• 231 syf.
    Öyle kitaplar vardır ki hayatın hiç bilmediğiniz taraflarını okur-yaşarsınız. Surname işte o kitaplardan. Surname hayatımda hiç bilmediğim belki bilmeyeceğim hayatları kitaplardan okuduğum bir konu içerir. Cezaevi ve olaylar örgüsünü okumak bile bu denli etkilerken ,bu olayları bu hayatları yaşayan insanların unutulmayıp yazılması da güzel bir şey bence.Hayatın çok çeşitli olduğunu biliyoruz bunları ayrıntılı olarak bilmek insanın empati duygusunu geliştirir.


    Not:Eser miktarda spoiler içerir>>>>>


    Yazarın Surname olarak böyle bir konu alması aslında mizahidir.İdam gününü bayram havasına dönmesinin surnamesidir… Çoluk çocuk tüm insanların idam alanına akın akın gelmesi,o bayram havası o kazanç kapısı o kara gün!

    Surnâme: Osmanlılar çağında, evlenme, düğün-dernek, sünnet gibi sevinçli olaylar dolayısıyla, halkın da katılmasıyla yapılan ve birkaç gün süren zengin şölenleri, renkli törenleri, büyük eğlenceleri, olağanüstü gösterileri, bütün bu şenlikleri betimleyip anlatan kitaplara denilir. Yani Surnâme, kısacası düğün kitabı demektir(syf:14)
    Esas anlamıyla zıtlık yaşayan bu idam gününün hicvedilmesidir Surname… Aziz Nesin her zaman olduğu gibi bakılıp da görülemeyen yere dikkat çekmiştir.İdamın aslında yanlış olduğunu savunur anlatılanlarda…

    İdam; hepimizin zaman zaman geri gelse dediğimiz ölüm cezası.Gelse mi gelmese mi hala net bir karara sahip değilim.Hele de bu kitaptan sonra duygularım ve mantığım olarak ikiye bölünmüş gibi hissediyorum.

    Kitaptaki Berber Hayri karakteri hem suçlu hem de madurdur aslında. Madur tarafını düşünerek okuduğum satırlarla göz yaşlarıma hakim olamasam da işlediği suçu bir anne olarak asla masum göremedim.O bir hata yapmıştı ,intikam duygusuyla bir masuma kıymıştı ki yıllar sonra yanlışını anladı ama geri dönülmez bir yoldaydı artık.Hayat onu küçücük bir kararıyla idam sehpasına kadar savurdu…

    Dört yıl cezaevinde türlü olaylar yaşayan Hayri ‘ye idam sehpasında sordular :Son sözün nedir ?
    «Benim inandığıma siz inanmazsınız, sizin inandığınıza da ben inanmıyorum.»(syf:176)
    Bu sözler karşısında ısrar ederler ,hadi söyle bakalım neymiş bizim inanmadığımız.Bunun üzerine şu sözler söyler :
    “Ben de değiştim, değişiyorum da... Dört yıl önce çok ağır suç işlemiştim, suçluydum. Ama dört yılda o denli çok değiştim ki, başka bir Hayri oldum, başka insan oldum. O suçu işleyen insan ben değilim artık. Siz, suçlu diye bambaşka bir insan, bambaşka bir Hayri'yi asıyorsunuz, tam bambaşka bir insan olduğum zaman... deyince onları bir suskunluk aldı.”(syf:176)

    Hayri’nin yaşadıkları ve yaşattıkları beni çok derinden üzdü. Her ne kadar bazı şeyleri kitaplardan okusak da hayatta böyle şeyler oldu ,oluyor ve olacak …
    Kitabın türü edebiyat,roman,mizah,siyaset ama asla eğlence değil. Burada kitap türüne bakınca eğlence yazısını görmek ifrit etti beni.Bu yaşananların neresi eğlence demeden edemedim…

    “Önemli olan, insanın vicdanını susturması için bir gerekçe uydurması, sonra da uydurduğu gerekçeye kendisinin de inanmasıydı.” Aslında olan biten şu cümlede saklıdır.Vicdanı rahatlatacak bahanelere sığınmak.Oysa her şey bambaşka olabilirdi…

    Kitap benim şimdiye kadar okuduğum yazarın en iyi kitabıydı diyebilirim. Şiddetle tavsiye ederim mutlaka okuyunuz.

    Son olarak Hayri’nin idam sehpasındaki duruşu bana şu şarkıyı hatırlattı.
    https://www.youtube.com/...amp;feature=youtu.be
    Sevgiler … Saygılar …
  • 472 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Nihayet Orhan Pamuk ile tanıştık. Geç mi erken mi? Bana göre tam zamanında. Bu zamana gelene kadar çok direndim ama okumayacağım diye. Sevgili Ayşe* ve NigRa bir yandan bastırırken oku diye, ben diğer yandan ayak diredim hep bu zamana. Bu tanışma da Yıldız Ecevit’in Türk Romanında Postmodernist Açılımlar da etkisi yok değil tabi. Son zamanlarda kuram okumalarım devam ederken, adını sıkça duyduğum ve şiddetle okuma isteği hissettiğim Yıldız Hocanın kitabını edindim en son. Kitap açıklamalarını daha önceden yazılmış eserlerden yapıyordu. Bu eserlerden birisi de Benim Adım Kırmızı. Okuyacağız artık çare yok.

    Okumaya başladım. Kapak yazısı. Aşk mı polisiye mi? Aman Allah’ım. Bir an camdan aşağıya atıvereyim şu kitabı dedim. Neyse kitap bu atılmaz ya. Aldık da hem, okumak lazım. İç sayfalara geçince ne olduğunu şaşırdım bir an. Konuşan ölüler, nefesini yüzünüze soluyan bir katil, meddahlar, nakkaşlar, bilinmeyen yerler… Kitabı 100-150 sayfa okuduktan sonra ancak taşlar yerine oturdu.

    Kitap da ben anlatıcı kullanılmış. Romandaki olaylar bir yandan akarken bir yandan da sırayla romanın karakterleri kendi gözlerinden size yaşadıklarını anlatıyor. Bu karakterler arasında öldürülen bir şahıs var ve sizden katilinizi bulmanızı bekliyor. Katil de aynı zamanda bu anlatıcı karakterler arasında. Gördükleri ve düşünceleri üzerinden sizinle konuşuyor. Roman boyunca katilin peşinden koşuyorsunuz. Tabiki bu o kadar da kolay değil. Yazar ve katil sizinle dalga geçiyor. Yazar romanın içine bir de güvenilmez anlatıcı yerleştirerek okuyucunun işini iyice zorlaştırmış. Tam katil bu dediğiniz an da bir kişinin düşüncelerini öğreniyorsunuz ve tüm düşündükleriniz alt üst oluyor.

    Romanının ana kurgusu bu şekilde ilerlerken yan kurgu da bir de aşk hikayesi ilerliyor. Bu kadarla da sınırlı değil tabiki. Romanda geçen olaylar 1591 yılında yaşanıyor. Ana karakterler nakkaş ve olaylar nakkaşhane etrafında dönüyor. Nakkaşların sanatlarına bağlılıklarını, nakkaşhane kültürünü soluyorsunuz. Aynı zamanda bu nakkaşlardan bir çok eski üstadın çizdiği minyatürlerin hikayelerini öğreniyorsunuz.

    Daha neler neler. Meddahlar, saray hazineleri, tasavvuf, ölüm, şeytan, yaşam, sanat.. Bunlar çok güçlü bir dil ve gerçekçi olarak anlatılmış. İki, üç sayfayı bulan cümleler var bazı bölümler de. Kitap bazı okuyuculara zor gelebilir ama bence dili o kadar da ağır değildi. Benim edebiyat için bir düşüncem vardır; cümleler, kelimeler okuyucuyu yormamalı, okuyucuyu yazarın anlattıkları yormalı, diye. Bu kitabı da tam bu düşünce üzerine buldum.

    Kitapla ilgili bir diğer düşündüren konu da anlatılan hikayelerin ve kişilerin doğru olup olmadığı olduğu. Postmodernizmde tarihin yeniden yazımı çok kullanılır. Bazı kişileri araştırdım ve gerçekten yaşadıklarını öğrendim. Yazarın resme derin ilgi duyduğunu biliyoruz. Bu hikayelerin tamamını doğru ve bir kültürün öğeleri olarak kabul edebiliriz. Yine de roman bu, doğruluktan yazarın sorumluğu yok. Postmodernizmle ilgili bir diğer konuda kadim hikayeler ve dinsel öğeler üzerinden yapılan ironidir. Dini bilgime göre, yazar bu topa hiç girmemiş ki , birçok düşünce içinde kitabın içinde kaynak vermiş.

    Kitap da bir okuyucu ne isterse hepsi var. Aşk, polisiye, sanat, bilinmez diyarlar, roman sanatının yenilikleri, kadim hikayeler, okuyucu konuya dahil etme, edebi doygunluk, güvenilmez anlatıcı. Biraz zor okunuyor ama her okuyucunun eserden keyif alacağını düşünüyorum.
    --------------------------- Yoğun Spoiler içerir---------------------------------

    Neyse genel bir tanıtım yazısı yazdık. Bundan sonra kitabı okuyanlarla dertleşelim biraz. Yahu şu katil olayı beni mahvetti. Hele şu üçkağıtçı Kelebek yok mu, ne pis adammış ya. Keşke katil o çıkaydı. Ben Zeytin’i sevmiştim. Gariban kendi halinde bir adamdı.

    Dedim ya kitabı 100. Sayfada anlamaya başladım diye. Hemen bizim üç nakkaşın bölüme döndüm. Tek tek okudum. Beni kitapta en çok çarpan bölümlerde onlar oldu. Şu kelebeğin dediğine bakın;

    “Onun bakışı ve idraki ile sınırlanarak beni anlamaya çalışmayın ve size doğrudan ben
    söyleyivereyim kim olduğumu. Elimden her şey gelir. Eğlenerek ve gülerek, Kazvinli eski
    üstatlar gibi çizer, renklendiririm. Gülümseyerek söylüyorum: Herkesten iyiyim Ve sezgilerim
    doğruysa eğer, Kara'nın buraya geliş nedeni olan müzehhip Zarif Efendi'nin kaybolmasıyla
    benim hiç mi hiç alakam yoktur.” s. 81/Kelebek

    ve hemen arkasından söylediği cümle;

    “Çok çalışırım ve severek çalışırım. Mahallenin en güzel kızıyla yeni evlendim.
    Nakşetmiyorsam onunla deliler gibi sevişiriz. Sonra yine çalışırım. Demedim bunları. Büyük
    bir meseledir, dedim. Eğer nakkaşın fırçası kâğıdın üzerinde harikalar döktürüyorsa, karısına
    girince aynı şenliği kopartamaz, dedim. Tam tersi de doğru olup, karıyı mutlu ediyorsa
    nakkaşın kamışı, kâğıdın üzerinde öteki kamış sönük kalır, diye ekledim. Nakkaşın hünerini
    kıskanan herkes gibi, Kara da bu yalanlara inanıp sevindi.” s. 81 / Kelebek

    Tam bir güvenilmez anlatıcı var karşımızda. Bildiğin yazar okurun kafasını allak bullak etmiş. Sinirli bir de bu Kelebek, tam profesyonel katil.

    “Bu kıskanç nakkaşlar kalabalığının iftiralarını, sırf ciddiye aldığı için, bu budala Kara'nın, o
    Çerkez kafasına hokkayı indirmek geldi içimden.” s. 82/Kelebek

    Sonra Zeytin’e geçtim. Zeytin’inde son cümlesi efsane. Hiçbir katil söyler mi bunu. Zarif Efendi’nin öldüğünü duyduğunda verdiği tepki.

    “Allah’ım sen bizi koru.” s. 97/Zeytin

    Allah’ı var Leylek bir pislik yapmadı. Bu konuşmalardan sonra Zeytin’i kenara koyup, Kelebek’i birinci plana yerleştirdim. Katille ilk karşılaştığımız bölümü tekrar okudum. Şu iki cümleden katili üsluptan yakalayacağımızı anladım.

    “Üslup diye tutturdukları şey, kişisel bir iz bırakmamıza yol açan bir hatadır yalnızca.”

    “Kar, benim imzam olarak görülebilecek bütün izleri örtüp yok etmiş. Bu Allah’ın da üslup ve
    imza konusunda benimle ve Behzat'la aynı fikirde olduğunu kanıtlıyor. “

    Tekrar Kelebek’e geldim. Şu cümleden imzaya önem verdiği anlaşılıyor ama nasıl güveneceksin.
    “Çünkü hakiki yetenek ve hüner, altın ve ün sevgisiyle bile bozulmaz. Hatta, doğrusunu
    söylemek gerekirse, bana olduğu gibi, para ve ün hüner sahibinin hakkıdır ve onu aşka
    getirir. “ s. 76 /Kelebek

    Aklımda deli sorular. Devam ettim okumaya. Leylek’in savaşla ilgili birçok resim yaptığını biliyoruz ve eniştenizin ölmeden önce okuyucuya attığı kazığa bakın.

    “... senin de gençliğinde çizimine katıldığın topların, tüfeklerin, çadırların hepsi;.... hepsi,
    hepsi yok olacak."s. 197/Enişte

    Leylek de yeniden devreye girdi derken Üstat Osman neyseki yeniden imdada yetişip bizi üslup konusuna geriye döndürdü.

    “ Çok gururludur; bu da, imza atacak kadar kendini küçük görebiliyorsa bunun görülmesini ve
    bilinmesini ister, attığı imzayı saklamaz anlamına gelir.” s. 295/Üstat Osman - Zeytinin
    Sıfatları

    “ Musavvir Günahkâr Mustafa Çelebi diye imza attığını gördüm. Çünkü bir üslubum var mı,
    yok mu, olmalı mı, varsa imzayla ortaya konmalı mı, eski üstatlar gibi saklamak mı,
    alçakgönüllü imza atmayı mı atmamayı mı gerektirir gibi meselelere kafayı takmadan
    imzasını gülümseyerek ve bir zafer duygusuyla atar.” s. 300/Üstat Osman - Leylekin Sıfatları

    Yine Leylek devreden çıktı ve nihayet at çizimi. Hiç düşünmeden çizen Kelebek, üçkağıt yapan Leylek ve kuşkuyla farklı bir çizim yapan Zeytin.

    “Atı çizişimden kim olduğumu anlayabildiniz mi?
    Bir at çizmem istendiğini işitir işitmez, yarışma olmadığını, çizdiğim attan beni teşhis etmek
    istediklerini anladım. Kaba kağıda yaptığım at alıştırmalarımın zavallı Zarif Efendi'nin
    cesedinin üzerinde kaldığının farkındayım. Ama bir kusurum, bir üslubum yoktur ki benim
    çizdiğim atlara bakıp kim olduğumu bulabilsinler. Bundan emindim emin olmasına, ama yine
    de atı çizerken bir telaşa kapıldım. Enişte'nin atını çizerken, kendimi ele verecek bir şey
    çizmiş olabilir miydim? Şimdi farklı bir at çizmeliydim. Bambaşka şeyler düşündüm bu sefer, "kendimi tuttum" da kendim olmadım.
    Ama ben kendim kimim? Nakkaşhanenin üslubuna katılmak için kendi içindeki harikaları
    saklayan biri miyim ben? İçindeki atı bir gün zaferle çizecek biri mi?”s. 321/Katil

    Tam 321. Sayfada netleştirebilmişiz katili. Hala içimizde bir şüphe olmasına rağmen artık başka bir veri yok gibi. Sonradan öğrendik ki “Allah’ım sen bizi koru.” İnancının kaybetmiş. İronini kralı değil de ne bu? Aynanın diğer tarafına baktığınız da bambaşka bir anlam. Yine katilin konuşmalarından önceden savaş resimleri çizdiğini de öğrendik.

    Bu kitap aklıma geldiğinde iki şeyi hatırlayacağım ilk önce. Birisi bu ironi ikincisi de güvenilmez anlatıcının katil ben değilim deyişi. Bunlar efsane işler. Ustalık böyle bir şey heralde.

    Herkese Keyifli okumalar dilerim.
  • 688 syf.
    ·1 günde·10/10
    Uzun zamandır ne alıntı ne de inceleme paylaşmaya vaktim oluyordu. Birkaç gün önce yakın bir arkadaşım 3 yıl önce çok beğenerek okuduğum bir kitabı okuduğunu söyleyip kitap üzerine muhabbet açınca işler değişti tabii. Fark ettim ki hiçbir şey hatırlamıyorum. Bu duruma çok üzüldüğüm için de uzun veya kısa okuduğum her şey üzerine bir şeyler yazmaya karar verdiğim. Çünkü bin tane kitap okumak değil bin tane kitaptan etkilenerek bir karakter oluşturmak önemli. Ve okuduğumuz şeyler üzerinde düşünür, konuşur, yazarsak okuduklarımızı daha çok benimsiyor ve daha çok şeyler hatırlıyoruz.

    -spoiler İÇERİR. Kimsenin okuma zevkini kaçırmak istemem. Eser üzerine yapılabilecek bütün konuşma ve tartışmalara da açığım, hatta memnuniyet duyarım.-

    Kitabın üzerinde durulmayı en çok hak eden karakteri Raskolnikov’du. Annesi ve kız kardeşini bırakarak Petersburg’a hukuk öğrenimi için gelen başkarakterimiz bir süre sonra maddi imkânsızlıklar nedeniyle öğrenimini bırakmak zorunda kalıyor. Tabuta benzettiği küçücük ve karanlık odasında gün boyu uzanıp düşünmek dışında hiçbir şey yapmıyor. Düşünmek için vaktiniz olduğunda kafayı yiyorsunuz, derler yasıl karakterimizin de zihninde yavaş yavaş hastalıklı düşünceler belirmeye başlıyor. Öncelikle insanların ikiye ayrıldığına inanıyor; sıradanlar ve özel olanlar. Kanunlar ve ahlak kuralları sıradan insanlar için. Toplumun devam etmesi için onlara ihtiyacımız var. Özel insanlar ise herhangi bir kuralla bağlı değiller. Onlar aslında kuralları koyanlardır ve onların başarıya giden yollarında her şey mubahtır. Anladığım kadarıyla Napolyon hayranı olan Raskolnikov (incelemenin kalanında ona yazması daha kolay olduğu için Rodya diye hitap etmeyi düşünüyorum.) “Örneğin benim yerimde olsaydı o olsaydı ne yapardı?” diye düşünmeye başlıyor. Ne de olsa açlık ve parasızlık Napolyon için küçük sorunlardı. Ve önemli kimseler bu küçük sorunları çözmek için ne kadar kurallara aykırı ve hatta alçakça şeyler yapsalar da halk onlara kızamazdı çünkü Napolyon zaten yaptığı alçakça şeyleri bile halkının yani çoğunluğun iyiliği için yapıyordu. Bu düşünceler büyüdü, büyüdükçe fanteziden plana evrildi. Rodya’nın içinde bir Napolyon olma hezeyanı başladı.

    Bunalım zor bir şeydir. Paranız yoksa bu bunalım daha da zorlaşır. Küçük, karanlık, pis bir yerde yaşıyorsanız ve paranız yoksa her şey gözünüzde küçülmeye başlar. İmkân verilmemiş bir Napolyon da olabilirsiz, değeri bilinmemiş bir Atatürk de, atanamamış bir Hitler de… Gözünüzde küçülenler ise bunlar için ödeyeceğiniz bedellerdir. Ve size verilmeyenleri almak istersiniz, ama bunalım yataktan çıkmanıza bile izin vermez. İşte Rodya’nın bu aşamalarda geçmesini okudum, sonunda kader ve tesadüfler yığını karşısına rehinci bir kocakarı -kitapta geçen tabir bu- çıkardı. Toplumun kanını emen bir bit. Onlarca gencin okuması ve dünyayı daha iyi bir yere dönüştürmesi için bir bitin öldürülmesi gerekiyorsa öldürülmeliydi tabii ki, Rodya da öldürdü.

    Raskolnikov ile ilgili ilginç bir bilgi vereyim size; “Aslında okuluma devam edebilirdim, annem ne yapar eder bana okul için para gönderirdi, özel derslerden de az da olsa para kazanıyordum onunla da karnımı doyurabilirdim ama yapmadım.” diyor. Tam cümle aklımda kalmasa bile kurduğu cümleler bu minvalde. Mücadele etmekten korkup fantezilere dalmak daha kolay geldiği için mi okulu ve işi bırakıp aylarca hiçbir şey yapmadan yatmayı seçiyor yoksa Napolyon’un 3 kuruş kazanmak için vakit kaybetmeyeceğine inandığı için mi bilmiyorum; her ikisi de olabilir. Hiçbir zaman aç kalacak kadar parasız kalmasak da bütün üniversite öğrencileri mahiyetleri gereği parasız olduğu için Rodya’nın akşama kadar yatıp düşünmesi bana çok tanıdık geldi. Hatta günlerce ‘kredi kartının ekstresi geliyor, ne yapacağım?’ diye hayıflanan arkadaşlarımın birkaç gün içinde ‘ben de diğer insanlar gibi düşünmeden para harcayabilmek istiyorum!’ diye isyan edip düşüncesizce krediye abanan çok arkadaşım var. Yapma, etme telkinlerimizi kulak ardı ediyor, çalışabileceği işleri reddediyor ve bir süre o isyancı ruh haliyle kendi kendilerini avutuyorlar. Bu insanları yargılayamıyorsun. Ne de olsa psikolojik durumlarını ve ne kadar bunaldıktan sonra bu isyanın başladığını kimse bilemez. Bu insanlara hak da veremiyorsun. Herkes yediği yemeği hak etmek zorunda. Ve elindekine göre harcamak zorunda. Aksi takdirde ya deliriyorsunuz ya da hırsız oluyorsunuz. Tabi özel insanlardan değilseniz eğer.

    Suç ve Ceza’nın konusunu hep ‘bir gencin bir cinayet işlemesi ve sonrasında çektiği vicdan azabı’ olarak duymuştum. Şunu söylemeliyim ki kitabın sonuna kadar vicdan azabına dair hiçbir şey göremedim. Çünkü Rodya yakalanmayacağını anladığı zamanlar rahatlıyor ve hastalığı hafifliyordu. Sayıklamalar ve titremeler yalnızca polisin nefesini ensesinde hissettiği zamanlarda ortaya çıkıyordu. Oysaki vicdanın hapse girme korkusuyla bir ilgisi yoktur. Zaman zaman kiralık katillerde görülen polise bile bile ipucu verme ve yakalanmamasından gizliden gizliye kibir duymasını da göz önüne alarak varıyorum vicdan azabı çekmediği kanısına. Rodya da her fırsatta pişman olmadığını söylüyor. Hissettiği duygunun öfke ve hayal kırıklığı olduğu konusunda ısrarcı. Napolyon olmadığını fark etmekten ileri gelen bir öfke. Çünkü Napolyon cinayeti işlese bile yakalanmazdı, yakalansa bile tutuklanmazdı, tutuklansa bile işlediği cinayetin halkın gözündeki meşruiyeti silinmezdi. Çünkü Napolyon değil yaşlı bir kocakarıyı, yüz binleri öldürse bile vicdan azabı çekmezdi.

    Burada bazı noktalarda Raskolnikov'a katıldığımı kabul etmek zorundayım. Ortaokulda veya lisede tarih öğretmenim 'Seyit Onbaşı o gemiyi vuramamış olsaydı savaşta cephaneyi izinsiz kullandığı için kurşuna dizilirdi.' demişti. Oysaki şu an herkes adını biliyor ve minet duyuyor. Yani bizim kötü diye yargıladığımız insanlar aslında çoğunlukla başarısız kimseler.


    Dostoyevski gerçekçidir. Karakterleri genelde sokakta karşılaşabileceğin türden insanlardır. Raskolnikov ve kardeşi Dunya da böyleydi. Ama Sonya ve Ramuzihin böyle değildi. Saf iyiliğin vücut bulmuş hali gibiydiler. Katil olduğu için Raskolnikov’a kızmadılar, ona sırt çevirmediler, kovulsalar bile gitmediler ve yardım etmeye çalıştılar. Hatta Sonya cinayeti Rodya’nın işlediğini öğrendiğinde verdiği ilk tepki “Ne yaptınız, ne yaptınız böyle kendinize!” oldu. Bu iki karakter de Dostoyevski’nin gerçekçiliğinin bir parçası mıdır yoksa bu kadar iyi insanlar yalnızca bir ütopya mıdır bilmiyorum ama gerçek olmamalarını diliyorum. Bu kadar iyi niyetli ve fedakâr olmak bence büyük bir felakettir.

    Üzerine birkaç kelime etmek istediğim bir karakter daha var; Porfiriy, dosyayı yürüten savcı. Belki de yargıç. Kıdemli bir polis bile olabilir. Mesleğini tam olarak hatırlamıyorum ama kitap boyunca nefret ettim kendisinden. Şüphelerinde haklı bile olsa bir fikre saplanıp kalmanın canlı bir örneğiydi Porfiriy. Hiçbir somut delili olmamasına rağmen Rodya’nın üstüne gidiyor, onu aklayacak delilleri görmezden geliyor, ve sinirlerinin zayıf olduğunu bildiği bu adama psikolojik baskı ve çeşitli oyunlarla suçunu itirafa zorluyordu. Dediğim gibi haklı olması hiçbir şeyi değiştirmez. Bu muamelede bulunduğu kişi masum birisi olsaydı kendisine ne kadar ağır gelirdi düşünmek gerek. Hatta bu kadar uzun süreli bir psikolojik baskı sinirleri zayıf olan birisine işlemediği bir cinayeti işlediğine bile inandırabilir. Bu adamı sevmedim.

    Dostoyevski severim. Duygu, düşünce okumayı severim. Karakter analizi okumayı severim. Keyifle okuduğum bir kitaptı. Namının hakkını veren bir kitaptı. Herkese tavsiye edebilirim.

    İyi okumalar.
  • 656 syf.
    ·11 günde·Puan vermedi
    İlklerle başlıyoruz satırlarımıza.İlk incelemem ve ilk Kemal Tahir okumam bu. (Baştan belirteyim spoiler içerir !!) Kitabı elime almamla kalınlığı korkuttu önce. Sonra yazarın adının tanınmışlığı ve kitabın klasikliği bu korkumun önüne geçti. Sonuçta klasik okumayı çok seviyorum, ne kadar zorlayabilir ki dedim ve başladım okumaya …
    Kitap, Türkmenlerin çevresindeki düşmanlarla ölümüne mücadele edip yeni yerler fethederek Osmanlı Devleti’ni nasıl kurduğunu anlatıyor. Karakterler çok güzel oluşturulmuş , yazar bu bakımdan çok başarılı bir yol takip etmiş. Sadece kitabın bazı yerlerinde yazarın anlatımıyla karakterin konuşmaları birbirine girmiş bu da kitabın akıcılığına set oluşturmuş şahsımca. Kitabı okumam boyunca uzun paragraflardan biraz sıkıldım çok şükür ki kahramanların konuşmaları imdadıma yetişti. Kitap tekrar akıcılığına kavuştu böyle kısımlarda .
    Romanı okurken kendinizden bir şeyler illa ki buluyorsunuz. Milli duygular ,gelenek görenekler ,arkadaşlıklar sizi kendisine çekiyor. Kesinlikle okunması gereken kitaplardan .

    Kitap bitince bende en çok etki bırakan karakter Kerim Çelebi ( Kerimcan) oldu . Yahşi İmamın yanında molla olmaya sevdalı genç, kılıç yerine kitaplara sevdalı . Maneviyatı ağır basıyor dünyanın kötülüklerinden bihaber Kerimcan ‘ın . Ama kader onun bu tutkunluğuna oyun oynar aniden.Abisi kalleşçe arkadan vurulup öldürülüyor . Notüs Gladyüs ve Uranha adlı karaktersizler tarafından. Bunu öğrenen anası (Bacıbey namıdiğer Devlet anamız ) öç almak istyor.Böyle bir durumda oturup kitap okuyamazsın Kerimm al şu kılıcı düş kafirlerin peşine diyerek bizim Kerimin kitaplarını yakıyor.Kerimcan üzgün, bitik .Ama anası da haklı.Yapacak bir şey yok kaderin ona sunduğu role bürünüp düşüyor kanlılarının peşine …Kitabın sonunda öç alınıyor ve Kerim tekrar kılıçları bırakıp kitaplarına kavuşuyor şükür . Ertuğrul Gazi ,Osman Bey, Orhan Bey milletini seven koruyup kollayan beyler olarak çok seviliyorlar . Halkını gözeten bu beyler babadan gördüklerini kendileri uyguluyor . Her zaman haklının yanında olup namussuza göz açtırmıyorlar.Düşmanlarına korku salan Türkmenlerin elbet çok düşmanı olur. Yalnız kitaptan da gördüğüme göre düşmanından çok dostundan sakınacaksın . Alişar bey ve Dündar bey bunun apaçık kanıtı olarak çıkıyor karşımıza.Neyse ki cezalarını buldular.
    Devlet.. Büyük bir yapılanma olmalı. Ve güçle donanmalı.Her vakit uyanık olmalı ki tuzağa düşüp haline yanmamalı. Devlet herkese yetmeli , koşmalı; bir ana gibi sarmalı halkını ..
    Kitaptan özetle bunu anladım. İlk incelememi okuyan herkese teşekkür ediyorum.Umarım yararlı olmuşumdur. Devlet Ana’yı okuyacak bütün okurlara keyifli okumalar diliyorum .
  • 446 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Dikkat spoiler içerir.
    Zamanında psikolojik sorunları yüzünden ilaç tedavisi alan Wu Cheng mesleği olan öğretmenliği bırakıp Tayvan'da ilk olarak özel dedektif olur ve ilk işini alır. Bayan Lin, eşinin kızına bir şeyler yaptığından şüphelenmektedir. İşe başlayan Wu, bu arada Tianlai adlı şoförle tanışır. Aslında Bay Lin'in bayan Qui ile bazı doktorlara şantaj yaptığını öğrenir ve meseleyi çözer. Bu arada yaşadığı yere yakın bir yerde cinayet işlenmiştir. Tombul lakaplı polis ile arkadaş olan Wu işlerin ne kadar karışacağını hesaba katamaz. Cinayetler artar ve bir seriye dönüşür. Arkadaşı Axin, annesi, yardımcısı Tianlai, sonradan yakınlaştığı bayan Lin de dahil olmak üzere herkes onu savunurken bir seri cinayetin şüphelisi olarak bay Wang'ın huzuruna çıkar. Cavus Di ile beraber ondan şüphelenir ama delil olmadığı için serbest kalır ve soruşturmaya dahil olur. En sonunda fark ederler ki katil Su adında bir öğrencisidir. Zamanında yazdığı bir oyunu ağır bir şekilde eleştirdiği için bu işe girişmiştir. Acaba Wu bu işten sağ salim kurtulabilecek midir? Bayan Lin ile olan ilişkisinde bir gelecek var mıdır? Bundan sonra özel dedektif olarak çalışabilecek midir?
    Tayvan'ın en meşhur dedektif bundan sonra ne yapacaktır? Keyifle soluksuz okunan bir roman.
  • 334 syf.
    ·2 günde·9/10
    Öncelikle şunu belirteyim bu son kitabın değil, tüm serinin incelemesi diyebiliriz. Spoilersiz bir yorum yapmak bu seri için kolay değil. Ama genel hatlarıyla yorumlamak gerekirse seriyi çok sevdim. Fantastik aşığı bir insan olarak bu seri beni ( aklımda bazı soru işaretleri olsa da) oldukça doyurdu. Kitabın ana karakteri olan namı değer Bayaz Kurt Adelina, yer yer yargılasamda sevdiğim bir karakter oldu. Diğer karakterlere yazar çok yoğunluk vermediği için nötrüm diyebilirim. Bundan sonrası ağır SPOİLER içerir. Uyarmadı demeyin!!!

    Şunu tüm samimiyetimle söyleyebilirim ki Adelina’nın ölümü Enzo’ nun ölümünden daha az şaşırtıcıydı. Bu Enzo’yu sevdiğimden değil, hatta tüm seri boyunca bu şahıstan nefret ettim. Ayrıca yazarın niye Enzo’nun ağzından bölüm yazmadı anlayamıyorum. Enzo da önemli bir gücü olan Elit sonuçta. Bunun eksikliğini seri boyunca hissettim. Hele hele Enzo’nun tekrar dirildiği kitapta nerdeyse hiç bölümü yoktu. Neyse Enzo hakkında bu kadar inceleme yeterli. Gelelim Raffaele’e. Bu karakteri ilk kitapta kız zannediyordum. Ta ki kitabın sonlarına doğru. Çok büyük bir hayal kırıklığı yaşadığımı itiraf ediyorum. Kız olsa daha iyi olurdu bence. Raffaele konusunda da nötrüm. Haksız olduğu taraflar olsa da genele bakıldığında gerçek hayatta herkesin yanında olmasını isteyeceği bir karakterdi. Kitapta çok gereksiz karakterler olduğunu düşünüyorum. Bunların en başında Meave karakteri. Gücü baş döndürücü olsa da hiçbir işe yaramadığını gördük. Lucent ile olan ilişkileri çok saçmaydı. İlişki bile denemeyecek bi şeydi. Mimar, Dante, Gemma bunlara değinmiyorum bile çünkü yazar bile bu karakterleri umursamamış. Gemma’nın ölümü kadar rezalet bir şey görmedim. Hatırladıkça sinirleniyorum. Gelelim Teren Bey’e. Seri boyunca Adelina ve Teren arasında bir şey olur mu acaba diye bekledim. Olmadı. Üzüldüm mü? Hayır. Ama olsaydı güzel olabilirdi. İki kötü ve güçlü karakter.

    Afsuni seriye bir anda giren acaba Enzo’nun yerini alır mı dedirten ve kendini bana Enzo’dan daha çok sevdirten bir karakter oldu. Adelina’yı öyle güzel sevdi ki Adelina’nın yerinde olasım geldi. Adelina her ne yaparsa yapsın arkasını dönüp gitmedi. En kötü zamanlarında yanında oldu, ona herkes gibi içindeki kötülük yüzünden kızmak yerine içindeki iyiyi görmesini sağladı.
    Ve gelelim seri boyunca en sevdiğim karakterlerden ikincisi olan Violetta’ya. Gerçekten içinde iyilik olan tek karakterdi diyebilirim. Elit olduğunu öğrendiğimde şok olmuştum. Ve gücü bence en özel güçlerden biriydi. Bu evrende yaşasaydım Violetta’nın gücüne sahip olmak isterdim. Açıkçası Violetta’nın yerinde olsam ablasının yanında bir dakika bile durmazdım. Ama o sonuna kadar ablasını iyileştirmek için elinden geleni yaptı. Adelina’nın Violetta’nın boğazına bıçak dayadığı sahnede kitabın içine girip Adelina’yı boğmak istedim. Bunca şeye rağmen sonunda yaptığı fedakarlık gözlerimi doldurdu. Violetta bu fedakarlığı haketti mi? Dibine kadar. Violetta’nın tek sevmediğim yanı çok narin ve saf olması. Bu halde nasıl devlet yönetecek hiç bilmiyorum. Umarım Marıe Lu bir ara kitap çıkartır. Biz de görürüz. Ayrıca Sergio ile aralarında ha bi şey oldu ha olacak derken hiç bi şey olmadı. Yani Sergio karakteri olmasa da olurdu. Tüm seri boyunca 2-3 satırda geçti. Adelina’nın sürekli buhranlarını ( gerçekten sürekli aynı şeyler) okumaktansa diğer karakterlere yoğunluk verilebilirdi. En azından ölünce üzülürdük.
    Sonuç olarak Marıe Lu yine iyi iş çıkarmış. Daha önce Efsane serisi de okumuştum. O seride konu çok farklı değildi ama karakterlere aşıktım. Bu seride konu çok güzeldi gerçekten acayip güzeldi ama karakterler olmamıştı. Konuyu işleyiş biçimi güzeldi. Ama Elit sayısı azdı bence. Bu konudan en az 6-7 kitap çıkardı. Yani konuya biraz yazık etmiş yazarımız. Bu kadar eleştirime rağmen serinin aurası gerçekten harikaydı. Okuyun, okutun.
  • 352 syf.
    ·Beğendi·10/10
    İlk kitap incelemem. :) Umarım güzel ve  kaliteli bir inceleme olmuştur. Yorumlarınızı bekliyorum :)

    (Çok uzun ve genel olarak kitaptan alıntılardan oluşan bir inceleme oldu kusura bakmayın.)

    Kitabı geçen yıl okudum.  Fakat ilk okuduğumda kafamda soru işaretleri kaldığı için bir kez daha okumak istedim.

    Kitaptaki alıntıları ve incelemeleri için Celâl Üster'e minnet duyuyorum.


    Öncelikle sizelere kitaptaki alıntılarla   kitabı birazcık tanıtmak istiyorum.


    Neden 1984?

    Orwell'ın romanı, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adını taşıdığı için, 1984 yılı, yıllar öncesinden bir söylence olup çıkmıştı.

    Oysa Orwell, başlangıçta, öykünün geçtiği yıl olarak 1980'i seçmiş, kitabın tamamlanması biraz da hastalığı yüzünden uzadıkça ilkin 1980'i 1982 olarak değiştirmiş, daha sonra da 1984'te

    karar kılmıştı.1

    Sonradan, romanına 1984 yılını tarih biçmesinin nedenini yakın dostu, yazar Julian Symons'a açıklarken,

    "Kitabın yazımını 1948 yılında tamamladığım için, 1948'in son

    iki rakamının yerlerini değiştirmeye karar verdim," diyecekti.


    1984'te anlatılmak istenen toplum düzen:


    Büyük gözaltı

    Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'te anlatılan toplum düzeni, bir "büyük gözaltı"dır. Güç ve iktidarın sınırsızca uygulandığı, bellek, düşünce, dil ve aşkın iğdiş edilerek özgürlüklerin tümden ortadan kaldırıldığı bu "büyük gözaltı"nı en sağlıklı yorumla-yanlardan biri de, kanımca, Erich Fromm'dur:

    "George Orwell'in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ü, bir ruh halinin dile getirilmesi ve bir uyarıdır. Dile getirilen ruh hali, insanoğlunun geleceğine ilişkin handiyse bir umarsızlık, uyarı ise, tarihin akışı değişmediği sürece dünyanın dört bir yanındaki insanların en insani niteliklerini yitirecekleri, ruhsuz otomatlara dönüşecekleri, üstelik bunun farkına bile varmayacaklarıdır. (...)


    Aykırı düşünen buharlaşır!

    Kuşkusuz, bir de "düşüncesuçu" vardır. Sözgelimi, günce tutmak bile tehlikeli bir suçtur. Düşünce Polisi sürekli ensenizdedir. Tutuklamalar her zaman geceleyin yapılır. Ansızın irkilerek uyanırsınız, hoyrat bir el omzunuzu sarsar, gözlerinize ışıklar tutulur, yatağınızı acımasız yüzler çevreler. Çoğu zaman ne yargılama olur ne de bir tutuklama raporu tutulur. Ortadan kayboluverirsiniz. Adınız kayıtlardan silinir, yaptığınız her şeyin kaydı yok edilir, bir zamanlar var olduğunuz bile yadsınır, sonra da tümden unutulur. Kökünüz kazınır, külünüz havaya savrulur; onların deyişiyle "buharlaşırsınız"...

    Duvarlara asılı posterlerdeki Büyük Birader'in gözü hep üstünüzdedir. Ama yalnızca posterlerden bakan o yüz değil.

    Her eve yerleştirilmiş olan tele-ekranlar, aynı anda hem yayın yapabilir hem de görüntü ve sesleri kayda alır. Tele-ekranın görüş alanı içinde bulunduğunuz sürece hem işitilebilir hem de görülebilirsiniz. Gel gör ki, ne zaman izlenip ne zaman izlenmediğinizi anlamanız olanaksızdır. Düşünce Polisi'nin, kimi ne kadar sıklıkla izlediği bilinemez; alıcıyı istedikleri zaman çalıştırabilirler. Daha da ürküncü, söylediklerinizin her an işitilebileceği, karanlıkta olmadığınız sürece her hareketinizin görülebileceği varsayımı içgüdüsel bir alışkanlık olup çıkar, artık hep bu varsayımla yaşamak zorundasınızdır ve yaşarsınız da...


    Erotizm tehlikesi!

    Okyanusya'da, insanlara getirilen en ağır baskılardan biri de cinsellik alanındadır. Parti'nin amacı, yalnızca kadınlarla erkekler arasında sonradan denetleyemeyeceği bağlılıkların oluşmasını önlemek değildir. Asıl amaç, sevişmekten zevk almayı tümden yok etmektir. Erotizm "düşman" olarak görülür. Parti üyeleri arasındaki evliliklerin bir kurul tarafından onaylanması gerekir. Gerçi bu kural hiçbir zaman açıkça dile getirilmez, ama birbirlerini fiziksel olarak çekici buldukları izlenimi uyandıran çiftlerin evlenmesine de izin verilmez. Evliliğin kabul gören tek bir amacı vardır, o da Parti'ye hizmet edecek çocuklar dünyaya getirmektir. O yüzden, cinsel ilişkiye, "lavman yapmaktan farksız, hiç de iç açıcı olmayan sıradan bir işlem" olarak bakılır.

    Üstelik bu da açıkça dile getirilmez, çocukluklarından başlayarak dolaylı bir biçimde Parti üyelerinin beyinlerine işlenir.


    Bu kitabı okumadan önce kafamın içerisinde dönüp dolaşan, ayaklanmaya çalışan bir fikir vardı. Ama ben bu fikri tam olarak yansıtmıyor ve de dile dökemiyordum. Ta ki çok sevdiğim bir hocamızın gelip bana bu kitabı önermesine kadar.

    Dediğim gibi ilk okuduğumda kafamda bir sürü soru işareti bırakan bir kitap olmuştu. Ama daha sonraki okuyuşlarımda yapboz parçaları tam olarak yerleşmeye başlamıştı.

    Bu kitap sayesinde kafamda dolaşan fikir tam anlamıyla toparlanmış ve benim için bir model oluşturmuştu. 

    Eğer ben şuan bir fikri, görüşü savunabiliyorsam bu kitap sayesinde oldu. Diktatörlüğün ve iktidarın insanlar üzerindeki baskısını en güzel ve en iyi anlatan kitap sanırım. Orwell kitapta ütopik bir dünyayı ele almış olsa da nedense ben okurken sürekli günümüzle kıyaslayarak okudum.  Kitap hakkında tek olumsuz düşüncem, hayatı uğruna verdiği, aşkı uğruna verdiği bir savaşa baş kahramanın sonunda yenik düşmesidir. Bu kadar çaba, direniş, ayaklanma  nedendi o zaman ? Sonunda bu çabanın ve direnişin bir karşılığı olmalıydı bence. Ama yine de her zaman için baş ucu romanım olacak. Kesinlikle ve kesinlikle gelmiş geçmiş en iyi romanlardan birisi. Ölmeden önce muhakkak okunmalı. :)