• 72 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Kaybolan ve varolan dünyamızın şiirini aynı sayfalarda bulmak isteyenlerin kitabıdır Ağır Misafir. Eskimesini istemediği ve fakat artık bulamadığı hayatın ortasından bahsediyor bizlere pek kıymetli İbrahim Tenekeci Ağabey. Nedense mütevazi bir hayatı özlüyorum şiirlerini okurken. Dede, Namaz, Bazı çiçek,ağaç ve yöre isimleri, mevsimler ve aslında en çok da bizim şiirimizi yaşıyor/yazıyor şair. Bilmediğimiz ne çok çiçek ismi var... Hatta bildiğini dahi bilmeyenler mi olduk yoksa?... Ahh o "Ezan Çiçeği".

    Kitap üç bölümden oluşuyor: İlk bölüm: Su seviyesi... İkincisi: Hayat Şartları, üçüncüsü: Düzenli Birlikler... Ayrıca kitap ismini bir şiirden değil bir mısranın içinde geçen kelimelerden alıyor: "Ağır Misafir gibiydik gençken."

    İbrahim Tenekeci Ağabeyin kitaplarına ve bilhassa şiir kitaplarına yorum yapmak zor o yüzden zaten beceremeyeceğim yazıyı uzun tutmak istemem. Şunu diyebilirim son olarak: Boş şiir aradım, bulamadım.. Beni günümüz yazarları içerisinde en çok etkileyen isimlerin başındadır kendisi. Allah ömrünü ve ömrümüzü bereketli kılsın da çokca eserlerini dönüp dönüp okuyalım.
  • 256 syf.
    ·5 günde·Beğendi·9/10
    Herkese merhaba.
    Kitabın ana karakteri Ömer bir gün tesadüfen eskilerden tanıdığı Macide ile karşılaşır ve görür görmez derin bir tutkuyla ona aşık olur. Bu karşılaşma tamamı ile tesadüf eseridir. Macide ise, öğrenimi için ailesini bırakıp İstanbul’a gelmiş, akrabalarının yanında misafir olarak kalmaktadır. Ömer’in Macide’nin peşine düşüp ikilinin yakınlaşması ile gelişen olay örgüsünde; bir tarafta Macide’nin yaşadığı ortamda toplum baskısı, toplumun çıkarlara dayalı ahlak anlayışını sorgularken; Ömer’in sözde ‘aydın’ geçinen çevresinde ise, aslında bilgiden ve araştırmadan yoksun, sağdan soldan duyduğu, tartışmalarda tanık olduğu bir kaç düşüncenin peşinde körü körüne sürüklenen, yozlaşmaya ve ahlaksızlığa doğru giden ilişkilere tanık oluyoruz. Ömer karakterine bakıldığında her şeye bir cevabı var. Hayata karşı ve insanlara karşı sitemi var. İçimizdeki şeytan kitabı aslında bana göre anlık olan bir şeyi ve içimizdeki şeytan tabirinde o kötü hissimizin bize neler yaptırabilceğini gözler önüne sürmüş sabahattin ali. Hiçbir şeyi düşünmeden sadece anlık olarak tek taraflı bir düşünce içine sahip olan karakterler bize bunu gösteriyor. Hala da şuan bizim dünyamızda ve toplumumuzda olan bir şeyi yansıtmış yazarımız. Tamamı ile aslında içimizdeki şeytanı yansıtmış yazarımız. Gercekten çok severek okudum. Her sayfası bir o kadar anlamlıydı benim için. Anlamlı sözler vardı. Derinden etkileyen sözler vardı. Bazı insanlar bu kitaba cok ağır bir dil demişlerdi ve bu yüzden hemen okumamıştım. Daha önce okumadığım için çok pişman oldum diyebilirim. Tek sorun sadece kitapta yabancı kelimelerin olması. Zaten kitabın alt kısmında anlamları yazıyordu. Ben rahatlıkla ve severek okudum. Kitap bana çok anlamlı geldi. Eminim sizlerde seviceksiniz. Herkese tavsiye ediyorum. Mutlaka alıp okuyun.
  • 112 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Imam Gazali'nin bizlere biraktigi her kitabi cok cok sevmeye basladim.
    Yemek yemenin, sofra adabının, ziyafet vermenin, misafir olmanın islamda olması gereken şekillerini hic şüphe bırakmadan oyle guzel aktarmış ki.
    Başlangıçta Imam Gazali kitapları ağır gibi görünse de okumaya alıştıkça oyle guzel geliyor ki.
    Oyle içinize işliyor ki. Yasam devam ederken her alanda bilgi edinecegimiz bir cok konuda daha nice güzel kitaplar var ki okudukça bitmesinden korkuyorum.
    Kitapların bittiği anda tekrara düşmek bu konularda en faydalı olanı sanirim.
    Guzel konular , guzel anlatımlar. Fayda bulalım insallah.
  • 157 syf.
    ·7 günde·9/10
    Ben kitapların konusunu anlatmayı sevmiyorum (açıp herhangi bir siteden arka kapağı okuyup öğrenebilirsiniz çünkü) Bana göre esas olan her zaman konu değildir; bazen tek bir paragraf hatta tek bir cümle bile size o kitabı sevdirebilir.... Bir de bakış açısı farkı var; siz belki din penceresinden bakarsınız meseleye, ben vicdan; siz kahramanları önemsersiniz belki ben yan karakterleri; siz anafikri arayabilirsiniz ben bir duyguyu... Diyorum ya; okumak bence öznel bir eylem!

    Kitap biraz kasvetli, ilk yirmi otuz sayfada size kendini açmayabilir ama asla vazgeçmeyin, direnin! Sonrasında sabahın ilk ışıklarında uyanıp arabasını sırtlanan kağıt toplayıcısı dilsiz bir genç sizi de sırtlayacak. Sessiz dünyasına sizi misafir edecek. Sorgulatacak, düşündürecek, üzecek, öğretecek.... Kitap gibi bu #ahraz çocuk... Sessiz ve yükü ağır... Okuyabilene nimet...
  • Aşağıdaki makaleyi okuduktan sonra kitaba dair ilgim arttı. En kısa sürede bulup okumayı planlıyorum. Bu güzide makale kaybolmasın diye de inceleme yerine kaydederek henüz 1000kitap üyeleri tarafından hiç okunmamış bu kitaba dair bir ön bilgi sunmak istedim. Okuduktan sonra buraya zevkle hakiki bir inceleme yapmak istiyorum:
    "Birinci Dünyâ Savaşı’nda Ruslara esir düşmüş Türklerin tüm sayısı 950 subay, 50000 er olarak ortaya çıkıyor. Ama bugüne kadar onların kaderi, şahsiyetleri açıklanmamış ve bu alanda geniş araştırmalar yapılmamıştır. Sarıkamış Savaşı’nın 90.yıllığı dolayısı ile Türkiye’de basılmış esâret hâtıraları dıkkate lâyık bir kaynak olarak ele alınacak ve bu konuda belli başlı malûmat verecek eserler sayılıyorlar.

    Bu yazımızda Rusya’da çeşitli esir kamplarında kalan Türk er ve subaylarına yardımda bulunan ve onların ağır durumunu az da olsun kolaylaştırmak için çaba yapan Tatarlar hakkında kısa bilgiler vermek isteriz.

    İlk ele almak istediğimiz hâtırat, Dokuzuncu Kolordu Kumandanı İhsan Lâtif Paşa’nın (Bir Serencâm-I Harp”İstanbul 1919″ adlı eseridir.

    O, 1915 yılının 2 Ocağında Sarıkamış’ta esir olmuş. Rusya’da, Sibirya’da bir müddet mevkuf kaldıktan sonra sürgün yerinden firâr etmiş ve Çin, Japonya, Pasifik, Amerika ve Atlantik yoluyla Avrupa’ya ve oradan Türkiye’ye dönmüştür.

    İhsan Paşa, Tatarlarla sürekli şekilde görüşmeye İrbit şehrindeyken başlar:

    Rusya’da Tatar ve Türk dilleriyle yayımlanan gazeteler de, Rus gazetelerinden naklen esirliğimi yazmışlardı. Bu sûretle bütün Rus Müslümanları beni ismen tanıyorlardı. Bunlar Müslüman Türk paşası olduğumdan esirliğim sebebiyle son derece üzüntü duymakta idiler. Bu keyfiyeti hastanede iken mevkî komutanından izin alarak bir iki Tatar ileri geleni hikâye etmişlerdi. Bu ziyâret esnâsında bunlardan biri hazırladığı ve imzâsını da kazdırdığı elmas taşlı büyük bit sigara kutusunu yâdigâr olarak bana vermişti. Bu tabaka üzerinde:

    “Rusya’ya şeref veren İhsan Paşa’ya yâdigârımdır” cümlesi yazılmıştı. Dindaşımın içtenliğini gösteren bu sözleri okuduğum zaman pek müteessir olmuştum herhalde. Bu hâtıra, dindaşlarımızın vatanımıza olan aşırı sevgilerinin büyük belirtisi idi.” Denilmiş, Paşa’nın hâtıralarında.

    Kaçmak plânını İhsan Paşa ilk olarak İrbit panayırı münâsebetiyle gelmiş olan genç bir Tatar tüccarına anlatır. O da Paşa’yı Şah Veli adındaki otuzbeş yaşlarındaki Kazanlı kitapçı ile buluşturur. İshan Paşa’nın Tatarlardan yardım istemesine heyecanlanan Şah Veli Efendi onu kucaklayıp, şöyle cevap verir:

    “Paşa, ben de bir Müslüman ve Türk paşasından bu sözleri bekliyordum.” Der ve onun kaçması için gerekli her şeyi temin etmeye çalışır.

    İhsan Paşa’nın firârı için Tatar Müslüman zenginleri 600 ruble toplayıp onun eline verirler. Onun Rusya sınırlarından sağ çıkması için rehber bulurlar ve bu adam onu ve arkadaşı Fethi Beyi Japonya sınırına kadar uğurlar.

    Gerçi İhsan Paşa bu hakta yazmasa da son zamanlarda Rusya basınında çıkan yazılarda Sibirya’da I.Dünya Savaşı sırasında büyük bir Tatar – Türk gizli teşkilâtının bulunduğu ve İhsan Paşa’nın firârını onların hazırladığı hakkında haber çıktı. Bu teşkilât, 1912 yılında İrkutsk şehrinde kurulmuş ve savaşa karşı propaganda yapmış, Türkler için 147 bin ruble para toplamış.. İshan Paşa’nın firârını organize eden bu komitenin idâre merkezi 1915 Ocağında jandarma tarafından basılmıştır.

    İkinci hâtırat, Orgeneral Ziyâ Yergök’ün anıları olan “Sarıkamış’dan Esârete 1915-1920” isimli kitabıdır. Sâmi Önal tarafından hazırlanmış bu kitapta Ziyâ Bey Yergök’ün Rusya’nın Krasnoyarsk kamplarında başından geçenleri ve 1920 yılında Türkistan üzerinden vatanına dönüşü hikâyesi anlatılır. Esirken de günlükler yazmak fırsatı bulan Ziyâ Bey, Tatarlar hakkında bol mâlûmat verir. Onlardaki din ve ahlâkı, hayat tarzını anlatır.

    “Diyebilirim ki..” der, yazar;’ ’Tatarlar Türk, Kürt, Fars, Afgan Çin ve Hint Müslümanları içinde en koyu Müslümanlardır. Tatarların bu derece dinî bağlılıklarını gören Süvâri Binbaşı Arap Osman Bey: “Aşk olsun Tatarlara! Şu kadar yüzyıldan beri Rus boyunduruğu altında yaşadıkları hâlde bizden daha çok dindardırlar. Üç dört yıldır esir olduk hemen hemen dinden çıkar gibi olduk. Allah göstermesin birkaç yıl daha kalsak hiçbirimizde ne din kalır ne iman.” Demişti. Ziyâ Bey, Tatarlardaki bu sıfatı din adamlarının akıllı iş yürütmelerinden, din hükümlerinde müsâmahakâr davranışlarından görür.

    Ahlâk bakımından Tatarlar üstündürler, der yazar. Köylerde olsun şehirlerde olsun belirli zamanlarda toplanıp halkın işlerini görür. Cemaatlerin yardım sandıkları vardır. Yardıma muhtaç olana yardım ederler. Tatarlarda aldatma ve yalancılık çok azdır” der.

    Sibirya’nın Çekler eline geçmesi sebebi ile Tomsk şehrinde trende tutuklanan esirlerle en fazla ilgilenenler Tatarlar olmuş. Onlar Ruslar nezdinde teşebbüste bulunarak Osmanlı Türklerinin bir dereceye kadar serbest bırakılmasına yardım etmişler. Araya Ramazan girince, Tatarlar, Türkleri iftara götürdükleri gibi, Ramazan Bayramı akşamı 200 kadar Türk esiri 24 saat için götürmüş, evlere misâfir dağıtmışlar. Üst rütbeli subayları genelde Tatar zenginleri misâfir etmiş.

    Ziyâ Bey, Buharayef adlı bir Tatar kürk tüccarından bahseder. Esirleri sık sık ziyâret eden bu efendinin oğlu ve kızı da genç subayları gezdirir, evlerine, mağazalarına götürürlerdi, der. Bizim gençler Tatar kızları ve delikanlıları ile çok defa sinemaya, tiyatroya ve balolara birlikte gittiler.

    Onlar, bizim subaylarla gezerken gurur duyarlardı, der. Tatarlar, âdâb-ı Muâşeret kaidelerini kabul ettiklerinden mi yoksa psikolojik sebeplerden mi, nedendir; Türkistanlı Türkler gibi yılgın ve korkak değillerdir, der. Ruslara da hiçbir haklarını gasb ettirmezler, diye sonuca gelir. Tatarların ikrâm ettiği yemekleri ve kımızı anlatır.

    İrfanoğlu İsmâil Efendi’nin esâret yılları hâtıralarını beyân eden “Allâhuekber Dağları’ndan Sibirya’ya” adlı kitapta Vladivostok kamplarındaki esirlerin hayâtı anlatılır. Rusya’da ihtilâl patladığı günlerde harp esirlerine vatana dönme fırsatı çıkıyor. 1920 yılının ilkbaharında İrfanoğlu İsmâil Efendi trenle Kazan’a gelir. Burada Tatar Müslümanları Cemiyetini, câmileri ziyâret eder, şehri gezer; Tatarlarla konuşur.

    Onlar İsmâil Beye iç savaş bitinceye kadar Kazan’da kalmasını tavsiye ederler. Kazan’dan Astrahan’a gelen İsmâil Efendi orada da Tatarların ve hemşehrilerin yardımına muhtaç olur. Yaptırdığı Acem pasaportuyla Bakü’ye gelir, sonra da Türk kesimine geçer.

    Son olarak güzel bir roman üzerinde durmak istiyorum. Hatice Alptekin Hanımefendi tarafından kaleme alınmış olan “Ters Akıyordu Volga” isimli eser; I.Dünyâ Savaşı’nda esir düşmüş Türk askeri Tufan Çiloğlu Bey ile Tatar kızı Zarife Yusupuva’nın gerçek hayat hikâyesini anlatır.

    Babası ve annesinin Rusya ve Türkiye’de çektikleri çileyi, çocukluk hâtıraları ile bağlayıp anlatan yazar; Osmanlı Türk ve Kazan Tatarlarının birbirlerine bağlılığını, kan ve can kardeşliğini gösterir. Savaş sonunda Türkiye’ye dönme fırsatı bulamayan Tufan Bey Samara yakınındaki Tatar köyünde imamlık ve öğretmenlik işine başlar. Köyün ileri gelenlerinden Osman Bey, Kur’an hâfızı olan bu Türk askerinin yaş farkına ve Türkiye’de bir âilesi olduğuna da bakmaksızın kızı Zarife ile onu evlendirir.

    Stalin döneminde pek çok din adamına yapıldığı gibi Tufan Bey de hapishaneye atılır ve ölüm cezâsına hükmedilir. Sâdece karısı Zarife’nin fedâkârlığı ve Samara’daki Tatarların yardımı ile serbest bırakılır, vatanına dönmek için çalışır. Hasta eşinin isteğine karşı gelemeyen Tatar kızı Zarife, çok tehlikeli bir zamanda çoluk çocuğunu alarak vatanından, anne babasından ayrılır.

    Yolda, savaş sonu kıtlık çeken Türkiye’de Zarife, tek başına âilenin düzenliği, çocuklarının okuması için; Tufan Ney’in sıhhati için olağanüstü çabalar yapar. Sonuna kadar eşine ve âilesine fedâkâr ve sâdık kalır.

    I.Dünya Savaşı’nda esir düşmüş Türklerin Rusta Müslümanları ile olan ilişkileri tabii ki hiç de bunlarla sınırlanamaz. Biz sâdece Hâtıra eserlerinin birkaçını ele alarak Türk-Tatar kardeşliğine ve sevgisine örnekler vermek istedik. İleride araştırmalarımız devâm eder ve bu alanda yeni târihî belgelere de, ayrıca arşiv belgelerine de sâhip oluruz diye ümid ediyorum.

    Prof.Dr.Elfine SIBGATULLİNA (Rusya İlimler Akademisi,Şarkiyat Enstitüsü)
  • 352 syf.
    ·15 günde·Beğendi·9/10
    Daha detaylı bir inceleme için; https://youtu.be/5CbFsRbhRRQ

    Kitabı okuyanlara soruyorum; Sethe'in yerinde olsaydınız siz ne yapardınız?

    Kitap, 1873 yılında, özgür siyahlar için kurulmuş bir kasabadaki 124 numaralı evde başlıyor. Başlangıçta evin üç sakini var; Sethe ve kızı Denver ile evi ele geçirmiş hayalet.
    Sethe ve Denver’ın tekdüze hayatı, uzun zaman sonra evlerine gelen ilk misafir olan Paul D’nin gelişiyle değişiyor. Paul D, gelişiyle birlikte anıları da tetikliyor ve bundan sonra geçmişle şimdiki zaman arasında gidip gelen bir kurgu okumaya başlıyoruz.
    Yine hikayenin giriş kısmında Sevilen’in gelmesi, 124’ü hiç olmadığı kadar karıştırıyor. Gizemli genç kızın sevgiye olan açlığı ve Sethe’e olan bağlılığı, Sethe'i çözümsüz bir vicdan savaşına sokuyor.
    Geçmiş yüzünü göstermeye başladığı andan itibaren, karakterlerin gizem dolu hatıraları, iç savaşları ve vicdan sızıları sizi sarıyor.
    Kurgu, sağlam kökleri olan beş karakter çevresinde geçiyor; Sethe, Denver, Paul D, Sevilen ve Baby Suggs. Temelde aynı soruna, köleliğe dayansa da hepsinin kendine özgü derin hikayeleri var. Yan karakterler, ana karakterlerin canlılığını ateşliyor ve onları biraz daha gerçekçi kılıyor.
    Kitabın büyük kısmı hakim bakış açısıyla yazılmış, ancak bazı yerlerde Sethe, Denver ve Sevilen’in gözünden yazılan bölümler var.
    Lirik bir dili var. Şiirsel ve birçok yerde hüzünlü.
    Doğaüstü imgeler kullanılmış, bu da kitaba gerçek dışı bir his katmak yerine tam tersi, gerçekçiliğini destekliyor.
    Anlatım dağınık, birçok şeyi net açıklanmıyor. Bazı sonuçlara, parçalardan bütün oluşturarak okurun varması bekleniyor.
    Düz bir zaman çizgisinde ilerlemiyor. Karakterler arasında geçişler olduğu gibi, zamanlar arasında da geçişler var. Hatta bazen yakın geçmişe bazen de uzak geçmişe gittiği için okuması ve anlaması oldukça zor.
    Ağır ilerleyen bir kitap. Ama bunun sebebi edebi sanatların yoğun olarak kullanılmasından çok, anlatmak istediği konunun ağırlığı. Bunun yanı sıra karakter fazlalığı, betimlemelerdeki ve anlatımın genelindeki detaycılık, zikzaklı zaman çizgisi gibi unsurlar da okumayı zorlaştırıyor. Kitapta olayları değil, olayların insanlar üzerinde yarattığı sonuçları okuyorsunuz. Psikolojik ve manevi tahlillerle dolu.
    Kölelik olgusunun birçok farklı karakter gözünden incelendiği bu kitapta, kölelerin en büyük sorunu olan kimlik ve benlik arayışı inceleniyor. Köleliğin sadece fiziksel olmadığı, ruhsal, zihinsel ve düşünsel sınırları da olduğu, özgürlükten sonra bile bahsedilen bu sınırların bazılarının aşılmasının mümkün olmadığı ve hatta özgür doğup büyüyen siyahilerde bile bu sınırların bulunduğunu görüyoruz.
    Manevi olarak yoran bir okuma. Utanç duyduğunuz, kalbinizin sıkıştığı, karnınıza ağrılar girdiği bir kitap. Tam da amaçlandığı işlevi görüp okuyan insanın kalbine ve vicdanına dokunuyor.
    Bencil bir kitap. İlginin tamamen kendisine verilmesini istiyor, dikkat dağınıklığını asla kabul etmiyor. Sabırlı ve meraklı okurlar için ideal. Heyecan ve sürükleyici bir olay ağı arayanların uzak durması gerekiyor.
    Yine de ben, bu acı dolu başyapıtın, herkes tarafından hayatının bir döneminde okunması gerektiğini düşünüyorum. Bu arada Toni Morrison'ın Nobel Ödülü almış ilk siyahi kadın yazar olduğunu da unutmamak gerek.
    Okuduğunuz için teşekkür ederim, sevgiyle.
  • 443 syf.
    ·7 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Kısa bir süre önce, Dostoyevski’nin okumadığım kitaplarını da bitireyim artık, demiştim. Sonra okuduğum, okumadığım diye ayırmadan tüm kitaplarını kronolojik bir şekilde okuma kararına varmam sonrası, bu büyük yazarı daha iyi anlamak amacıyla başladığım bir kitap oldu Henri Troyat’ın yazdığı bu biyografi. Hayatımdaki 1-2 olay neticesinde Dostoyevski'nin yeri ayrıdır benim için. Hayatındaki büyük dönüm noktaları hakkında bilgi sahibi olsam bile daha önce hiç duymadığım birçok bilgi ile karşılaştım. Dostoyevski’yi iyi bildiğini düşünenler için bile oldukça tatmin edici bir kitap olacağını rahatlıkla söyleyebilirim. Bir biyografi kitabına spoiler uyarısını çok mantıklı bulmasam bile, bazı kitaplarından küçük alıntılar da olması sebebiyle uyarımı en baştan yapıyorum. Ayrıca biraz uzun oldu, o konuda da uyarayım. Sonra “nerede bitiyor, bu yazının sonu niye gelmiyor” gibi tepkiler vermeyin. Dostoyevski’den söz ediyoruz burada. Dolu dolu bir yaşam. Biraz uzun olacak haliyle.



    16. yüzyılın henüz başlarında Pinsk Prensi’nin, Dostoyevski’nin atalarından olan Boyar Danyel lvanoviç lrtişeviç'e armağan ettiği köylerden birinin adı Dostoyeva’dır. İrtişeviç’in torunları atalarının adını bırakıp bu köyün adını alırlar. Dostoyevski soyuna dair kısa bilgiler verildikten sonra, bizi asıl ilgilendiren Dostoyevski’nin, babası ve annesinin hayatlarına ve evliliklerine de şöyle bir göz gezdirerek Fedor’un çocukluğuna geliyoruz.

    Dostoyevski’nin atalarının hepsi papaz iken, babası bu geleneğe karşı çıkıp evden kaçarak, doktor olur. Moskova’ya 2 km uzaklıkta geniş topraklar satın alır. Bu toprakların içinde nüfusu yüzleri bulan köylüler de vardır. Maddi durumlarında bir sıkıntı olmamasına rağmen Dostoyevski’nin babasının cimriliği tam anlamıyla dillere destandır. Kafanızda bir fikir oluşması açısından, 6 parça olan çorba kaşığı takımından bir tanesini göremediği için, yazlıkta bulunan karısına mektupla bunu soran bir adamdır Dostoyevski’nin babası.


    “Kapalı kutu içinde geçen bu gençliğin, duyarlığın bu yapay gelişmesinin damgasını taşıyacaktır yaşamı boyunca. “Tümümüz, yaşama alışmamış kişileriz," diyor kahramanlarından biri. Dostoyevski’nin kendisi de alışamadı ona hiç.”

    Yoksullar hastanesine bağlı bir yapıda oturan Dostoyevski ailesine, baba, evde adeta bir diktatör gibi terör estirmektedir. Yaz ayları hastaneden geldiğinde yemekten sonra iki saat kestiren babanın başında, kardeşler sırayla sinekleri kovmak amacıyla nöbet tutar. Eğer nöbetçilerin dalgınlığına gelip de sinek babayı rahatsız edip uyandırırsa, evde tam anlamıyla kıyamet kopmaktadır. Babanın öğle uykularında zorunda kalınmadıkça konuşulmaz, ille de gerekirse kısık sesle konuşulur ve babanın uykusunda çıkardığı en ufak homurtuda dâhi ev halkı tir tir titremektedir. Eve misafir çok nadir gelir. Çocukların hastanede bulunan yoksul hastalarla temas etmesi, konuşması yasaktır. Ama küçük Dostoyevski, duygusal bir şekilde onlarla arkadaş olmak istemektedir. Hareketli ve küçük bir canavar olarak nitelendirilmesine rağmen çimenlerde koşmak, top oynamak, ata binmek ve diğer çocuklarla arkadaşlık edilmesi her iki kardeşe de yasaktır. Çünkü babalarına göre bu tür şeyler bayağıdır ve soylu kişilere yakışmamaktadır. Babasının tüm bu kısıtlamalarına ve baskılarına rağmen, yazlıklarında, sahibi oldukları köylüler de Fedor’u inanılmaz sever. Tıpkı hastanedeki yoksul hastalara hissettiği duygusal çekim ve arkadaşlığı bu köle köylüler için de hisseder. Öyle ki bir defasında testisi kırıldığı ve çocuğu susuz kalıp, güneş çarpmasından korktuğu için ağlayan kadını gördükten sonra kilometrelerce yol teperek su getirmiştir. Memur ve yüksek sınıflar yerine, halkın alt kesimlerine duyduğu bu yakınlığı romanlarında da sık sık hissettirecektir Dostoyevski.

    Dostoyevski’nin babasının tek artısı kendi koşullarında içinde oldukça yüksek olan kültür seviyesidir. Ailesiyle birlikte düzenlediği okuma seansları, çocuklarının sanata ve edebiyata saygılı bireyler olarak büyümesini istemesi, çocuklara aldırdığı özel dil dersleri, iyi bir okulda eğitim ve kendisinin verdiği Latince derslerine bakarak, Henri Troyat da bu konuda hakkını vermek gerektiğini söylüyor. Gerçi Latince derslerini de çocuklar için tam bir işkenceye dönüştürüyor, ama orayı es geçeyim hadi.

    Dostoyevski’nin babası ve annesinin arasındaki ilişki de tam bir faciadır. Babası sürekli aldatıldığına dair bir paranoya içindedir. Annesi hastalanıp, yataktan bir daha kalkamadığı süre de dahil bu suçlamalar devam eder. Nitekim Dostoyevski’nin annesi de 37 yaşında vefat eder. Annenin vefatından sonra baba kendini iyice deliye vuracaktır. Tüm bunlardan sonra Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşlerde “İçimizden hangimiz babamızın ölümünü dilememiştir?” diye sorması hiç şaşırtıcı değildir. Babası sadece ailesine değil, sahip olduğu köylülere de kötü davranıp, korkunç işkenceler yaptığından, köleleri tarafından korkunç şekilde öldürülür en sonunda. Dostoyevski bu suçtan kendine yine de pay çıkarır ve çeşitli romanlarında babasının işkence edilerek öldürülmesi sebebiyle hissettiği suçluluk duygusunun izleri görülür.

    Daha sonraları bir Mühendis okuluna giden Dostoyevski’nin burada kitaplara gömüldüğü görülüyor. Annesi ve Puşkin’i çok yakın zamanlarda kaybeder. Puşkine olan hayranlığı o kadar ileridir ki annesinin yasını tutmasaydı, Puşkin’in yasını tutacağını belirtmiştir. Puşkin harici Schiller, Corneille, Racine, Judovski, Gogol, Balzac, Goethe ve kimseyle kıyaslanamaz dediği Victor Hugo’yu sık sık okurdu.

    Okuldan mezun olduktan sonra eline iyi miktarlarda para geçmesine rağmen ünlü kumar tutkusu yüzünden zor günler geçiriyor Dostoyevski. Bu aralarda Balzac’ın eserine çevirmenlik de yapıyor. Ustası saydığı Balzac’a ihanet ederek, çevirisine kendi hislerini, düşüncelerini katarak hem de. Kısa bir süre sonra çok sevdiği St. Petersburg’dan, taşra bir yere tayini çıkarıldıktan sonra borç batağında olmasına rağmen nefret ettiği memurluktan da istifa ediyor.



    “Ne denli güç durumda kalırsam kalayım, ısmarlamayla yazma­maya yemin ettim. Ismarlama her şeyi ezip yok ediyor. Yapıtla­rımın her biri titiz ve güzel olsun istiyorum. Bak, Puşkin'le Go­gol az yazdılar ama ikisinin de heykelleri dikilecek."

    İlk romanı İnsancıklar üstünde titizlikle çalışırken, kardeşine yazdığı mektuplardan bir alıntı bu. Kazın ayağı öyle olmuyor tabii ki, sonrasında ettiği bu büyük lafı yutmak zorunda kalıyor. Yine bu arada kardeşiyle yaptığı mektuplaşmalarda romanını bastırma konusunda çok yoğun endişeler taşıdığını görüyoruz.

    "Romanıma bir yer bulamazsam," diye yazıyor, "belki de Ne­va'ya atacağım kendimi. Ne yapmalı? Her şeyi düşündüm. Sap­lantım ölürse ben yaşayamam." Mektuplarında ad koymadığı bu "saplantı" ilk romanı olacak ve İnsancıklar başlığını taşıyacaktır.”

    İnsancıklar adlı ilk romanını ev arkadaşı Grigoroviç’e okutuyor en sonunda. Arkadaşı ise şok ve hayranlık içindedir. İnsancıklar’ı, bir şiiriyle Belinski’yi kendine hayran bırakan ve hızla yükselen Rus şair Nekrassov’a götürür vakit kaybetmeden Grigoroviç. İlk başta isteksiz görünen ve ilk 10 sayfayı dinlemeyi kabul eden Nekrassov romanı dinlerken hüngür hüngür ağlamaya başlar. Sonrasında o da soluğu kendini yükselten, Rusya’nın en acımasız eleştirmeni Belinski’nin yanında alır ve ona heyecanla şöyle der.

    “Yeni bir Gogol doğdu.”

    Sivri dili ile tanınan Belinski ise "Sizlere göre Gogol'ler mantar gibi bitiyorlar," diye cevaplar bu müjdeyi. Ama romanı yine de alır ve sinirli sinirli okumaya başlar, akşam Nekrassov’a haber uçurur.

    "Getirin onu ... tez getirin onu ... "

    Dostoyevski ve Belinski buluşmasında ise Belinski sürekli 'Anlıyor musunuz yalnız? Buraya yazdıklarınızın farkında mısınız?' diye tekrarlar ve çok büyük bir yazar olacağını belirtir.


    Belinski’nin övgüleriyle sarhoşa dönen Dostoyevski, daha romanı dâhi basılmadan hızla yayılan ününden inanılmaz haz duymuştur. Daha sonradan romanın sansüre takılıp basımının gecikmesi, girdiği yüksek sınıf ve edebiyat ortamlarında dalga konusu olmasıyla duyduğu haz ve kendini beğenmişlik yerini üzüntüye ve hüsrana bırakır. Daha ilki yayınlanmadan hırsla ikinci romanını yazmış ve romanda şöyle demiştir:

    "Ben yalnızım, onlar bir arada."


    İnsancıklar basıldıktan sonra kitap büyük çoğunluk tarafından eleştiriye uğruyor, küçük bir kesimden ise ateşli övgüler alıyor. Gelen yoğun eleştirilere rağmen kardeşine yazdığı mektuplardan, Dostoyevski’nin hâlinden ve ilgiden çok memnun olduğunu görüyoruz. İkinci kişilik adlı ikinci romanı basıldığı an ibre tekrar terse dönüyor. Çünkü roman Gogol’ün “Burun” adlı romanın bire bir dâhice bir kopyası olarak görülüyor. İkinci basımda bu benzerlikleri düzeltmeye çalışmasına rağmen hem eleştirmenler hem de halk Dostoyevski’ye sırtını dönüyor. Bunun üstüne halkın ilgisini ve sempatisini geri kazanmak amaçlı yeni bir roman için kolları sıvıyor. Yazdığı acele roman onu koruyan, keşfeden ve ününü yayan Belinski tarafından bile yerden yere vuruluyor. Bir dergi için tek gecede yazdığı eser de eleştirmenlerin hışmına uğruyor. Daha sonra yazdığı denemeleri, kendisi bile ‘yeni bir şey ortaya koymadım,’ diyerek yayınlatmıyor. Bütün bu başarısız denemelerden sonra Belinski iyice çileden çıkıyor ve başka bir eleştirmen arkadaşına şunları yazıyor:

    “Size söylemiş miydim bilmem, Dostoyevski Ev Sahibi Kadın adlı bir roman çıkardı. Budalalıkların en kötüsü bu!.. Her yeni yapıtıyla biraz daha düşüyor… Dostoyevski'nin dehası üzerin­de adamakıllı aldandık... Hele ben, eleştirmenlerin en iyisi olan ben, semerli bir eşekmişim meğer!”

    Dergide eleştirilerini daha fazla acımasızlaştırarak Dostoyevski’yi tam anlamıyla gömüyor, bu eleştiriden sonra bir daha Belinski ve çevresiyle yıldızları asla barışmıyor:

    "Bu öykünün tümünde sade ve canlı olan bir tek sözcük, bir tek tümcecik yoktur. Her şey özentili, zorlanmış, eğreti ayaklar üzerine oturtulmuş, yapmacık ve yalancıdır."


    Edebiyat konusundaki başarısız denemelerinden sonra dönemin çalkantılı Rusya’sı inceleniyor. Kölelik ve imparatorluk karşıtı devrimci gençlerden oluşan bir gruba katılan Dostoyevski, önceleri bu gruptakileri komik bulsa da, köy ağalarını öldüren ve imparatorluğa karşı isyan eden kölelerin polisin sert müdahalesi ile karşılaşması sonrası alevleniyor. Grup, sadece toplanıp belli yazarlardan parçalar okuyup, bu fikirleri yaymaya çalışmasına ve herhangi bir eyleme karışmamasına rağmen, içlerine sokulan bir casusun verdiği raporların ihtilal korkusu ve geçmişin nefretine sahip imparatora kadar gitmesi neticesinde tutuklanıp, zindana gönderiliyor. Bir süre sonra mahkeme tarafından suçsuz bulunsalar bile yine imparatorun yönlendirmeleri sonucu cezalandırıyorlar. Dostoyevski hakkında ise yargı tarafından şu karara varılıyor:

    "Dostoyevski... Yasaya aykırı tasarıları olduğundan, edebi­yatçı Belinski'nin mektubunu yaymaktan sanık olarak, Sibir­ya'da sekiz yıl kürek cezası çekmeye mahkum edilmiştir." Bi­rinci Nikola belgenin kenarına şunları not ediyor: "Sadece dört yıl kürek, geri kalan yıllar er olarak çalışacak."

    Birinci Nikola’nın bu gruba unutulmaz bir ders vermesi amacıyla hazırlanan plandan sonra, darağacına çıkarılan grup için, tam idam başlayacağı sırada af gelir. Bu olay, hayatının beş dakika sonra sona ereceğini sanan Dostoyevski’nin, yaşamındaki en önemli dönemeçlerden biridir. Sonradan ‘hayatımın en mutlu anı,’ diye tabir ettiği bu affedilme olayı edebiyatına da sık sık yansır. Budala’da şöyle der:

    "Kimi insanlar vardır, acı çeksinler diye ken­dilerine ölüm yargısı okunur ve sonra ... Onlara 'Haydi gidiniz, bağışlıyorlar sizi' derler.


    4 yıl süren kürek cezası da Dostoyevski’nin hayatını, düşüncelerini, edebiyatını ve Rus halkına olan aşırı sevgisini etkileyen en önemli olaylardandır. Meşhur koyu Hristiyan inancını da çoğunlukla burada yaşadıkları şekillendirmiştir. Bu ceza olmasaydı Dostoyevski yine aynı seviyede eserler verebilir miydi? Bence kesinlikle hayır. O yüzden onu bir nebze bile anlamak isteyenler, kürek cezası döneminde yaşadıklarını mutlaka okumalı. Cezasının ikinci kısmı olan erlik dönemlerinde ise kendini hem halk hem de yönetime sevdirir. Bu sıralarda Suç ve Ceza’nın sarhoş aile babası Marmeladov’a ilham verecek kişiyle tanışır ve karısına aşık olur. Uzun bir süre evlerine gider ve aile bulunduğu yerden taşındıktan sonra bile bu aşk mektuplaşma şeklinde devam eder. Kocası öldükten sonra başka birine tutulan kadının peşini Dostoyevski yine de bırakmaz. Çeşitli yerlere yaltaklanması sonucu Astsubay rütbesine terfi ettikten sonra kadınla evlenirler. Ama kadın hiçbir zaman Dostoyevski’yi sevmemiştir ve sevmeyecektir. Bunu da yüzüne yüzüne söyler her zaman. Dostoyevski de bir süre sonra karısına olan ilgisini kaybedecektir. Çeşitli makamlara ve kişilere tekrar mektuplar yazması sonucu Subay Yardımcılığına terfi eder. Ama askerlik mesleğini istemediği için gittikçe sıklaşan sara nöbetleri ve çeşitli hastalıklarını bahane ederek erken emeklilik peşine düşer ve bu amacına ulaşır. Ardından yine çeşitli kişileri yağlaması sonucu soyluluk unvanı kendisine geri verilir ama St. Petersburg kapıları kendisine hâlâ kapalıdır. Üst makamları tekrar bir yağlama işlemi sonucu bu kapıları da açar ve çok sevdiği St. Petersburg’a geri dönmeyi başarır.

    Geri döndükten sonra kardeşi Mişel ile bir dergi kurarlar. Dostoyevski yazılarını burada yayınlamaya başlar ve bazı yazar ve eleştirmenleri de dergiye toplar. Okuyucu kitlesi gittikçe genişlemektedir. Dergide ‘Ezilmiş ve Aşağılanmışlar’ı kaleme alır. Büyük eleştiriler alır bir kez daha ama sonra Sibirya’daki tutukluluk günlerini yazdığı ‘Ölüler Evinden Anılar’ı yazmaya başlar ve büyük başarıya ulaşır ve ‘Ezilmiş ve Aşağılanmışlar’daki başarısızlığını herkese unutturur. Gittikçe artan hastalıkları sebebiyle doktorların seyahate çıkma önerisini bahane ederek karısından uzaklaşma amacıyla Avrupa seyahatine çıkar. Avrupa’yı hiç sevmez. Geri döndükten sonra Dostoyevski’nin gittikçe artan ününden ve yaşadıklarından etkilenen Polin adlı genç ve güzel bir kadın Dostoyevski’nin peşine düşer. Bu kadın daha sonra Raskolnikov’un kız kardeşine ilham olacak kadından başkası değildir. Karısının sevgisizliğinden ve ilgisizliğinden sıkılan Dostoyevski bu kadına gönlünü kaptırır. Ama Polin hayalindeki kişiyi ve ilişkiyi Dostoyevski’de bulamaz. Yine de ilişkileri çalkantılı bir şekilde sürüp gider. Rusya’nın tekrar siyasi iç karışıklığına üzülen ve bunalan Dostoyevski hasta yatağındaki karısını bırakarak, Polin ile bir kez daha Avrupa seyahatine çıkar. Polin önceden giderek gönlünü başka birine kaptırır. Dostoyevski’nin ise Avrupa yoluna çıktığı andan itibaren meşhur kumar tutkusu nirvanaya ulaşır. Polin ile ilişkileri biter, kumar yüzünden mevcut parası ve daha sonra aldığı borç paraların hepsi suyunu çeker. Polin’in eşyalarını rehin vermesi sonrası gönderdiği para sayesinde Rusya’ya geri döner Dostoyevski. Döndükten sonra kardeşi ile yeni bir dergi kurar ve hasta yatağında bırakarak, başka bir kadına gönlünü kaptırarak Rusya’dan kaçışının pişmanlığı ve itirafı niteliğindeki en büyük eserlerinden ‘Yeraltından Notları’, hasta karısının yatağı başında kaleme almaya başlar.

    Kısa bir süre sonra karısını kaybeder ve ölümünden sonra karısının değerini anlayıp büyük bir yıkıma uğrar. 3 ay sonra da kardeşi Mişel’i kaybeder. Dostoyevski bu kayıplardan sonra kendini hiç olmadığı kadar mutsuz ve yalnız hissetmiştir. Kardeşi Mişel’in mirasından kendisine 300 Ruble ve dergiden dolayı ağır bir borç kalır. Her ne kadar bu borç Dostoyevski’yi ilgilendirmese bile, bu borçtan kaçmayı ve derginin kapanmasını kardeşinin anısına bir ihanet gibi görür ve hem tüm borçları hem de kardeşinin karısı ve çocuklarının bakımını üstlenir. Sürekli birilerinden borç alarak dergiyi çıkarmayı dener ama çarkı bir türlü döndüremez. Sonunda borçlarından dolayı haciz ve hapis cezasıyla karşı karşıya kalır. Bu arada edebiyat çevrelerinde fırsatçılığı ile ünlü Stellovski acil borçlar için 3000 Ruble tutarında bir teklifle gelir. Teklife göre Dostoyevski’nin şu ana kadar yazdığı tüm yapıtlar 3 cilt halinde yayınlanacak ve daha önce hiçbir yerde çıkmamış bir roman da teslim etmesi gerecektir. Eğer romanı vaktinden önce teslim edemezse para cezası ödemesi ve şu ana kadar yazdığı ve gelecekte yazacağı tüm yapıtların hakları Stellovski’ye geçecektir. Dostoyevski bu anlaşmanın altına imzayı atar.

    Acil borçlarını ödedikten sonra eline sadece 175 Ruble kalıyor. O da bu parayla Avrupa’ya giderek Polin’i görmeyi ve ısmarlanan romanı yazmayı düşünüyor. 175 Ruble’nin hepsini kumarda kaybettikten sonra beş parasız kalıyor yine. Sağa sola mektuplar yazarak para dileniyor. Ama hiçbir yerden cevap gelmiyor. Otel yönetimi alacakları yüzünden yemek vermeyi reddediyor ve sadece çay verileceğini söylüyor. Yoksulluk ve muhteşem bir açlık içinde roman yazmaya çalışan Dostoyevski Rusya’daki bazı dergilere de para karşılığında yazılar teklif ediyor. En sonunda Rus Ulağı adlı dergiye 5-6 yapraklık bir roman teklif ediyor ama yine de bir cevap alamıyor. Mektubunda kısaca anlattığı romanın açıklaması ise şu şekilde başlıyor:

    "Küçük burjuva asıllı, üniversiteden kovul­muş, aşırı yoksulluk içinde yaşayan bir öğrenci, bu sıkıntılı du­rumdan bir anda kurtulmaya karar verdi; hafifliği, düşüncele­rinin kararsızlığı yüzünden, havada duran, "tamamlanmamış" yabansı birtakım düşüncelerin etkisi altında yapıyor onu. Tefe­ci, yaşlı bir kadını öldürmeye karar verdi…”

    En ünlü yapıtı ‘Suç ve Ceza’ Dostoyevski’nin zihninde nihayet genel hatlarıyla oluşmaya başlamıştır. Daha sonra yazdığı el yazmalarını beğenmiyor ve hepsini yakıyor. En sonunda arkadaşına bahsettiği ‘Zavallı Sarhoşlar’ adındaki Marmeladov’un hikayesiyle, Rus Ulağı editörüne bahsettiği üniversite öğrencisinin hikayesini birleştiriyor ve Raskolnikov’un günlüğü tasarısını bırakıp roman biçimine sokuyor. Daha sonra arkadaşına yazdığı mektupta bu eserinden şöyle bahsediyor:

    "İki hafta oldu, ro­manımın birinci bölümü Rus Ulağı'nda yayımlandı. Adı Suç ve Ceza. Daha şimdiden bu kitap hakkında kulağıma birçok övgü geldi. Yeni ve yürekli şeyler var içinde."


    Suç ve Ceza bir yandan dergide yayınlanmaya devam ederken, Stellovski ile yaptığı ağır anlaşmadaki romanın teslim tarihi de gitgide yaklaşıyor. Daha tek bir cümle yazamayan Dostoyevski doğal olarak yaklaşan bu felaketten endişe duyuyor. Bir arkadaşının, dostlarımızı toplayıp bölüm bölüm bir roman yazalım fikrini "Hiçbir vakit, başkasının yapıtına imzamı koymayacağım” diyerek reddediyor. Yine aynı arkadaşının romanı bir stenograf ile birlikte yazması teklifini ise kabul ediyor. Stenografi işini üstlenen, sonradan aralarındaki 2 kat yaş farkına rağmen evlendikleri Anna Grigoryevna oluyor. Ve karısı hasta yatağındayken tutulduğu ve birlikte Avrupa turuna çıktığı ve Dostoyevski’yi, kendi eşyalarını rehin bırakarak Rusya’ya geri yollayacak parayı bulan Polin, yazdığı ‘Kumarbaz’ adlı romanın kadın karakterine adını veriyor. ‘Kumarbaz’ 25 günlük bir süreçte tamamlanıp Stellovski’ye götürülüyor. Ancak üç kağıtçı Stellovski, Dostoyevski gelmeden evinden ayrılıyor ve hizmetçileri dönüş zamanını bilmediklerini söylüyor, yayınevi personelleri bu konuda bir emir almadıklarını ileri sürerek romanı teslim almayı kabul etmiyor. Dostoyevski ise akıllıca bir manevrayla yönetim komiserliğine giderek, kitabını teslim ettiğine ve teslim tarihine dair bir belge alarak Stellovski’nin tuzağını bozuyor.


    Sonraki süreçte Anna ile evlendikten sonra, yaş farkından dolayı özellikle çevresinden inanılmaz tepkiler gelmiştir. Alacaklılar da kapıya dayandığından bu sefer karısı ile birlikte bir Avrupa seyahati daha planlanıyor. Özellikle bu bölümde anlatılan kumar tutkusunun ulaştığı boyutlar cidden sinir bozucu. Her şeyini, aldığı tüm borçları, eşyalarını kumarda kaybediyor ve her seferinde karısına yazıp özür diledikten sonra dönmek için para istiyor. O parayı da tabii ki kumarda kaybediyor. Kitapta dâhi onlarca mektup bulunuyor bununla ilgili. Ben okurken bile sinir krizleri geçirdim. Bu sıralarda ‘Budala’yı yazmaya başlıyor ama ilerletemiyor. Derken karısının hamileliği ve Sonya adını verdiği bir kız çocuğu oluyor. Bebeği çok sevdiği söylese bile kumar tutkusunu her şeyin önüne koyduğu durumlar olmaya devam ediyor. Ama bir hastalık sonucu bebeğini de kaybettikten sonra derin bir acı yaşayıp, duruluyor ve ancak düzenli yazmaya başladıktan sonra Budala’yı tamamlayabiliyor.


    "Suç ve Ceza'ya oranla Budala'nın, halkı daha az şaşırttığını se­zinliyorum. Onurum söz konusu: ilgiyi yeniden üstüme çekmek istiyorum."

    Budala’nın pek iyi eleştiriler almaması ve kitlelerce pek sevilmemesi nedeniyle, tepkiler gelir gelmez, Troyat’ın “Dostoyevski'nin kendisi tarafından kaleme alınmış kendisinin bir benzeri gibi,” dediği ‘Ebedi Koca’yı büyük bir hevesle yazıp teslim ediyor. Ama Dostoyevski’nin zihninde daha büyük bir yapıt ortaya koyma isteği ve Karamazov’un ilk ayak sesleri yavaştan duyulmaya başlıyor. Bu arada bir kez daha kız çocuğu sahibi oluyor. Anna’nın üniversitede okuyan erkek kardeşinin, okul tatilinde Dresden’e ziyarete gelmesi, Dostoyevski’nin bir roman daha yazmasına sebep oluyor. Karısının kardeşi Snitkin’den üniversitedeki nihilist akımları büyük bir ilgi ve üzüntüyle dinliyor. Snitkin’in büyük bir hayranlık beslediği öğrenci Ivanov’un, “Halk Düzenleme Derneği” başkanı Neçayev tarafından öldürülmesi, Dostoyevski büyük bir kızgınlığa sürüklüyor. Yeni fikirlere duyduğu hınçla ve üniversitelilerin saçma savları ve fikirlerine beslediği kızgınlıkla ‘Cinler’ adlı muhteşem yergisini kaleme almaya başlıyor. Bu zamana kadar en çok dikkat gösterdiği eseri de bu oluyor. ‘Cinler’ halk tarafından anlaşılamıyor ve özellikle sosyalistlere büyük eleştiriler içermesi sebebiyle sol kesim eleştirmenleri tarafından büyük bir taarruza uğruyor. Eseri öven kısıtlı sayıdaki bazı gazete ve dergiler bile bu taarruzdan nasiplerini alıyor.

    Dresden’e yerleşmelerinin ilk yılında Alman orduları Fransa’yı işgal ediyor. Bu savaş ve gerilim ortamında yazamamanın stresi ve neredeyse 4 yıldır çok sevdiği Rusya’sından ayrı kalmanın hasreti, Dostoyevski’yi ağır bir bunalıma sürüklüyor. Geri dönebilmek için tekrar para arıyor, ama bulamıyor. Bu sıralarda karısı bir kez daha hamile kalıyor. İyice gerilen Dostoyevski’yi, bu sefer karısı bir nebze rahatlaması için kumar oynamaya gönderiyor. Hikaye bu sefer de değişmiyor. Tüm parasını kaybediyor ve karısına “ben bir rezilim, bu sefer aydınlandım ve bu son, bana şu kadar para gönder ki yanına hemen gelebileyim” diye belki yüzüncü kez aynı mektubu yazıyor. Ama bu sefer sahiden son oluyor. Dostoyevski’nin bir daha kumara dönmemesine neyin sebep olduğuna dair net bir kanıt ya da ifade bulunamıyor. Troyat ise genel olarak pek üstünde durulmasa bile kaybettiği gece Dostoyevski’nin yaşadığı olayın etkili olduğunu düşünüyor. Dostoyevski kaybettikten sonra bağışlanma ve papazla konuşmak amacıyla bir Ortodoks Kilisesi arıyor. Bir tapınağın önüne geldiğinde rahatlıyor ve içeri girmeye kalktığında bu tapınağın bir kilise değil, yahudi havrası olduğunu görüyor. Çok sevdiği İsa’ya kurtuluş amacıyla yönelirken, karşısında İsa’yı çarmıha gerenleri bulması ve rezilliğinden dolayı kilisenin bile onu itmesi ve buraya yönlendirdiğini düşünmüş olabilir. Ki bana oldukça mantıklı bir çıkarım gibi geldi.


    Dostoyevski borç ve avans alarak daha sonra ailesiyle birlikte Rusya’ya dönüyor. Döndüğünü duyan alacaklılar hapis tehditleriyle birlikte ailenin kapısına dayanıyorlar. Anna, hepsini bertaraf ediyor. Ve o andan itibaren mali durumun tüm kontrolünü üstüne alıyor. Budala ve Cinler’i kitap halinde yayınlamaya karar veriyor. Kağıt satın alımından, kitapevlerinin memurlarıyla pazarlığa kadar tüm süreci kendisi yönetiyor. Dostoyevski’ye ise bir Prens sahip olduğu “Yurttaş” adlı sağ görüşlü dergide başyazarlık teklif ediyor. Dostoyevski bu teklifi kabul edip, “Bir Yazarın Günlüğü” adlı sütunda yazmaya başlıyor. Bir süre sonra derginin basımında yaptığı bir ihlâl sonucu 25 ruble para cezası ve 48 saat hapis cezasına çarptırılıyor. 2 günlük bu hapis cezasında ise ‘Sefiller’i okuyarak arkadaşlarına şöyle diyor:

    “Tutuklanmam benim için bir mutluluk oldu; yoksa bu us­ta yapıtı bir kez daha okumak için -hem de ne ilgiyle!- hiç va­kit bulamayacaktım …”


    “Yurttaş” adlı dergide başyazarlığa devam ederken, ilk romanı İnsancıklar’ı, Belinski’ye götüren Nekrassov kendi dergisinde bir romana ihtiyacı olduğunu söyleyerek iyi bir teklifle Dostoyevski’ye geliyor. Hem Nekrassov’un dergisinin sol bir dergi olmasından hem de tüm enerjisini romana vermek istediğinden başyazarlık görevinden istifa ederek ‘Delikanlı’yı yazmaya koyuluyor. Delikanlı adlı eseri genel olarak eleştirmenler tarafından oldukça iyi karşılanıyor. Hayatı en sonunda biraz düzene girmiş gibi görünen Dostoyevski bir erkek çocuğu sahibi oluyor. St. Petersburg’a geri döndükten sonra ‘Bir Yazarın Günlüğü’ projesini sürekli bir yayın olarak çıkarmak istiyor ve gerekli izinleri aldıktan sonra dergideki köşesinin devamı niteliğinde olan yazılarını yayınlamaya başlıyor. Her ne kadar Rusya, inanç ve Avrupa konularındaki düşünceleri zamanla gülünç hâline gelse bile o sıralar hem aboneler hem de belli bir sayıyı alan okurlar gittikçe çoğalıyor. Dostoyevski’ye her yerden davet ve mektup yağıyor. Tüm borçlarını kapatıp, bir kır evi bile satın alıyor. Tam her şey oldukça güzel giderken babadan geçen bir hastalık sonucu oğlunu kaybediyor ve bu kayıp onu derinden sarsıyor. Daha önceki tüm kayıpları gibi yine yazarak bir kitap sayesinde iyileşiyor Dostoyevski: Karamazov Kardeşler.

    Karamazov Kardeşler’in hazırlık aşaması tam 3 yıl sürüyor. Çeşitli konumdaki insanlardan bilgi alınıyor. Her şey büyük bir dikkat ve özenle planlanıyor. Dostoyevski bir yandan büyük endişeler de taşıyor. İlerleyen yaşı nedeniyle yeteneğini kaybetmiş olmaktan ve kitabını bitiremeden ölmekten korkuyor. Karamazov Kardeşler, Dostoyevski’nin ününü doruklara çıkarıyor ve Turgenyev ve Tolstoy derecesine geliyor halkın gözünde, hatta daha bile ileriye.


    Çocuklarına güzel bir miras bırakmak isterken, kitapların gelirleriyle borçlar ödendiği ve kendisine metelik de kalmadığı ve hastalıkları da gitgide arttığı için bir kez daha endişeler sarıyor etrafını. Karısı Anna bir yayınevi kuruyor ve işler bir nebze düzene giriyor. Daha sonra “Rus Edebiyatı Dostları Derneği,” yaşanan konuşma sonrası oldukça meşhur olacak, Puşkin anıtı açılışı için Dostoyevski’ye davet götürüyor. Baş düşmanı Turgenyev ile ve batıcılar ve slavcıların karşılaşmasına sahne olacak bu açılışta, ilk başlarda Turgenyev çeşitli manevraları ve şakşakçıları sayesinde öne geçmiş gibi gözükse bile, Dostoyevski’nin 2. gün yaptığı meşhur ateşli konuşması bittiği an ortalık ayağa kalkıyor. Salondaki herkes ağlıyor, güvenlik önlemleri aşılıp Dostoyevski’nin ayaklarına kapanıyor ve ellerini öpüyorlar. Turgenyev bile baş düşmanına gözleri dolu dolu gidip sarılıyor. “Rus Edebiyatı Dostları Derneği” oybirliğiyle Dostoyevski’yi onursal üye seçtiklerini açıklıyor. 1 saat aradan sonra sahneye çıkan Aksakov, Dostoyevski’nin dâhice söylemi sonrası söyleyecek bir şey olmadığını belirtiyor.


    Ancak herkes biraz yatıştıktan ve olayın üstünden zaman geçtikten sonra bu kez Dostoyevski’ye söylediklerinin saçmalık olduğunu ve konuşma yeteneğiyle insanları büyülediğine dair saldırılmaya başlanıyor. Üzüntüden iki kez ağır bir nöbet geçiriyor ve ağzından kan gelmeye başladıktan bir süre sonra vefat ediyor. Rusya’nın vedası ise muhteşem oluyor:

    “Cenaze 31 Ocak Cumartesi günü kaldırılıyor. Daha sabahın er­ken saatlerinde, evin karşısındaki sokağı büyük bir kalabalık dolduruyor. Bir cenaze arabası hazırlanmıştır, ama Dostoyevs­ki'nin hayranları tabutu manastıra dek omuzları üzerinde ta­şıyorlar. Otuz bin kişi izliyor cenazeyi. Yetmiş iki temsilci çelenkleri ile birlikte yürüyor. On beş dini orkestra, ilahiler oku­yarak gidiyor.”



    Dostoyevski’yi herkes okuyor ya da tavsiye ediyor diye sadece okumuş olmak için değil, kelimelerinin arasındaki dünyayı, fikirleri, acıları yani kısaca Dostoyevski’yi anlayarak okumak isteyenler için muazzam bir kaynak. Henri Troyat ise bir biyografiden ziyade roman okuyorum hissiyatı yarattı bende. Oldukça başarılı bu konuda. Diğer biyografilerini de şimdiden merak ettirdi.

    İyi okumalar.