• 80 syf.
    zweig'ın seçtiği konu ve anlatmak istediği karakter psikolojisi harika.
    fakat itiraf etmem gerekir ki kitabın ilk yarısından sonraki kısım çok ağır ilerlemiş. 
    kitabın başından beri karakterin halet-i ruhiyesine oldukça hakim olan okura gereksiz yere planın farklı noktalarında aynı psikolojiyi ağır ağır vurgulamak biraz sıkıcı bölümler ortaya çıkmış.

    pek beğenmediğim kitap olmuştur. 
    favorim bilinmeyen bir kadının mektubu.
  • 111 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Zebercet (Yaşayan-ölü)... Keçecizadeler'den kalma insan artığı Zebercet. Keçecizade konağından bozma on iki odalı otelin -babadan kalma mesleğiyle- katibi Zebercet. Otelin mobilyasından, perdesinden, yatağından farksız, bir tür demirbaştır bu garip adam. İmkansızlıktan doğru düzgün eğitim almamış, hayatta hiçbir konuda seçme şansı olmamış, yeknesak bir hayatın temsilcisi Zebercet. Ömründe sevmemiş, sevilmemiş, kimseyle ne bir dostluk alışverişi olmuş ne de bir düşmanlık. Öyle bir hayat ki dakikası bile şaşmayan, yıllardır tek bir tatil günü bile yaşatmayan, hastalığı bile akla hayale getirmeyen bir hayat. Ailesiz, eşsiz, çocuksuz, anasız, babasız, yakınsız, köksüz, kökensiz bir yaşamın ürünüdür Zebercet. O kendince yaşıyordur aslında bir şekil Anayurt Oteli'nde ama esasına bakılırsa bir yaşayan ölüdür de haberi yoktur. Bugün ölse, kaydı silinse, adı sanı bilinmese hiç kimsenin umurunda olmaz. O da aslında yavaşça ölür ama kimsecikler tarafından bilinmez; kendi bile... Ve bir gün Ankara treniyle kendini öğretmen olarak tanıtan bir kadın gelir otele. İçindeki ölü hücreler birden canlanır ve bir yaşam umudu belirir önünde. Fakat bu umuda kesmiş zaman dilimi çok kısadır ve aniden Gebercet çıkar ortaya. Zebercet gidip Gebercet gelmiştir ve tüm hikaye boydan boya değişmiştir artık.

    Gebercet (Ölü-yaşayan)... Adım Gebercet, mezarlıktan doğup geldim ben. Şu salak Zebercet, beni hiç bilemedi, farkına varamadı. Zannetti ki o saçma sapan tekdüze hayatı ölene kadar aynı düzende sürüp gidecek. Ben kaç zamanın, kaç yüzyılın ölüsüyüm be, bırakır mıyım sana bu hayatı, insan artığı, muşmula surat Zebercet. Ne yaptım, tabii ki itinayla bırakmadım ona yaşamı. Yavaş yavaş, sinsice ilerledim onun zihninde. Önceleri küçümencik hastalıklı bir filizdim, sonraları zaman geçtikçe, onun zihninde büyüdüm büyüdüm... O bilmeden bastırdıkça beni, gerilere ittikçe asıl istediklerini, daha da büyüdüm, daha da kocaman oldum ben. Öyle bir büyüdüm ki artık sığamaz oldum onun zihnine. Onun sadece zihnine değil bedenine de sahip olabilmek için yalnızca ufacık bir kıvılcım gerekliydi bana; yalnızca ufacık bir kıvılcım... O kıvılcım Ankara treniyle birdenbire çıkagelen kadından doğdu. O kadının gelişiyle birlikte Zebercet denen geri zekalıda garip bir yaşama sevinci belirdi ve ne oldum delisi oldu salak. Ben kaç zamanın, kaç yüzyılın ölüsüyüm be, sana tattırır mıyım hiç yaşamanın sevincini. Kadın kısa bir sürede çıkıp gitti hayatından ve ben çıka geldim dünyaya. Artık bir ölü-yaşayandım. Zebercet'in bedeni, nefes alıyor, yemek yiyor, tuvalete gidiyor, cinselliği tadıyordu ama aslında her şeyiyle dört başı mamur bir ölüydü; yani bendim. Onun bedeninde, etrafında yer alan her canlıya ölümü kusacak, bastırdığı tüm sapıkça cinsel dürtüleri ortaya çıkaracaktım. İçimde tüm canlılara karşı büyük bir kin vardı ve bu kini hepsine kusacaktım. İçimde kadın-erkek, canlı-ölü ayırt etmeden tüm cinsel dürtüleri dökecek sapıkça bir güç vardı ve ben onu kimseye çaktırmadan kullanacaktım. Bu salak adamın bedeni daha da dayansaydı, neler neler yapacaktım ama vücudu da sümsüğün teki olduğundan ne yazık ki tüm yapacaklarım yarım yamalak kaldı ve ben yine döndüm mezarlığıma. Ama bu burada bitmez. Zebercetler bitmez. Ben yine bir Zebercet bulurum ve yine doğarım küllerimden. Ve yine saçarım tüm dünyaya, nefreti, kini, sapıklığı ve ölümleri...

    *******************************************************

    Zebercet, her gün karşımıza çıkabilecek insanlardan biri aslında. Çoğu zaman görsel ya da yazılı medyada, üçüncü sayfa haberi olarak kıyıda köşede yer alan, bazen gözümüze çarpan bazen de görmezden geldiğimiz fakat çok iyi bildiğimiz bir kişi. Karısını hunharca öldüren adamlar; üvey ya da öz kızına tecavüz eden adamlar, akrabalar; hayvanlara işkence eden insanlar... Bu listeyi daha da genişletebiliriz ama Yusuf Atılgan, Zebercet adlı anti-kahramanıyla kimi zaman görmediğimiz kimi zamanda görmek istemeyip gözümüzü yumduğumuz bir insan türünü o kadar güzel ve detaylı yüzümüze vurmuş ki kendisine hayran kalmamak mümkün değil.

    Kitapta ana karakter üzerinden son derece derinlikli ve psikolojik yönü ağır basan bir anlatım söz konusu. Yazar romanında, insanın ufacık bir olayla çabucak akıllılık sınırını aşıp deliliğe varabileceğini, bastırdığı dürtülerinin canavarca ve sapıkça ortaya çıkabileceğini ve de suçu işledikten sonra yaşanılan suçluluk psikolojisini bizlere mükemmel yansıtmış.

    Romanla ilgili tüm övgü dolu sözlerime rağmen birkaç eleştirim de olacak. Öncelikle bu kitabın roman yerine bir novella olması gerektiğine inanıyorum. Çünkü Zebercet'in suçu işledikten sonraki halinin anlatımı her ne kadar son derece başarılı olmakla birlikte, ne yazık ki konu bütünlüğü bir anda elimizden kayıp gidiyor. Artık karakterin ve kitabın sonunu beklerken birçok olaya ve duyguya hızlıca giriş yapılıp konunun havada asılı kalmasıyla karşılaşıyoruz. Yani kitabın bir yerinden sonra kalan kısımda içi tam olarak doldurulmamış ciddi boşluklar bulunmakta.

    Fakat tüm bu olumsuz eleştirilerime rağmen Anayurt Oteli, Türk Edebiyatının ana karakteri itibariyle en özel kitaplarından biridir. Ve bu kitabı, nitelikli okur olma yolundan ilerleyen herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum. Romanla ilgili bu kadar çok şey anlattıktan sonra filminden de bahsetmeden olmaz. Romandan uyarlama özgün konusuyla ve mükemmel oyunculuklarla Altın Portakal ödülü kazanan bu film, sinemamızın en kıymetli yapımlarından biridir. Son olarak filmden bir sahneyle, incelemeye burada nokta koyuyorum.

    https://www.youtube.com/watch?v=qaPPAhzqTBo