• 320 syf.
    ·8/10
    (Yorum ağır spoiler içerir. Sonradan bana okuup da spoiler yedim diye kızmayın.) Kitabı bundan bi 20 gün önce bitirdim. Sıcağı sıcağına bu yorumu yapabiseydim keşke daha sağlıklı olurdu. Ama ne yapalım geç de olsa sizleri kitapla ilgili bilgilendirmeye çalışacağım.
    Öncelikle bu tarz aşk kitaplarının kapak fotoğraflarına kızıyorum. Çoğu zaman bir kadın ve bir tarafları açık hatta bazen her yeri açık! Bu okuyucuya ve kitaba hakarettir. Bu kapaktan anlaşılan şudur: Kitap hiçbir edebi değere sahip değil, bu kapakla daha fazla satmasını umuyoruz. Hem bir de böyle kapak yüzünden kitabı otobüste trende rahat okuyamıyon. heralde derdi mi anlatabilmişimdir. Hiç uzatmadan kitaba geçeyim.
    Yazar 1800leri çok iyi anlatmış. Adeta 19. yüzyıl İngiltere'sinde buluyorsunuz kendinizi. Kitap bir tesadüf üzerine kurulu. Önceden kızardım bu tesadüflere ama şimdi kızmıyorum bu tesadüfler olmasa aşk romanları yazılmaz. Hem bazen gerçek hayatda da tesadüflerle karşılaş mıyormuyuz? Anna tesadüf üzerine Simon adlı kendisinden büyük yakışıklı biriyle karşılaşırız. Anna karşılaştıkları nedenden dolayı bu adamdan nefret eder ama cazibesinden de kendini alıkoyamaz. Bir partide bu ikisi birbirlerine yakınlaşırlar bunu gören Annanın abisi olaya müdahil olur ve dedikodu çıkmasın diye evlenmeye zorlar onları. Bura da vay be demeden kendimi alıkoyamadım. Bu abinin kanında heralde Türk kanı var nasılda erkek gibi koruyor kardeşini. Bunlar evlendikten sonra da Simonun yaşadığı yere taşınıyorlar. Anna gurbet acısı çekiyor burada aynı bizim ülkede başka köye gelin olarak giden kızlar gibi. Simon bu evliliğin süremiyeceğini söylüyor. Nedenmiş ölen eşi ve çocukları yüzünden. Burası biraz bana garip geldi. Geçmiş geçmişte kalmış. Tamam karın ve çocuklarının ölümünden kendini suçlu buluyorsun ama suçlu buluyon diye de kendine hayat boyu acı çektirmenin lüzumu yok. Acı çekerek hep hayat geçmez. Senin evine her girdiği ortama neşe saçan bir kız gelmiş şimdi. Ne suçu var bu kızın senin geçmişte yaptığın hataların cezasını çekmeye. Tabi Anna hiçbir zaman pes etmiyor ve Simon2un sevgisini de kazanıyor.
    Yazar karakterleri anlatırken çok değiştrebiliyor kişiliklerini. Mesela Simon bi yerde kaba biiriymiş gibi gösterirken bir yerde çok iyi biri yapabiliyor. Ya da Anna'yı normal bir güzellikte anlatırken kitabın ilerleyen bölümlerinde güzeller güzeli bir kızmış algısı yaratıyor. Tabi bunları ustalıkla yapmış.
    Kitap sürekleyici. Okudukça okuyası geliyor insanın. Zaten bu tarz bestseller romanlar insanın merak duygusu sebebiyle bir çırpıda okunuyor. Daha lafı uzatmaya gerek yok heralde. Kitabı beğendim. boş vaktiniz olduğu birgün alıp okumanızı tavsiye ederim.
  • 813 syf.
    ''Dikkat Spoiler İçerir''

    Kitabı ilk elime aldığımda 200 sayfa nasıl geçti anlamadım bile. O kadar akıcıydı ki. Hürrem'in gelişi yaşadıkları, epey hüzünlüydü. Mahidevran'a üzülmedim ama Hürrem'e de sevinemedim. Ne bileyim.Bi boşluk oluştu bende. Objektif olarak değerlendirdim sanırım. Taht üzerine oynanan binlerce oyundan bir tanesi dedim ve devam ettim.

    Tırnak içine alarak belirtmemiz gereken şeyse ''kurgusal'' bir roman olduğu. Hürrem'e kesinlikle bir tarih romanı olarak bakıp okumayınız. Hataya düşersiniz.

    Hürrem'in romandaki kurgulanmış olduğuna inandığım 'tek gecelik bir ilişki' olayı çok havaiydi. Bu konuları araştırmayı sevdiğimden ben bunu ortaokul yıllarımda öğrenmiştim.Bir profesörün iddiasına göre Selim Kanuni'den değilmiş, sarışın olması çok manidarmış, sarayda gezen bir hekimbaşı varmış varmış da varmış..Rivayetler hikayeler. Halkın en sevdiği şeyler. Sanırım Altınyeleklioğlu'da okumuş ve romanını bu şekilde düzenlemiş. Söylenen şeyler ağır ithamlar. İtham ettiği kişi de hanedan mensubu. O yüzden kitaptan hareketle ''bu da böyleymiş tarzında yorumlamamanızı umuyorum.

    Hürrem kadar akıllı ve yaptığı her şeyi incelikle işlemiş bir cariyeden böyle hataları korkmadan yapıp geçmesi hayallerin ötesinde olur. Bu konuya takılmamın nedeni tam olarak bir Osmanlı hünkarının üzerine şüphelerin düşmesidir. Sultan Selim'i sevmek zorunda değilsiniz, ya da beğenmek ama bu şekilde soyu kirlettiğini düşünmek büyük çok büyük bir gaflettir.

    Burada konuyu ortaya atan yazarın ve ona karşı görüştekilerin düşünceleri mevcut

    http://hababam10.blogspot.com/...iahurremin-oglu.html

    Bir de Semiha Hanım vak'ası var ki Hürrem sanki lezbiyen ilişki yaşamış gibi lanse edilmiş. Bilinmeden anlatılan şeyler neye nasıl zarar verir dikkat edilmeli şahsi fikrimce.Kitapta Boleyn Kızı etkisini görmedim desem yalan olur. Şehvet göndermeleri Türk tarihi için biraz fazlaydı. Metnin kurgusal kısmı da (tarihi tamamen dışında tutarak söylüyorum) başarılıydı.İ

    Yorumum fazlasıyla uzun oldu ama kitabın içeriği ve tarihi romanları severek okumamdan kaynaklı. ^^
  • 250 syf.
    Fazlasıyla Spoiler İçerir!!

    Felsefe öğrencisi olarak, Mina Urgan incelemesini okumadan, değerlendirdiğimde evet, Platon sonrası devlet ve düzen konusunda yazılan nadir iyi eserlerden birisi. Yine Platon gibi, More da kendi düşüncelerini karakterlere söyletiyor, sanki bir başkası demiş More aktarıyor gibi. Felsefe kitaplarının çoğunda bu durum var, dönem şartları sebebiyle.

    Sezgi olarak değerlendirdiğimde ise, direkt olarak olmasa da Sokrates öldükten sonra Platon’un sergilediği tavırlar var bence More’da. O sebeple çoğu yerde ‘’Vay arkadaş ne orijinal fikir, sen mi düşündün bunu?’’ mizahına girmeden edemedim.:D

    Platon-More karşılaştırmasını okurken zaten yapıyorsunuz da eleştirilerde ‘’Platon devleti faşisttir’’ söylemi o kadar güldürdü ki beni ne desem bilemedim. Kendilerinden olmayan her şeyi faşist ilan etmek maalesef felsefeye de bulaştı. Neyse ki Platon savaşçı ve realist bir toplum peşinde, fikirleri yıllarca hüküm sürmüş ve çoğu zaman gerçekleşmiş büyük bir filozoftur.

    Gelelim More’a. Yaşamıyla fikirleri çelişkili ilerliyor. Söylediği gibi hak savunucusu falan kesilmiyor görev alınca. Kralın dibindeyken de dini özgürlük savunması yapmıyor. Tabii ki More neden Katoliksin diye eleştirmeyeceğiz, madem Katoliksin ve diğerlerini kafir görüyorsun ne diye kitabında din özgürlüğünden bahsediyorsun diyeceğiz ^_^ Kitapta aşırı güzel bir şekilde açıklıyor aslında bunu: ‘’Ve belki de More’un dramı, birbiriyle çarpışan bu güçlerin her ikisine de candan bağlılık duyması; hem geleceğe umutla bakan bir Rönesans adamı, hem de geçmişten kopamayan bir Hristiyan olmasındaydı.’’

    Evlilik yaşantısının feraha kavuşması için kadınların kocalarının önünde diz çöküp suçlarının bağışlanmasını dilemelerini söyler. Hımm. Erkeklerin de aynı şeyi yapmalarından bahsetmiyor yalnız.
    Damadı onun kamçılarla düğümlü iğlerle bedenini zaman zaman
    cezalandırdığını söyler. More, günahtan yeterince korkuyor.

    Mina Urgan çevirisi gerçekten güzel, anlaşılır. İncelemesi çok yerinde olmuş. Konuya hakim olduğu çok belli. Dürüst olmak gerekirse incelemesini Ütopya’nın kendisinden daha çok beğendim.
    Bölümlere de ufaktan değineceğim.
    I.Bölüm genel itibariyle temiz Katolik öğretilerine dayanıyor diyebiliriz. Erdem, ahlak, toplum. İkinci bölüme hazırlık olmuş.
    Kendisi mülkiyet konusunda doğru bir çözüm yapmış. Ama Rousseau ve Locke’u tercih ederdim bu konuda.
    II.Bölüm'e bakınca Ütopya’da zevkli hiçbir şey yok. Düz, monoton ve sıkıcı geldi bu bakımdan bana. Çocuklarını başkalarına evlatlık vermeleri de duygusuz olduklarını düşündürdü. Eleştirilerde Platon’la tamamen ayrılar diyordu. Bu konuda aynı çizgide devleti düşünüyorlar. ‘’Bütün aşağılık, zahmetli ve ağır işleri köleler görürler.’’ İnsan temelli olduğunu söylediği toplumda bu yapılan anlamsız. ‘’Suçlu oldukları için, topluma kazandırmak amaçlı’’ söylemler olabilir. Yine yanlış. Yine. Çok özgürlükçü köleli ve minnak eşit toplum. ^^ Nasıl diyorlar: Thank you Jesus!

    Hele bir savaş konusu var ki sormayın gitsin. Kendileri ölmüyorlar başkalarını öne atıyorlar. Bir de pişkin pişkin diyor ki: ''parayla tuttukları bu adamlar çoğu zaman geri dönmez.'' Yani para ödemezler ama adamlar ölür. Çok onurlu bir davranış More’cum. Katolik Kilisesi Onur Belgesi kazandın. Bana ne Platon’un Devleti’ndekiler ölsün, benim Ütopya’mdakiler değil der gibi gibi :D

    İnsani her değerden maddiyattan, zevklerden kısacası 7 ölümcül günahtan uzak ideal toplum. Bunun olacağına inanmamakla birlikte bütün dünya Sufi olsa, Eren olsa, Gandi olsa yine olmaz. Gerçekten ismi gibi Ütopya.

    Hayvan kesmiyorlar, güzel. Kurban hemen her dinde olmasına rağmen kendilerine uyarlamışlar. Bunda ters bir taraf yok. Avcı kan dökmek için hayvan öldürüyor diyerek avcıya yükleniyor da, avcı da et yemek için öldürüyor, Ütopya’nın kasabı da. Döküldü yine kan. Ni yapacağuk hacı abi?

    İlgimi tamamen kitaba yöneltmeme sebep olan kısımsa Ötenazi. Çoğu kişinin söylemekten çekindiği bir şeyi More rahatça söylemiş burada. Takdir ettim. Bugün de çok önemli bir sorun olan Ötenazi’ye acılara son vermek olarak bakmış. Evlilik konusunda da fikirlerinin -yukarıda belirttiğim dışında- çoğunu beğendim.

    Bağlayacak olursak, İngiltere Kralı Ütopya’ya girer ve artık bir Ütopya yoktur. ^^
  • 347 syf.
    ·9/10
    (Hafif spoiler içerir)
    Bu kitap şu ana kadar okuduğum romantik kitaplar arasında en iyilerden. Kitabın dili sade ve akıcı. Kitap edebi değerden uzak, boş, hiçbir şey anlatmayan, hiçbir şey öğretmeyen aşk romanları gibi değil. Kitabı alıpta ilk sayfalarını okumaya başlayınca vıcık vıcık aşk romanı diye düşünsem de ileri ki sayfalarda yanıldığımı farkettim. Ara sıra savaşlara farklı açılardan bakmak savaş kavramını daha iyi anlamamızı sağlıyor. İşte bu kitapta da şavaşın gerisindeki hemşirelerin gözünden savaşı görmemizi sağlıyor. Tabi bu kitabı okuyan çoğu okur savaşı anlamak için değil de içinde ki aşk için okuyor. Zaten ne zaman çok okunmuş ki içinde aşk olmayan kitaplar! Bu yüzden piyasada boş beleş aşk kitapları çok satan raflarda dolanıp duruyor.
    Biraz da kitabın içeriğinden bahsedeyim. Kitapta Anne adlı karakter arkadaşıyla bir adaya ikinci dünya savaşı nedeniyle hemşire olarak gidiyor. Anne gitmeden nişanlısına gelince evleneceklerine söz veriyor. Bu sözü tutmamak için elinden geleni yapacak olması beni nedense ileri ki sayfalarda hiç şaşırtmadı. Şimdi diyeceksiniz, bu ihanet olmasa kitapta konu kalmaz. Tamam kabul ediyorum. Zaten bunlar gerçek hayatta da yaşanmış. Yazar da kurgusallaştırıp yazmış. Ama bunu gerçek hayatta düşününce deli oluyorum. Bu batı toplumlarında neden hep böyle! Hep bir eşlerini aldatma, boşanma, ihanet... Nefislerine hakim olamayan topluluklar bildiğin. Hayvan mıyız ki hakim olamıyoruz nefislerimize! Biz insanız öyle hep duygularımızın hayatımıza yön vermesine izin veremeyiz. Bir söz verilmişse o söze ihanet edilmez. Bak birinci dünya savaşı zamanındaki bizim Türk toplumumuza. Savaştan dönmeyen eşini yıllarca bekleyen kadınlar görürsün. Hep ümit etmişlerdir bir gün gelecekler diye. İşte bu sadakattir. Kitapta ise daha adaya ayak basar basmaz tüm hemşirelerin gözü erkeklerde, tüm askerlerin gözü de hemşirelerde. Daha sonra da ne hikmetse hepsi de hayatlarının aşklarını(!) buluyorlar o adada. Aaaa ne tesadüf değil mi(!) Daha bir yıl bile geçmeden nişanlısını aldatma yetkisini bulabiliyor baş karakter. Nişanlısı cephede evliliklerinin hayalini kurarken, o bencillik yapıp nefsine uyup hayatımın aşkı diyerek başka erkekle birlikte olabilmeyi kendine hak sayabiliyor. Kimse bana ama seviyorlar birbirlerini falan demesin. Bir insanın nişanlısı ya da eşi olduktan sonra bir daha bakmaz etrafına. Güvenmiyorsan kendine vermeyeceksin söz. Adaya geldiğin an gözün eğlencede olursa da ağlamayacan artık karnındaki bebeği başka aileye vermek zorunda kaldığın için.
    Biraz ağır eleştiri oldu. Neyse dediklerime çok bakmayın. Gençtirler yapmışlardır hata deyip geçelim bu konuyu. Alıp okuyun derim. İyi bir üslupta yazmış yazar. Okuru da sayfalar ilerledikçe şaşırtabilmeyi başarmış. Bence başarılı bir yazar. Altı saatinizi bu kitaba verirseniz pişman olmazsınız diye tahmin ediyorum.
  • 269 syf.
    ·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
    musiki ve tasavvuf'un birleştiği hikayesi ile okuyucuyu mest eden suskunlar..Ben bu kitabı çok beğendim.Başlangıçta dili biraz ağır gelebilir ama merak etmeyin kitabın ortalarında hatta sonlarında aynı ağır dili göreceksiniz :D Kitap, kurgusu ve işlediği konu itibariyle kendini okutuyor hatta elinize yapışıyor. Buradan sonra anlatacaklarım spoiler içerir.
    -spoiler-
    Mahalle bekçisi, gece devriyesi sırasında bir hayalet ile karşılaşır. Hayalet sema yapmaktadır (bkz. semazen) hayaletin görünmesi ile başlayan heyecan kitabın sonuna kadar etkisini koruyor. Daha sonra Sofuayyaş mahallesinde yaşayan Kalın Musa (sesinden dolayı böyle bir lakap takılmış) oğlu Veysel efendi torunları Davut ve Eflatun'u (adamım) tanırız. Yazarın nüktedan bakış açısının yansımasıdır Kalın Musa. Sesli gülmelerimin sebebidir. Aç gözlülüğün ve cimriliğin insanı hangi konumlara düşüreceğini gösterir. Davut Neva'ya aşık olur ve onun için neler yapabileceğini gösterir. Neva zaten aşkı temsil eder (bana göre) ona herkes aşık. Eflatun için yazılacak o kadar şey var ki.. Onu Saf ve temiz kalbi ile tanıyor, huzuru ararken gösterdiği sabrı karşısında hayran kalıyorsunuz. Daha sonra da Suskunluğu karşısında aslında bize anlatmak istediklerini görüyorsunuz. Tabi sadece karakterler bunlarla sınırlı değil. Muhayyer Hüseyin,Neyzen Batın Hazretleri, İbrahim Dede Efendi, zahir,perevelli,Rafael,kirkor ve daha bir çok karakter mevcut. Ayrıca kitapta Semavi dinlerden izler görmek de mümkün. Eflatun'un huzuru ararken 7 büyük Günah ile karşılaşması, zahir'in dövülerek çarmıha gerilmesi,zahir'in peşine takılan kişilerin 12 kişi olması (bkz. 12 havari) Son akşam yemeği yemeleri o yemekte Hz. İsa'nın söylediği sözleri söylemesi..Kardeşi Habil'i katlederek tarihteki ilk katil olan "Kabil" konusunu da bir karakterde işlenmiş. Bunun gibi bir çok konu, olayların içine gizlenmiş bir şekilde okuyucunun kendisini keşfetmesini bekliyor.
    -spoiler-

    Okuyun okutun derim :)
  • 272 syf.
    ·8/10
    (Hafif spoiler içerir. Meraklanmayın can alıcı noktaları söylemedim. Hatta bazı yerlerde üstü kapalı eleştirdim)
    Telefonumu yaptırmak için dışarı çıktım. Dükkan sahibinin bir saat sonra geleceğini öğrenince de yandaki kahveye geçip şu incelemeyi yazayım dedim. Şansıma kahvede ödül töreni mi ne varmış. İçeride yer bulamayınca mecbur soğukta dışarıda bir masada çayımı yudumlarken yazmaya başlıyorum incelememi.
    Kitabı ilk elime aldığımda kitaptaki beğeni algımı baya düşürmüştüm. Ne de olsa yazarın ilk kitabıydı ve bu yüzden çok da iyi olmaması çok doğal bir şey olacaktı. Ama daha ilk bölümdeki Supernatural tarzı bir bölümle başlaması kitaba olan tüm bakış açımı hızla değiştirdi. Daha okuduğum bu ilk bölümde yazarın ne kadar güzel ve profesyonel bir şekilde yazdığını hayranlıkla okudum. Hele bir de olayların yabancı bir kültürde değil de direk bizim kültürümüzde bizim sokaklarımızda geçmesi kitaba beni daha bir ısındırdı. Ne de olsa bayadır Türk yazarların kitaplarını okumayınca, özlemişim bizden birinin yazdığı bir kitabı okumaya. Yazar kitabında bir sürü inancı harmanlamış. Bu da yazarın neden kitabı 3 yılda yazdığını gösteriyor. Ne de olsa baya araştırma yapmak gerek bu inanışları öğrenebilmek için. Benim de baya bilmediğim inanışlar varmış ve kitap sayesinde bunları öğrenebildim. Kitapta bir hoşuma giden olay da yazarın uzatmak için bazı bölümler eklememesi. Çoğu yazarın yapmış olduğu bu hatayı bu yazarda görmedim. Ne de olsa kitap 250 sayfa civarıydı ve istenirse 500 sayfa da yazılabilirdi ama uzatmak için yazılsaydı kitap şuan ki gibi güzel olur muydu tartışılır.
    Kitapta bazı hatalarda gördüm. Biraz da bunlardan bahsedeyim.
    - Bir yerde iki polis bir eve incelemeye gidiyorlar. O sıra hiç zile basmadan balkondan girmeye çalışmaları çok da mantıklı gelmedi. Ne de olsa aradıkları kişi ta 6 yıl önce öldüğü sanılan biri. Ev el değiştirme ihtimali o kadar büyük ki. Önce zile bassalardı daha mantıklı olurdu bence.
    -Başka bir yerde iki kız bir evde iki tane arkadaşlarının cesetlerini buluyor ve o sıra polis o eve baskın yapınca çok soğukkanlı bir şekilde isterseniz içeriye bakın diyebiliyorlar polise. Heralde aynı manzarayla ben karşılaşsam dilim tutulur belki de bayılabilirdim.
    -Üçüncü husussa başkomiserle hoca hanımın daha bir gün bile geçmeden aşırı samimi olmaları çok da mantıklı gelmedi. Heleki hoca hanımın erkeklere karşı tutumunu sonraki sayfalarda öğrendiğimizde daha mantıksız hale geldi bu durum.
    -Bir de katil kitap boyunca çok silik bir karakterdi. Hatta karakter bile diyemeyiz. Tipti desek daha doğru olur. Agatha Christa kitaplarındaki gibi yapılıp bizim katili bulmamız sağlanabilirse daha hoş olabilirdi belki. Bu haliyle hiçbir şekilde şüphelenmedim o kişinin katil olmasından.
    Tabi bu bahsettiği hatalar kitabın önüne geçmemiş. Bir de yazarın ilk kitabı olmasından mazur görülebilir.

    Biraz da dilinden bahsedeyim. Dili sade ve akıcıydı. Zaten bir polisiye kitabında da ağır bir dille pek karşılaşamayız. Bence alıp kitabı okumalısınız. Başta da belirttiğim gibi sakın yazarın ilk kitabıdır bu diye önyargıyla yaklaşmayın. Bence yazdıklarıyla Ahmet Ümit'i ya da başka bir polisiye yazarını pek de aratmamış.
    Son olarak kitabı okumama vesile olan Funda Ergenekon ve kitabın yazarı Hayri Özdemir'e teşekkür ederim. Funda Ergenekon'un "beleş kitap baldan tatlıdır" iletisindeki altta yapmış olduğum yorumlardaki yüzsüzlüğüm sayesinde Hayri Özdemir kitabını bana hediye etmişti.
    Unutmadan bir şey daha belirtmek istiyorum. Kitaptaki yazım hataları dikkatimi çekti. Tabi burada yazarı değil basımevindeki editörleri suçlamak istiyorum. Hiç mi kitabı inceleyip de düzeltmeler yapmıyorlar yahu!
    Son olarak incelememi yazarın benim için yazmış olduğu şu iki dizeyle bitirmek istiyorum.
    Sanmaki Allah seni ateşlerde yakar
    İnsan cehennemini kendi eliyle hazırlar.
    Sonun sonu olarak da, yazarın başka kitap yazmayı şimdilik düşünmediğiyle ilgili bir duyum aldım. Umarım kısa zamanda bu fikrinden cayar ve bizlere ikinci romanını sunar.
  • 142 syf.
    ·3 günde·7/10
    Baştan diyeyim, yazar öldü diye koşarak kitabını almak için DR mağazasına gitmedim. İstanbul toplantısında okunacakmış diye çıktım aramaya. Zaten kitabı ararken yazarın yeni öldüğünü ve bu yüzden toplantıda bu kitabın seçildiğini anladım. Hatta DR'ye gittiğimde kitabı veren abi de "bu kitaplar da geçen hafta yazar öldükten sonra geldi" demesi beni hiç şaşırtmadı. Bu nedir arkadaş yeni ölen bir yazarı bestseller yapma aşkı nereden geliyor? Aynı durum Yaşar Kemal ve Marquez öldükten sonra da olmuştu. Yazara olan taziyemizi mi belirtiyoruz nedir bu? Bu durumun çok da sağlıklı olduğunu düşünmüyorum ve derhal terkedilmesi gerektiğini düşünüyorum. Hele nitelikli bir okuyucu hiç yapmasın.
    Hafif spoiler içerir.
    Neyse fazla uzatmadan kitaba geçeyim. Kitapta bir adamın bazı şeyleri sorgular bir şekilde konuşmaları gibi geçiyor. Karakterimiz yazdıklarında o kadar daldan dala atlıyorki stand-up gösterisi izler gibi bu ne demişti falan oluyorsunuz. Karakterimiz direk yoksul bir aileden gelmiş olup hayatın acılarını bizzat yaşamış biri olduğu için bu da onu sorgulayıcı bir karaktere bürümüş. Yazarın mesajı da az kendi fikriniz olsun, öyle her fikre bağlanmayın, sorgulayın, yanlışları açık açık söyleyin falan filan. Karakterimiz de işte böyle biri, ayakyollarındaki duvarlarında durmadan bir şeyleri eleştirip duruyor. Tabi karakterimizde bazı mallıklar var. Mesela gül gibi kızı bırakıp gidiyor kendi deyimiyle soğan kokan bir kadınla birlikte oluyor. Ve bu durumdan hoşnut olmasa da hiçbir şey yapmıyor. Kardeş nerede kaldı eleştirer tavrın? Bu durumdan da anlıyoruz ki karakterimiz o kadar da cesur biri değil. Zaten kendsi de belirtiyor cesur olmadığını. Polisten o kadar korkuyorki karakterimiz polis gördü mü yolunu değiştiriyor. Fazla uzatmayayım. Dili öyle ağır bir kitap da değil. Sadece daldan dala atlamasından dolayı bazen bir önceki yazdığını unutabilirsiniz. Bu yüzden kitabı biraz dikkatli okumak gerek.
    Bir ricam olucak bu kitabı 2050 yılında okuyacak bir kardeşime sesleniyorum. Eğer okursan o yıl bu kitabı, yorum altında bir "sa" yazabilir misin? Eğer yaşıyorsam cevap vermeye çalışırım.