• "Işıl ışıl bakan masmavi gözleriyle, gazeteci Ayşe Önal’ın dünyalar güzeli kızıydı Şafak. TRT’de Ateş Hattı programında Reha Muhtar’la birlikte çalışıyor ve iyi bir televizyoncu olma yolunda hızla ilerliyordu.
    Hayat tüm hızıyla akıp giderken Zürih’te yaşayan müzisyen Paul Pavey’e aşık oldu. Çok genç yaşta sevdiği adamla evlendi. Her şeyden vazgeçip eşinin peşine düşerek İsviçre’de yaşamaya ve Cenevre Üniversitesi’nde sanat eğitimi almaya başladı. Aşk ve sanatla dopdolu, belki de hayatının en toz pembe günlerini yaşıyordu. O sıralarda eşinin hem meslektaşı ve hem de arkadaşı olan Çek vatandaşı Miroslav Hess, beyin tümörü teşhisi ile tedavi görmeye başlamış ve kendisine Cenevre’deki bir onkoloğa görünmesi tavsiye edilmişti. Zürih’e gelen ve Pavey’lerin evinde bir gece misafir olan Hess, Ertesi günü saat 09.03 treni ile Zürich ana istasyonundan Cenevre’ye gitmeye karar verdi. Sağlık durumunun ağır olması nedeniyle Şafak kendisine refakat etmeyi teklif etti. Ertesi günü beraberce Zürih istasyonuna gittiler. Hess yavaş yürüdüğü için Şafak perona gidip trene binmesini, kendisinin de biletleri alıp yanına geleceğini söyledi. Gişe kalabalıktı, genç kadın gecikmişti. Tren hareket etmeye başladı, Hess son vagonun kapısını açık tutarak Şafak’ı bekledi. Kendisi binemese bile, hiç olmazsa Hess’in biletini veririm düşüncesiyle, bir olimpiyat koşucusu gibi koşturan Şafak, tam Hess’in seviyesine geldiğinde ayağının kaymasıyla peronla tren arasına düştü. O anları sonradan şu sözlerle anlatacaktır: “Kaza anında tamamen kendimdeydim. Tren üstümden geçmişti, ben kendimi kenara doğru çekmeye çalışıyordum. Demek ki anlık şeylerde insanlar bir şey hissedemiyorlar. Bir şey olmadı zannediyordum ama çok da korkmuştum. Birden kopmuş bacağımı gördüm, bilincim yerindeydi, bacağımı kaybettiğimin farkındaydım. Kolum tamamen vardı, ama damarlar ve sinirler çok ezilmişti. Hastaneye kadar konuşa konuşa gitmişim. Polisler bile şaşırmışlar..”
    Tarihler 1996 yılının 24 Mayıs’ını, saatler 09:03’ü gösterirken, pırıl pırıl düşleri olan henüz 19 yaşındaki genç kadın vücudunun neredeyse yarısını bir tren istasyonunda bıraktı.. Hayati tehlikeyi atlatmıştı. Ama eşi, aşık olduğu ve uğruna işini, yaşadığı ülkeyi değiştirdiği o adam, hastaneye bile gelmedi. Kısa bir süre sonra da boşandılar.
    Bir insan bunca acıya nasıl dayanır? Sıradan bir insan için bu denli büyük darbeler ciddi depresyon sebebiyken Şafak Pavey için tam tersi olur. Yaşama azmini asla kaybetmez, aksine daha sıkı, sımsıkı sarılır hayata. Ruhu o kadar barışıktır ki yaşam mozaiğini oluşturan her bir zerreyle, ne sevdası ne de vefasıyla yanında durmayı başaramayan o adamın soyadını taşımayı bile sürdürür ve öylesine sıra dışıdır ki Şafak; tek kolu ve bacağıyla milyonlarca insana hayatın acılarının üstesinden gelmeyi ve yaşama sevincinin ne olduğunu öğretir. İsviçre’deki Universgspital Hastanesi’nde azmi ve metanetiyle herkesi kendine hayran bırakır. Onun bu yaşama gücü ve inanılmaz azmi, akademik düzeydeki bir araştırmaya konu olur. Tüm davranışları izlenir. Hastanede tuttuğu günlüğüne de yer verilerek, hayata tutunma azminin anlatıldığı 500 sayfalık bir tez hazırlanır ve bu tez, benzer durumdaki hastalara tedavinin bir parçası olarak okutulur.
    Anne Ayşe Önal, bu feci olayın şokunu ancak kızından aldığı güçle atlatabilir. Şafak’ın, doktoruna, üst yanına savrulmuş kolunu ve parçalanmış bacağını göstererek “Kurtarabilir misin?”diye sorduğunu, doktorun “Üzgünüm ama hayır” diye karşılık verdiğini ve Şafak’ın “Öyleyse kalanları kurtarmalısın, çünkü annem çok üzülür” dediğini sonradan öğrenecektir. Anne-kız bu trajik öyküyü o yıl birlikte kaleme alıp ”13 Numaralı Peron” adlı kitaba dönüştürür ve ”acılara direnilen bir serüven” olarak ölümsüzleştirir.
    Şafak Pavey, kazanın üzerinden bir yıl geçmeden Londra’ya gitti. Westminster Üniversitesi’nin ”Uluslararası İlişkiler” ve ”AB Politikaları” olmak üzere iki bölümünden mezun oldu ve üst lisans yaptı. Agos Gazetesi’nde yazdı. Sayısız projede aktif görev aldı. Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Dünya Sekreteryası’na atanmış ilk özel kalem olarak yıllarını mülteci kamplarında zor koşullarda yaşayanların yanında geçirdi. 2011 yılında Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili seçildi. Çok iyi konuştuğu İngilizce, Almanca, Fransızca ve İtalyancanın yanı sıra, uluslararası işaret dilini de akıcı şekilde konuşabilmeyi öğrendi.
    Gökyüzünü sahiplenmekten başka çaresi kalmamış kederli sürgünleri anlattığı Nereye Gitsem Gökyüzü Benimdir adlı son kitabıyla, yaşam karşısında, “bana verdiğine de benden aldığına da razıyım” şeklindeki cesur duruşuyla, şafaksızlara ışık, korkaklara güç, yalnızlara ayna olmaya devam ediyor…"

    "Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan bütün insanları anlar..."
    Stefan Zweig
  • Bütün taşlar gibi vakarlı,
    hapiste söylenen bütün türküler gibi kederli,
    bütün yük hayvanları gibi battal, ağır
    ve aç çocukların dargın yüzlerine benzeyen elleriniz.
    Arılar gibi hünerli, hafif,
    sütlü memeler gibi yüklü,
    tabiat gibi cesur
    ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizleyen elleriniz.
    Bu dünya öküzün boynuzunda değil,
    bu dünya ellerinizin üstünde duruyor.
    Ve insanlar, ah, benim insanlarım,
    yalanla besliyorlar sizi,
    halbuki açsınız,
    etle, ekmekle beslenmeye muhtaçsınız.
    Ve beyaz sofrada bir kere bile yemek yemeden doyasıya,
    göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan.
    insanlar, ah, benim insanlarım,
    hele Asyadakiler, Afrikadakiler,
    Yakın Doğu, orta Doğu, Pasifik adaları
    ve benim memleketlilerim,
    yani bütün insanların yüzde yetmişinden çoğu,
    elleriniz gibi ihtiyar ve dalgınsınız,
    elleriniz gibi meraklı, hayran ve gençsiniz.
    İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
    Avrupalım, Amerikalım benim,
    uyanık, atak ve unutkansın ellerin gibi,
    ellerin gibi tez kandırılır,
    kolay atlatılırsın...
    İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
    antenler yalan söylüyorsa,
    yalan söylüyorsa rotatifler,
    kitaplar yalan söylüyorsa,
    beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların,
    dua yalan söylüyorsa,
    ninni yalan söylüyorsa,
    rüya yalan söylüyorsa,
    meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa,
    yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı,
    söz yalan söylüyorsa,
    ses yalan söylüyorsa,
    ellerinizden geçinen
    ve ellerinizden başka her şey
    herkes yalan söylüyorsa,
    elleriniz balçık gibi itaatli,
    elleriniz karanlık gibi kör,
    elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun,
    elleriniz isyan etmesin diyedir.
    Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız
    bu ölümlü, bu yaşanası dünyada
    bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir.

    Nazım Hikmet
  • Bütün taşlar gibi vekarlı,
    hapiste söylenen bütün türküler gibi kederli,
    bütün yük hayvanları gibi battal, ağır
    ve aç çocukların dargın yüzlerine benziyen elleriniz.
    Arılar gibi hünerli, hafif,
    sütlü memeler gibi yüklü,
    tabiat gibi cesur
    ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizleyen elleriniz.
    Bu dünya öküzün boynuzunda değil,
    bu dünya ellerinizin üstünde duruyor.
    Ve insanlar, ah, benim insanlarım,
    yalanla besliyorlar sizi,
    halbuki açsınız,
    etle, ekmekle beslenmeye muhtaçsınız.
    Ve beyaz sofrada bir kere bile yemek yemeden doyasıya,
    göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan.
    insanlar, ah, benim insanlarım,
    hele Asyadakiler, Afrikadakiler,
    Yakın Doğu, orta Doğu, Pasifik adaları
    ve benim memleketlilerim,
    yani bütün insanların yüzde yetmişinden çoğu,
    elleriniz gibi ihtiyar ve dalgınsınız,
    elleriniz gibi meraklı, hayran ve gençsiniz.
    İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
    Avrupalım, Amerikalım benim,
    uyanık, atak ve unutkansın ellerin gibi,
    ellerin gibi tez kandırılır,
    kolay atlatılırsın...
    İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
    antenler yalan söylüyorsa,
    yalan söylüyorsa rotatifler,
    kitaplar yalan söylüyorsa,
    beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların,
    dua yalan söylüyorsa,
    ninni yalan söylüyorsa,
    rüya yalan söylüyorsa,
    meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa,
    yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı,
    söz yalan söylüyorsa,
    ses yalan söylüyorsa,
    ellerinizden geçinen
    ve ellerinizden başka her şey
    herkes yalan söylüyorsa,
    elleriniz balçık gibi itaatli,
    elleriniz karanlık gibi kör,
    elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun,
    elleriniz isyan etmesin diyedir.
    Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız
    bu ölümlü, bu yaşanası dünyada
    bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir.

    Nazım Hikmet
  • Gelmekte olan misafir yabana atılacak değil, ağır olsa da bizleri zorlasa da hep beraber ağırlarsak yükümüz hafifler gidişine de bayram ederiz ve yine bekleriz. İyi geceler!..
  • Ellerinize Ve Yalana Dair

    Bütün taşlar gibi vakarlı,
    hapiste söylenen bütün türküler gibi kederli,
    bütün yük hayvanları gibi battal, ağır
    ve aç çocukların dargın yüzlerine benzeyen elleriniz.

    Arılar gibi hünerli, hafif,
    sütlü memeler gibi yuklu,
    tabiat gibi cesur
    ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizleyen elleriniz.

    Bu dünya öküzün boynuzunda değil,
    bu dünya ellerinizin üstünde duruyor.

    Ve insanlar, ah, benim insanlarım,
    yalanla besliyorlar sizi,
    halbuki açsınız,
    etle, ekmekle beslenmeğe muhtaçsınız.
    Ve beyaz sofrada bir kere bile yemek yemeden doyasıya,
    göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan.

    insanlar, ah, benim insanlarım,
    hele Asya’dakiler, Afrika’dakiler,
    Yakın Doğu, orta Doğu, Pasifik adaları
    ve benim memleketlilerim,
    yani bütün insanların yüzde yetmişinden çoğu,
    elleriniz gibi ihtiyar ve dalgınsınız,
    elleriniz gibi meraklı, hayran ve gençsiniz.

    İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
    Avrupalım, Amerikalım benim,
    uyanık, atak ve unutkansın ellerin gibi,
    ellerin gibi tez kandırılır,
    kolay atlatılırsın...İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
    antenler yalan söylüyorsa,
    yalan söylüyorsa rotatifler,
    kitaplar yalan söylüyorsa,
    beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların,
    dua yalan söylüyorsa,
    ninni yalan söylüyorsa,
    rüya yalan söylüyorsa,
    meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa,
    yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ay ışığı,
    söz yalan söylüyorsa,
    ses yalan söylüyorsa,
    ellerinizden geçinen
    ve ellerinizden başka her şey
    herkes yalan söylüyorsa,
    elleriniz balçık gibi itaatli,
    elleriniz karanlık gibi koçar,
    elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun,
    elleriniz isyan etmesin diyedir.
    Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız
    bu ölümlü, bu yaşanası dünyada
    bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir.

    Nazım HİKMET

    Yusuf Dağüstün - Bağımsızlığa Ezgiler- Ellerinize ve Yalana Dair
    https://www.youtube.com/watch?v=ogX8rFZpFdo
  • ÜSTAD BEDİÜZZAMAN'IN SON GÜNLERİ...

    Takvim yaprakları 20 Ramazan 18 Mart 1960 Cumayı göstermekte...

    Bediüzzaman Hazretleri, Emirdağ'da şiddetli hastadır.
    Dr. Tahir Barçın gelerek serum verir, iğne yapar. Doktorun ifadesine göre, ağır zatürredir. Serum ve iğneden sonra biraz dalar. Az sonra gülerek uyanan Bediüzzaman'ın, o esnada başında bulunan Zübeyir Gündüzalp, Hamza Emek ve Doktor Tahir Barçın'a:

    "Kardeşlerim! Risale-i Nur bu vatana hâkimdir. Mason ve komünistlerin belini kırmıştır. Biraz sıkıntı çekeceksiniz. Fakat sonunda çok iyi olacak" der.

    Bu sözleri üç defa tekrarlayan Bediüzzaman yine daldı.

    Sabahleyin doğruldu. Sanki hiç hastalığı yokmuş gibi giyindi, abdest aldı ve sabah namazını kıldı. Namazdan sonra diğer talebelerini de çağırttı. Hepsi ile ayrı ayrı kucaklaştı, vedalaştı. Onlara hitaben: "Allah'a ısmarladık! Ben gidiyorum" dedi. Gözleri yaşlı idi. Her zaman "Merak
    etmeyiniz kardeşlerim, ben yakında geleceğim" diyen Bediüzzaman bu sefer öyle bir şey demiyordu. Vedalaşıyor, sanki bir daha dönmeyeceğini hissettirmek istiyordu.
    Emirdağlı dost ve talebeleriyle vedalaştı ve Isparta'ya hareket etti.

    Bediüzzaman Hazretleri'nin Isparta'da Ramazan onbeşine kadar sıhhati normaldi. Yatsı namazlarını kendisi, teravihi ise talebesi Tahiri Mutlu kıldırıyordu.

    Talebelerini çağırarak onlara, "Evlâtlarım çok perişanım, çok
    rahatsızım. Fakat hiç merak etmeyin. Risale-i Nur on misli fazlasıyla benim vazifemi yapıyor. Bana hiç ihtiyaç bırakmıyor" diye gideceğini, artık vefat edeceğini bildirdi.

    Talebeleri sırayla başında nöbet bekliyorlardı. Nöbet sırası Zübeyir Gündüzalp'la Bayram Yüksel'e gelmişti. Saat gecenin 02.30'unu gösteriyordu. Zübeyir Gündüzalp başı ucunda göz kırpmadan bekliyordu. Said Nursî, bir ara gözlerini açmış ve dudaklarından, zor anlaşılabilen bir kelime
    dökülmüştü: "Gideceğiz..."
    Bayram Yüksel, "Nereye gideceğizÜstadım?" deyince,
    "Urfa'ya gideceğiz. Hazırlanın" cevabını almıştı.
    Bunun üzerine Zübeyir Gündüzalp: "Üstad çok hararetlidir. Ateşinden
    böyle söylüyor" der.
    Sahur vakti, nöbeti Tahiri Mutlu ile Hüsnü Bayram devralır.
    Bayram Yüksel, Hüsnü Bayram'a, "Kardeşim, Üstad gideceğiz diyor" der.
    Hüsnü Bayram, "Araba arızalı. Biraz tamire ihtiyacı var" cevabını
    verir.
    Durumu Bediüzzaman'a arz ederler. Beidüzzaman ise, "Başka bir arabaya
    bakılsın. İki yüz lira verebiliriz. Hatta cübbemi de satabiliriz" der.
    Sabahleyin talebeler arabayı hazırlamaya koyulurlar.
    Bu esnada Bediüzzaman, başında bekleyen Tahiri Mutlu'yu da "Haydi sen
    de git, onlara yardım et. Araba çabuk hazırlansın, tahammülüm yok"
    diyerek yardıma gönderir.
    Nihayet araba sabah saat 9'da hazırlandı. Bediüzzaman, sadık
    hizmetkârlarının kolları arasında arabaya yerleştirildi. Bu arada ev
    sahibesi Fıtnat Güngür Hanım: "Halinden belli idi. Ebedî mekânını
    arıyordu" diyerek müşahedesini ifade etmiştir.
    Hizmetkârı Zübeyir Gündüzalp arabaya binerken sorar:
    "Üstadım! Urfa'ya gidiyoruz?"
    "Evet..." diye ancak başıyla cevap verir. Konuşamayacak kadar
    hastadır. Yanında üç talebesi vardı. Şoför Hüsnü Bayram, Bayram
    Yüksel ve Zübeyir Gündüzalp... O gün, yani 20 Mart 1960 Pazar günü
    saat 9'da Isparta'dan ayrılmalarıyla birlikte yağmur da başlamıştı...
    Tahiri Mutlu nöbetçi olarak evde kalmıştı.
    Her sabah kapıdan arabaya bakan vazifeli memur, bu sefer arabayı
    göremeyince Tahiri Mutlu'ya sordu:
    "Nereye gitti?"
    "Bilmiyorum. Belki Eğridir taraflarına gitmiştir."
    Tatmin olmayan memurlar:
    "Gel seni emniyet müdürüne götüreceğiz" derler.
    Emniyette sorgu, sual...
    Bu esnada Bediüzzaman'ın arabası şiddetli yağmur altında süratle
    Urfa'ya doğru yol almakta. Isparta'da ise telsiz, telefon işliyor.
    Eğridir'den, Barla'dan, Emirdağ'dan gitmesi mümkün olan yerlerden
    soruluyor. Fakat netice alamıyorlardı. Emniyet telâş içinde kalmıştı.
    Arabanın tanınıp da geri döndürülmemeleri için, talebeleri plâkayı
    çamurla kapatıp okunamayacak hale getirdiler. Böylece Eğridir'den
    kimse görmeden geçtiler.
    Şarkikaraağaç'da biraz dinlendiler. Bir taşın üzerinde öğle namazını
    eda ettiler. Talebeleri Üstadın iyileşmesinden dolayı çok
    sevinçliydiler. "Allah'a şükür Üstadımız iyi oldu" diyorlardı.
    Üstad Konya'ya kadar evrad ve dualarını okudu.
    Karapınar'a geldikleri zaman Bediüzzaman göz yaşları içinde
    talebelerine şunları söyledi: "Evlâtlarım! Risale-i Nur dinsizlerin,
    komünistlerin, masonların belini kırmıştır. Risale-i Nur daima
    galiptir. Siz hiç merak etmeyiniz. Bunlar [siyasîler] beni
    anlayamadılar. Bunlar benim şahsımı siyasete bulaştırmak istediler."
    Gerek Merambağlar'da gerekse Ulukışla'da talebelerin hazırladıkları
    iftar yemeğini yiyemedi. Ceyhan'da ise bir saat mola verdiler. Yol
    kenarında teravih namazını kıldılar. Üstad ilk defa arabadan
    çıkamadığı için yatsı namazını arabada kıldı.
    Sabah namazını, Adana-Gaziantep arasındaki Amanosların "Nur Dağı"
    tepesinde kıldılar. Bediüzzaman, yine namazını arabanın içinde eda etti.

    Gaziantep'ten geçiyorlar
    21 Mart Pazartesi sabahın erken saatlerinde Bediüzzaman Said Nursî
    Gaziantep'e girdi. O günlerde hemen bütün Anadolu'da olduğu gibi,
    Gaziantep'te de çamur yağıyordu. O sabah kalktıklarından her taraf
    kırmızı bir çamur tabakasiyle kaplı idi. Âdeta gökyüzü kanlı göz
    yaşları döküyordu.
    Gaziantep eski postahane binasının önünde durdular. Arabadan inen
    Bayram Yüksel, lokantadan çorba aldı ve Urfa yolunu sordu. Sonra da
    Urfa'ya doğru sür'atle Antep'ten uzaklaştılar.
    Halilürrahman'ın mânevî iklim ve ülkesine doğru yıldırım hızıyla yol
    alan otomobilin arkasından bıraktığı toz, başta İstanbul, Ankara ve
    Anadolu'nun birçok şehrini yer yer kapladı. Toz duman içinde günlerce
    çamur yağdı Türkiye'ye... Doksan yaşındaki aziz zatın elvedasından
    sema ağlıyordu. Evet, ehl-i imanın ölmesiyle semavat ve arz ağlarlar.

    Son menzil Urfa'ya varış

    Nihayet Bediüzzaman Hazretleri, 21 Mart Pazartesi günü saat 11'de
    Urfa'ya girdi. On yıldır Urfa'da bulunan talebesi Abdullah Yeğin'in
    kaldığı Kadıoğlu Camiine giderek onu da arabaya aldı. Ondan şehrin
    temiz bir otelini sordular. Abdullah Yeğin'in tavsiyesi üzerine İpek
    Palas Otelinin üçüncü katındaki 27 numaralı odaya yerleşti.
    Bediüzzaman Said Nursî'nin Urfa'ya geldiğini işiten binlerce Urfalı,
    sevinç ve heyecan içinde akın akın İpek Palas'ın önüne koşmuşlardı.
    Urfalılar: "Üstadın geleceğini niçin bize önceden haber vermediniz?
    Biz Üstadı merasimle karşılardık" diyorlardı. Yüzlerce Urfalı, otelde
    Bediüzzaman'ı ziyaret etti; elini öptü ve duasını aldı.
    Ertesi gün sabahleyin otele iki sivil geldi. Ve şoförü sordu: "Şoför
    nerde? Hazırlanın gideceksiniz" dedi.
    Az sonra da on-onbir polis memuru daha otelin etrafını sardı. Bir
    kısmı da içeri girerek Bediüzzaman'a kararı tebliğ ettiler: "İçişleri
    Bakanı Namık Gedik'in emri var. Derhal Isparta'ya dönmeniz lâzım!"
    Ölüm döşeğinde hayatının son demlerini yaşayan Bediüzzaman Said
    Nursî:
    "Acaip!... Ben buraya gitmeye gelmedim. Ben belki de öleceğim. Siz
    benim halimi görüyorsunuz. Siz beni müdâfaa edin" dedi.
    Zübeyir Gündüzalp ile Hüsnü Bayram'ı emniyete celb ederler. Sorgu-
    sual başlar:
    "Niçin geldiniz buraya? Kimden izin aldınız?"
    Zübeyir Gündüzalp şu cevabı verir: İslâmiyet güneş gibidir,
    üflemekle sönmez. Gündüz gibidir. Göz yummakla gece olmaz. Gözünü
    kapayan yalnız kendine gece yapar.
    Münazarat'tan
    "Biz Üstadımıza tabiyiz. Biz taş gibiyiz, camidiz. Üstad vurur, biz
    yuvarlanır gideriz. O nereye derse biz o tarafa gideriz."
    "Yaman Üstadınız var. Ona söyleyin, yukarıdan, vekâletten kat'i emir
    var. Hemen Urfa'dan çıkacaksınız. Doğru geldiğiniz yere. Kendi
    arabanızla gidemezseniz size ambulans vereceğiz."
    "Efendim! Hastalığı şiddetlidir. Tekrar 24 saatlik yol zahmetine
    katlanması imkânsız. Biz Üstadımıza müdahale edemeyiz. Zaten bitkin
    bir haldedir."
    "Buraya nasıl kalkıp geldi ise öyle de gidecek. Bizzat Vekil Bey'den
    gelen emir kat'idir. Hemen Urfa'dan çıkacaksınız."
    "Biz hiç müdahele edemeyiz. Siz gelin söyleyin. Durumu arzedin.
    Bize 'Gidelim' derse biz de gideriz. Biz kendisine hiç bir şey
    söyleyemeyiz. Sizin emrinizi de biz ona tebliğ edemeyiz."
    Emniyet müdürü ve memurlar hiddetlenip, bağırıp çağırıyorlar:
    "Ne demek öyle? Siz ona en küçük bir şey de mi söyleyemezsiniz?
    "Evet efendim, söyleyemeyiz. Üstadımız ne derse harfiyyen onu
    yaparız."
    "Ben amirlerime bağlıyım. Derhal iki saat içinde burayı terk
    edeceksiniz, doğru Isparta'ya gideceksiniz."
    Bu arada otele bir doktor geliyor, fakat hastayı görmeksizin tekrar
    çıkıp gidiyor.
    Bu esnada Bediüzzaman'ın Urfa'dan çıkarılacağını haber alan Urfalılar
    galeyana geliyor, çeşitli yerlere müracaat etmeye başlıyorlar. Durumu
    haber alan D.P. İl Başkanı Mehmet Hatipoğlu koşa koşa emniyete
    geliyor ve emniyet müdürüne sertçe çıkışıyor:
    "Ne oluyor? Eğer Bediüzzaman Hazretlerini buradan bir yere
    çıkarırsanız, karşınızda beni bulursunuz. Bir kılına halel
    gelmeyeceği gibi, buradan bir adım bile attıramazsınız. Bu bizim
    misafirimizdir."
    "Efendim, üstten, vekâletten emir var. Derhal geldiği yere dönecek."
    "Nasıl döner yahu? Adamcağız şiddetli hasta, kıpırdanacak halde
    değil. Çok muhterem bir zattır. Bu misafir olarak buraya gelmiş.
    Tanrı misafiridir. Bu kadar tazyike lüzum yok."
    "Efendim! Ankara'dan gelen emir çok şiddetlidir ve kat'idir. Derhal
    dönmesi icab eder."
    Hiddetlenen Hatipoğlu, tabancayı masaya dayar...
    Bediüzzaman'ın Urfa'dan götürüleceğini haber alan beş-altı bin kişi
    otelin önünde toplanır. Nur talebeleri bu durum karşısında
    hastahaneye koşarlar. Baştabibe bir dilekçeyle müracaat ederler. Yola
    devam edemeyecek olduğunu arz ile muayenesini isterler. Mehmet
    Hatipoğlu, hükûmet doktorunu getirir. Bediüzzaman'ı muayene eden
    doktor, talebelere: "Siz ne cesaretle buraya geldiniz. Kırk derece
    ateşi var. Yarın 9'da gelin. Bu zâta heyet raporu verelim. Bu haliyle
    bir yere gidemez" diye teminat verir.
    Şahiner
    Son dakikalar
    (22 Mart 1960 Salı)
    Nur talebeleri otelde sıra ile nöbet tutuyorlar. Otele gelen polisler
    Bediüzzaman'ın arabasının anahtarını alıyorlar.
    Emniyet amiri otele bizzat gelerek Bediüzzaman'la görüşmek istiyor.
    Durum Bediüzzaman'a bildiriliyor. "Gelsinler" diyor. Emniyet amiri
    geliyor. Emrin kat'i olduğunu, mutlaka Isparta'ya dönmesi
    icabettiğini tebliğ ediyor. Bediüzzaman:
    "Ben şimdi hayatımın son dakikalarını geçiriyorum. Ben gideceğim.
    Belki de burada öleceğim. Siz benim suyumu hazırlamakla
    mükellefsiniz. Amirinize bildiriniz" diyor.
    Emniyet amiri ve polisler müteessir vaziyette oteli terk ederler.

    O gün Urfa'dan Ankara'ya yüzlerce telgraf çekilir. Dernekler,
    cemiyetler ve halk, telgraf... telgraf... Yüzlerce... "Nasıl olur da
    Bediüzzaman'ı Urfa'dan çıkaracaksınız?" diye.
    Bu arada Bediüzzaman'ı yüzlerce Urfalı sıra ile 27 numaralı odanın
    önünde kuyruk olup ziyaret ediyor, elini öpüyor ve duasını alıyor.
    Hayret! Bediüzzaman Hazretleri hiç bu kadar insanla görüşmezken
    hepsini kabul ediyor. Hepsiyle vedalaşıyor. Gidecek... Ebedî âleme...
    Rabbine kavuşacak.
    O gün böylece geçti. Akşam oldu. Ortalığ derin bir sessizlik kapladı.
    Talebeler herhangi bir taarruza karşı kapıyı içerden kilitlediler.
    Nöbet sırası Bayram Yüksel'e gelmişti. Bediüzzaman'ın ateşi çok
    yükselmiş, devamlı üzerinden yorganı atıyordu. Bayram Yüksel de
    devamlı üzerini örtüyor ve bir siyanet meleği gibi Üstadına itina
    gösteriyordu.
    Sadık talebeleri, Üstad rahatsız olmasın diye ayaklarının ucuna
    basarak dolaşıyorlardı. Artık Üstad da konuşmuyor, yalnız dudakları
    kıpırdıyordu. Nuranî siması pırıl pırıl, ışıl ışıl parlamaktaydı.
    Gece saat 02.30-03.00 sıralarında başı ucunda hizmetkârı Bayram
    Yüksel, ellerini göğsüne koyuyor ve kendi kendine:
    "Üstad biraz iyileşti, uykuya daldı... Elhamdülillâh, Üstad uyudu"
    diyerek üstünü iyice örtüp, sobayı yakıyor.
    Evet, Üstad Bediüzzaman dalmıştı. Hem de çok derinlere... Sonsuz
    âlemlere... Takvim yaprakları 23 Mart 1960 Çarşambayı gösteriyordu.
    H. 1379 Ramazanının 25'inci günü idi. Saat 03.00'ü gösteriyordu.
    Sahur vakti Bediüzzaman'ın diğer talebeleri Zübeyir Gündüzalp, Hüsnü
    Bayram ve Abdullah Yeğin de geldiler.
    Artık sabah olmakta, yeni bir gün başlamaktaydı. Sabah namazı vakti
    Urfa minarelerinde Ezan-ı Muhammedî okunuyordu.
    Hizmetkârlar, Üstadın her zamanki gibi kalkmasını, "Sabah namazı
    vakti girdi mi?" diye sormasını bekliyorlardı. Fakat, Üstad
    kalkmıyor, namaz vaktini sormuyordu.

    RUHUNA BİNLER FATİHA......