Hurma Ağacı
“Allah’ın hoş bir sözü nasıl misallendirdiğini görmez misin? Kökü (yerde) sabit ve dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir. O ağaç, Rabbinin izniyle her zaman meyvelerini verir. Allah, insanlara, düşünüp ibret alsınlar diye (böyle) misaller verir.
Kötü bir kelime de toprağın üstünden, kökünden koparılmış, istikrarsız, sebatı olmayan kötü bir ağaç gibidir. Allah, iman edenlere, dünya hayatında da ahirette de sağlam söz üzere sebat verir. Allah, zulmedenleri şaşırtır. Allah, ne dilerse yapar.”
İBRAHİM;24-27
“Görmez misin?”
Ağaç gibi herkesin bildiği, anladığı, tanıdığı bir örnekle Yüce Allah’ın insanlara hitap ettiğinin ve yine herkes tarafından önemli bir meselenin çok iyi idrak edilip anlaşılması elzem ki;
: “Bu mesele, tevhid meselesidir. Yüce Allah’ı birleme, kabul etme meselesidir. Allah’ın dinini anlama ve insanlara ulaştırma meselesidir. Yüce Allah, iki şeyden örnek veriyor bizlere; bir güzel söz, bir de kötü söz. İkisinin karşılaştırmasını yapıyor ve bu karşılaştırmanın sonucunda hangisini tercih edersek ne ile karşılaşırız, neyi buluruz, bize onu anlatıyor.”
Yüce Allah’ın kendi dinini, kitabını ve kitabının mesajını bir ağaca benzettiğinin üzerinde durarak bu nokta çerçevesinde düşündüğümüzde;
“Bu ağaç, öyle bir ağaç olacak ki kökleri yerde yer bulmuştur ama dallarının da semadan beslenmesi ve semadan onay alması gerekir. Yani bu din, bu mesaj, senin zihninde ve kendi kelamında ya da iç dünyanda şekillendirip de kabul ettiğin bir tevhid değildir. Bu kök, yerde olacak ya da geçmişten gelecek, dalları ise geleceğe dayanacak ve bunun tasdiği de gökten olacak. İşte bu, böyle bir ağaç! Geçmişi, kökleri ta Âdem aleyhisselam’a dayanır bu ağacın. Köklü bir din, köklü bir davadır İslam.”

'‘İnsanların halası’'Hurma
Kimi rivayetlerde bu ağacın hurma ağacı olduğu söylenmiş ve ravilerimiz de bundan yola çıkarak onun hurma ağacı olduğunu kabul etmişler. Bununla birlikte Yüce Allah’ın yalnızca “ağaç” ifadesini kullanmasının üzerinde kafa yorduğumuzda, burada evrensel bir noktaya işaret etmek amacı taşınacağını ama yine de Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) “hurma ağacı” dediyse doğrusunun da o olacağını kabul etmek gerektiğini ifade ederek diyebiliriz ki;

“Hurma ağacını biraz incelediğimizde Allah Rasulü (sav), hurma ağacı için ‘insanların halası’ ifadesini kullanıyor. Rivayetler, Âdem (as)’ın yaratılmış olduğu toprağın arta kalanından hurma ağacının yaratıldığını söyler. Hurma ağacını incelediğinizde, ömrünün altmış ya da yetmiş sene olduğunu görürsünüz. Çok nadir olarak yüz-yüz on seneyi bulan olur. İnsanların genelinin ömrü de aynı şekilde altmış-yetmiş sene değil mi? Çok nadirimiz yüz ya da yüz on sene yaşıyoruz değil mi? Hurma ağacı, meyvesini ortalama on iki veya on üç yıldan sonra vermeye başlar. İnsanlar da on iki-on üç yaşlarından itibaren akıl baliğ olurlar. Hurma ağaçlarının meyvelerini verdikleri en iyi dönem, yirmiden sonraki yani otuz-otuz beş yıl dönemleridir. İnsanların da en çok enerjik oldukları dönem yine bu dönemleri değil midir? Yine hurma ağacının yavrusu, hemen yanından çıkar. Dişi ve erkekleri var; aynı diğer ağaçlarda olduğu gibi.”
Yüce Rabbimiz, bir şeyi örnek verdiğinde, bizlerin de o örnek üzerine yoğunlaştığımızda farklı ayetlerle karşılaşabileceğimizi,on iki-on üç yılını doldurmuş yavru bir hurma ağacını, yerinden koparıp da dünyanın herhangi bir yerinde büyümesine elverişli bir toprağa diktiğimizde meyvesini, yemişini vereceğini bildiriyor.
Hurma ağacından örnek verilmesinin birinci sebebi, yaprakları her zaman için insanları serinletir. Yani belli bir dönem geçti, artık yapraklar dökülür ve cılız kalır, durumu söz konusu değil. Hem gölgesinden, hem meyvesinden hem de birçok hastalığın tedavisi için istifade edilebilir. Hurma ağacının lifleri, akan kanı durdurmada çok etkilidir. O lif yakılır, külü yaranın üzerine basılır ve kan olduğu gibi kesilir. Hurma ağacının dışarıdan ilaçlar almaya ihtiyacı yoktur. Eğer ağacın ömrü bitmişse yani vefat etmişse kesilir, belli bir zaman diliminde bekletilir, sonrasında yakılır ve yanarken çıkardığı duman, diğer hurma ağaçları için ilaç hükmündedir. Yani öldüğü zaman bile diğer hurma ağaçlarına, hemcinslerine fayda vermeye devam eder.

En iyisini bilen ALLAH’tır vesselam…

döşeğimde ölürken, Hakkari'de Bir Mevsim'i inceledi.
 Dün 01:44 · Kitabı okudu · 31 günde · 9/10 puan

Lafı kısa keseceğim abi. İleride zamanım olursa bu romandaki yabancılık olgusunu ile Camus'un yabancılık olgusunu karşılaştırarak bir harita çizmek istiyorum -sadece yabancılık kavramı üzerine-. Ki, bu romanda yabancılık kavramını Camus'tan çok daha başarılı anlattığı kanaatindeyim demiştim...

Camus’un Yabancısı, Edgü’nün yabancılığı üzerinden her iki yabancılık unsurunu incelemeye çalışacağım. Öncelikle yabancılığın ne olduğu, ne anlama geldiğini belirtmek isterim. Ardından kimlik unsuruna değinmek istiyorum. Kimlik ile yabancılık iç içe geçen bağımsız ve bağımlı iki kavramdır. Kimlik: Birey, ait olduğu toplumun sosyolojik normlarını kendi benliğinde eriterek kimlik kazanır. Yani birey yaşadığı toplumdaki tarihini, kültürünü; kısacası medeniyetini kendi içinde yontar, biçimlendirir ve kabullenir. Bütün yaşamı boyunca dışarıdan(yabancı) gelebilecek her türlü yabancı öğeyi yetiştiği topluma göre değerlendirir. Bu değerlendirme sonucunda ya kabul eder ya da ret eder. Böylece kendine göre bir kimlik kazanır. Toplum içindeki birey, toplum içinde çok az farklılıkları olurken toplum dışında başka bir toplumun içinde ise oldukça büyük bir farklılık oluşturur. Her neyse kimliğini kazanmış olan birey böylece yaşamını sürdürebilir hale getirir. Yabancılık bu noktada devreye girer. Yabancılık: Yabancılaşma önce düşünce boyutuyla başlar. Ait olduğu kimliği sorgulaması ve ret etmesi… Toplumun kendi kimliğiyle kendi kimliği ters bir çizgi çizer. Toplumun değerleriyle çatışmaya giren birey neden, niçin, nasıl, kim, ne gibi sorular sorar diğer yandan bu sorulara cevap arar. Bu sorulara cevap bulamayınca bir yabancılaşma başlar ve hızla kendisini kuşatır. Bazen bu sorulara cevap bulur ama bulduğu cevaplar toplumun değerleriyle ters düşer. Bu terslik bireyi toplumdan tamamen uzaklaştırır…

Pekâlâ, Camus’ta geçen yabancılık nasıl bir yabancılıktır? Edgü’de geçen yabancılık nasıl bir yabancılıktır? Öncelikle, Camus’ta, varoluşsal bir sorun yatmaktadır temelde. İnsanın evreni ve kendisini keşfetme merakı, ilk insandan itibaren insanı düşünmeye sevkeden bir dinamizmdir. Camus, yaşadığı toplumu tanıyor(dil ve kültür açısından), fakat kendisinin ne istediğini, neyi merak ettiğini, neyi niçin yaptığına anlam veremiyor. Bu anlamsızlık onun için bütün toplumu absürt bir konuma indiriyor. Arayış sürecinde kendi varoluşunu, başkalarının yok oluşuyla öğrenen birey; varoluş problemi sebebiyle doğumundan ölümüne kadar ontolojik bir kıskaçtadır. Romanın kahramanı Meursault, kendisine sorulmadan verilen bir hayatı ve yine kendisine sorulmadan alınan hayatı çözmeye, anlamaya ve anlamlandırmaya çalışır. Ancak bir türlü içinden çıkamaz. İçinden çıkamadığı için iş yeriyle, yakın arkadaşlarıyla ve onun çevresi dışındaki her türlü yabancıyla sorun yaşar, bu sorun ise onu idama götürür. Ölümü ve hayatı absürtleştirir ve trajik bir duruma düşer. Hayat algılaması; kimlik/benlik bütünlüğüne bağlı olan birey, benliğin parçalanmış durumu sonucu hayatı sağlıklı algılayamaz. Laing’in “Bölünmüş Benlik” kuramında, ontolojik güvenlik ile benlik arasında kurduğu ilişkiye göre bunalımlar ortaya çıkar. Kendi ‘ben’ine yabancılaşarak kendini sürekli olarak kendi dışında tanımlanmış sahte bir benlikte görür. İç benlik ile dışa yansıyan benlik arasındaki fark açıldıkça birey, kendisiyle ve çevresiyle bunalıma girer(Davutoğlu 2014:59). Ancak Meursault, hayata/çevreye o derece kayıtsızdır ki çevresinin etkisiyle dahi oluşan sahte benliğe sahip değildir. Meursault; hayatla, toplumsal değerler ve iç benlik arasında denge kurmaya çalışır. Ancak bunu başaramaz. Romanın özüne damgasına vuran etken işte budur: Denge. Bu dengeyi başaramayışının nedeni ise benliğinden kaynaklı yabancılaşma ve bunun sosyo-psikolojik boyutudur.

Uzun lafın kısası: Camus, yabancılık öğesini bir bireye yüklemiş ve bireyin kayıtsızlığı, anlamsızlığıyla örülmüş bir tablo sunar. Edgü’de ise birey hem kendi kendine tamamen yabancıdır hem de yaşadığı(sürgün edildiği) topluma karşı tamamen yabancıdır. Gökten düşmüş gibi. Âdem ile Havva’nın dünyaya düşüşü gibi adeta. Sürgün edilmiştir Hakkâri’ye. Ancak bu sürgün onu geçmişinden/anılarından da sürgün etmiştir. Yine kimlik sorunu kendini Edgü’de de göstermektedir(hem toplumsal hem de bireysel kimlik sorunu). Her karşılaştığı kişiye yabancı der, her yeni gittiği yere yabancı der. Birinci bölümde ilk karşılaşılan başlık da ‘’Yabancılar Arasında Bir Yabancı’’… Yabancılar dediği toplum Hakkâri toplumudur ve bu toplum bütün toplumlara yabancıdır. Bu toplum yabancılaştırılmış bir toplumdur. Tanrının unuttuğu, insanların unuttuğu bir toplum, bir yer. Bu bakımdan Edgü, Camus’tan tamamen ayrılır. Bu eserde kahraman hem kendini tanımak, anlamak zorundadır hem de toplumu. Bu yönüyle bu şiirsel roman bana göre Camus’un bir adım önündedir. Burada bir parantez açmayı farz görüyorum. Garip olan bir şey var ki… Sitede Hakkâri’de Bir Mevsim’i okuyan oran 776 iken, Camus’un Yabancısını okuyan sayısı sekiz bini aşmıştır. Bu şaşırtıcı, ilginç ve lanet edilesi bir durumdur. Ki, bizim toplumun kendine ne kadar yabancı olduğunu da göstermektedir. Edgü’nün kahramanı bir kazazededir. Nasıl oraya(Hakkâri) gittiğini yahut geldiğini bilmiyor. Kendisi daha önce bir denizci. Kızgın kumlarda sırtını kızartıp ardından denizde yüzen tatlı bir su balığıdır. Ama nasıl olduysa kendini burada(Hakkâri) buluyor. Anıları hafızasından silinmiş, kendini ve geçmişini unutmuş. Bir yandan kim olduğunu ve buraya nasıl geldiğini merak ederken diğer yandan olduğu yeri öğrenmeye çalışıyor. Bir Süryani ile tanışıyor, kitaplar alıyor parasız. Anlamaya çalışıyor ama Süryani sır vermiyor. Kendisinin arayıp bulacağından emin olduğundan. Başıboş bir dünya, dağınık bir dünya, kendi kendine sıkı sıkı bağlanan ve bu bağlayışla hayatta kalınan bir dünya. Kar, yağmur, fırtına dolu çığlıkla dolu bir tablo. Kendini tanımak, ne olduğunu, ne yaptığını anlamak için aynaya bakıyor. Sakallarını ovuyor, yüzüne bakıyor. Ama hiçbir şey yok. Silinmiş bir hafıza, köksüz bir ağaç. Hatırlar umuduyla berbere koşuyor. Ama yine hiçbir şey yok.

Kentte sağır(vali, memurlar, görevliler) insanlar var. Sürekli geçiştiren ve önemsizleştiren insanlar. Köye geçiyor, bebek ölümleriyle karşılaşıyor. Ölüme de yabancı. İnsanlar var ama ne yaptıkları ve düşündükleri hakkında tek bir fikri dahi yok. Dillerini, kültürlerini bilmiyor, kendini bilmiyor. Bilinmezlik içinde yüzüyor, yabancılık içinde tanıdığı tek bir şey yok. Mektuplar geliyor sevgiliden, dosttan, arkadaştan ama kimseyi tanımıyor. Tanımadığı için nasıl bir cevap vereceğini bilmiyor, cevapsız bırakıyor hepsini. İlk gün ile ilk düşünce beliriyor düşüncede: ‘’Doğan günle birlikte gereği düşünüldü: Yaşamak, yaşamayı sürdürebilmek için kişiliğini bulmak zorundasın(sayfa:23).’’ Ama bu kişiliğini nasıl bulacak? Neyin aracılığıyla bulacak? Geçmiş yok, gelecek belirsiz, şimdiki zaman anlamsız, belirsiz. ‘’ Adım adım ilerliyordum. Kişilik. Bulmak mı, yaratmak mı?’’ Bir zamanlar güneşlerde yanan kahraman şimdi karın ayazında yanıyor. Tek bir çaresi kalıyor: Yaratmak. Bulamaz, çünkü hatırlamıyor, hiçbir şey yok hafızasında. O zaman yaratacak. Ama bu da belirsizlik içinde. Neyi yaratacak? Neyi anlıyor ki yaratsın?

Okul açılıyor. Okula yabancılar(öğrenciler) geliyor. Dillerini bilmiyor, kültürlerini bilmiyor. Neye sevinip neye ağladıklarını bilmiyor. Yabancılar da bilmiyor ne kahramanın(öğretmenin) dilini ne de kültürünü. Nasıl anlaşacaklar? Denizci olan kahramanımız deniz dese ne anlayacaklar? Bu çözümsüzlük ve anlamsızlık(anlamsızlığın da kendisi bir anlamdır, en azından bunun farkında) içinde ne yapacağını, nasıl davranacağını(kendisini de tanımıyor) bilmiyor.

Edgü, romanda onlarca hatta her parağrafta yabancı kelimesini kullanması romanın bir yabancılık üzerine kurulu olduğunu da apaçık göstermiştir. Bireyin parçalanmışlığı, toplumun parçalanmışlığını çok açık bir biçimde vermektedir. Bir bakıma doğudan uzakta olanların hepsinin oranın yabancısı olduğunu, oranın da geri kalan her yere yabancı olduğunu gösteriyor. Edgü, Camus’un yaptığı gibi bireyi ve toplumu absürt bir biçimde vermemektedir. Ve romanın sonunda kişinin anlama çabasından sonra doğan bir parça anlamı başarıya ulaştırır. Fakat Camus bunu başarıya değil sona(felaket) götürür. Bu bakımdan bu her iki yabancı romanı benim için Edgü farkını ve tarzını ortaya koymada yeterlidir.

Sonuç olarak…

Modern insanın çaresizliği, parçalanmışlığı, kayıtsızlığı, anlamsızlığı Camus’ta yankılanırken… Edgü’de ilkel insanın(sıfırdan başlayan insanın) hayatta kalma, anlama, anlamlandırma, toplumsallaşma göze çarpmaktadır. Edgü’de birey bir şeylere ait olmaya çabalarken, Camus’ta birey hiçbir şeye ait olmamayı tercih etmektedir. Camus’ta birey bohemli, uyuşturucuya elverişli, intihara meyilli, boşluğun getirdiği yerde birey kendini boşluğa bırakıyor. Ancak Edgü’de birey denge unsurunu gözetiyor, kendini bir şeylerle teskin etmektedir. Hiç kuşkusuz bu iki farklılığın oluşumunda yazarın dünyaya bakış açısı, metafizik anlayışları, yaşadığı toplum ve vermek istediği mesaj gibi unsurlar etkili olmaktadır. Eğer Edgü’nün kahramanını(öğretmen aynı zamanda öğrenci) Camus ele alsaydı hiç şüphesiz ya kahraman olduğu yerden(Hakkâri) kaçardı ya intihar ederdi ya da valiyi öldürürdü. Eğer Edgü Camus’un Meursault karakterini ele alsaydı… Kahramanı idama götürmez, kahramana bir çıkış noktası yaratırdı. Diğer yandan Avrupa medeniyetinin geldiği noktaya dikkat çekmek gerekiyor. Avrupa insanı temel ihtiyaçlarını(fizyolojik, güvenlik/barınma, ait olma ve sevgi ihtiyacı, kendini gerçekleştirme / Maslow'un İhtiyaçlar Hiyerarşisi) karşılamıştır ama ait olma ve sevgi ihtiyacını gerçekleştirememiştir. Bu nedenle Camus kendi toplumu açsından yarattığı karakter böyle bir kişilik göstermektedir. Edgü’de ise fizyolojik ihtiyaçlar dahi karşılanmamıştır. Bu neden belki de her ikisinin yabancılığa (Edgü’de dil ve ırk kaygısı/meselesi/mesajı etkili olmuştur) bakış açıları çok farklılık göstermektedir.

Hakkâri’de Bir Mevsim için… ''Size öğrettiğim her şey yalan'' demekle tekrar başa dönüyor yabancı.. İnsanoğlu her zaman başa dönecektir her zaman kim olduğunu kendine soracaktır, her zaman nasıl yaşayacağını ilkel insan kafasıyla düşünecektir. Ne kadar okursak okuyalım dönüp dolaşıp başa döneceğiz. Romanın şiirsel mükemmel dili/üslup ayrı bir inceleme mevzusu, romanın politik duruşu ayrı bir inceleme mevzusu, romanın gerçekçilik öğesi ayrı bir inceleme mevzusu… Kürt sorununun altında yatan başka bir gerçekliğe odaklanması da ayrı bir mevzu. Romanda geçen karakterlerin dünyası ve hayal dünyası ayrı bir mevzu… Hepsini tek tek incelemek, kendi toplumumuza yabancı kalmamak adına iyi bir çalışma olacaktır. Ben neden bu yabancılık öğesi üzerinde durdum onu da bilmiyorum.


Günümüzün modern insanı, zamanın şartlarından etkilenen, varolma mücadelesinde yabancılaşmayı kendi benliğinde hisseder. Sosyal düzeni de baskıcı bir şekilde algıladığı zaman sosyolojik boyutta da yabancılaşır. Psikolojik temelli olan bu olgu, sosyolojik boyuta doğru genişler. Camus’a göre varoluş insanın maddi özünden önce gelir, vesselam…

Sâirfilmenâm, bir alıntı ekledi.
Dün 01:18 · Kitabı okuyor

Bunalıyordu Hatice. Çevresinde işlenip duran fenalıklar ona acı verse de yaşadığı toplumla iç içeydi. Yapılan haksızlıkları görüp kimseye laf anlatamadığı anlarda Varaka'nın dizinin dibine koşardı. Dedesi Esed'in evi geldi gözünün önüne. Kâbe'ye çok yakındı. Kutsal evle kucak kucağa olan o evi ne kadar çok severdi! Gözünü açar açmaz oraya koşardı. Çocukluk yıllarını hep oraya koşarken hatırlardı. Oradan aldığı tat başkaydı. Sabah güneşi Kâbe'ye, Kâbe'nin gölgesi ise ilk dedesinin evi üzerine düşerdi. Bunun için o eve "Kâbe'nin sütkardeşi" derlerdi.
Kâbe'nin kucağındaki sütkardeşin ocağında büyümüştü. Gün akşama döndüğünde ise evin gölgesi, Kâbe üzerine düşerdi. Bu iki gölge arasında oynayarak attığı şen çığlıkları duydu. İlk adımlarını Kâbe duvarına doğru atmıştı. Kâbe soluklu çocukluğunun en tatlı anılarını orada geçirmişti. Tadına doyulmayan oyunlar oynamıştı. İkindi vaktinin uzayan gölgesi ile birlikte bahçedeki ağaç dalları Kâbe'nin üzerine sarkarken yaşadığı hayat enerjisini sanki oradan toplamıştı. Ne geri dönmez mutluluktu.

Hazreti Hatice, Nurdan Damla (Sayfa 43 - Hayat Yayınları)Hazreti Hatice, Nurdan Damla (Sayfa 43 - Hayat Yayınları)
H∆K∆N, bir alıntı ekledi.
 19 May 14:01 · Kitabı okuyor

Psikoloji üzerine..Taşıyamayacağın beyni bırak!
İlk taş aletlerin en önemli kullanım alanlarından biri kemikleri kırarak kemik iliğini almaktı.Bazı araştırmacılar bunun insanların ilk orjinal buluşu olduğunu düşünüyorlar.
Ağaçkakanların ağaç gövdelerinden böcekleri almakta uzmanlaşmaları gibi,ilk insanlarda kemik iliğini çıkartmakta ustalaşmışlardı.
Peki neden kemik iliği?
Bir aslan sürüsünün bir zürafaya saldırıp onu yediğini gözünüzün önüne getirin.Onlar işini bitirene kadar sabırla beklersiniz.Ama hala sıranız gelmemiştir,çünkü önce sırtlanlar ve çakallar-ki bunlara saldırmaya cesaret edemezsiniz-geriye kalanları yağmalarlar.Ancak onların da işi bittikten sonra,sağı solu dikkatle kontrol ederek cesede yaklaşıp geriye kalmış yenilebilir durumdaki parçalara ulaşabilirsiniz..

Bu durum tarihimizi ve psikolojimizi anlamak için çok önemlidir.
Homo cinsinin besin zincirindeki yeri çok yakın zamana kadar ortalardaydı.Milyonlarca yıl boyunca insanlar küçük hayvanlar avladılar, ne buldularsa onu yediler ve aynı şekilde büyük hayvanlar tarafından avlandılar.Ancak dört yüz bin yıl önce çeşitli insan türleri büyük av hayvanlarını avlamaya başladı ve ancak yüz bin yıl önce Homa sapiens'in ortaya çıkışıyla insan besin zincirinde yukarı zıpladı.

Orta sıralardan yukarıya doğru atılan bu büyük adımların çok önemli sonuçları oldu.Piramidin tepesindeki aslan ve köpekbalığı gibi diğer hayvanlar,bu pozisyona kademeli olarak milyonlarca yıl içinde yükselmişti. Bu da ekosistemin çeşitli kontrol ve denge mekanizmaları üreterek,aslanların ve köpekbalıklarının ortalıkta terör estirmelerini engelledi.
Aslanlar daha ölümcül oldukça ceylanlar daha hızlı koşmaya,sırtlanlar daha iyi işbirliği yapmaya,gergedanlar daha saldırgan olmaya başladı.
Buna karşın,insan tepeye o kadar hızlı çıktı ki,ekosistemin gerekli ayarlamayı yapacak vakti olmadı,ve buna ek olarak insanlar da bu değişime ayak uyduramadı.
Gezegendeki büyük avcıların çoğu muhteşem yaratıklar;milyonlarca yıl süren hakimiyetleri sayesinde kendilerine olağanüstü derecede güveniyorlardı.
Sapiens ise adeta bir muz cumhuriyetinin dikatatörü gibi.Daha yakın zamana kadar savandaki orta halli yaratıklar olduğumuz için hala KORKU ve ENDİŞE duyuyoruz,ve bu da bizi fazlasıyla ZALİM ve TEHLİKELİ kılıyor..
Ölümcül savaşlardan çevre felaketlerine pek çok tarihsel KÖTÜLÜK ,bu çok hızlı gerçekleşen sıçramadan kaynaklanıyor..

Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens, Yuval Noah HarariHayvanlardan Tanrılara: Sapiens, Yuval Noah Harari
Nihal Badem, bir alıntı ekledi.
18 May 23:15 · Kitabı okuyor

Kibirle, şımarıkça, ruh, fikir, duygu dediğimiz, ıstırap dediğimiz şeylerin aslında ne kadar da zayıf, zavallı, acı veren şeyler olduğunu korkuyla hissediyorum, çünkü bunlar en üst düzeyde bile olsa acı çeken, kıvranan insan bedenini tamamen yok edemiyor, çünkü böyle anlarda dahi insan üzerine yıldırım düşen bir ağaç gibi yere yığılmak yerine, damarlarındaki kan akmaya devam ediyor.

Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat, Stefan Zweig (Sayfa 62 - İş Bankası)Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat, Stefan Zweig (Sayfa 62 - İş Bankası)
Kitap KraL, bir alıntı ekledi.
17 May 18:08

Gül Açtı Bülbül Öldü
Ay gökyüzünde yükseldiğinde Bülbül, uçup Gül Ağacı’nın yanına gitti ve göğsünü dikene dayadı. Göğsüne giren dikenle bütün bir gece şarkısını söyledi; soğuk ve kristal ay, başını eğip onu dinledi. Bütün bir gece söyledi şarkısını, diken göğsüne, daha da derine girdi, kanı vücudundan çekildi.

Önce bir oğlanla kızın yüreklerinde sevginin doğuşunun şarkısını söyledi. Ve Gül Ağacı’nın en yukarıdaki ince dalında harikulade bir gül açıldı, şarkı şarkıyı izlerken taçyaprakları da birbirini izledi. Solgundu önce Gül, nehrin üzerine asılı olan sis gibiydi sabahın ayakları gibi solgun, şafağın kanatları gibi gümüşsüydü. Gümüş bir aynadaki bir gülün gölgesi gibi, bir su birikintisindeki gülün gölgesi gibi, öyleydi Ağaç’ın en tepesindeki dalda açan Gül.

Fakat Ağaç, Bülbül’e göğsünü dikene iyice yaslamasını söyledi. “İyice yaslan, küçük Bülbül,” diye bağırdı Ağaç, “yoksa Gül bitmeden gün ağaracak.” Böylece Bülbül daha da yasladı göğsünü dikene, yükseldikçe yükseldi şarkısı, çünkü bir erkekle genç bir kızın ruhunda doğan tutkunun şarkısını söylüyordu.

Gül’ün yapraklarını tatlı bir pembelik sardı, gelinin dudaklarını öptüğünde damadın yüzüne yayılan pembelik gibi. Ama diken henüz Bülbül’ün yüreğini bulmamıştı, o yüzden de Gül’ün yüreği hâlâ beyazdı, çünkü ancak bir bülbülün yüreğinin kanı kızıla döndürür bir gülün yüreğini.

Ve Ağaç, Bülbül’e dikene daha da yaslanmasını söyledi. “Yaslan, daha da yaslan, küçük Bülbül,” diye bağırdı Ağaç, “yoksa Gül bitmeden gün doğacak.”

Ve Bülbül dikene daha da yaslandı, diken kalbine girdi, keskin bir acı kapladı içini. Keskin, çok keskindi acı, yabanıllaştıkça yabanıllaştı Bülbül’ün şarkısı, çünkü Ölüm’ün kusursuzlaştırdığı Aşk’ın şarkısını söylüyordu, mezara girdiğinde ölmeyen Aşk’ın.

Ve şahane Gül kıpkırmızı oldu, Doğudan ağaran gökyüzünün gülü gibi. Yapraklardan tacı kızıldı, bir yakut gibi kıpkırmızıydı yüreği.

Ama Bülbül’ün sesi söndükçe söndü, küçük kanatları çırpınmaya başladı, gözlerine bir perde indi. Söndükçe söndü şarkısı, boğazına bir şeylerin tıkandığını hissetti.

Sonra son bir kez yükseldi şarkısı. Beyaz ay duydu bu şarkıyı. Şafağı unuttu ve gökyüzünde oyalandı.

Kırmızı Gül duydu, baştan aşağı hazla titredi ve taçyapraklarını soğuk sabah havasına doğru açtı. Ekho bu şarkıyı tepelerdeki mor mağarasına taşıdı ve uyuyan çobanları uykularından uyandırdı. Bu şarkı nehirdeki kamışların arasında gezindi, kamışlar onun haberini denize taşıdılar.

“Bakın, bakın!” diye bağırdı Ağaç, “Gül bitti artık;” ama Bülbül karşılık vermedi, çünkü uzun otların arasında cansız yatıyordu, göğsünde dikenle.

Mutlu Prens Bütün Masallar Bütün Öyküler, Oscar WildeMutlu Prens Bütün Masallar Bütün Öyküler, Oscar Wilde
hudainabit, bir alıntı ekledi.
17 May 15:01 · Kitabı okuyor

Abdullah İbni Mes'ud Radiyallahu anh şöyle dedi:
Resulullah (sav) bir hasır uzerinde uyumuştu. Uykudan uyandığında, hasır vucudunhn yan tarafında iz bırakmıştı. Biz:
-Ya Resulullah! Sizin için bir döşek edinsek, dedik. Bunun üzerine Resul-u Ekrem:

"Benim dunya ile ilgim ne kadar ki? Ben bu dunyada bir ağaç altında gölgelenen, sonra da oradan kalkıp giden binitli bir yolcu gibiyim." buyurdular.
Tirmizi, Zuhd 44

Riyazü's Salihin 3.Cilt, İmam Nevevi (Sayfa 296 - Sempatik boy)Riyazü's Salihin 3.Cilt, İmam Nevevi (Sayfa 296 - Sempatik boy)

Herkese Hayırlı Ramazanlar
Oruç, hiç gecikmeden, yolunu şaşırmadan, tam saatinde, dinç ve genç, tarihin dinamizmini de özünde gaybın bir üfleyişi gibi taşıyarak geldi. Mademki geldi onu iyi tanımak gerek.

Oruç, boş bir çerçeve olarak veya bir mevsim gibi sadece tabiatın bir parçası olarak gelmedi. Tarihin bir parçası olarak geldi.

Dolu geldi. Kendindekini boşaltacak. Giderken de dolu gidecek. Dolu gitmeli.

Her yılın orucu, büyük "oruç kitabı"na, sabırla ve meleklerin üslubuyla işlenmiş bir sayfa, bir yaprak gibi eklenir.

Taşların, ağaç kovuklarının, toz zerrelerinin bile, en keskin bir hafızayla şahitlik yapacağı büyük Hesap Gününde, şüphesiz, "oruç kitabı", en büyük şahitler arasında, dosyasında en çok belge bulunduran suç ve sevap araştırıcıları arasında görünecektir.

Demek ki, oruç, çağımıza, göklere mahsus nişanlarla donanmış büyük ve yetkili bir şahit olarak geliyor ve geldi.

Siz sanmayın ki, oruçta yalnız siz susar, siz acıkırsınız. Oruç da susar, oruç da acıkır. Çünkü: Oruç da canlıdır. Sizin gibi. Hatta sizden fazla. Çünkü: Onda, ölümün eriteceği et ve kemik de yok. İnsan, sağken bile ölüme karışıktır. Biz, hayatla ölümün karıştığı bir terkibiz. Sağken, hayat ölüme baskındır ve ölümü kullanır. Sonra yaşlandıkça, ölüm güçleri yavaş yavaş artar ve ölüm yüzdesi, hayat yüzdesinin üstüne çıkar bir gün. İşte o gün ölmüşüzdür, ölüm hayatı kullanmaya başlamıştır. Toplum yaşayışında da böyle. Ecel olarak gelen ölüm, bu hayat-ölüm çatışmasını kesin bir sonuca bağlar. Ama oruç yüzde yüz diri, saf olarak diridir. Net diridir, insan gibi brüt değildir.

Bizden daha canlı, bizden daha cıvıl cıvıl olan bu gök varlığı orucun susadığı su, acıktığı yemek nedir öyleyse?

"Allah adıyla diriltilen geceler" diyebiliriz belki.

Evet. Oruç da susar, oruç da acıkır. Orucun susadığı ve âb-ı hayat gibi kanamadığı su, Kur'ân sesi, acıktığı namaz, örtündüğü merhamet, kuşandığı giyindiği, Allah adının yükseltilmesi, yani cihattır.

Ve orucun da iftarı vardır. Oruç müminin kalbinde iftar eder. Onun sofrasında, işte saydığımız, göğe mahsus yiyecekler bulunur.

Yalnız, insan orucu özlemez, oruç ise insanı özler. Ramazan ayı gelince sıla-ı rahim edenler gibi, meleklerin bile önünde eğildiği insana koşar. Oruç, insana acıkır ve koşar gelir.

Oruç geldi, öyleyse oruca yemek taşımalı, su sunmalı, orucun lambasını yakmalı, örtüler atmalı üzerine ki geldiğinden daha zengin gitsin. Verdiğinden daha çok alsın. Yanına gideceği eski oruçlara katacağı, söyleyeceği çok şeyler bulunsun. Çağımız Müslümanlarının portresini eski çağ müminlerinin portrelerinin yanına çizecek ya, bizim öyle bir portremizi çizsin ki ilerde gün olur ki, o portreyi bize gösterirler, utanmayalım o zaman ondan.

Oruç geldi, ondan bize ölümsüz bir şeyler katılacak demektir. Giderken, bizden de ona ölümsüzleşecek birkaç şey katılmalı.

Sezai Karakoç-Günlük Yazılar 2

Abdullah Okur, Delilim Yok Kalbimden Başka'yı inceledi.
 15 May 10:19 · Kitabı okudu · 9 günde · 8/10 puan

Serdar Tuncer, "ben ne için varım?" sorusuna cevap veren 3 farklı insan profili çiziyor. Bunları şöyle açıklıyor:

1.Hiç sormayanlar mutlu çünkü ne soruları var ne de cevap bulmak gibi dertleri... Çelişki yok. Yaşıyorlar sadece, bir ağaç kadar, bir kuş kadar yaşıyorlar.
2.Bu kritik sorunun cevabını verip, o cevabın gerektirdiği şekilde yaşayabilenler de mutlu çünkü aradıklarını bulmuşlar, olmaları gerektiği gibi olmuşlar... Çelişki yok. Yaşıyorlar sadece, bir yolcu gibi, bir misafir kadar yaşıyorlar.
3.Yanmanın deva olduğunu bilecek kadar nasipleri vardır aşktan, kalplerinin devayı bulacak kadar yanmaya takati yoktur.

İlk 2 sinden ziyade 3.grubun üzerine duruyor. Kendi ölçüsünde bilen, okuyan ama hayata uygulamayan bir grup. Tembellik diyor buna gaflet belki de taklit. Yanmayı göze alamıyorlar, çünkü yanmak için kalp gerekir ve o kalp günahlarla, kendini uyutmak ve oyalamakla meşgul.

Bu 3.grubu kendi halinde mi bırakıyor, hayır. Derdi gösteriyor, derman olarak da 2.gruptakileri örnek.

Yanmaktır işin özü, yanmaktan korkmamaktır diyor.
Bazen Yunus'u sarı çiçekle konuşturuyor, bazen Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerinin sohbetlerine dahil ediyor, bazen Necip Fazıl Kısakürek'in eşsiz şiirleriyle süslüyor. Ve tabi ki derman Kur'an ve Resulallah'ın sünnetidir diyor.