• 200 syf.
    Kitap hakkında bilgiler içerir. Spoiler mevcuttur efendim :)

    Kısaca Sokrates'ten bahsedersek,
    Antik Yunan filozofudur. Annesi ebe, babası heykeltıraştır. Sokrates de bir zamanlar taş oymacılığı yapmış lakin onun için felsefe daha ağır basmıştır. Matematik, geometri, astronomi, politika ile de ilgilenmiştir.
    Sokaklarda ayırt etmeksizin herkese gerçekleri anlatması, insan davranışlarına yönelimi, hayatın anlamını sorgulayışı, doğruluğu ve erdemi savunuşu ile izler bırakmıştır. Ahlak felsefesinin savunucusudur.

    Kitabın ön sözünde Platon'un hayatı ve dört ana başlığın özetleri var. Ön sözdeki bölümlere dair yorumları kitabı bitirince okudum :)

    Platon'un hayatından bahsedersek,
    Atina’da doğmuştur . Dedesinin adı Aristokles ismini vermişler lakin jimnastik hocası alnı ve bağrı geniş olduğundan ‘‘geniş anlamında’’ Platon adını vermiştir . Sporda başarılı olup gençliğinde güreş yapmıştır. Yakın akrabalarından diyaloglarında bahsedermiş ve gurur da duyarmış çünkü onların Atina tarihinde önemli rolleri varmış o da bu vesileyle küçük yaşta siyasi anlamda hazırlamış kendini. Heraklitos ekolünden Kratylos'tan felsefe dersleri almış ve Sokrates öncesi filozofların eserlerini bilirmiş. Pek tabi Platon'u en çok etkileyen Sokrates'tir. Öğretmen-öğrenci ilişkisinde de Sokrates'in rüyası etkileşimdedir. Sokrates bir gün kucağında şirin mi şirin bir kuğuyu tutar, kuğunun kanatları büyür birden ve uçarak uzaklaşır, ertesi gün yanına getirilen Platon'u bu rüya ile yorumlamış. Platon hocasına hayranmış, onun ölümünden sonra İtalya, Mısır, Libya gezilerine çıkmış, Hint ve Akkad felsefesini tanımış, İtalya'da Pythagoras öğretileriyle tanışmış ve bakış açısını matematik, geometriyle zenginleştirmiştir. Akademia yüksek öğrenim okulu açılmış ve yönetiminde Platon varmış. Batı dünyasının en uzun ömürlü okulu imiş. Ölümüne kadar bu okul ve diyalogları ile yoğun bir şekilde ilgilenmiş.

    Kitaba şimdi başlayabiliriiiz ^_^ Euthyphron ( okunuşu da Ötifiron imiş :)) ya da dindarlık üzerine, Sokrates'in savunması, Kriton ya da yapılması gerekenler hakkında, Phaidon ya da ruh hakkında olarak 4 bölümden oluşuyor.

    1. bölüm Euthyphron,
    Basileios Stoa’da Euthypron ile Sokrates karşılaşır, ikisinin de bir davası vardır. Meletos, Sokrates’i dinsizlikle suçlar( yeni tanrılar edinmesi) ve gençleri yoldan çıkardığına dair iddialarda bulunur. Euthypron’un da, babasının kölesinin ölümüne sebep olduğuna dair suçlamaları vardır. İkisi arasında geçer diyaloglar. Sokrates'in soru- cevap diyalektiği şeklinde ilerler. Vurucu etkide sorular vardı. Okurken beynimin yandığını itiraf etmeliyimmm :) Euthypron bir rahiptir, din üzerine kendini bilge zannederek vaazlar verir. Sokrates’in davasında da din suçlaması olduğu için Sokrates ona sorular sorarak öğrenmek ister. Temel sorular :
    ‘’ Dine aykırı ya da dine uygun olan nedir ?’’
    ‘’Sence dine uygun olan her şeyin adil olması gerekir mi?’’
    ‘’Dine uygun olan öyle olduğu için mi tanrılar tarafından sevilir, yoksa tanrılar tarafından sevildiği için mi dine uygundur?’ gibi sorulara cevap bulunmasını ister Sokrates. Tanrılara hizmetin üzerinde durur, korku ve utanma arasındaki ayrımı da açıklar. Korkunun utançtan daha kapsamlı olduğunu söyler. Bu bölümde Sokrates Euthypron'un sözlerin de netliği alamaz Euthypron da uzaklaşır, konuşmalar havada kalır.

    İkinci bölümde Sokrates'in savunması vardır. Ona atılan iftiranın kaynağını bulmaya çalışır. Kimlerin bilge olup olmadığını sorgular, ''sadece tanrı bilgedir'' der. (38) Erdem üzerinde durur. Kendisini de at sineği olarak görür. '' kentimiz uyanıp kendine gelmesi için bir at sineğine ihtiyaç duyan, soylu ama iri ve hantal bir ata benziyor. Bana öyle geliyor ki, tanrı beni hiç ara vermeden peşinizden koşarak her birinizi uyandıracak, nasihat edecek ve azarlayacak bir at sineği olarak kentin başına sarmış. '' (49) Ölümden de sakınmaz Sokrates , içindeki ses onun için çok önemlidir, engel olmaz o ses. Savunduğu doğruluk, adillik ve dine uygunluktur.


    Üçüncü bölümde Kriton ( yapılması gerekenler hakkında) , Kriton ( öğrencisi) Sokrates'in idam edilmemesi için bir çok teklif öne sürer lakin Sokrates kendisine yakıştırmaz. Yasalara bağlıdır ama en çok kendi doğrusuna inanır ve savunur.

    Dördüncü bölümde Phaidon ya da ruh hakkında da ,
    Dolaylı bir diyalog karşımıza çıkıyor. ( Phaidon, Ekhekrates'in sohbetine Sokrates'in öğrencilerinin ( Kebes ve Simmias) diyalogları da katılır.) Ölüm, ruh ve beden, sağduyu konuları hakimdir bu bölümde . Pythagorasçı Kebes ve Simmias ile Sokrates'in soru-cevabı şeklinde ilerler. Sokrates ruh ile bedeni ayırır. Eşit ile eşitlik kavramı üzerinde durur. Doğmadan önce kavramlar hakkında önceden bilgi sahibi olduğumuzu söyler.‘’ Biz bu bilgilerle mi doğuyoruz yoksa daha önceden bildiklerimizi yeniden mi anımsıyoruz?’’ sorusu zihinlerimizde takılı kalır :) Sokrates’in bütün canlıların ölülerden doğduğuna dair savını irdeler. Beden ve ruhu ayrı tutarak bedenin tutku ve arzulardan arındırılmasını söyler. Bedeni beşeri, ruhu ilahi olarak görür. Özellikle bir kısım vardı ki büyüledi, insan düşmanı ile düşünce düşmanı arasındaki paralellikle insanlar hakkında yeterli bilgiye sahip olmadan duyduğumuz sonsuz güven ile birlikte sonrasındaki hayal kırıklığında hissedilen düşmanlık ve nefrete dair tespitti.

    Kitabın sonnotlar kısmı da epey faydalı ve bilgi yüklü idi. Çeviri de iyi idi bence. Kitabı bir ödevim vesilesiyle okudum, hala oturtamadığım kısımlar var eksik olduğum için. Kesinlikle tavsiye ederim, derinliği ve sorgulaması bol olan okunması gereken bir kitap imiş ^_^ Sokrates amcanın fikirlerini öğrenmek, sorularını dinlemek, cevap bulmaya dair serüvenleri değerliydi benim için. İnsanın kendi doğrusunu bulması ve inandığı yolda yürümesini yürek dolusu hissettim. Soru- cevap tekniği de insanı geliştiren bir teknikmiş bunu daha çok fark ettim okurken. Hikayem çok uzundu. Okuyanlarımız olursa zamanınıza bereket dilerimm, teşekkür ederimm. ^_^ Bir yanlışım, hatam var ise de düzeltilmesinden mesud olurum. Okuduklarımdan anladıklarım,nette araştırdıklarım, (https://dusunbil.com/...unumuze-olum-cezasi/ bu yazıyı ilgiyle okudum.) özet gibi not aldıklarımdan derleme bir yazı oldu.

    Sokrates'e dair araştırmalar yaparken'' Sokrates'in ölümünü yansıtan Louis David'in tablosunu yorumlayan bu video https://www.youtube.com/watch?v=jNXmT_4haYQ epey aydınlattı beni. Sizler de izlemek isterseniz ^_^
  • 231 syf.
    Öyle kitaplar vardır ki hayatın hiç bilmediğiniz taraflarını okur-yaşarsınız. Surname işte o kitaplardan. Surname hayatımda hiç bilmediğim belki bilmeyeceğim hayatları kitaplardan okuduğum bir konu içerir. Cezaevi ve olaylar örgüsünü okumak bile bu denli etkilerken ,bu olayları bu hayatları yaşayan insanların unutulmayıp yazılması da güzel bir şey bence.Hayatın çok çeşitli olduğunu biliyoruz bunları ayrıntılı olarak bilmek insanın empati duygusunu geliştirir.


    Not:Eser miktarda spoiler içerir>>>>>


    Yazarın Surname olarak böyle bir konu alması aslında mizahidir.İdam gününü bayram havasına dönmesinin surnamesidir… Çoluk çocuk tüm insanların idam alanına akın akın gelmesi,o bayram havası o kazanç kapısı o kara gün!

    Surnâme: Osmanlılar çağında, evlenme, düğün-dernek, sünnet gibi sevinçli olaylar dolayısıyla, halkın da katılmasıyla yapılan ve birkaç gün süren zengin şölenleri, renkli törenleri, büyük eğlenceleri, olağanüstü gösterileri, bütün bu şenlikleri betimleyip anlatan kitaplara denilir. Yani Surnâme, kısacası düğün kitabı demektir(syf:14)
    Esas anlamıyla zıtlık yaşayan bu idam gününün hicvedilmesidir Surname… Aziz Nesin her zaman olduğu gibi bakılıp da görülemeyen yere dikkat çekmiştir.İdamın aslında yanlış olduğunu savunur anlatılanlarda…

    İdam; hepimizin zaman zaman geri gelse dediğimiz ölüm cezası.Gelse mi gelmese mi hala net bir karara sahip değilim.Hele de bu kitaptan sonra duygularım ve mantığım olarak ikiye bölünmüş gibi hissediyorum.

    Kitaptaki Berber Hayri karakteri hem suçlu hem de madurdur aslında. Madur tarafını düşünerek okuduğum satırlarla göz yaşlarıma hakim olamasam da işlediği suçu bir anne olarak asla masum göremedim.O bir hata yapmıştı ,intikam duygusuyla bir masuma kıymıştı ki yıllar sonra yanlışını anladı ama geri dönülmez bir yoldaydı artık.Hayat onu küçücük bir kararıyla idam sehpasına kadar savurdu…

    Dört yıl cezaevinde türlü olaylar yaşayan Hayri ‘ye idam sehpasında sordular :Son sözün nedir ?
    «Benim inandığıma siz inanmazsınız, sizin inandığınıza da ben inanmıyorum.»(syf:176)
    Bu sözler karşısında ısrar ederler ,hadi söyle bakalım neymiş bizim inanmadığımız.Bunun üzerine şu sözler söyler :
    “Ben de değiştim, değişiyorum da... Dört yıl önce çok ağır suç işlemiştim, suçluydum. Ama dört yılda o denli çok değiştim ki, başka bir Hayri oldum, başka insan oldum. O suçu işleyen insan ben değilim artık. Siz, suçlu diye bambaşka bir insan, bambaşka bir Hayri'yi asıyorsunuz, tam bambaşka bir insan olduğum zaman... deyince onları bir suskunluk aldı.”(syf:176)

    Hayri’nin yaşadıkları ve yaşattıkları beni çok derinden üzdü. Her ne kadar bazı şeyleri kitaplardan okusak da hayatta böyle şeyler oldu ,oluyor ve olacak …
    Kitabın türü edebiyat,roman,mizah,siyaset ama asla eğlence değil. Burada kitap türüne bakınca eğlence yazısını görmek ifrit etti beni.Bu yaşananların neresi eğlence demeden edemedim…

    “Önemli olan, insanın vicdanını susturması için bir gerekçe uydurması, sonra da uydurduğu gerekçeye kendisinin de inanmasıydı.” Aslında olan biten şu cümlede saklıdır.Vicdanı rahatlatacak bahanelere sığınmak.Oysa her şey bambaşka olabilirdi…

    Kitap benim şimdiye kadar okuduğum yazarın en iyi kitabıydı diyebilirim. Şiddetle tavsiye ederim mutlaka okuyunuz.

    Son olarak Hayri’nin idam sehpasındaki duruşu bana şu şarkıyı hatırlattı.
    https://www.youtube.com/...amp;feature=youtu.be
    Sevgiler … Saygılar …
  • 472 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Nihayet Orhan Pamuk ile tanıştık. Geç mi erken mi? Bana göre tam zamanında. Bu zamana gelene kadar çok direndim ama okumayacağım diye. Sevgili Ayşe* ve NigRa bir yandan bastırırken oku diye, ben diğer yandan ayak diredim hep bu zamana. Bu tanışma da Yıldız Ecevit’in Türk Romanında Postmodernist Açılımlar da etkisi yok değil tabi. Son zamanlarda kuram okumalarım devam ederken, adını sıkça duyduğum ve şiddetle okuma isteği hissettiğim Yıldız Hocanın kitabını edindim en son. Kitap açıklamalarını daha önceden yazılmış eserlerden yapıyordu. Bu eserlerden birisi de Benim Adım Kırmızı. Okuyacağız artık çare yok.

    Okumaya başladım. Kapak yazısı. Aşk mı polisiye mi? Aman Allah’ım. Bir an camdan aşağıya atıvereyim şu kitabı dedim. Neyse kitap bu atılmaz ya. Aldık da hem, okumak lazım. İç sayfalara geçince ne olduğunu şaşırdım bir an. Konuşan ölüler, nefesini yüzünüze soluyan bir katil, meddahlar, nakkaşlar, bilinmeyen yerler… Kitabı 100-150 sayfa okuduktan sonra ancak taşlar yerine oturdu.

    Kitap da ben anlatıcı kullanılmış. Romandaki olaylar bir yandan akarken bir yandan da sırayla romanın karakterleri kendi gözlerinden size yaşadıklarını anlatıyor. Bu karakterler arasında öldürülen bir şahıs var ve sizden katilinizi bulmanızı bekliyor. Katil de aynı zamanda bu anlatıcı karakterler arasında. Gördükleri ve düşünceleri üzerinden sizinle konuşuyor. Roman boyunca katilin peşinden koşuyorsunuz. Tabiki bu o kadar da kolay değil. Yazar ve katil sizinle dalga geçiyor. Yazar romanın içine bir de güvenilmez anlatıcı yerleştirerek okuyucunun işini iyice zorlaştırmış. Tam katil bu dediğiniz an da bir kişinin düşüncelerini öğreniyorsunuz ve tüm düşündükleriniz alt üst oluyor.

    Romanının ana kurgusu bu şekilde ilerlerken yan kurgu da bir de aşk hikayesi ilerliyor. Bu kadarla da sınırlı değil tabiki. Romanda geçen olaylar 1591 yılında yaşanıyor. Ana karakterler nakkaş ve olaylar nakkaşhane etrafında dönüyor. Nakkaşların sanatlarına bağlılıklarını, nakkaşhane kültürünü soluyorsunuz. Aynı zamanda bu nakkaşlardan bir çok eski üstadın çizdiği minyatürlerin hikayelerini öğreniyorsunuz.

    Daha neler neler. Meddahlar, saray hazineleri, tasavvuf, ölüm, şeytan, yaşam, sanat.. Bunlar çok güçlü bir dil ve gerçekçi olarak anlatılmış. İki, üç sayfayı bulan cümleler var bazı bölümler de. Kitap bazı okuyuculara zor gelebilir ama bence dili o kadar da ağır değildi. Benim edebiyat için bir düşüncem vardır; cümleler, kelimeler okuyucuyu yormamalı, okuyucuyu yazarın anlattıkları yormalı, diye. Bu kitabı da tam bu düşünce üzerine buldum.

    Kitapla ilgili bir diğer düşündüren konu da anlatılan hikayelerin ve kişilerin doğru olup olmadığı olduğu. Postmodernizmde tarihin yeniden yazımı çok kullanılır. Bazı kişileri araştırdım ve gerçekten yaşadıklarını öğrendim. Yazarın resme derin ilgi duyduğunu biliyoruz. Bu hikayelerin tamamını doğru ve bir kültürün öğeleri olarak kabul edebiliriz. Yine de roman bu, doğruluktan yazarın sorumluğu yok. Postmodernizmle ilgili bir diğer konuda kadim hikayeler ve dinsel öğeler üzerinden yapılan ironidir. Dini bilgime göre, yazar bu topa hiç girmemiş ki , birçok düşünce içinde kitabın içinde kaynak vermiş.

    Kitap da bir okuyucu ne isterse hepsi var. Aşk, polisiye, sanat, bilinmez diyarlar, roman sanatının yenilikleri, kadim hikayeler, okuyucu konuya dahil etme, edebi doygunluk, güvenilmez anlatıcı. Biraz zor okunuyor ama her okuyucunun eserden keyif alacağını düşünüyorum.
    --------------------------- Yoğun Spoiler içerir---------------------------------

    Neyse genel bir tanıtım yazısı yazdık. Bundan sonra kitabı okuyanlarla dertleşelim biraz. Yahu şu katil olayı beni mahvetti. Hele şu üçkağıtçı Kelebek yok mu, ne pis adammış ya. Keşke katil o çıkaydı. Ben Zeytin’i sevmiştim. Gariban kendi halinde bir adamdı.

    Dedim ya kitabı 100. Sayfada anlamaya başladım diye. Hemen bizim üç nakkaşın bölüme döndüm. Tek tek okudum. Beni kitapta en çok çarpan bölümlerde onlar oldu. Şu kelebeğin dediğine bakın;

    “Onun bakışı ve idraki ile sınırlanarak beni anlamaya çalışmayın ve size doğrudan ben
    söyleyivereyim kim olduğumu. Elimden her şey gelir. Eğlenerek ve gülerek, Kazvinli eski
    üstatlar gibi çizer, renklendiririm. Gülümseyerek söylüyorum: Herkesten iyiyim Ve sezgilerim
    doğruysa eğer, Kara'nın buraya geliş nedeni olan müzehhip Zarif Efendi'nin kaybolmasıyla
    benim hiç mi hiç alakam yoktur.” s. 81/Kelebek

    ve hemen arkasından söylediği cümle;

    “Çok çalışırım ve severek çalışırım. Mahallenin en güzel kızıyla yeni evlendim.
    Nakşetmiyorsam onunla deliler gibi sevişiriz. Sonra yine çalışırım. Demedim bunları. Büyük
    bir meseledir, dedim. Eğer nakkaşın fırçası kâğıdın üzerinde harikalar döktürüyorsa, karısına
    girince aynı şenliği kopartamaz, dedim. Tam tersi de doğru olup, karıyı mutlu ediyorsa
    nakkaşın kamışı, kâğıdın üzerinde öteki kamış sönük kalır, diye ekledim. Nakkaşın hünerini
    kıskanan herkes gibi, Kara da bu yalanlara inanıp sevindi.” s. 81 / Kelebek

    Tam bir güvenilmez anlatıcı var karşımızda. Bildiğin yazar okurun kafasını allak bullak etmiş. Sinirli bir de bu Kelebek, tam profesyonel katil.

    “Bu kıskanç nakkaşlar kalabalığının iftiralarını, sırf ciddiye aldığı için, bu budala Kara'nın, o
    Çerkez kafasına hokkayı indirmek geldi içimden.” s. 82/Kelebek

    Sonra Zeytin’e geçtim. Zeytin’inde son cümlesi efsane. Hiçbir katil söyler mi bunu. Zarif Efendi’nin öldüğünü duyduğunda verdiği tepki.

    “Allah’ım sen bizi koru.” s. 97/Zeytin

    Allah’ı var Leylek bir pislik yapmadı. Bu konuşmalardan sonra Zeytin’i kenara koyup, Kelebek’i birinci plana yerleştirdim. Katille ilk karşılaştığımız bölümü tekrar okudum. Şu iki cümleden katili üsluptan yakalayacağımızı anladım.

    “Üslup diye tutturdukları şey, kişisel bir iz bırakmamıza yol açan bir hatadır yalnızca.”

    “Kar, benim imzam olarak görülebilecek bütün izleri örtüp yok etmiş. Bu Allah’ın da üslup ve
    imza konusunda benimle ve Behzat'la aynı fikirde olduğunu kanıtlıyor. “

    Tekrar Kelebek’e geldim. Şu cümleden imzaya önem verdiği anlaşılıyor ama nasıl güveneceksin.
    “Çünkü hakiki yetenek ve hüner, altın ve ün sevgisiyle bile bozulmaz. Hatta, doğrusunu
    söylemek gerekirse, bana olduğu gibi, para ve ün hüner sahibinin hakkıdır ve onu aşka
    getirir. “ s. 76 /Kelebek

    Aklımda deli sorular. Devam ettim okumaya. Leylek’in savaşla ilgili birçok resim yaptığını biliyoruz ve eniştenizin ölmeden önce okuyucuya attığı kazığa bakın.

    “... senin de gençliğinde çizimine katıldığın topların, tüfeklerin, çadırların hepsi;.... hepsi,
    hepsi yok olacak."s. 197/Enişte

    Leylek de yeniden devreye girdi derken Üstat Osman neyseki yeniden imdada yetişip bizi üslup konusuna geriye döndürdü.

    “ Çok gururludur; bu da, imza atacak kadar kendini küçük görebiliyorsa bunun görülmesini ve
    bilinmesini ister, attığı imzayı saklamaz anlamına gelir.” s. 295/Üstat Osman - Zeytinin
    Sıfatları

    “ Musavvir Günahkâr Mustafa Çelebi diye imza attığını gördüm. Çünkü bir üslubum var mı,
    yok mu, olmalı mı, varsa imzayla ortaya konmalı mı, eski üstatlar gibi saklamak mı,
    alçakgönüllü imza atmayı mı atmamayı mı gerektirir gibi meselelere kafayı takmadan
    imzasını gülümseyerek ve bir zafer duygusuyla atar.” s. 300/Üstat Osman - Leylekin Sıfatları

    Yine Leylek devreden çıktı ve nihayet at çizimi. Hiç düşünmeden çizen Kelebek, üçkağıt yapan Leylek ve kuşkuyla farklı bir çizim yapan Zeytin.

    “Atı çizişimden kim olduğumu anlayabildiniz mi?
    Bir at çizmem istendiğini işitir işitmez, yarışma olmadığını, çizdiğim attan beni teşhis etmek
    istediklerini anladım. Kaba kağıda yaptığım at alıştırmalarımın zavallı Zarif Efendi'nin
    cesedinin üzerinde kaldığının farkındayım. Ama bir kusurum, bir üslubum yoktur ki benim
    çizdiğim atlara bakıp kim olduğumu bulabilsinler. Bundan emindim emin olmasına, ama yine
    de atı çizerken bir telaşa kapıldım. Enişte'nin atını çizerken, kendimi ele verecek bir şey
    çizmiş olabilir miydim? Şimdi farklı bir at çizmeliydim. Bambaşka şeyler düşündüm bu sefer, "kendimi tuttum" da kendim olmadım.
    Ama ben kendim kimim? Nakkaşhanenin üslubuna katılmak için kendi içindeki harikaları
    saklayan biri miyim ben? İçindeki atı bir gün zaferle çizecek biri mi?”s. 321/Katil

    Tam 321. Sayfada netleştirebilmişiz katili. Hala içimizde bir şüphe olmasına rağmen artık başka bir veri yok gibi. Sonradan öğrendik ki “Allah’ım sen bizi koru.” İnancının kaybetmiş. İronini kralı değil de ne bu? Aynanın diğer tarafına baktığınız da bambaşka bir anlam. Yine katilin konuşmalarından önceden savaş resimleri çizdiğini de öğrendik.

    Bu kitap aklıma geldiğinde iki şeyi hatırlayacağım ilk önce. Birisi bu ironi ikincisi de güvenilmez anlatıcının katil ben değilim deyişi. Bunlar efsane işler. Ustalık böyle bir şey heralde.

    Herkese Keyifli okumalar dilerim.
  • 304 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    (Dikkat spoiler içerir)

    Güzel sözlerin olduğu bir kitap. Bence acı biraz abartılmış ve Türk sineması tadında bir roman.

    Bukre isminde üniversiteye hazırlanan bir genç kız aldatılıyor ve teselliyi yakın arkadaşında buluyor. Sonra Cem isminde bir gençle tanışıyor geçmişini bir kenara bırakıyor. Ancak Cem de onu Rüya ile aldatıyor. Kendisiyle hesaplaşırken gerçek aşkın yakın arkadaşı Selim olduğunu anlıyor ve onunla evleniyor.

    Ara ara denemeler ara ara da hikayelerin olduğu bu kitap beni duygu seline boğdu diyemem. Belki de yazarın hitap ettiği kitlenin dışındayım. Fakat kitap zaman kaybı okunmaya değmez eleştirilerini ağır buluyorum. Çünkü kitaba karşı ön yargı oluşturuyor. Herkes her kitabı yaşadıkları ölçüsünde özümser.
  • 400 syf.
    - Spoiler içerir -

    Aklını kaçırmışların saygıdeğer kulübüne hoşgeldiniz.

    Psikolojik gerilim kitapları her zaman ilgimi çektiği için okumaya karar verdiğim ve oldukça beğendiğim bir kitap.

    Simon ailesini yakın zaman önce trafik kazasında kaybetmiş, psikolojik sorunları olan bir çocuk. Hayatında çok fazla olay üst üste geliyor. Halası ve abisi tarafından istenmeyerek yatılı bir okula gitmek zorunda bırakılıyor. Bu arada kaybolan bir kız ve abisinin ağır yaralı kız arkadaşının başına gelenleri çözmeye çalışıyor.

    Bu şekilde başlıyor hikayemiz. Olayları çözmeye çalışırken yazar bazı yerlere sürüklüyor bizi ancak çıkmaz sokak olduğunu görüp dönmek zorunda kalıyoruz. Açıkçası olayları tahmin etmek zor değil, yazar takip etmemiz için minik kırıntılar bırakmış, eğer takip ederseniz doğru sonuca ulaşırsınız. Yalnız dikkat edin yazarın size göstediği yol, doğru yol değil. Ne zaman oldu ki zaten? Ayrıca bu kadar kolay çözmüş olmak şüphelendirir değil mi insanı?

    Gerilim hissi, kitap boyunca orta seviyede olsa da kitabın sonlarına doğru dozu artıyor ve heyecanla sonunu bekliyor, sayfaların bir an önce bitmesini diliyoruz. Bu nedenle elinizde çok fazla sürünmeyecektir, bir günde bile bitirebilirsiniz.

    Aslında yazar ipuçlarını güzel bir şekilde birbirine bağlamış ancak yine de aklımda kalan bazı soru işaretleri var ve ben kitabı bitirdikten sonra kalan bu soru işaretleriyle ne yapacağımı bilemediğimden buraya bırakıyorum.

    - Mesela Mike ile Henning arasındaki problem neydi? Henning gerçekten Melina'nın eski erkek arkadaşı mıydı? Yoksa problemli eski erkek arkadaş başka biri miydi? Melina'nın eski erkek arkadaşı olduğu için mi bu kadar gergindi araları yoksa sebep başka mıydı? İkisi arasında bir problem var ancak sebebi nedir öğrenemedik kitaptan.
    - Henning neden Simon'dan bu kadar korktu? Sonuçta adam suçsuz, bu kadar telaşa ne lüzum vardı?
    - Bir de Simon'ın rüyalarındaki kapı meselesinin sonuçta önemsiz bir ayrıntı olarak karşımıza çıkması benim için hayal kırıklığıydı.

    Bir de yazarın okuduğum ilk kitabıydı ancak emin olmamakla birlikte diğer kitaplarda ortak bir psikiyatr var sanırım: Jan Forstner. Yazarın bütün kitapları ufak da olsa birbiriyle bağlantılı olabilir. Okurken bazı karakterlerin başka bir kitabın konusu olabileceğini hissettim. Bunu da okudukça göreceğim artık.
  • 208 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Dikkat spoiler içerir.
    Bart Dawes karısı Mary ile mutlu mesut yaşarken bir yol yapım çalışması evlerinden geçtiği için evi terk etmek zorunda kalacak olan bir çifttir. Bart bir temizleme firmasında çalışmaktadır. Ancak bu ev değiştirme işine karşı olduğundan işini de savsaklar ve işten ayrılır. Küçük yaşta ölen oğlu Charlie'yi evi bırakınca bir daha gömeceğini düşündüğü için evi bırakmak istemez ve karısı Mary ile de arası bozulur. Bu arada bir mafyaya başvurarak patlayıcı ve silah dükkanından da ağır silahlar alır. Silahlarını dolduran ve evi patlatmaya hazır olan Bart hayatının en zor işini yapacaktır. Acaba evi bırakmama konusunda başarılı olabilecek midir? Mary ile arası düzelecek midir? Olivia ile yakınlaşan Bart ona yardımcı olacak mıdır? Keyifle soluksuz okunan bir roman. Mutlaka okunması gereken kitaplardan biri.
  • 93 syf.
    ·5 günde
    .
    Saklı ile bir ‘‘merhaba’’ dedim Ayfer Tunç’a.

    Hayatımda ilk defa bir öyküyü okurken boğazım düğümlendi, gözlerim doldu. İki sayfa daha uzun tutsa, kitabı kapatıp ağlardım sanırım. Ah Süslü Yenge ah, sen mahalledeki kapıları bir bir çalmaya giderken gizli saklı peşinden gelen o küçük çocuk bendim!

    Sağlam bir ‘‘merhaba’’ oldu bu sevgili Ayfer Tunç, görünen o ki bir süre daha eteğinden ayrılamayacağım.

    Yayımlanan ilk kitabı Saklı ile 1989 Yunus Nadi Öykü Birincilik Ödülü almış birinden bahsediyorum. Kitaptaki öykülerin her biri tek başına alırmış zaten bu ödülü, Ayfer Tunç dokuzunu birleştirip altın vuruş yapmış.

    Dokuz öyküden oluşmuş, dokuzuna da ayrı bir keder kondurulmuş müthiş bir kitap Saklı. İçinde öyle benzetmeler var ki, nakış gibi. Umarım böylesi güzel benzetmelerin tümünü bu kitapta sergilememiştir, umarım diğer kitaplarında da bunlar gibi nicesi vardır.

    Saklı ile gireyim esas meseleye. Kitabın ilk öyküsü, aynı zamanda isim öyküsü. Bir Süslü Yenge var burda, yaşadığı şehrin yabancısı, tüm evlerin davetsiz misafiri. Bir de kocası var, Zembilli Göçmen . Süslü Yenge’yi çok seven, içinde sönmeyen bir umutla bir gün Süslü Yenge tarafından sevileceğini düşünen Zembilli Göçmen. Süslü Yenge’nin uzaklara dalan gözlerinde soranlara hikayesini hep başka türlü anlattığı ama aslını ancak kendi bildiği o unutulmayan sevgili, yanı başında ise onu gözlerindeki sevgili ile birlikte seven Zembilli Göçmen.

    İhtilaller Neye Benzer, kitabın sayılı erkek karakterlerinden biri olan Beyazıt ışıkcısının öyküsü. Ömrünü bir ihtilalin neye benzediğini düşünmekle bir de İstanbul’un üç kulesinden biri olan Beyazıt Kulesi’nin ışıklarını yakmakla geçiren Beyazıt ışıkçısı.

    Yaşadığımız Yerler bir çocuğun hikayesi, hülyalı, rüyalı bir çocuğun. Annesinde hep bir kırgınlık sezen, hep baştan savılan bir çocuğun. Onun çocukluk anıları, bir de Kamber’den dinlediği masalları anımsaması anlatılıyor bu öyküde.

    Önemsizlik bir kadının hikayesi, üç aylık evliyken dul kalmış bir kadının, Madam Esterea Delareyna’nın. Bir de onun resmini çizen Nesim var bu hikayede, Esterea’ya aşık, kendini ressam sanan, iki ayda bir tuval yenileyip hiçbir resmi tamamlayamayan, Esterea’da karşılığını bulamadığı aşkı yeni yetme kızlarda arayan bir adam.

    Ay Bakıyor ise bir annenin hikayesi, oğlunu arayan bir annenin. Oğlunun öldüğüne inanmayan, geleceğini düşünüp odasını hep hazır tutan, gelip geçen trenlerde oğluna bakan bir annenin hikayesi. Ve tabi oğlunun da...

    Mozartın Son Zartı ismi en ilginç olan, öyküsü ise en güzel olanlardan. Bu öykünün bir Şebnem’i var, yaşamak istediklerini yaşamış gibi anlatan, yalan söylemesine rağmen sırf bu yüzden yalancı sayılmayan. Çok sevdim ben bu Şebnem’i. Bundan sonra klasik müziği senin için seveceğim Şebnem...

    Su, Güneydoğu Anadolu’da bir İstanbullu ailenin hikayesi, suyun çevrelediği bir şehirde doğup susuz topraklarda su aramanın derdine düşmüş bir babanın hikâyesi, evladının gözünden...

    Silentieum ise önce bir ada’nın sonra bir adam’ın hikâyesi. Yazın şenlenip kışın ıssızlaşan bir adanın ve o adanın yaz kış sâkini bir adamın, Caferin hikâyesi. Önce o adadan kaçıp gitme sevdasına tutuldu Cafer sonra bu sevdayı da unutturacak bir kadının sevdasına. Kadın önce "Gözlerin hep böyle mahzun mu bakar Cafer?" dedi sonra tanımadı hüzünlü gözleri ile yanı başında dikilen Cafer'i.

    Yüreğin Mahallesi ise yine başka bir kadının hikâyesi... ‘’Sevdigi adam hatırlı bir misafir gibi geçmişti hayatından’’ Asude'nin. Sonra da bambaşka bir kadın olmuştu Asude. Görenin gözlerindeki hüzne vurulduğu, zırh gibi bir yalnızlık kuşanmış, bakışları derin ve düşünceli. Öyle bir kadının hikâyesi işte.

    Ayfer Tunç bu kitapta üç ayrı kadın ile üç ayrı yerde vurdu beni. İlki başlarken, ikincisi kitabın ortalarına doğru, üçünsü de kitabın son öyküsünde. Her bir öyküde hüzün ağacının ayrı bir dalına oturdum, her karakteri ayrı bir sevdim.

    Dağlamadık ciğer bırakmasa da iyi ki okumuşum dedim.

    Bir de, Saklı demişken, şunu şöyle bırakayım https://youtu.be/8-Uf-GDfX2s

    Süslü Yenge de nedense Kırmızılı Kadın'ı anımsattı. Onu da bırakayım https://youtu.be/sMTWOuSP-No