ORHN ULDĞ, bir alıntı ekledi.
5 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Yemek sırasında albay karısının ağlamamak için çaba harcadığını fark etti.
Bu kesinlik onu telaşlandırdı.
Karısını tanıyordu.
Doğuştan sert ve kırk yılın acılığıyla daha da sertleşmiş bir karakteri vardı.
Oğlu öldüğünde tek damla gözyaşı dökmemişti.

Albaya Mektup Yok, Gabriel Garcia MarquezAlbaya Mektup Yok, Gabriel Garcia Marquez
Günsenin, bir alıntı ekledi.
14 saat önce

Saraydakiler Mutlu Prens derlerdi bana, gerçekten de mutluydum, eğer zevk için yaşamak mutluluksa. Öyle yaşadım ve öyle öldüm. Sonra da ben öldükten sonra heykelimi buraya, böyle yükseğe diktiler; şehrimin bütün çirkinliğini, şehrimdeki bütün yoksulluğu görebileyim diye ve kalbim kurşundan da olsa ağlamamak elimden gelmiyor.

Mutlu Prens Bütün Masallar Bütün Öyküler, Oscar Wilde (Sayfa 3)Mutlu Prens Bütün Masallar Bütün Öyküler, Oscar Wilde (Sayfa 3)

Ata erkil toplumlarda kadın olmak çok zor ama erkek olmakta zor. Ne olursa olsun güçlü kalmak, zengin olmak, korkmamak, ağlamamak zorundayız. Çok romantik olsak bir dert öküz olsak başka dert. Üzerimizdeki tüm etiketlerin altında ezilmemeye çalışırken ayakta kalmak zorundayız. #Stolk

rıfat rodoslu, Ezilenler'i inceledi.
23 May 14:45 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Dostoyevski' nin en büyük eseri şüphesiz suç ve ceza. Ancak ezilenler, okuduğum tüm kitaplar içerisinde beni en çok sarsan kitap. Kitabın başında ihtiyar Smitt' in trajik durumunu belki gülerek okuyabilirsiniz. Son bölümlerinde Nelli' nin anlattıkları karşısında ise ağlamamak mümkün değil.

Eray Turkoglu, Şu Çılgın Türkler'i inceledi.
15 May 17:42 · Kitabı okudu · 10 günde · Beğendi · 10/10 puan

Mutlaka her evde bulunan ve kalınlığından ötürü asla okunmaya tenezzül edilmemiş değeri bilinmeyen mükemmel bir kitap. Hayatınızda mutlaka bu kitabı görmüş ve isminden dolayı dikkatinizi çekmiştir lütfen sadece dikkatinizi çekmekle kalmayıp sayfa sayısını dikkat almayıp mutlaka başlayın inanın nasıl bittiğini anlamayacaksınız. Kurtuluş savaşını roman tarzında anlatıyor. Anlatılan her şey belgelerle kanıtlanıyor. İki üç sayfada bir ağlamamak için kendinizi zor tutup son sayfalara doğru içinizi çoşkuyla kaplıyor. Kurtuluş savaşımızda ne gibi zorluklardan bir devlet yarattığımızı gözler önüne seriyor ve bilmediğiniz o kadar çok şeyi öğreniyorsunuz ki durumunuzdan utanıyorsunuz. Gelecek nesiller için kaynak niteliğinde muazzam bir şaheser.

Yokluğun....
Yokluğunu, varlığının arasına bırakıp g/ittin...
Varlığımı, yokluğunun arasında kaybettim...

Bu şehir sen gideli boynu bükük kaldı,
Gri kaldırımlar muzdarip!

Ötmez oldu bekçi düdükleri...

Yüzünde a/sırların değiştiremediği çocukların tebessümleri eksildi...
Gazete manşetlerinde ADIN yok!
'Seni arıyorum' her satır aralarında...

Ey tebessümlerimin gizli öznesi:
Bende: yokluğun var... Birde yok olan varlığın...
Kentteki herkesi sana benzetiyorum...
"Seni arıyorum" her sokak aralarında...
Hemen yanımda ilerleyen bayanın saçları...
Saçlarını anımsatıyor...
Dudağındaki ruj'un rengini tam olarak göremiyorum ama;
Kokusu... kokusu tıpkı sen...
Ulan bütün kadınlar aynı mı kokar?

Yoksun!
Yokluğunla, varlığın arasında yok olmaktayım...
Elde, avuçta kalmıyor artık acılarım,

Sahra'ların araf/ında...
Bir kuru ekmek, Bir yudum su gibi muhtacım sana...
Sen ise: hep yetim bırakansın, can yakansın!
Okyanus dolusu gözyaşları borçlusun bana...

Biz olmak varken, benden gittin!

Yeminler olsun ki "Gün/âhtır" bana her yapmadığın...

Ey Acı/yanım, Ey Acıtan/yanım, Ey Acıyan/yanım, Ey Acı/mayanım! ;

Gel ki: dinsin tarifi olmayan acı'larım...
Gel ki: bitsin acıtan sancılarım...
Gel ki: yazılmasın sancılı mısralarım...

Yazmak için ne kadar kâğıda ihtiyacım varsa,
Anlatmak için ne kadar kelâma ihtiyacım varsa,
Ağlamamak için ne kadar mutluluğa ihtiyacım varsa,
Susmak için ne kadar sabıra ihtiyacım varsa,
Mutlu olmak için ne kadar umuda ihtiyacım varsa,
Yaşamak için de o kadar sana ihtiyacım var sevgili...

Yapısöküm: J.Derrida'ya selam olsun.
Sağ olsun yazarı izin verdi ve #29450282 öyküsünü anlatımı etkin kılma açısından yapısöküme uğrattım.(Bir eleştirel yaklaşım olarak yapısöküm, her açıdan mümkündür.)

Bu medeni cesaretinden dolayı kendisine çok teşekkür ediyorum. Ben kendisini öğrenci olduğu için özellikle seçtim.

Evlenmesine sadece birkaç gün kalmıştı. Dünyanın en mutlu insanı addediyordu kendini. Birkaç sene öncesini düşünüp bu mutluluğun semtine bile yaklaşamayacağını düşünürken şuan kalbinde kelebekler uçuşuyordu. (Şu an yakışmamış, o an daha uyardı. Çünkü, şu an kelebekler uçuşuyor, ama o an kelebekler uçuşuyordu.)

İş çıkışı Hakan’la rıhtımda buluşup kendinin evine gittiler.

<<<<< Kendinin evi, yani kızın, ama kulak tırmalayabilir, tamamen çıkarmak lazım. (Çıkarmak mı, çıkartmak mı? Bunu kaçırmamak lazım. Burada siz yapacağınız için, çıkarmak.) Devamında anlıyoruz kızın evi olduğunu zaten.>>>>>

Almadığı birkaç parça eşyasını da alıp anahtarı 2. Katta oturan Ayşe Teyzeye teslim edecekti.

<<<<<Neden “2. Kat”ı vurgulamak istediniz? Bir sebep olmadığını öykü bitince anlıyoruz. Kaldırılsa belki de daha iyi olurdu. Komşu demek daha sıcak, zira, “2. Kat” demek bir Çehov tüfeği beklentisi yaratıyor. Öyle bir şey yok ama. Eğer 2. Kat’ı kullanırsanız, Çehov tüfengini patlatmanız gerekirdi. Mesela, Annem sağken hep o ikinci kat balkonunda oturur çay içerlerdi, gibi. Öykünün ismi Çatı Katı, olmasaydı elbette bu detayın üstünde durmazdım.>>>>>

Aslında alacağı çok bir eşyası kalmamasına rağmen özellikle Hakan’la gitmek istiyordu. Son günlerde oldukça duygusal bir ruh haline bürünmüştü Hakan’ın yanından bir saniye bile ayrılmak istemiyordu.

<<<<<İki cümle var burada. “Son günlerde oldukça duygusal bir ruh haline bürünmüştü. Hakan’ın yanından bir saniye bile ayrılmak istemiyordu.” Tek cümle olacaksa, “Son günlerde oldukça duygusal bir ruh haline bürünmüş, Hakan’ın yanından bir saniye bile ayrılmak istemiyordu,” gibi birleşik bir cümle daha güzel olabilirdi. Gerçi, belki de noktayı unuttunuz. Tüm bu lakırdılarım boşuna. İşgüzarlık yaptığım belki de )))>>>>>

Eve girdiklerinde birlikte çatı katına çıktılar. (Birlikte fazladan bir kelime. Bu kelime kalkınca ifadenizi yeni bir biçime sokmanız gerekebilir ama. Ya da dokunmadan da kalabilir.) Burada Gülce’nin ailesinden kalma birkaç parça eşyası vardı. Her gittiği yerde onları da peşinden götürüyordu. Bu eşyalar ona sanki güç veriyordu. Odaya girdiklerinde duvarda asılı duran çerçevedeki fotoğrafı gösterdi Hakan’a.

<<<<< Duvarda asılı fotoğraflar, aksi belirtilmedikçe, bir çerçeve içinde olarak anlaşılır. Çerçeveyi belirtmenize gerek yoktu. Ama, illa da önemliyse o çerçeve, işte onu belirtebilirsiniz. (Aşağıda işledim.)

Hakan’a neden duvardaki fotoğrafı gösterdi? Burada bir Çehov tüfeği oluşturdunuz. Devamında anlıyoruz bunu. Muhtemeldir ki, o fotoğrafta kaybettiği anne ve babası vardı. Ama okurun bunu kaçırma olasılığı yüksek. Belki tek bir kelimeyle değinebilirdiniz buna. Üstelik bunu yaparken çerçeveyi de kurtarabiliriz. Mesela, “Odaya girdiklerinde duvarda asılı duran çerçevedeki aile fotoğrafını gösterdi Hakan’a,” gibi. Çerçeve yine sırıttı. Madem çerçeveyi kullanacaksınız, şimdi çerçeveye de bir şey yükleyebiliriz. Bir niteleme sıfatıyla öykünüzün hüznünü daha da artırabiliriz. Çünkü öykü hüzünlü. Bunun dozunu arttırmak öyküyü daha da sıcak yapar. Mesela “Odaya girdiklerinde duvarda asılı duran solmuş çerçevedeki sepya fotoğrafı gösterdi Hakan’a.” gibi. Ya da ne bileyim, “Odaya girdiklerinde duvarda asılı duran eskimiş çerçevedeki solgun fotoğrafı gösterdi Hakan’a.” gibi>>>>>

Sonra gözü semavere ilişti.
-Hafta sonu pikniklerinin vazgeçilmeziydi bu semaver. Yıllar geçmesine rağmen annemin demlediği çayın tadı hâlâ damağımdadır.
Hakan saçlarını okşadı. Gözlerine şefkatle bakıp ”Öyleyse yanımıza alalım” dedi.

Gülce ailesini 12 yıl önce bir trafik kazasında kaybetmişti, henüz 13 yaşındayken. (Evet, şimdi anladık o fotoğrafın ne olduğunu) Hayatının en büyük travmasını geçirmiş, uzun zaman psikolojik destek görmüştü. Ailesinin akraba ilişkileri çok iyi olmadığından görüştüğü pek bir kimse kalmamıştı. Kendini hepten büyük bir boşluğun içinde bulmuştu.

Liseyi yatılı bir okulda okumaya başlamıştı. Yalnızca tatillerde görüştüğü bir aile dostları olan Mümtaz amca vardı. Mümtaz amca emekli albaydı. Yalnız başına yaşayan, aksi biriydi. Fakat Gülce’yi çok severdi. Gülce’ye çok kez yanında kalmasını teklif etmişse de kabul etmemiş, kendi ayakları üstünde kalmayı daha o yıllarda öğrenmeye başlamıştı. Yalnızlık ona güçlü bir insan olmayı öğretmiş, Üniversitenin ilk yıllarında biraz fazla savrulduysa da Hakan’la tanışmasıyla birlikte kişiliğinde de önemli değişmeler olmuştu. Hakan’la sürekli gittiği bir kitap kafede tanışmışlar, kısa bir süre sonrada arkadaş olmuşlardı. Gülce’nin uzun senelerdir yaşadığı kararmış hayata Hakan ışık tutmuştu.

Aynalı dolabın alt çekmecesinden fotoğraf albümünü aldı. Bebeklikten, ilk okuma bayramına kadar bir çok fotoğrafı vardı burda. Bir çoğunun arkasında tarih yazıyordu.

Piyano çalarken çekilmiş bir fotoğrafını gösterip, “5. Sınıfta yıl sonu müsameresinde öğretmenimle birlikte piyano çalmıştık, hayatımın en heyecanlı günüydü. Hiç bitmeyecek sanmıştım. Gösterimiz bitince kafamı kaldırıp da bizi alkışlayanlara bakamamıştım doğru düzgün. Bir aralık annemle babamı gördüm ayağa kalkmış öyle alkışlıyorlardı. Mutlulukları ve gururları gözlerinden okunuyordu.”

Hakan ne diyeceğini bilemedi, yüreği ezildi. Gülce ne zaman ailesinden bahsetse onun sanki dili tutulur, diyecek bir söz bulamazdı. Mahzun mahzun Gülce’nin gözlerine bakıp anlattıklarını dinlerdi. Birlikte fotoğraflara bakmaya devam ettiler. Sonra anne ve babasından kalan kitapları bir kolilere koydular. İçlerinden uzun zamandır Hakan’a vermeyi düşündüklerini ayırdı. Bu kitapların çoğu Gülce’nin anne babasının üniversite yıllarında aldıkları kitaplardı. Hepsini yanına almak istediyse de bunun imkanı yoktu. Fotoğraf albümlerinden ve babasının 45’lik plaklarından bir kaç tanesini de seçti, ufak bir koli yaptı. Geri kalan her şeyi yerli yerince bıraktı. Kendisi koliyi, Hakan semaveri alıp odadan çıktılar. Çıkarken ayakları gerisingeri gidiyordu sanki. Eşyalardan, hatıralardan ayrılmak istemiyordu.
Odanın kapısını kilitledi. Ağlamamak için kendini zorluyordu. Yıllar önce değil de sanki yeni kaybetmiş gibiydi anne ve babasını. “İnsan en çok böyle günlerde yanında olmalarını istermiş meğer.” Diye düşündü kendi kendine.

<<<<<Burada da bir müdahalede bulunacağım. Konuşmaları, karışmasın diye, tırnak içine aldınız. Bir de iç ses var. İçinden konuştuğu bir şey. Bir iç monolog. Ama bunun diğer diyaloglarla karışma ihtimali var değil mi? Bir iç ses ya bu, bunu da belirtmeniz lazım. Ne yaptınız? “Diye düşündü kendi kendine.” Diye belirttiniz. Oysa bu ifade çok eskide kaldı. Bunu nasıl aştı modern dönem yazarları? Bilinç akışı ya da iç monologla. Siz neden kullanmayasınız ki? Şöyle olabilirdi mesela.

(Yıllar önce değil de sanki yeni kaybetmiş gibiydi anne ve babasını. İnsan en çok böyle günlerde yanında olmalarını istermiş meğer. Keşke yanımda olsalardı şimdi. Bizle olsaydınız keşke. Canlarım benim. Sizi o kadar çok özlüyorum ki. Hakan bu anne. Benim sevgilim o.)

Hiçbir konuşma tırnağına ihtiyaç kalmadı. Okuru kahramanın hislerine ortak ettiniz. Üstelik, Anadolu geleneğindeki anneyle paylaşma, babaya daha resmi olma halini de vurgulamış oldunuz. >>>>>

Daha fazla üzülüp de Hakan’ı da tedirgin etmemek için kısa sürede kendini toparladı. Hakan “Alacağın başka bir şey kalmadıysa çıkalım artık,” dedi. Kapıya yöneldiler. Bu kapının önü veya arkasında bambaşka hayatlar vardı sanki. Bu evde tek başına bir bireyken, evden çıktığında yepyeni bir hayat bekliyordu kendini.

<<<<< Buraya da bir bilinç akışı neden olmasın. Sizin seçiminiz tamamen.

(Artık ben değil biz varız. Senelerce yalnızdım. yapayalnız geçirdim hayatımı. Hiçbir önemli anımda yoktunuz. Olamadınız. Ailem, anam babam. Yoktunuz. Olamadınız. Yemin törenine gitmek istememiştim. mezuniyet törenine de. bu yüzdendi işte. Sizsiz. Kaçmak istemiştim. Herkesin ailesi vardı. Ben yalnızdım. buruk bir mutluluktu yaşadığım. Derin bir nefes aldı. Artık çok sevdiği yeni bir ailesi olmuştu. Allah bir yerden alıp, bir yere veriyor. Umutla, sevgiyle Hakan’ın gözlerine baktı. Anahtarların bir yedeğini Ayşe teyzeye verip apartmandan çıktılar.)

Üstelik küçük, büyük harf yazma ihtiyacı da kalktı. Cesaret ederseniz noktalama işaretlerini bile kaldırabilirsiniz o bölümlerden.>>>>>

Değerli Sinem, medeni cesaretinden dolayı tekrar tekrar teşekkür ediyorum. Var ol. Sağ ol.

Öykü yazarlarına bir sorum var. Bu öyküde tanrısal anlatıcı var. İç konuşmaları tırnağı kaldırıp bilinç akışıyla verdik. O kısımları bize aktaran kim? 1.TŞ anlatıcı mı, 3. TŞ anlatıcı mı?

Mete Özgür, Burada Gömülüdür 1. Cilt'i inceledi.
 09 May 06:22 · Kitabı okuyor · Beğendi · 10/10 puan

Uzun sayılabilecek bir incelemenin ilk satırındayım... Ahmet Erhan için inceleme yazmak benim için fazlasıyla zor. Ne yazsam eksik kalacak, biliyorum. “Yazsam olmuyor, yazmasam olmaz” yani. Darılmaca gücenmece olmasın diye belirtmek istiyorum. Yazacaklarım daha çok benim Ahmet Erhan’la olan hikayemdir. Dileyen okumayı burada bırakabilir.

 

“Her şey bir acının bilincine varmakla başladı ” (s.89 burada gömülüdür 1. Cilt)

Herkes gibi bir sürü insan tanıdım ben de, otuzuma son sürat tırmandığım şu ana kadar, bir dünya kitap, bir dünya şiir okudum. İnsanlardan kaçıp kitaplara sığındım ya da kitapları insanlardan daha çok sevdim gibi aforizmalara hiç girmeyeceğim merak etmeyin. Zira hep şiiri daha çok sevdim. Buna ilintili olarak elbette insanı çok sevdim. Bunu Metin Abi’den (Altıok) öğrendim. Tam da dediği gibi: Şiir, insanları sevmeye yaradı.

 

Hiç unutmuyorum, sene doksandört ve yaz ayları, yaşım henüz çocuk... Hayatında ilk kez gittiği hastane dönüşünde babam kısacık bir cümle etti: “İçimde bir ağrı dolanıyor.”

Babamın içinde dolanan o ağrı o an itibariyle benim içimde de voltaya çıktı. Kolay mı? Hayatımın kahramanının canı yanarken ben rahat edebilir miydim? Edemedim. Birkaç gün içinde babamı tedavisi için başka bir şehre götürdüler. Tabi kimse durumun vehametinden haberdar olmadığı için beni ya da kardeşlerimden herhangi birini babamın yanına götürmedi. Yaşımız itibariyle belki biz durumu kavrayamayabilirdik ancak en azından babam için bir şeyler ifade ederdi. Elbette kızamıyorum kimseye. Herkesin, babamın iyileşerek döneceğine  dair sonsuz bir inanç beslediğine inandım hep çünkü aksi bir durum en başta babama yakışmazdı. Neticede, babamın içinde dolanan o ağrı birkaç ay içinde babamı bizden aldı kendine sakladı. Hali hazırda birkaç ay göremediğim babamı dünya gözüyle bir daha da göremedim. Babam başka bir şehre gittiğinde mevsim yazdı, dönmediğinde ise henüz sonbahar. Bu yüzden hiç sevmedim haziranı temmuzu ağustosu eylülü ekimi kasımı. Sonrası hep kış... Kendi sesinden en net şekilde hatırladığım o kısacık cümle kaldı geride, köy evinde bir soba yanında boş bir çay bardağını tuttuğu bir fotoğraf, bir de annemin terliğinden kaçıp sığınıp saklandığım kucağının sıcaklığı...Hiç unutmadım ben o cümleyi. Duyduğum günden bu yana bir acı dolanır içimde, başucu acımdır bu benim...

Şiire ilgimin başladığı ortaokul yıllarımda kulağıma çalınan bir şiir bir adamla tanıştırdı beni. “Bugün de ölmedim anne” diyordu Ahmet Kaya. Sordum soruşturdum Ahmet Erhan diye bir adam çıktı karşıma. Birkaç şiirini okudum ilkin. Birinde “Bugün de ölmedim anne” diyen Ahmet Erhan, diğerinde “Bugün oturdum ölümü düşündüm” diyordu... Ölümü erkence tanımış biri olarak şiirleri beni içine almıştı. Sanırım sonraki yıl gittiğim bir kütüphanede, hani şu sebebini bir türlü anlamadığımız şekilde asabi abilerin görevli olduğu kütüphanelerden birinde tesadüfen karşılaştığım bir kitabı kucakladım. Kapağı her ne kadar beni ürkütse de o zaman, ben şairi referans aldım. 1993 basımı “Sevda Şiirleri/Zeytin Ağacı” kitabı. Hiç abartmıyorum bir süre soluksuz okudum ta ki “bir baba için” şiirine gelene kadar. Bunu orada yapamayacağımı biliyordum. Yanlış hatırlamıyorsam kimliğimi bırakıp kitabı aldım. Baktım ki, bendeki yaranın aynısı Ahmet Erhan’da var. Yaradaş olduk ve bir daha da ayrılmadık. Şöyle diyordu şiirinde:

“Senin ölümün baba, bende
Bir anafora kapılarak
 Yeniden doğuma dönüşüyor
 Köklerini toprak altında saklama
Baba, oğlun daha yaşıyor...”
 (s.246, burada gömülüdür 1. Cilt)

 

Asıl adı Erhan Bozkurt’tur şairin. Ahmet adını yarasından yani babası Ahmet İzzet Bey’den alır. Bozkurt soyadını ise davasına kurban verir. Neticede Ahmet Erhan olur. Nedir ki bu adamın davası? Davası memlekettir, ‘Alacakaranlıktaki Ülke’sidir. Nitekim Ahmet Erhan diye bir gerçeği ortaya koyan kitabı da budur.
(s.13 burada gömülüdür  1. Cilt)

Ağlamamak için paltosunun yakasını ısırarak marşlar söyleyen bir devrimcidir. Hepsinden önemlisi o bir mağluptur. Yenilmeyi en iyi o bilir. 12 Eylül faşist darbesinde yenilir ilkin, sonra Sivas’ta, Maraş’ta  defalarca yenilir. Bu sebepledir ki, çağdaşı olan bütün mağlupların ansiklopedisini yazmıştır.
(s.139 burada gömülüdür 2. Cilt)

En yakın dostlarından Behçet Aysan’ın Sivas’taki hazin ölümü onda kapanması mümkün olmayan yaralar açmıştır. Sivas’taki en büyük yenilgisi bu olmuştur. Fakat Sivas’taki yenilgisi bununla sınırlı kalmayacak ve 32 kez daha yenilecektir. Behçet Aysan’ın ölümü üzerine o’na ithafen yazdığı  ‘son düello’sunda şöyle der:

“Kaybettim ömrümün son düellosunda
Şimdi ayağımın altından kayıyor dünya
 Gökyüzü aklıma bir kefen oluyor
Cunda’daki mezarlığa, selvilerin altına gömün beni
Buna dayanamam, bu yalnızlığa”

 (s.209 burada gömülüdür 2.Cilt)

 

Ahmet Erhan şiiri de yenilgiler silsilesidir. Tekilliğe yenilir zamanla, nihilizme yenilir ya da evrilir. Ancak lirizminden hiçbir şey yitirmez. Şiir marjinallikten uzak, tam aksine oldukça yalındır. Bu yalınlıkla özgün olabilmek ve özgün kalabilmek de her babayiğidin harcı değildir. Ahmet Erhan; şiirin, ‘hayat çizgisi’nden uzaklaşmaması gerektiğine inanır ve hayat çizgisinde şiirler yazar ömrü boyunca. Hayat varsa elbet ölüm de olacaktır. Bu sebeple hemen bütün şiirleri ölüme dayanır. Gerek hayatla gerekse de ölümle hep büyük hesaplaşmaları olmuştur. Tahmin edeceğiniz üzere hemen hepsinde mağlup olmuştur. Pavese’den Yasenin’e, Atilla Jozsef’ten Mayakovski’ye, sevdiği bütün şairler intihar etmiştir mesela. Bunca intihara karşın intiharı da düşünmüştür elbette. Neticede deliliğinin çimentosu Mayakovski’den gelir ve onun yöntemini düşünür.

“Mutfakta şiir yazmaktan bıktım, her şeyden bıktım
7.65 Magnum satılık, yazıyor küçük ilanlarda
Bir silahım olsa, ne güzel kendimden soyunurdum.”

 (s.145 burada gömülüdür 2.Cilt)

 

Yalnız Pavese’yi, Mayakovski’yi, Jozsef’i, Yasenin’i sevmez tabii ki. İnsanları sever. Nazım’ı sever, Altıok Metin’i sever, Turgut Uyar’ı, Cemal Süreya’yı, Ahmed Arif’i , Edip Cansever’i sever. Oğlu Deniz’i bir başka sever. Ülkesini çok sever. Ülkesinin çelişkilerini bile sever hatta yalnızca bu çelişkilerin tek başına dahi şiirin sebebi olduğuna inanır. En çok da babasını sever. Babasının mirası alkolü de sever. Bayrağı babasından alıp meyhanelere koşması da, 3 bardak Tuborg’la karaciğerini sıvazlaması da bundandır.
Bir bar taburesi üstünde babasının öldüğü yaştayken hem sarhoş hem de yastadır. O günden karşı kıyılara yelken açtığı güne kadar da babasından fazla yaşamasının mahçubiyetini yaşamıştır. Neticede ellibeşinde ilk olarak babasına sonra da dostlarına kavuşmuştur.
Geriye ne mi bıraktı? Yalnızlığını bıraktı bana, hüznünü, acısını, yenilgilerini ve boğulmalarını da. Üç beş şiiri de kaldı geride, bir de sıcacık gülüşü asılı kaldı semada. Babam gibi...

 

“Bitiriyorum burada

Artık hiçbir şey sorma.”

 (s.82 1. Cilt)

{Ç Nesw}'te Bugün;
Merhabalar Efendim...!!!

Kahveler hazırlansın...! Biz geldik...!
{Ç News} Yayında..!

Yağışlı ve güzel bir Pazartesi... Bizim için bu havaların yeri ayrıdır..! Yayınımıza yeni olarak Film önerilerini de ekledik. Her gün Yerli ve Yabancı olmak üzere iki film önerisi paylaşacağız.. Edebiyat haberleri, incelemeler, alıntılar, testler, müzik ve filmler... İçeriğimiz iyice genişledi..! Bugün de Çok Doluyuz...!!!

Bugün yapacağımız etkinlikler;

1- Cover'ı yapılmış şarkıları paylaşacağız yorumlarda. Bizim paylaşımımız yazının sonunda olacak. Cover derken diyeniniz olabilir. Şarkı'nın ilk sahibi dışında farklı kişiler, gruplar vs tarafından kendi tarzlarında yeniden yorumlanması diyebiliriz. Yerli veya yabancı istediğiniz şekilde tür fark etmeksizin yoruma sevdiğiniz cover'ları paylaşabilirsiniz.. Bekliyoruz..!

2- Test...! Türk Edebiyatından Sinemaya Uyarlanan Eserler'e ne kadar hakimsin...? Bilgini konuştur ve testi çöz.. Test sonucunu yorumda paylaş bizler de öğrenelim..! Bekliyoruz yorumlarınızı..

Genel açıklamalarımızın ardından başlıyoruz...!

Günün Sözü:

"Kaybetmeyi ahlaksız bir teklife tercih et. İlkinin acısı bir an, diğerinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer. "

~ Kızılderili Atasözü

Şimdi; Üç Edebiyat haberi, Üç İnceleme ve Üç Alıntı...!
Yerli - Yabancı Film önerisi ve Müzik Paylaşımı..!
Hazırsanız, haydi başlayalım....!

KayıpRıhtım her hafta yeni bir kitap önerisi paylaşıyor. Bizde içlerinden karışık olarak seçerek sizlere ulaştıracağız. Bugünün önerisi  Mark Twain'in " Kral Arthur'un Sarayında Connecticutlı Bir Yankee " kitabı. Ben kitabı alınacaklar listesine ekledim. Detay için buyrunuz;
https://kayiprihtim.com/...cticutli-bir-yankee/

Test...!! Türk Edebiyatından Sinemaya Uyarlanan Eserler..? Bakalım ne kadar hakimsiniz bu konuya.. Sonuçları yorumda paylaşmayı unutmayın... Bekliyoruz..!
http://www.neokuyorum.org/...a-uyarlanan-eserler/

Aldığım fakat başlayamadığım Drina Köprüsü 'ne inceleme/eleştiri yazısı yazmış MevzuEdebiyat ekibi.. Buyurun gözatın. Güzel bir yazı..
http://www.mevzuedebiyat.com/drina-koprusu/

~

Haberlerimiz bitti... Şimdi sıra günün incelemelerinde;

Sergen Özen 'in ->> #20632521

https://1000kitap.com/nishtiman 'nın ->> #25277541

Oğuz Aktürk 'ün ->> #16950358

"Özenle ve emek harcanarak yazılmış bu incelemeleri öneriyoruz... Her gün üç inceleme diyoruz.. Bu incelemeler kişisel beğenim karşılığında eklenmiştir..! İyi okumalar...!"

İncelemerimiz bitti. Şimdi sırada günün Alıntılarında;

Fox Mulder 'un bugün için seçtiği üç alıntı;

~

"Denizden daha büyük bir görüntü varsa o da gökyüzüdür; gökyüzünden daha büyük görüntüyse insan ruhunun içidir."

Sefiller, Victor Hugo #29451397

~

"Bazı insanlar böyledir. Diğerlerine göre çok daha kırılgan olurlar. Ölümü sırtlarında bir çanta gibi taşıyıp yorulduklarında önce onu açarlar."

Az, Hakan Günday #29453793

~

“Gülüyorum, ağlamamak için; aslında ağlamayı da beceremezdim. Gülmeyi de beceremiyorum ya, sadece kafamın içinde gülebiliyorum, orada da kahkahalarım gözyaşlarımdan bile daha acı.”

Firmin, Sam Savage  #29452169

~

 "Alıntıların sonlarında ki linklere giderek, asıl alıntı sayfalarını ziyaret edebilirsiniz. Desteği ve emeği için Fox Mulder'a Teşekkürlerimizle.."

Alıntılarımız bitti. Şimdi sıra Film önerilerimizde;

Yerli Film Önerisi (Fox Mulder Tarafından):

Zeki Demirkubuz - C Blok (1994)

Detaylar İçin ->> http://www.beyazperde.com/filmler/film-187006/

Yabancı Film Önerisi:

Luc Besson - Angel-A (2005)

Detaylar İçin ->> http://www.turkcealtyazi.org/mov/0473753/angel-a.html

Yerli filmlerin detayları için genellikle sinemalar.com ve beyazperde.com, yabancı filmler için ise TurkceAltyazi.com'u kullanacağız.. Yerli Filmler Fox Mulder, Yabancılar tarafımca önerilecektir.

İzlemeyenlere iyi seyirler dileriz...

Film Önerilerimiz bitti. Şimdi sıra Günün Şarkılarında;

Bugüne özel Cover etkinliğimiz olduğunu söylemiştik. Sevdiğimiz üç Cover ile sizlerleyiz;

Metallica - Turn The Page (Orijinali: Bob Seger)
https://youtu.be/dOibtqWo6z4

Ensiferum - Lady in Black (Orijinali: Uriah Heep)
https://youtu.be/T7DbZ-C4EMQ

Daria Stavrovich - Zombie (Orijinali:The Cranberries)
https://youtu.be/ns0wh3Lp2MA

Bizler paylaşımlarımızı yaptık.. Beğenmeniz dileğiyle.. Sizlerin paylaşımlarını da yorumlara bekliyoruz..

Test Sonuçlarını da paylaşmayı unutmayınız...!!

Birlikteliğimizin bugün de sonuna gelmiş bulunmaktayız... Yarın görüşmek dileğiyle...!!

Keyfiniz eksik olmasın..

Hergün;
Üç Haber, Üç İnceleme, ve Üç Alıntı ile sizlerleyiz...

(Ek olarak her gün yerli ve yabancı film önerisi ve müzik paylaşımı...)

Dolu dolu bir içerik sunduk ve ayrılık vakti geldi...!

Sağlıcakla kalın....!

{Ç News}

Necip Gerboğa, bir alıntı ekledi.
06 May 23:10 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

“Gülüyorum, ağlamamak için; aslında ağlamayı da beceremezdim. Gülmeyi de beceremiyorum ya, sadece kafamın içinde gülebiliyorum, orada da kahkahalarım gözyaşlarımdan bile daha acı.”

Firmin, Sam Savage (Sayfa 47 - Özgür Yayınları, 3.Basım, Ç: Kemal Küçükgedik)Firmin, Sam Savage (Sayfa 47 - Özgür Yayınları, 3.Basım, Ç: Kemal Küçükgedik)