efendim?

    <<- Hayâ meselesi !.. Allah bile Kûr'ânında, Sevgilisine, hâs ismiyle nidâ ederek hitap etmesi.>>

    Büyük sır karşısında yandım, kül oldum. Bizzat Allah'ın haya gösterdiği sır...

    - Kur'ânın hiçbir yerinde böyle bir yok mu?

    Kısa ve sert

    << - Hiçbir yerinde!..>>

    Gerçekten << de ki>> mânası << gûl >> kelimesiyle başlayan bir çok âyette, bu hitaptan sonra isim gelmediği, gözümün önünde geciverdi. Buna karşılık, birçok tefsircinin << de ki yâ M.......!>> diye kullandıkları klişelerdeki kabalık içimi burkuttu.

    O ve Ben Necip Fazıl'ın iç dünyasının sıkıntılı halden, huzura kavuşma halini adım adım anlatıyor bizlere.

    İlk defa otobiyografik bir kitap okudum. Sıkıcı değildi. Aksine akıcı ve anlaşılır şekilde anlatılmıştır. Necip Fazıl 'ı tanımak isteyenler bu kitabın dan başlayabilir. Hayatı hakkında bir çok bilgi barındırmaktadır.
  • Havsalam almıyordu bu hazin hali önce
    ah, ey zavallı cami, seni böyle görünce

    dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım;
    allah'ımın ismini daha çok candan andım.

    ne kadar yabancısın böyle sokaklarda sen!
    böyle sokaklarda ki, anası can verirken,

    ışıklı kahvelerde kendi öz evladı var...
    böyle sokaklarda ki, çamurlu kaldırımlar,

    en kirlenmiş bayrağın taşıyor gölgesini,
    üstünde orospular yükseltiyor sesini.

    burda bütün gözleri bir siyah el bağlıyor,
    yalnız senin göğsünde büyük ruhun ağlıyor.

    kendi elemim gibi anlıyorum ben bunu,
    anlıyorum bu yerde azap çeken ruhunu

    bu imansız muhitte öyle yalnızsın ki sen
    bir teselli bulurdun ruhumu görebilsen!

    ey bu caminin ruhu: bize mucize göster
    mukaddes huzurunda el bağlamayan bu yer

    bir gün harap olmazsa türkün kılıç kınıyla,
    baştan başa tutuşsun göklerin yangınıyla!
  • Ulu Önderimiz, Baş Kumandanımız Mustafa Kemal ATATÜRK 'ün annesi Zübeyde Hanım'ın ölümünün 95.yıl dönümüdür bugün.Kendisi Ankara'ya yerleştikten bir süre sonra bu şehrin sert iklim koşullarının sağlığını olumsuz etkilemesinden dolayı tedavi amacıyla geldiği şehrimiz İzmir'de 14 Ocak 1923’de vefat etmiştir. Güzel İzmir'imin aşık olduğum semti Karşıyaka ve hatta mahallemde bulunan Zübeyde Annemizin anıt mezarı özellikle biz Karşıyaka'lılar için paha biçilmez bir gurur kaynağıdır. Canım ATAM, bizlere bıraktığın emanetini tüm sevgimiz ve dualarımızla koruyor ve sayıyoruz. Ruhlarınız şad, mekanınız cennet olsun. Nurlar içinde uyuyun...
    http://melisababy.blogspot.com.tr https://i.hizliresim.com/bBgB0n.jpg

    Ben, bütün İzmir’i ve bütün İzmirlileri severim. Güzel İzmir’in temiz kalpli insanlarının da beni sevdiklerinden eminim. Yalnız bir tesadüf, beni Karşıyaka’ya daha fazla bağlamıştır. Karşıyakalılar, annem sizin bağrınızda, sizin topraklarınızda yatıyor. Karşıyakalılar, İzmir’i gördüğüm gün evvelâ Karşıyaka’yı ve orada da sizin Türk topraklarınızda yatan annemin mezarını gördüm! 1925 (Atatürk’ün S.D.II,)

    Zübeyde Hanım 1857 yılında Selanik'te doğdu. Orta Anadolu'dan göç ederek, Selanik'in batısında Arnavutluk sınırına yerleştirilen yörüklerden, Hacı Sofi ailesinden Feyzullah Ağa’nın kızıdır. Selanik'te Gümrük Muhafaza Teşkilatında memur olan Ali Rıza Efendi ile evliliğinden beş çocuk sahibi oldu. Fatma ve Ömer'i daha küçükken kaybetti. 1888 yılında Mustafa ilkokuldayken kocasını da kaybeden Zübeyde Hanım, zaman zaman çocukları ile birlikte kardeşi Hüseyin Ağa'nın çiftliğine giderdi. Bu sırada, Atatürk'ün ifadesiyle; iyi kalpli bir insan olan Ragıp Bey'le evlendi. Kızlarından Naciye de çok yaşamadı.

    Balkan harbinden sonra, birçok Türk ailesi gibi, kızı Makbule ile birlikte Selanik'ten göç etti ve İstanbul'a gelerek Beşiktaş-Akaretler'de bir eve yerleşti. Milli Mücadele yıllarında Ankara'ya gelen Zübeyde Hanım, 1919'da ayrılmak zorunda kaldığı oğlunu, yıllar sonra Ankara'da yeni Cumhuriyetin kurucusu olarak gördü. 14 Ocak 1923'te tedavi amacıyla gittiği İzmir'de 66 yaşında vefat etti.

    ~ZÜBEYDE HANIM KABRİ VE PARKI ~

    Ulu önder M. Kemal Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın kabri Karşıyaka Zübeyde Hanım Caddesi üzerindeki bir parkta yer almaktadır. Kabir, Ferik Osman Paşa Camii avlusu içindedir. Mezarın mevcut şekli bizzat Atatürk tarafından belirlenmiştir. Mezar anıt şeklinde olup, 1940 yılında İzmir Belediyesi tarafından yaptırılmıştır.

    Mustafa Kemal Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın kabrinin bulunduğu
    park birinci derece sit kapsamında olması nedeniyle gerekli yerlerden izinler alındıktan sonra bitki örtüsü, aydınlatma, kabir etrafının genişletilmesi, resmi tören yerinin yeniden şekillenmesi, çocuk parkındaki ünitelerin yenilenmesi, kabrin yakınında bulunan camiye ait tuvaletlerin kaldırılarak çalışmalar tamamlanmıştır. Parka ailelerin daha çok gelmesini sağlamak için havuz üzerine çay bahçesi de gerçekleştirilmiştir. Parkta 24 saat güvenlik bulunmaktadır.

    https://www.youtube.com/watch?v=oHeqnPqXnJE
  • İki candarma İdris'i aralarına almış götürüyorlardı.

    İdris ayaklarına basamayacak haldeydi.
    Candarmalar çok dövmüşlerdi,
    fakat seke seke yürümeye çalışıyordu.

    Bayram namazında İmamköy Camii'ni bastığını ve
    orada namaz kılanları soyduğunu en nihayet itiraf etmişti.

    Halbuki böyle bir şeyden haberi bile yoktu...

    Ne çare?.. Dayak bu... Her şeyi söyletir.

    En aşağı yedi sene yiyecekti.

    Seke seke yürüyor, ara sıra ayağı
    bir taşa takılıp sendeledikçe
    candarmaların birisi koluna yapışıyordu.

    Biraz yürüdükten sonra kendisine
    bir de sigara verdiler...

    Bunlar da aslında fena adamlar değildi...
    Fakat ne yapsınlar, vazife...
    Takibe çıkarken, -faili bulmadan gelirseniz gözüme görünmeyin!-
    diye yüzbaşı sıkı sıkı emirler vermişti. Köyü soyan çoktan
    kirişi kırmış olacağı için, ne yapıp yapıp fail bulmak lazımdı.

    İdris de zaten kaç senedir buralarda serseri serseri dolaşıyor,
    binbir türlü dalaverelere girip çıkıyordu.

    Birkaç kere de sigara kağıdı ve çakmaktaşı satarken yakalanmıştı.

    Asıl mühimi, köylü kendisinden şikayetçiydi.
    İlk zamanlarda rahmetli babasının
    -babası köyün imamıydı- hatırını sayanlar
    bile onun bu hallerini görünce kaybolmasını istemeye başladılar.

    İdris köyde kaldıkça candarmanın ayağı kesilmeyecekti.

    Bunun için candarmalar İdris'i yakalayınca,
    muhtarla köy bakkalı, İdris'i vakadan bir gün evvel İmamköy tarafına
    giderken gördüklerini söylediler...

    Bu kadarı yeterdi.
    Üst tarafını candarmalar söylettiler...

    İdris İmamköy Camii'ni bayram namazında nasıl soyduğunu anlattı...

    Şimdi İmamköyü'ne gidiyorlardı.

    İdris düşünüyordu; adamakıllı dalmıştı.

    Bu dakikada aklında, ne yediği dayak
    ne de yiyeceği yedi sene vardı.
    Onun zihnini büsbütün başka bir şey,
    başka bir düşünce dolduruyordu.

    Bu düşünce ona dayaktan ve hapisten
    daha acı geliyordu.

    Fazla işlemeye alışmamış olan kafası bir çare arıyor, bulamıyor,
    sıkıntısını, dışarıya fırlayan gözlerinde, yüzünün birbirine
    karışan sinirlerinde gösteriyordu.

    Düşündüğü şey şuydu:

    İdris dayak yerken, köyü soyduğunu söylemişti.
    İş bu kadarla bitmiyordu. Deliller de lazımdı.
    Bunun için paraları ve gümüş saatleri nereye koyduğunu
    söylemek icap ediyordu.

    Ne parası? Ne gümüş saati...
    Hatta ne soygunu?..
    Fakat söylemek lazımdı...
    Sopa, dipçik ve tekme dayanılır gibi değildi.
    Beyni kafasından fırlayacak gibi oluyordu:
    Ne söylesin?

    -İmamköyü'nü ben soydum!- demek kolay...
    Fakat paralarla gümüş saatleri meydana çıkarmak zor...

    Hem çok zor...

    Değnekler, tekmeler, dipçikler kalkıp iniyordu.
    Bayılacak gibi oldu. Gözleri karardı.
    Elini hafifçe kaldırdı:

    -Diyivereceğim!- dedi.

    Candarmalar bıraktılar.
    Yüzüne su serptiler. Bir sigara verdiler.
    O zaman İdris ilk aklına gelen ismi söyledi:

    -Paralar İmamköyü'nde kahveci
    Süleyman Ağa'da!- dedi.

    Dayak kesilmişti. İdris'in de o zaman düşündüğü yalnız buydu.
    Fakat İmamköyü'ne doğru yola çıkınca büsbütün başka şeyler
    düşünmeye başladı.
    -Yandı garip Süleyman Ağa!- dedi

    Süleyman Ağa, kendi köyünde olsun, İmamköyü'nde olsun,
    ona hala yardım eden bir tek kişiydi.
    Kahvesinde yatacak yer verir, ona nasihat falan ederdi.

    Nereden aklına evvela bu zavallının ismi gelmişti?..

    Şimdi candarmalar, hiçbir şeyden haberi olmayan ihtiyarı
    yatıracaklar ve döveceklerdi. Gebertinceye kadar döveceklerdi.

    Süleyman Ağa:
    -Bilmiyorum!- diyecek, binbir türlü yemin
    edecek, fakat dayağı yiyecekti.
    Titrek sesiyle yalvaracak, anlatmak isteyecek,
    kıvrım kıvrım kıvranacak, fakat dayağı yiyecekti.

    Ak sakallı ihtiyarın, sakallarından yaşlar akarak ağladığını görür gibi oldu.
    İhtiyarın iki kat olmuş beline tekmelerin, dipçiklerin indiğini görür gibi oldu.
    Beyaz, gür kaşların altında, feri kaçıp dışarı fırlayan iki gözün
    kendisine dikildiğini, -beğendin mi ettiğini, İdris!-
    demek isteyerek baktığını görür gibi oldu.

    Beline tekrar bir dipçik yemiş gibi inledi.
    Candarmaların biri ona yandan bir göz attı...
    Sonra bir sigara daha çıkarıp verdi...

    İdris sigarayı göbeğinin üzerinde sallanan kelepçeli elleriyle
    yakalayarak ağzına götürdü. Sıkı sıkı bir iki nefes çekti.

    Beş on adım daha gittiler...

    Sigara İdris'in ağzından düştü...

    A-ah... Bunu yapamayacaktı...

    Karşıdan İmamköy görünmüştü...
    Evvela bir iki uyuz ağaç, sonra birkaç kerpiç ev...
    Beş on çıplak çocuk...

    Yüz adım daha...
    Sonra köye geleceklerdi... Ve Süleyman Ağa.

    İdris etrafına bir bakındı...
    Şosenin sağ tarafı fundalıktı.
    Candarmalara baktı:
    Silahları ellerinde gidiyorlardı.

    Bir sıçradı, hendeğin öbür tarafına atladı, düştü,
    tekrar kalkarak fundalıkta koşmaya başladı.
    Candarmalar -şırrak- diye mekanizmaları açıp kapadılar,
    ondan sonra iki tok ses...
    Havada kısa ve keskin bir vınlama oldu, İdris olduğu yere yıkıldı.

    Candarmalar yanına koştular.
    Ağzından ince bir çizgi halinde kan geliyordu. Gözlerini açtı:
    -Süleyman Ağa'nın bir şeyden haberi yok...- dedi:
    Başı yana düştü. Ağzından tekrar ve çok kan geldi.
    Tekrar gözlerini açarak:
    -Benim de...- dedi.

    Gözlerini bir daha kapayamadan hafifçe gerildi. Olduğu yerde dimdik kaldı.
  • Kahraman Maraş'ta bir Ulu camii...
    Burası bir Tanrı evidir...
    Kahraman Maraş'ta bir Ulu cami,
    Camilerin devidir.

    Şadırvanından su içer kuşlar,
    Hürriyetin nabzı vurur mihrabında,
    Hareminde eğilir başlar...

    Birden kesilir soluğu zamanın,
    Kulluğun en güzel yerinde.
    Şöyle ışık ışık olur anılar,
    Sancağım görünür minberinde.

    Kahraman Maraş'ta bir Ulu cami,
    Daha uludur bugün.
    Ve bir kutlu gün öğlesinde,
    Yere inişidir göğün.

    Şadırvanından su içer kuşlar,
    Hürriyetin nabzı vurur mihrabında,
    Hareminde eğilir başlar...

    Öğle vakti bir müezzin ünledi
    Maraş'lılar, müezzini dinledi:

    Tanrı yücedir hey!... Tanrı yücedir!
    Evreni dolduran iki hecedir.
    Yer uyur, gök uyur, ben uyanığım.
    Ta yürekten birliğine tanığım.

    Bil ki ondan özge muştucu yoktur,
    Muhammed yalavaçtır; Muhammed haktır.
    Durmayın davranın, beğ, paşa, ağa,
    Sıyrılın gafletten gelin kulluğa.

    Esirger, bağışlar ve en uludur,
    Kurtuluş, mutluluk onun yoludur.

    Birleşin gönüller tek bir ses olun
    Acunun kirinden haydi kurtulun.

    Tanrı yücedir hey!... Tanrı yücedir!
    Evreni dolduran iki hecedir.

    Bu kutlu buyruğa hemen baş eğin,
    Ondan başkasına kulluk etmeyin.

    Ezan'ın duyuluşu, Maraş'lıların bu sese uyuşu
    Ve Ulu cami avlusuna doluşudur.

    Bu zorlu buyruk üzre erler davrandı,
    Oyun yerinde çoluk-çocuk,

    Kızlar, gelinler davrandı.
    Can yürüdü yatakta hastalara,
    Yediden yetmişe Türkler davrandı.

    Onlar ki; üçbin yıldan beri
    Olmuştular Tanrı'ya çeri.
    Dönmediler hiç ona kulluktan.
    Yine ona idi yönleri.

    Nicedir iple çektiği gün,
    Gelip çatmıştı işte.
    Bu küçük mahşeri görmek için,
    Gökte güneş davrandı.

    Önce arı sudan abdest aldılar
    Sular kıvrandı, şırıl şırıl öğündü.
    El bağlayıp divanda sünnet kıldılar,
    Kayı soyunun ocağı gürül gürül öğündü.

    Kısa bir zaman geçti sessiz, tedirgin...
    Çıktı imam minbere sünnet bitince.
    Bir alev dolaştı dört yanında caminin,
    Sıra farza gelince...

    Doğrulup bir yiğit,
    Dedi ki: Ey
    Olur mu böyle şey?
    Burada boynumuz kıldan incedir.
    Ancak bir şey var ki; farzdan öncedir.

    Cuma kılmak için er olmak gerek
    Hepsinden önce de hür olmak gerek.
    Tanrı kabul etmez namazı bilin,
    Dururken kalede bayrağı elin.

    Açıldı yürekler, eller açıldı,
    Tanrı'nın önünde yemin içildi:

    Andolsun toprağa, andolsun göğe,
    Andolsun yıldıza, andolsun aya...

    Biz ki üçbin yıldır yurtsuz olmadık.
    Bayraksız, pusatsız, kurtsuz olmadık...

    Yıkılmazsa gökler, delinmezse yer,
    Türk oğlu yağıya boyun mu eğer.

    Bayrağı dikmezsek eski yerine.
    Tanrı çıkarmasın bizi yarına...