1000Kitap Logosu

Ağlama Karanfil

fatih derman
Aklın Yolu'yu inceledi.
192 syf.
·
Beğendi
·
10/10 puan
Aklın yolu
Kitap dünyasında olup bitenleri gazetelerin kitap eklerinden takip etme alışkanlığını hala terk etmemiş olan arkadaşım evvelki gün (18 Kasım 2021) öğle üzeriydi aradı: ‘Artık hiçbir şeye şaşırmaz olduk ama sen yine de Cumhuriyet’in Kitap ekine bak, şaşıracaksın…’ Gerçekten de son zamanlarda aramızda en fazla konuştuğumuz şeydi, artık hiçbir şeye şaşıramıyor oluşumuz. Ne kadar şaşırtıcı, sarsıcı, hatta dehşet verici olursa olsun bu ülkede olan hiçbir şey artık bizi şaşırtacak düzeye veya şiddete erişemiyordu. Fakat bu sadece bizim için böyle değildi, etrafımızdan duyduklarımıza, okuduklarımızdan haberdar olduklarımıza bakılırsa ülkeyi çepeçevre saran havadan payımıza düşen bir şeydi. Hiç vakit kaybetmeden bir gazete aldım ve Kitap ekinin kapağında hiç olmayacak bir ismi gördüm, gerçekten ‘şaşırdım’. Kapakta isim yer aldığına ve hemen altında da devamı 17. sayfada denildiğine göre bir yazıya yer verilecek demekti. Sayfaları çevirmeye fırsat kalmadan sorular bir şimşek hızıyla birbiri ardına zihnime üşüşmeye başladı: Acaba birbirimizi haberdar ederek ve yeri geldiğinde tartışarak olup bitenleri kendimizce takip etmeye çalıştığımız bu ülkede hiç olmaz dediğimiz şeyler sonunda oldu da bizim mi haberimiz olmadı? İnsanların bölük bölük ayırılıp kamplara bölündüğü, zihnen ve fikren kolayca kafeslenerek zapturapt altına alındığı, böylece kendilerine de birlikte yaşadıklarına da hayırları dokunmaz hale geldiği bu ülkede olmaz denilen şey: o suni duvarlar sonunda yıkıldı da biz mi vaktinde haberdar olamadık? Başlarındakinin egolarını şişirmekten, alttakilerin dayanışma ve güvenlik ihtiyacını gidermekten başka üzerine oturacak sağlam temeli bulunmayan fakat nihayetinde insanları birbirine sağırlaştırmaktan başka amaca hizmet etmeyen şu kamplar sonunda yıkılmış mıydı? Yani artık bir fikir nereden geldiğine, kim tarafından seslendirildiğine bakılmaksızın hiç olmazsa dünyanın başka yerlerinde olduğu kadar bizim ülkemizde de fikir olarak kıymeti neyse ve ne kadarsa pazarlarda müşterisini, meydanlarda muhataplarını serbestçe bulabilecek miydi? Bir fikir eğer içinde gerçekten kulak verilmeye değer şeyler barındırıyorsa bu kampların ses duvarlarından birine çarpmaksızın, kaprislerine boyun eğmek zorunda kalmaksızın ülkenin fikir iklimi içerisinde serbestçe dolaşabilecek miydi? Bir kitap içinde gerçekten fikir namına bir şeyler barındırıyorsa nereden geldiğine, kimin yazdığına bakılmaksızın eleştirmenlerin eleştirilerinde, tanıtıcıların tanıtımlarında başka bir sebeple değil sırf seslendirdiği fikir hatırına hak ettiği yeri bulacak mıydı? Gazeteler, televizyonlar hak hatırına, memleket hayrına söyleyecek sözü olanlara kim olduğuna, nereden geldiğine bakmaksızın sayfalarını, ekranlarını açacak ve “Gel kardeşim, ne söyleyeceksen çekinmeden söyle, bundan böyle burada her söz fikri kıymetiyle tartılır. Tartıya gelmek kaydıyla herkes fikrini açıkça beyan ve müdafaa etsin, hepsini okuyup dinledikten sonra insanlar özgürce karar versin” denilecek miydi? O zaman gazeteler şimdi olduğu gibi beş on bin değil, başka ülkelerde okuryazar nüfusa nispetle ne kadarsa o kadar satacak, televizyonlardaki tartışmalar şimdi olduğu gibi bir ağız dalaşı değil, okumaktan çok dinlemeye yatkın insanların gerçekten bir şeyler öğrendikleri ve olup biten şeyler hakkında kanaat edindikleri programlar olacaktı. O zaman dişliler arasındaki kırıklar sebebiyle kendi etrafında boşuna dönüp duran çarklar bunların birbirini araması ve hareketi birbirine aktarması sayesinde battal devlet aygıtı bundan böyle düzgün çalışmaya başlaya… Zihnime bu soruların üşüşmesine, ardından da neredeyse manasız hülyalara dalmama sebep olan şaşkınlığım uzun sürmedi, kitap ekinin 17. sayfasını açtığımda uğradığım derin düş kırıklığıyla ayaklarım da suya erdi. Ortada gerçekten çevirmen tarafından kaleme alınmış bir yazı vardı fakat malum sebeplerden ötürü bu yazının olduğu gibi basılması anlaşılan sakıncalı bulunmuş, hiç yayınlanmaması da hangi sebeple ise artık doğru veya isabetli bulunmamıştı ki hülasa edilerek yer verilmesi uygun yol olarak görülmüştü. Gelgelelim tam metin yayınlanması uygun bulunmayan yazı her nedense düzgün şekilde hülasa edilmeye de değer bulunmamış olacak ki yapılan özetlemeden, bir şeyler söylendiği anlaşılıyor fakat bunun ne olabileceği, kitabı okumuş birisi olarak söylüyorum, tahmin yoluyla bile çıkarılamıyordu. Neyse ki çevirmene ait bazı metinlerin muhtemelen gözetimi altında veya yakınları tarafından bilgisi dahilinde yayınlandığı bir bloğa (tehlikelizamanlarcom.wordpress.com) bakmak aklıma geldi de yazının aslını görerek hem uyanan merakımı giderme hem de yarım yamalak özetlenen satırlarda ne denilmeye çalışıldığını anlama imkanına sahip oldum. Yine kitabı okumuş birisi, hatta sadece okumakla kalmamış içindeki birçok cümleyi sözünü ettiğim arkadaş çevresiyle tartmış tartışmış birisi olarak söylüyorum, yazının tanıtım maksadıyla kaleme alındığı göz önünde bulundurulacak olursa maksadına hizmet etme bakımından başarılı bir yazı olduğunu söylemek zordu. Gerçi muhtevası itibariyle bu kadar dolu, ele aldığı meseleler bakımından bu kadar zengin bir kitabı kabul etmek gerekir ki böylesine dar bir çerçeve içerisine sığdırmak da kolay bir iş değildir. Diğer yandan sözü edilen kitap ekinin dayattığı ölçütlere uymama sebebiyle yayınlanmama gibi bir tehlikenin mevcudiyeti ve o tehlikeyi gözden kaçırmamanın tazyiki altında böyle zengin bir muhtevayı bu kadar dar bir çerçeve içerisine sığdırmak da buna eklendiğinde artık daha kolay duyulan bir ses bu kadar haşin olmamak gerektiğini insana fısıldar. Yazıda ‘Aklın Yolu’ başlıklı kitabın ‘Akıl Sağlığı’ ve ‘Akıl Zayıflığı’ kitapları ile ‘belli bir irtibat ve münasebet gözetilerek neşre hazırlandığı ve yaşadığımız dünyanın nüfuz edilmesi giderek zorlaşan, esrarı dağıtılarak anlaşılması güçleşen şu karanlık halinin insan aklının bünyesinde barındırdığı zayıflıklar veya daha doğrusu onların illetleriyle kolayına inilemeyecek derinlikte bir yerde birleşmesinin bu münasebetin esasını teşkil ettiği’ söylendikten sonra şöyle bir cümleye yer verilir: ‘Bu derinlerdeki birleşmeye dikkat kesilip her üç kitabın da etrafında döndüğü, dönüp nazara vermeye çalıştığı münasebete kulak verildiği takdirde doğunun mukaddes metinlerinde geçen, şeylerin bidayetindeki ‘karanlık müessiriyet’ ile nihayetindeki ‘karanlık mefsedet’ arasında tuhaf bir tenazurun bulunduğu fikri yakin derecesine ulaşıyor.’ ”Şeylerin bidayetindeki ‘karanlık müessiriyet’ ile nihayetindeki ‘karanlık mefsedet’ arasında tuhaf bir tenazur…” ‘Aklın Yolu’ işte bize başka kitaplarda bulamadığımız bu ve buna benzer cümleler karşısında dalgınlıkla geçip gitmeyi değil şaşkınlıkla durmayı, dikkatle düşünmeyi öğretti… Bence ‘dünyanın nüfuz edilmesi giderek zorlaşan, esrarı dağıtılarak anlaşılması güçleşen şu karanlık’ günlerinde en başta öğrenmemiz gereken bu. Geri kalanında hiçbir şey olmasa bile insan sırf şu cümlenin hatırına eğer kıyacaksa da bu yazıya kolay kıyamaz ve olumsuz manada söyleyeceklerini sırf onun hatırına yutkunmasa bile en azından yumuşatarak söyleme ihtiyacı hisseder… Şimdi siz gelin de ‘müessiriyet’, ‘mefsedet’ ve ‘tenazur’ sözcüklerini ismi geçen gazete ve onun kitap ekiyle birlikte düşünün… Fakat trajik olan şu ki bu kelimelerle zorlanmadan birlikte düşünülebilecek gazeteler de onlarla söylenmeye çalışılan şeye, bu defa farklı sebeplerle, aşina olmadıkları, olmak da istemeyecekleri için bu kitaba ve onun dert edindiklerine yer vermez. Derdini bu kamplar ve onların yükselttiği duvarlar sebebiyle kimselere anlatamayan böyle bir kitap sınırlı sayıdaki meraklılarının dışında sesini duyuramayarak kitap raflarında tozlanır gider. Bir ülke için bu kadar önemli işleri gören, bu kadar mühim vazifeleri yerine getiren kamplar ve onların her geçen yükselttikleri duvarlar yıkılır mı hiç… ‘Aklın Yolu’, son zamanlarda okuduğumuz, muhtevası bakımından en zengin kitaplardan biriydi. Sosyal bilimler alanında bir üniversite bitirmiş ve işsizlik sebebiyle ikincisini da yarılamış birisi olarak ben kendi adıma çok şeyler öğrendiğimi ve sadece öğrenmekle kalmayıp ele aldığı meselelerin çoğunu kafa kafaya verip tartıştığımız için zihnimizin açıldığını, ufkumuzun genişlediğini, hatta dilimizin bağının çözüldüğünü söyleyebilirim. Az sayıda kitap insanda böyle bir açılma ve genişleme hissi uyandırır. Ve böyle bir hisle birlikte insanda daha önce okuyamadığı veya okuyup da anlayamadığı metinleri şimdi okuyup anlayabileceği güveni doğurur. Bu kitap sayesinde öğrendik şu yaşadığımız dünyada ve bilhassa bizimki gibi ülkelerde meğer gerçek ne erilmez, erişilmez bir şeymiş! O gerçeğe erişme azmi içerisindeki aklın yolunu meğer ne uğursuz uğrular kesiyor, ne safsatalar çeliyormuş! Ve o safsatalar aklın yoluna onun muhalifi olarak değil meğer ona sağlam ve salim belletilen şeyler kılığında çıkabiliyormuş! Fakat ben yine de şu ”şeylerin bidayetindeki ‘karanlık müessiriyet’ ile nihayetindeki ‘karanlık mefsedet’ arasındaki tuhaf tenazur”a takılıp kaldım. Kim bilir belki de bu defa ardı sıra geldiği satırlar sayesinde üzerine bir şimşek çakışı kadar olsun üzerine ışık düşmüştür…
Aklın Yolu
9.0/10
· 13 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
2
BERK PALDRAK
Cadılar Bayramı Ağacı'ı inceledi.
136 syf.
·
7/10 puan
CADILAR BAYRAMI AĞACI-İNCELEME
Karanlık kitaplık serisinden çıkan yazarın bu kitabını kültürümüze uygun görmüyorum yazım tarzı olarak fena olmasa da, bahsedilen tarihi varlıklar hakkında bir fikrim yoktu bu yüzden çoğu yerinde anlama zorluğu çektiğimi söyleyebilirim.Okumayi düşünen okurlara tavsiyem kitabı okumak için acele etmemeleri ve cadılar bayramı hakkında ufak bir araştırma yapmaları olur.Keyifli okumalar dilerim
Cadılar Bayramı Ağacı
Okuyacaklarıma Ekle
Mavi
İnce Memed 3'i inceledi.
629 syf.
·
Puan vermedi
Serinin 3. kitabı da bitti. Sona yaklaşmanın verdiği hüzünle birlikte, son kitabı da okuyacak olmanın sevinci var içimde. 32 yıllık bir maceranın üçüncü kitabı; köylünün, ağaların beylerin, askerin, devlet makamlarında bulunanların, ermişlerin, dağların taşların, hayvanların, tüm kainatın diliyle anlatılan, içinde her şeyin capcanlı yaşadığı, gürül gürül çağladığı, okudukça insanın hayret etmekten, üzülmekten, canının yanmasından zaman zaman da zalimlere sinirlenip veryansın etmekten kendini alamadığı bir kitap bu. Nedir bir insanı İnce Memed yapan? Korkmalardan, kaçmalardan, anlama çabasından, zalime karşı durma, kendi adaletini kurma, düzene başkaldırma çabasından başka nedir ki tüm olan biten? Öyle bir anlatım, öyle bir betimleme ile anlatılan bir seri ki, içinde yaşamamak, olayların bir parçası olmamak mümkün değil. Hikayeden kopamıyor, Memed'in elini tutup Vayvay'a, Anavarza'ya, Çiçeklideresi'ne sanki binlerce yürekle gecenin bir yarısında, kâh sıcakta kâh yağmurda, en karanlık görünen zamanların şafağında çıkar gibi. Yeni giren karakterler, geçmişte yaşadıkları ve yaşamakta olduklarının anlatımlarıyla bir kitap değil bin kitap okurmuş gibi... Sağlık, sevgi ve edebiyatla....
İnce Memed 3
9.3/10
· 11bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
1
DaDa
bir alıntı ekledi.
''(...)Yanındaki bankta, yüzünde artık başkalarını küçük görme işinde başarılı olamayan bir insandaki en son güven kırıntısı sayılabilecek cansız bir meydan okuma edası olan yaşlı bir adam oturuyordu. Giydikleriyle kılıksız sayılmazdı, en azından loş karanlıkta idare ettiği söylenebilirdi. Ama kimse onu yarım İngiliz altını ederinde bir kutu çukulata satın alırken ya da karanfil desenli bir düğme iliğine dokuz peni bayılırken hayal edemezdi. Kesinlikle çaldığı şarkıyla kimsenin dans etmediği o ümitsiz orkestralara aitti; yaktığı ağıt kimsede ağlama isteği uyandırmayan fani ağıtçılardandı.Ayağa kalkınca Gorstby onun aşağılandığını, kaale alınmadığı bir eve ya da uyandırdığı tek ilginin ücretini ödemekle sınırlı olduğu iç burucu bir otel odasına gittiğini hayal etti.Uzaklaşan gölgesi karanlıkta kayboldu(...)''
Saki
Sayfa 70 - Ayraç / Çev: Fahri ÖZ
4
Bozkırdaki Ağaç
İnsancıklar'ı inceledi.
175 syf.
·
3 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Eh be Aziz Dostoyevski... ne yaptın yine bana görüyor musun acaba.. Bilmiyorum görüyor musun, ya da görüyorsan da umursuyor musun? bilmiyorum.. Hiçbir şey bilmiyorum.. Ama eğer görüyorsan ve umurunda ise lütfen... Lütfen yardım et, göğüs kafesimin üzerine koyduğun şu devasa kaya parçasından kurtulmama yardım et, nefes alamıyorum çünkü.. Sana da sesleniyorum Oğuz Atay... "Ben de herkes gibi günlük sevinçlerin, heyecanların akışına kapılıp gidemez miyim? Neden olaylar, benim üzerimde silinmez izler bırakıyor?" demişsin ya... Sen o silinmez izlerin etkisinden nasıl kurtuldun, ya da, kurtulabildin mi söyler misin lütfen? Ah sevgili Varenka, Aziz Dostoyevski var ya... acımasız satırlarıyla, büyülü sözcükleriyle bütün hüznünü kederini bir elbise gibi senin üzerinden çıkarıp ruhuma giydirdi sanki.. Öyle ezgin, öyle bitkinim ki... Irgatlıkta bin dönüm buğdayı kör tırpanla tek başıma biçmiş gibiyim, kolum kanadım, dizlerim tutmuyor öyle dermansızım.. adam akıllı yorgunum sevgili Varenka, adam akıllı yorgun... Ağlamam gerek, çokça ağlamalıyım şimdi... Ve, işte, ağlıyorum... Şuna bakın saygıdeğer hanımefendi, Aziz Dostoyevski'nin kalemini yay gibi gerip, sözcükleri, işte bakın şu sözcükleri: "Bazen öyle dakikalar oluyor ki tek başıma kalmaktan, tek başıma hüzünlenip tek başıma kesintisiz kederlenmekten mutlu oluyorum ve böyle hallerim gitgide sıklaşıyor artık. Hatıralarımın açıklanamayan bir yanı var, beni dizginsizce çekiyor, öyle güçlü çekiyor ki birkaç saat çevremdeki her şeye karşı duygusuz kalıp her şeyi, gerçek her şeyi unutuyorum. Ve bugün yaşadığım her şey, acı olsun, kederli olsun, tatlı olsun, her şey bana geçmişimdeki benzer bir şeyi, genellikle de çocukluğumda, çocukluğumun altın çağlarında olan bir şeyi hatırlatıyor. Ama bu tür anlardan sonra fenalaşıyorum. Biraz güçsüzleşiyorum, hayalperestliğim yıpratıyor beni, sağlığım da zaten gitgide kötüleşiyor..." İşte bu sözcükleri satırları ok edip de beni hedef almaya hakkı var mı? Tanrı aşkına söyleyin lütfen bayan.. Durun, daha bitmedi, şuna bakın: "İşte ağladım şimdi, çocuk gibi, hatıralara kapılıp gidince. Her şeyi öyle canlı, öyle canlı hatırladım, öyle parlak bir şekilde belirdi ki bütün geçmiş önümde ve şu an öyle bulanık, öyle karanlık ki!.. Nasıl sona erecek bu, nasıl sona erecek bütün bunlar?" Yoo, bu kadarı da fazla artık, çok fazla... Balzac, romanlarını yazdığı odasından çıkıp kendisini salonda bekleyen arkadaşlarının yanına varır. Arkadaşları Balzac’ın hayli üzgün ve düşünceli olduğunu fark eder ve biri neden bu kadar üzgün olduğunu sorar, Balzac: "Roman kahramanım ölmek üzere" der ve göz yaşları dökmeye başlar.. Hayretle birbirlerine bakan arkadaşlarından biri: "İyi de madem bu kadar üzücü, öldürmeyin kahramanınızı" der. Balzac derin bir kederin tesiri altında kıvranarak: "Ne yapsam kurtaramıyorum. Çaresi yok, ölecek!" der.. Onları yazarken kıvrandıran acı bizi okurken es geçemezdi değil mi? Keşke gündüz olsaydı.. Canımı Bozkıra atsaydım. Erciyes'in ayazı yüzüme yüzüme vursaydı, ciğerlerime dolsa nefes olsaydı.. Ne edeyim, Bozkır ayazı yoksa Gökkubbe'ye atılan çığlık var, Bozlak var... Dostoyevski'nin kanattığı yaraya Neşet babanın havalandırdığı Bozlaklar em olur ancak.. Göğe selâm Baba Ertaş, Göğe selâm Fyodor Mihayloviç Dostoyevski.. Not: Bunları ben yazmadım, Dostoyevski yazdırdı!
İnsancıklar
8.2/10
· 34,6bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
3