• Ah benim örselenmiş incinmiş karanfilim
    Bir sessiz çığlık gibi kırmızı masum narin
    Bu ürkek bu al duruş söyle neden bu vazgeçiş..
    Ne oldu ümitlerine bu ne keder bu ne iç çekiş
    Sen ki özgürlük kadar güzelsin, sevgi kadar özgür
    O güzel başını uzat göklere, gül güneşlere gül
    Kırılma, küsme sen yine bir şiir yaz..
    Çok değil inan az kaldı az
    Bu kadar erken susma biraz bekle
    Ağlama, ağlama gül biraz..

    (Karanfil (Cover) - Merve Deniz Acoustic Sessions)
    https://www.youtube.com/watch?v=HdGWcZuujK8
  • (...)

    dünyalık şeylere dünyanın parası gerek
    Oysa topraktan çıkardın yirmi beş liracık
    Kefenimizi al. sabunu lifini unutma
    bir cennet ayırt Hoca parasıyla birlikte

    "Bu güz öleceğim. bütün işlerimi bitirdim
    Derede yıkandım, cevize tırmandım. kuş ürküttüm
    Kaçırdılar on iki Çocuk doğurdum. bekledim gözlerim
    Oğlan everdim. kız yetirdim. otuzuma vardım"

    "Ağlama kız, deme incirim Yar Yar
    ben ağlamam dağlar taşlar ağlasın
    Körüm, çelimsizim, göğnüğüm, hastayım.
    sebebolanları nerde bulayım
    adamdan içerli kuşlar ağlasın
  • İNSANSEVER - YILMAZ ÖZDİL
    31 Aralık 2010.
    Yılbaşı.
    İşe geldim.
    Masamda zarif bir vazo.
    Pembe antoryumlar
    Sarı lilyumlar
    Kırmızı gerberalar
    Beyaz lisyastüsler
    Ruhumuzda yeni yıl tomurcuklarının açtığı saatlerde, rengarenk bir hediyeydi.
    Not iliştirilmişti:
    “Yeni yılınızı en içten dileklerimle kutlarım.”
    İmza…
    Profesör Mehmet Haberal'dı.
    Silivri'den göndermişti.
    Hapisten.
    En karamsar olunması gereken yerde… Hayatı adeta kırmızı karanfil gibi yakasına takmıştı. İçerde'yken dışarı'ya güzellik göndermişti.

    *

    Ruhu prangalı tipler tarafından demir parmaklıkların ardına atılması, onun insansever yüreğini tutsak edememişti.

    *

    Üç yıl geçti, 2013…
    Adalet bakanlığından nihayet izin alabildim, Silivri'ye gittim.
    Beton tabut'tur orası.
    Beton duvarlar arasında beton labirentlerden geçtim, beton görüşme odasına geldim.
    Pırıl pırıl tıraşlı, takım elbiseli, kravatlıydı, o her zamanki coşkulu haliyle kollarını açarak, pırıl pırıl gülümsemesiyle karşıladı beni… Bağıra bağıra ağlama duygumu zor bastırıyordum, kucaklaştık.

    *

    İki masa hazırlamıştı.
    Birinin üstü broşür doluydu.
    “İzah edeceğim” dedi.
    Geçtik öbür masaya, oturduk.
    O beton tabutta görmeyi düşündüğüm en son şey vardı masada… Çiçek sepeti!
    Evet, antoryum, lilyum, rengarenk çiçeklerden oluşan zarif bir potpuri hazırlatmış, masaya özenle yerleştirmişti.

    *

    En karamsar olunması gereken yerde… Betonda çiçek açtırmıştı.

    *

    Ben daha nasılsınız filan diyemeden, “izin verirsen şuradan başlamak istiyorum” dedi, antetli bir kağıt çıkardı, hakikaten gözlerime inanamadım… Harvard Üniversitesi'yle “hapisteyken” protokol imzalamıştı, Harvard Üniversitesi'yle Başkent Üniversitesi'nin yanık tedavisinde ortak programla akademik eğitim vermesini sağlamıştı.

    *

    Sonra, yan masadaki broşürleri tek tek anlatmaya başladı. Yine “hapisteyken” Dünya Tıp Etik Bilimler Akademisi'ni kurmuştu, 27 ülkeden 66 biliminsanı üyeydi. Türkiye'de İlk Karaciğer Naklinin 25'inci Yıldönümü Kongresi'ni organize etmişti, hapisten tek tek yazışarak teyitlerini almış, 17 ülkeden 42 biliminsanının konuşmacı olarak katılmasını sağlamıştı. Yine hapisten yazışarak, Ortadoğu Organ Nakli Derneği Kongresi'ni ve Transplant Oyunları'nı organize etmişti, davetiyelerini bile kendisi tasarlamıştı. Ayrıca… İki ayda bir “Experimental and Clinical Transplantation” dergisini çıkarıyordu, ABD'den Avustralya'ya İran'dan Pakistan'a dünyaca ünlü otoriteler makalelerini Silivri'ye yolluyor, kendisi şef editörlüğünü yapıyor, Ankara'da bastırıyor, 40 ülkeye dağıtıyordu.

    *

    Beni aldı, adeta film gibi tasvirlerle çocukluğuna götürdü… Odun ateşinin ışığıyla kitap okumaya çalıştığı Rize'deki köyünü dolaştırdı, odun ateşinin ışığından lazer teknolojisine gelmelerini anlattı. Fırsat olsa, bir iki saatliğine çıkabilse, Başkent Üniversitesi'ne gidip kendi elleriyle diktiği ağaçları kontrol etmek istediğini anlattı. Ankara'ya uğrarsam, Başkent Üniversitesi kampusunda kurduğu Atatürk Müzesi'ni mutlaka gezmem gerektiğini söyledi. İki yıl sonraki, üç yıl sonraki projelerinden bahsetti heyecanla.

    *

    Hayatın kıymetini bilecek kadar ölüm, özgürlüğün kıymetini bilecek kadar hapishane görmüştüm, böyle bir şey görmemiştim…
    Profesör Mehmet Haberal'ın vücudunu oraya hapsetmişlerdi ama, idealleri bir gün bile tutsak olmamıştı.

    *

    Bedeni Silivri'de kilitliyken…
    Vizyonu dünyayı dolaşıyordu.

    *

    Onun uğradığı haksızlığın binde birine maruz kalan biri, lanet olsun böyle memlekete, emeklerim haram olsun der, hiç olmazsa dert yanar. Tam tersine… “Buraya konulacağımı rüyamda görsem inanmazdım ama, buraya konuldum diye memleketime küsecek değilim” diyordu. “İnsan her şart altında memleket için daha iyi ne yapabilirim diye uğraşmalı” diyordu.

    *

    Ve, 2017…

    *

    Dünyanın en saygın kuruluşlarından biri olan, dünyanın en önemli tıbbi meslek birliği Amerikan Cerrahlar Koleji, Profesör Mehmet Haberal'a “İnsansever Ödülü” verdi.

    *

    Bu ödül, Amerikan Cerrahlar Koleji'nin 104 yıllık tarihinde bir ilk… Bugüne kadar 26 kez insanlığa katkı sağlayan uluslararası kuruluşlara verilmişti, tarihte ilk kez “uluslararası kişi”ye verildi.

    *

    İnsansever Ödülü…
    San Diego'da üç gün önce düzenlenen törenle, yüzlerce seçkin biliminsanının katılımıyla, Türk Bayrağı'nın önünde, Profesör Haberal'a takdim edildi.

    *

    “Hayırsever” denilen arkadaş yüzünden dünyaya rezil olduğumuz, ABD'ye vizeyle bile gidemediğimiz dönemde… “İnsansever” ödülü, en başta Amerikalılar, tüm dünya tarafından ayakta alkışlandı.

    *

    29 Ekim doğumlu olan Profesör Haberal… 29 Ekim arefesinde aldığı Uluslararası İnsansever Ödülü'nü Atatürk Cumhuriyeti'ne ithaf etti.

    *

    Türkiye'nin ilk böbrek naklini gerçekleştirmiş, Türkiye'nin ilk karaciğer naklini gerçekleştirmişti…
    Kindar nesillerin hastalıklı bünyesine “insaniyet nakli”ni de gerçekleştirmeyi başardı Profesör Haberal!
  • “Geçmişe mazi, yenmişe kuzu” deyip anasını güldürmeye çalışır yine de, düştüğü o sidik kokan, o pis karanlık kuyunun içinden. Anası gülmediği gibi, oğlunun bu çaresizce çırpınışlarını gördükçe, koruk gibi yaş akıtır gözlerinden : “Kör şeytanlardan bulsunlar, başlarının üstüne gelsinler!”

    “İlenme ana, ilenince ne olacak ki?”

    “Olur! Yukarıda güvendiğimiz Allah var!”

    Boş gözlerle anasına bakar Fakir Baykurt. Sonra belli belirsiz bir sesle: “İlen öyleyse, ne diyeyim!” der.

    On gün başı yerden kalkmaz Fakir Baykurt’un. ‘Evinden bir değil, köyünden kırk cenaze çıkmış gibi yanar yüreği.’ Bir de durup durup ağlama isteği yok mu, ahhh o ağlama isteği… Boğazını düğümler de bir daha hiç açılmayacakmış gibi sıkar ya insanı; işte tam öyle geçer on gün. “Bir kürsüye konuşmaya çıksam, olanağı yok bu acıyı anlatamam. Gücüm yetmez, bu rezilliği söze dökemem” der yıllar sonra.

    Yazı adamı yazmak derdine çeker ya başına gelen türlü felaketleri; sorsana vazgeçer mi yine de yazmaktan? Vazgeçmez. Bu ruh girdabından çıkmak için, Akçaköy’ün ünlü karanfil armutu ağaçlarının gölgesine çekilir Fakir Baykurt.

    Kafasında bu sorunu doğallaştırmak için bir fikir vardır: Yok edilen kitapları üstüne bir şiir yazmak. Sor bakalım, yazabilmiş midir? Hayır, yazamamıştır. Bir türlü o acıyı azaltamamıştır içinde. Ağlayamamıştır da. Şöyle der kendisiyle birlikte büyüttüğü bu acı için yıllar sonra: “Babamın ölümüne de ağlayamamıştım.”
  • III
    Şunu şuraya koymalı Bili
    —       Ne kötü bir İngilizce —
    Ya da ben
    Gene mi yenildim Bili
    Odada, adamın içindeki odada
    Radyoyu açıyor Bili
    Radyoda isterik bir sesle Amerika
    Ne kötü bir hava
    Ne kötü bir yaşantı
    Kadehimi doldur Bili
    “Seni seviyorum” de uşak olarak
    Pencere korkunç kapa Bili
    Radyoyu kapa
    —       Bili kalbini tutar, elbette çünkü Bili —
    Kapa, ama kapasana Bili
    Çünkü nasıl anlamalı dünya dönüyor
    Hep aynı yerde mi dönüyor Bili
    Hangi yıldız biraz mavi
    Hangisi biraz yeşil
    Hiç paran oldu mu Bili
    Bozdurup harcamak kadar
    Bana bir sevme yarat Bili
    Bana bir sevme yarat
    Ya da ben
    Gene mi yenildim Bili
    Ağlama
    Ama ağlama Bili
    Bili!
    Hey!
    Bili!
  • Ah benim örselenmiş incinmiş karanfilim
    Bir sessiz çığlık gibi kırmızı masum narin
    Bu ürkek bu al duruş söyle neden bu vazgeçiş
    Ne oldu ümitlerine bu ne keder bu ne iç çekiş

    Sen ki özgürlük kadar güzelsin,sevgi kadar özgür
    O güzel başını uzat göklere,gül güneşlere gül

    Kırılma,küsme sen yine bir şiir yaz
    Çok değil inan az kaldı az
    Bu kadar erken susma biraz bekle
    Ağlama,ağlama gül biraz ..

    Mustafa Ceceli-Karanfil
  • Ağlama karanfil
    Beni de ağlatma
    Sil gözyaşlarını
    Yeşerecek sevdan
    Kutlu tohumlarla
    Körpe dudaklarda
    Aldırma söylenen o sözlere
    Sen dağıt etrafa mis kokunu
    Umudu sevgiyi özlemlerini
    Ve hasretleri
    Susadım karanfil
    Çöllerde kavrulan
    Kurumuş toprak gibi
    Kelepçe vurulmuş
    Yemyeşil gövdene
    Ben özgürlüğe hasret