• Merhaba Arkadaşlar,
    Aşağıda paylaştığım hikâye, 100 ülkede 100 türkü çığırmak amacıyla kendisini yollara vuran/arayan bir gezginin hikâyesidir. Takip etmek isteyenler için hikâye sonunda arkadaşın youtube ve instangram adresleri vardır.
    Sabırla hikâyeyi bitirmenizi öneririm.

    İLKESİZ VE TUTARSIZ OLMAK AHLÂKÎ MİDİR?

    Kuşluk vakti güneşi gökyüzü mü, deniz mi olduğu açık seçilemeyen, beyaza çalan bir mavilikte yüzüyor; gittikçe yoğunlaşan sıcak bir buğunun içinden, etrafa boğuk bir ışık saçıyordu. Ara ara arabayı sarsan kasisler dışında, kimi zaman rengini bile yitiren bu cansız mavilik, kesintisiz, dipsiz bir uzay boşluğu hissini veriyordu.

    Putri, beş saatlik yol boyunca ağzını bile açmamıştı. Güzel veya çirkin olduğuna karar veremediğim yüzü, karakteristik ifadelerle yüklüydü. Kapakları etli kapkara gözlerinin yankısı, öylesine güçlüydü ki bakışlarını üzerime diktiğinde, zihnime vuruyordu. Açık kahve teninin üzerinde belli belirsiz seçilebilen ipeksi tüyleri, yüzüne doğal bir çekicilik katıyordu. Alınmamış kaşları, gelişi güzel başını örttüğü siyah başörtüsü ve vücudunu örtmenin dışında misyon yüklemediği uyumsuz kıyafetleriyle, adeta kendisinde görülmeye değer, akıl ve mantık ilkelerinin çöktüğü bir iç dünyaya insanları davet etmek istiyordu.
    "Üzerinde bulunduğumuz köprü, Güney Asya'nın en uzun köprüsü." dedi.
    Konuşmuş olmak için bu bilgiyi verdiği her halinden belliydi. Gözlerini yoldan ayırıp bana baktı:
    "Yirmi dört km uzunluğunda." diye devam etti.
    Uzun bir sessizlikten sonra kurduğu cümlenin, üzerimde bıraktığı etkiyi ölçmek için yüzümü inceliyordu. Onun bu çabası, içimi çocukça bir sevinçle doldurdu:
    "Bence biraz daha yavaş gitmeliyiz." dedim.
    "Manzara öylesine sıra dışı ki, hemen bitmesin."
    Putri, ayağını gazdan çekti; fakat artık bir yararı yoktu. Lüks araba, çoktan mesafenin çoğunu yutmuş, etrafı saran buğuyu, adanın hemen kıyısından itibaren yükselen binalar, delik deşik etmeye başlamıştı.
    "İnsan elinden çıkmış yapıların kirletmediği bir dünyaya bakmak, güzeldi." dedim.
    Putri kahkaha attı:
    İnsan yapımı bir köprünün üzerinde giden, insan yapımı bir arabanın içindeydin." dedi.
    "O sendin, ben değildim." dedim.
    "Çok saçma." diye omuz silkti.

    Son bir aydır Putri'nin evinde kalıyordum. Penang diye bir eyaletin olduğunu ondan öğrenmiştim. Georgetown'ı ziyaret etmemi şiddetle öneriyordu. Kedah eyaletinde, onun katılması gereken bir haftalık seminerin tarihi netleşince, bugün şafakla birlikte yola çıkmış, beni de aynı istikamette bulunan Penang'a bırakmak için yanına almıştı.

    Köprüyü geçmiş, Penang'a varmıştık.
    "Kalacak yer ayarladın mı?" diye sordu.
    "Evet." dedim.
    "Seni oraya kadar bırakayım." dedi.
    Kalacağım yerin konumunu ona gönderdim. Telefonundan açıp baktı:
    "Adanın ta diğer ucunda!"
    "Oraya yol yok." dedi.
    "Milli parkın arkasında kaldığı için, tekne kiralaman gerekiyor veya yürüyeceksin."
    "Yürürüm" dedim.
    Putri, beni milli parkın girişinde bırakıp yoluna devam etti.

    Kimi zaman dar patikalardan geçmek zorunda olduğum ormanın içinde, bir buçuk saat kadar yürüdükten sonra, evinde konaklayacağım adamın bana gönderdiği konuma ve fotoğraflar üzerinde işaret ettiği bölgeye vardım. Duvarları bambu ağacından, çatısı ise tung ağacı yapraklarından örülmüş evin içinden elektrikli süpürge sesi geliyordu. Girişi bulmak için evin etrafını dolandım. Zili çaldım, duyulmadı. Geri çekilip etrafa bakındım. Etrafta başka yapılaşma yoktu. Elektrikli süpürgenin sesi kesilir kesilmez tekrar zili çaldım. Otuzlu yaşlarda, tepeden saçları dökük, Hint asıllı, göbekli bir adam kapıyı açtı. Sıkılgan bir tavır eşliğinde beni içeri buyur edip, buzlu su ikram etti. Evin içi, dış görüntüsünün aksine modern mobilyalar ve lüks elektronik cihazlarla donatılmıştı. Salondaki beyaz deri koltuğa oturdum. Adam ayakta dikiliyor, ben konuşmadıkça, benimle iletişim kurma ihtiyacı duymuyor, sorduğum soruları, bakışlarını benden kaçırarak cevaplıyordu. Eve gelen misafire, mesafeli bir tavır takınan hizmetçi veya temizlikçi izlenimini uyandırıyordu. Ayrıca, kapı açılmadan önce, elektirikli süpürge sesinin gelmesi, evin özgün mimarisi ve zengin işi döşemesiyle adamın giyiminin uyumsuzluğu, bu izlenimi güçlendiriyordu. Bunun üzerine:
    "Flavio evde mi?" diye sordum.
    "Flavio benim." dedi.
    Ne diyeceğimi şaşırmıştım. Durumu kurtarmaya çalışarak:
    "Telefonda sesin farklı gelmişti sanki." diyebildim.
    Karşımdakinin yüzünde soğuk bir gülümseme belirdi.

    Gece, odaya geçip yatağa uzandım. Çok geçmeden, Flavio odaya girdi ve soyunmaya başladı. Onun, üstünü değiştirdikten sonra karşıdaki odaya geçeceğini düşünüyordum. Geldi ve yanıma uzandı. Kenara çekildim. Bir an yanlışlıkla onun odasına girdiğimi sandım. Telaşla:
    "Kusura bakma." dedim.
    "Sanırım odaları karıştırdım. Karşıdaki odaya mı geçmem gerekiyordu?"
    "Hayır." dedi.
    "İkimiz de burada yatacağız. Diğer odadaki yatağı kirletmek istemiyorum." diye sakin bir üslupla devam etti.
    "O halde ben yerde yatmak istiyorum." dedim.
    Flavio'nun birden suratı düştü:
    "Merak etme, sana dokunacak değilim." diye çıkıştı.
    Matımı yere sererken:
    "Onu ima etmedim." dedim.
    Tekrar tekrar özür dileyip, yerde yatarsam daha rahat edeceğimi söyledim.
    Flavio, hiçbir şey demeden, sadece ışığı kapatmakla yetindi...

    Küçük çantamı yastık yapıp sağıma yattım. Odanın içi zifiri karanlıktı. Ormanın odaya dolan tekdüze uğultusunu, ara ara Flavio'nun düzensiz nefes alışverişleri bölüyordu. Flavio'nun bu son davranışı beni tedirgin etmiş, onun diğer hallerine şüpheyle bakmaya sevk etmişti. Altı aydır burada yaşadığını söylüyordu; fakat yerleşim yerinden bu denli uzak bir evin mutfağında, ne kap kacak vardı ne de daha önce yemek pişirildiğine dair bir emare görülüyordu. Yine, mimar olduğunu ve bu evin projesini kendisinin çizdiğini söylüyordu; fakat hayranlık uyandıran böyle özgün bir mimariyi tasarlayacak bir birikime sahip olduğu kanaati, onunla geçirdiğim bir günün sonunda, nedense bende hasıl olmamıştı.

    Yorgun olmama rağmen uyuyamıyor, Flavio ile yüz yüze gelmekten kaçındığım için, uzun süredir sırtım dönük yattığım sağ tarafımı, boydan boya bir ağrı sarmıştı; fakat fiziksel yetersizliklerin yarattığı hoşnutsuzluğun bir eşiği vardı. O eşiği aşmak için bünyeden hâli, zatı ile kaim bir bilincin varlığına önce güven duymak, sonra da meditasyon yapıyormuşçasına bir rahip sabrıyla beklemek gerekiyordu. Nitekim bir süre sonra, artık ne uyuşan gövdemin ağırlığını ne de zeminin sertliğini hissediyordum. Zaman, buharlaşıp dağılmış; kopuk ve ayrı olduğum varlık bütününün kendisi olmuştum. Yayılan, sınırsız bir genişleme ve büyüme halinde olan egoist bir tanrı edasıyla, derin bir nefes aldım. Nefesimi geri verirken, gün boyu bastırmaya çalıştığım vedalaşma hüznü, denize karşı yükselen bir yalı yar gibi içimde yükseliverdi. Neden? Neden, yol boyunca benle çok az konuşmuş, vedalaşırken ne sarılmış ne de tokalaşmak için elini uzatmıştı? Yalnızca:
    "Güvenli yolcuklar." demişti, yapmacık bir duygusallıkla.
    Neden?

    Gerçi o, öngörülebilir davranışlar sergilemekten uzak bir karektere sahipti. Beni evine davet ettiği ilk geceyi hatırlıyorum: Sabah ezanıyla birlikte yaşanan hareketliliğe uyandığımda, duşunu almış, yatağın ayak ucunun karşısındaki duvarda bulunan antika bir piyanoya paralel serili seccadede ağır ağır namaz kılıyordu. Benim uykum kaçmış, yatakta yarı oturur pozisyonda onu izliyordum. Sağa selam verdi. Abajurun loş ışığıyla buluşan açık kahve teni, tunç rengini aldı. Sonra, usulca sola selam verdi. O pozisyonda, omuzlarına kadar inen siyah başörtüsüyle bir karaltı halinde bir süre hareketsiz kaldı. Göz kapaklarıma ağırlık çökmüş, tekrar uyuklamaya başlamıştım.
    "Gitmeni istiyorum."
    Putri'nin sesi, yüzüme dökülmüş soğuk bir su etkisi yarattı. Yataktan gayriihtiyari fırladım. Kızgınlıktan değil; fakat benden evini terk etmemi isteyen bir yabancı karşısındaki alınganlığımdan, ürkekliğimden. Alelacele üstümü giyindim. Fermuarı yarı açık çantamdan sarkmış bir kaç çamaşırı, çantanın içine sokuşturup, saygılı bir telaşla çantalarımı yüklendim. Putri'ye arkamı dönüp evden çıktım. Alkol ve uyuşturucu sarhoşluğuyla, insanlar beni evlerinden kovmuşlardı; fakat namaz sarhoşluğuyla ilk kez bir yerden kovuluyordum.

    Gün boyu sokaklarda dolaşıp durdum. Akşam, Putri'nin bir mesajı telefonuma düştü:
    "İstersen, geri gelebilirsin."
    "Bir saat içinde orada olurum." diye mesajı cevapladım.

    Yine bir keresinde:
    "Onlara yanaş ve yakından bak, baştan ayağa samimiyetsizlik koktuklarını göreceksin." demişti.
    "Kimler?" diye sormuştum.
    "İlkeli olmaya çalışanlar."
    Belki de haklıydı; kaos üzerine kurulu bir evrende, ilkeli ve tutarlı olmaya çalışmak, beyhude bir çaba olmalıydı. Yorum yapmadan onu dinliyordum.
    "Çıkarları etrafında fırıldak gibi dönen zavallı ruhlardan bahsetmiyorum." diye devam etmişti.
    "Din öğretisi ilkeler ve kurallar üzerine kuruludur, ayrıca kendi içinde tutarlı olmak zorundadır. Sen de dindar göründüğüne göre..."
    Putri, sözümü kesip:
    "Nasıl göründüğüm üzerinden düşüncelerimi kategorize edemezsin." diye bana çıkıştı.
    Putri'nin içinde yaşadığı kültürle uyumlu, namazında niyazında biri olmasına rağmen, aykırı düşüncelere sımsıkı sarılması, onu benim gözümde ilginç bir kişilik kılıyordu. Vahiy, hala modern düşüncede bile, ahlakı besleyen temel kaynaklardan birisi olarak kabul görüyorsa; neden evrenin işleyiş ilkeleri ve kuralları da ahlakın bir kaynağı olarak kabul edilmesindi? Putri'nin, kendi ilkesizliğini ve tutarsızlığını evrendeki kaosa dayandırması, anlaşılabilir bir yaklaşımdı.

    Sabah saat dokuza doğru, Flavio'nun sesiyle uyandım. Kahvaltıyı Georgetown'da yapmayı, sonra da bana etrafı gezdirmeyi öneriyordu. Dün geceki olaydan sonra, bugün ayrılmayı planlıyordum; fakat öncesinde, evinde üç gün kalacağımı söylediğim için, sebep göstermeden hemen ayrılmak, uygun olmayacaktı. Kararımı, günün ilerleyen saatlerine erteledim. Georgetown'a, Flavio'nun arkasında motosikletle giderken, Putri'den bir mesaj aldım. Seminerin ilk iki gününde yoklamanın alınmayacağını yazıyordu.
    "O halde buraya gel, sana ihtiyacım var."
    Mesajı gönderir göndermez pişman oldum. Yüzüm kızardı. Bu ruh halinin etkisiyle, tuhaf sesler çıkarıp söylenmeye başladım. Flavio, bu durumu fırsata çevirmekten geri durmadı. Bana dokunmak için, ona yeni bir fırsat doğmuştu. Motoru kenara çekti. Ellerimi okşayıcı dokunuşlarla tutmaya çalışıyor, sahte bir merakla, "İyi misin?" diye sorup duruyordu. Niyetini bu denli gülünç bir kılıfla örtmeye çalışması, içimde acıma ve kızgınlık duygularının kabarmasına neden oldu. Aman Tanrım! İnsan tanımında skala, ne korkunç genişlikteydi! Bir yandan skalanın en tepesinde Putri, diğer yandan skalanın en altındaki Flavio... Araya, kim bilir, kaç çeşit canlı türü sığdırılabilirdi!

    Georgetown'a varıp küçük bir restuarantta kahvaltıya oturduğumuzda, Putri mesajımı cevapladı:
    "Öğle ezanından sonra yola çıkacağım."
    Putri, günlük hayatta sık kullanılan kavramların, insanın zihin dünyasını şekillendirmekte çok etkili olduğunu söylerdi. Bu yüzden, saat kavramı yerine, namaz vakitleri ile konuşmaya özel bir duyarlılık gösterirdi. "Ezandan sonra" ile "namazdan sonra" arasında fark vardı. İlki, ilgili vaktin hemen sonrasını; ikincisi ise, iki vakit arası harhangi bir zaman dilimini ifade ediyordu.

    Putri, "Vardım." diye mesaj attığında, ikindi sonrasıydı. Flavio ile hâlâ Georgetown'daydık. Putri'nin beni beklediği konuma gitmek için ondan ayrıldığımda:
    "Hava kararmadan evde olmaya çalış, yoksa tekne bulamayabilirsin." diye arkamdan seslendi. Çantam ve sazım Flavio'nun evindeydi. Ona ayrılacağımı henüz söyleyememiştim. Önce Putri'ye olup bitenleri anlatmanın daha doğru olacağını düşünüyordum. Çünkü Flavio'nun gün içinde de devam eden şüpheli ve dengesiz tavırlarını, evden erken ayrılma kararım karşısında göstereceği tepkiye, daha farklı bir biçimde yansıtmasından çekiniyordum...

    Putri'ye olup bitenleri anlattığımda, ilk tepkisi, elleriyle yüzünü kapatıp kahkaha atmak oldu. Sonra, durumun ciddiyetini anlayınca:
    "Merak etme, daha fazla orada kalmak zorunda olmayacaksın." dedi.
    Putri, Georgetown'da iki gecelik bir otel odası tutmuştu.
    "Gel hava kararmadan gidip o adamın evinden eşyalarını alalım." dedi.
    Flavio'ya, beni misafir ettiği için teşekkür mesajı atıp, sakıncası yoksa bu akşam ayrılmak istediğimi yazdım. Neden ayrılmak istediğimi sordu.
    "Arkadaşımla karşılaştım, onun yanında kalacağım." dedim.
    "Madem öyle, başta onun yanında kalacaktın. Evimi bir otel gibi kullandığın için, sanırım senden bir bedel talep etmem gerekecek."
    Mesajı Putri'ye gösterdim.
    "Numarasını ver." dedi. "Onunla ben konuşacağım."
    Flavio'yu aradı. Malayca bir, iki dakika kadar konuştuktan sonra telefonu kapattı:
    "Bu adam hiç normal değil." dedi.
    Hava kararmaya başlamıştı. Putri, Flavio'yla ne konuştuğunu, anlatmıyordu. Israrım karşısında:
    "Acele etmemiz lazım! Sonra anlatırım." dedi. Arabaya atladık. Milli parkın sınırına vardığımızda:
    "Eve girmeden önce beni arayıp telefonun hoparlörünü aç." dedi.
    Şalvarımın fermuarsız ön cebini işaret ederek:
    "Telefonu buraya, baş aşağı koy. Ne olup bittiğini dinlemek istiyorum."
    "Tamam." dedim.
    Ben kayıkla ormanlık alanı geçecektim. Putri ise, milli parkın girişinde beni bekleyecekti. Kayığa bindim. Arkamdan bağırdı:
    "Sakın telefonunu açmadan eve girme."
    "Tamam."
    Kıyıya çıktığımda, kayıkçıya hemen döneceğimi söyleyip, eve yöneldim. Eve yaklaştığımda, başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Sim kartın aramalara kapalı, internet paketinin ise aramaları desteklemediğini nasıl hesaba katmamıştım. Putri'ye mesaj attım; fakat mesaj iletilemiyordu. Şebeke yoktu. Bu aksiliğe, tuhaf bir şekilde sevindim. Artık içerde bir şeyler başıma gelecekse, bu benim aptallığım yüzünden olmayacaktı; zira en korktuğum ölüm şekliydi basit ve aptalca hatalara kurban gitmek. Yaşama dipsiz bir arzu ve onur kırıcı bir çabayla tutunurken, aptalca bir hata yüzünden ölmek... Aman Allahım! Yer yüzünde bundan daha zelil bir ölüm şekli var mıdı?

    Hâlâ Putri'yi aramak için bir şansım vardı. Evdeki Wi-Fi'a bağlanmak için kapıya iyice yanaştım. Dün Flavio, şifreyi girerek Wi-Fi'a bağlanmıştı. Telefonum şimdi de otomatik olarak bağlanması gerekiyordu, fakat bağlanamıyordu.
    "Bütün aksilikler aynı anda mı gelir?" diye yakındığımız durumlar, hayatın çok önemli bir sırrına işaret ediyor olmalıydı: Tekamül halinde olan bir yaratıcıya. Çünkü evrimini tamamlamış, öte yandan da dinlerin iddia ettiği gibi, gizemini korumakta ısrarlı bir yaratıcı; amatör bir senaristin bile, seyircideki gerçeklik algısına gölge düşürmemek için bir araya getirmekten kaçındığı tesadüfleri, bu denli amatörce bir yöntemle bir araya getirmemesi gerekirdi.

    Kaygı düzeyim iyice yükselmişti. Acaba Flavio, kafasında benimle ilgili kurduğu plan dâhilinde mi şifreyi değiştirmişti? Tedirginliğim, korkaklığım midemi bulandırıyor. "Aşağılık bir ruhun var." diye söyleniyorum. İntihar düşüncesini, cebinde ülke ülke dolaştıran bir adam, tehlike bile sayılmayacak, sadece bir belirsizlikten ibaret olan bir olay karşısında, bu denli alçalmamalıydı.

    Cesaretimi toplayıp zili çaldım.
    "Kapı açık."
    Ses arka odaların birinden geliyordu. İçeri girdim. Flavio, odanın dört bir yanına, çantamdan çıkarıp saçtığı eşyalarımın arasında ayakta bekliyordu. Telaşlı gözlerle sazımı aradım. Köşede, kılıfından çıkarılmış bir şekilde yüzüstü yatıyordu. Kendimden beklemediğim bir çeviklikle köşeye atıldım. Sazımda bir sorun yok gibiydi. Onu kılıfına koydum ve hiçbir şey demeden, sessizlik içinde diğer eşyalarıma yönelip onları çantama yerleştirmeye başladım. Flavio, odanın ortasında dikilmeye devam ediyordu:
    "Eşyaların için üzgünüm. Çantanda uyuşturucu olup olmadığından emin olmam gerekiyordu." dedi.
    Yüzüne takındığı sahte üzüntünün altında, hıncını bu yolla almış olmanın memnuniyeti açıkça görülebiliyordu. Tepki vermedim. Çantalarımı yüklenirken, saati kontrol ettim. Eve girmeden önce, dışarda farkında olmadan ne kadar çok oyalandığımı şaşkınlıkla fark ettim. Putri, uzun süredir haber bekliyor olmalıydı. Koşar adımlarla dış kapıya yöneldim. Flavio'nun bütün tahriklerine rağmen, tek bir kelime etmeden kapıdan çıktım. Bu durum onu daha da sinirlendirmişti:
    "F..k yourself!" diye arkamdan bağırdı.
    Bahçe kapısından ona doğru dönüp sessizliğimi bozdum:
    "Senin için bunu yapacağım; ama üzülerek belirtmeliyim ki bütün zevk bana ait olacak."

    Kayıkla sahilden ayrıldım. Az ilerleyince, telefonun şebekesi geri geldi. Putri'den onlarca mesaj ve farklı numaralardan birçok cevapsız arama telefonun ekranına hücum etti. Kıyıya çıktığımda, bir polis arabasının içinde iki polis memuru bekliyordu. Putri, uzun süre benden haber alamayınca polisi aramış; fakat evin adresini bilmedikleri için Putri'nin onlara verdiği Flavio'nun telefon bilgilerini merkeze göndermişler, oradan cevap bekliyorlardı.

    Polis arabasını karakola kadar takip ettik. Putri, olayı tüm detaylarıyla polislere anlatıp şikayetinden vazgeçti. Orada, bizlere bir form doldurttular. Formu imzalayıp karakoldan ayrıldık.

    İki gün boyunca, Putri ile birlikte Ernest Zachaveric'in renkli sokak sanatı karikatürlerinin damgasını vurduğu şehirde sarhoş gibi dolaştık. Pervazdaki kahveye ulaşmaya çalışan bir duvar karikatürün önünden geçerken, resmedilen çocuğu işaret ederek:
    "Şu kahveyi görüyor musun?" diye sordu Putri.
    "İşte o kahve, insanın emelidir. O fincanı pervazdan çekip alırsan, çocuk büyümeyecektir." dedi.
    "Ama bardağa ulaşmasına da asla izin vermeyeceksin." diye ekledi.
    Birçok kişinin, önünde fotoğraf çekinerek, eşe dosta burada olduğunu kanıtlama aracı gördüğü her bir sanat eseriyle iligili Putri'nin bir düşünceye ve yoruma sahip olması, ona olan hayranlığımı arttırmıştı. Anı yaşamak ve mekânın ruhunu hissetmek yerine, telefonlarının kamerasını gözlük niyetine kullanan turist kalabalığının arasında, bir masal kahramanı kadar saf ve yapmacıksızdı.

    Son gece, ertesi gün için bana otobüs bileti satın aldık. Putri sabah erkenden, seminerin devam ettiği Kedah eyaletine gitmek için ayrılacaktı. Ben ise akşam saatlerinde, ülkenin güneyindeki Malacca şehrine hareket edecek, oradan da ülkeden ayrılacaktım. Sabah saat dokuza doğru uyandığımda, komidinin üzerinde Putri'nin bıraktığı bir not vardı:
    "Yaşlı bir mutlulukla doğduğunu söylemiştin, hatırlıyor musun?"
    Notun devamını okuyamadan boğazım düğümlendi.
    "Bir gün o mutluluğu tamamen yitirirsen, benimkini seninle paylaşmaya hazırım."

    Otelin dışına attım kendimi. Cannon Caddesi boyunca yürüyorum. İşte sağlı sollu, Putri'nin her birisi hakkında dolu dolu sözler ettiği duvar karikatürleri. Sırtımdaki çantalara aldırmadan adımlarımı sıklaştırdım. Ermeni Caddesine sapıyorum. "Bisikletteki Küçük Çocuklar" adlı karikatüre gözüm ilişiyor. Hayır, daha fazla bakmayacağım. Sokaklar neden bomboş? Tepemdeki güneş, neden bu kadar kızgın? Bu şehir öylesine yalnız, öylesine ıssız ki, işte birkaç insan ve gölgesi... Ne arıyorlar burada? Kimse uğramasın bir daha bu şehre. Ne ruhum var, ne bedenim. Acı ve hüzünden başka bir şey değilim.

    Akşam üzeri şehirden ayrılmak için, otobüs garına doğru yürürken, insana meydan okuyan bir yağmura ve bu yağmuru daha yere düşmeden havada bir sele dönüştüren korkunç bir rüzgâra yakalandım. Bir şehir, bir insanla bu denli empati kurabilir miydi? Sırılsıklamdım. Yağmur durdu. Ay geldi, üzerime ışıdı.

    Otobüs hareket ettiğinde, içimdeki dünya kelimelere tutunamayacak kadar soyut ve silikti. O dünyada, hücrelerim adedince insan taşımama rağmen, aşağılık bir benliğin kekremsi tadını bir türlü damağımdan söküp atamıyordum. Arkamda bıraktığım şehirlerin kargaşasında, tek tek yitirdiğim uzuvlarımın acısını duyuyorum. Doyuma ulaşmaya çalıştıkça git gide yoksunlaşıyorsam, bu yaşama arzusu da neyin nesiydi?

    https://www.youtube.com/user/ozkemm/about
    https://www.instagram.com/loudingirra/?hl=tr
  • Bir dilek daha tutamıyorum erken ayrılıklardan.
    Yağmur mu başladı sevgilim
    Yok edemediğin hediyeye mi çarptın,
    Yüreğin sular altında mı kaldı?
  • bir ağrı başladı içimde. dağ vardı, ağaç vardı, su vardı. dağa dedim ağrımı, üstüme çöktü. ağaca da dedim. vurdu bana. suya dedim ben de. döküldü üstüme üstüme. hepsinden kaçayım diye yollara baktım. ama çimenlere yattım. gitmek yoktu burada. en son varılacak yerdeydim, nasıl gideyim? kendime dedim en son; bir ağrı başladı içimde.
  • 352 syf.
    ·8 günde·9/10
    Ece Temelkuran , Venezuela izlenimlerini kitaplastirdigi Biz Burada Devrim yapıyoruz sinyorita kitabından sonra, bu kez Türk-ermeni ilişkilerini konu edinen Ağrı'nın Derinliği kitabında sözkonusu ilişkilere farklı bir boyuttan bakıyor. Diğer kitap gibi bu kitap da sarsıcı gerçekleri okurla başarıyla bulusturmus.

    Türk ve Ermeni kimlikleri. Aynı coğrafyada yüzyıllar boyunca birarada yaşayan iki kimlik. Birarada huzur içinde yaşadılar mı bilmiyoruz, içlerindeki gerçek duygular nelerdi bilmiyoruz, Ermeniler imp. içinde güçsüz oldukları için mi hiç ses çıkarmadı, çıkaramadı bilmiyoruz,ama bildiğimiz bir şey var ki, imparatorluğun zayıfladığı yıllarda bu beraberliği bozmak isteyen birileri vardi. Ve gizli gizli değil, açık açık bu yarayı kasimakta tereddüt etmediler.

    Galiba beraberligin bozulmasının top noktası 1914 1. Dünya savaşı. Savaşla birlikte ilişkiler gerilmeye başladı. Bu gerilim özellikle İngilizlerin, Ruslarin ve Fransızların işine geldi. Çünkü onlara Anadolu'da bir devlet kurmanın sözünü vermişlerdi. Bu süreç ilk planda Türk köylerinin yagmalanmasi, Türklerin katledilmesi ve cephe gerisinden Türk ordusuna zarar verme suretiyle başladı. Sonraki süreç Osmanlı hükümeti ittihad Terakki'nin almış olduğu tehcir kararı. Haliyle Ermeni çetelerinin yapmış olduğu kiyimlar, bu hamleyi yapmak zorunda bıraktı hükümete. İşte ilişkilerin yay gibi gerilmesine neden olan hamle de bu oldu. O günden bu güne ili halk arasındaki ilişkiler bir türlü normalleşmedi.

    Ağrının Derinliği , bu ilişkilerin Ermeni halkı tarafından nasıl göründüğünü anlamak için Ermenistan, Fransa, ABD'de bulunan sıradan vatandaş, diaspora ve buradan göçmüş ailelerin çocukları ile birebir görüşerek izlenimlerini kitaplaştırmis. Yüz yıl önce tehcir kanunu ile Anadolu'dan göçmek zorunda kalan Osmanlı vatandaşı Ermenilerin yakınları, bugün Türkiye ile ilgili neler düşünüyorlar, talepleri neler, gibi sorulara yanıt aramış.

    Aslında Ermeni halkının düşünceleri tek bir konuda birlesmiyor. İçlerinde şahin kanadı sayılabilecek, ki bunlar diasporası temsil ediyor, çok sert görüşlere sahip olanları da var, daha ılıman kesim de mevcut. Konuya ser bakanlar 1915 yılında yapılanın bir "soykırım" olduğunu, toprak ve para tazminatı verilmesine kadar işi götürüyorlar. Ilıman kesim ise "soykırım" konusunda yine hassas, fakat öncelik olarak kabul edilip özür dilenmesinin bile yeterli olacağını söylüyorlar. Fakat birçoğu korkunç Türk kalıbını kurmakta zorlanıyorlar.

    İki taraf arasında çok zalimce hesaplasmalar olduğunu biliyoruz. Yakın zamandaki asala terörüne, 6-7 Eylül olayları ile cevap verilmiş adeta. Ancak maalesef hiçbir şey tek taraflı değil. Aklı selim Ermeniler bunun farkında. Kendi yaptıkları kiyimlari, felaketleri kabul edebilen bir kesim de yok değil.

    Buraya kadar olan kesim çoğunlukla Fransa ve ABD'de yaşayan Ermenilerin görüşleri.
    Ermenistan özelinde durum daha farklı. Açıkçası bu sorun onların ilk gundemleri değil. Halk çok yoksul ve uğraştıkları ana gündem hayatta kalabilmek.

    Bir parantez de Ararat için açmak lazım. Nerede yaşarsa yaşasın hemen tüm Ermeniler Ararat konusunda çok hassaslar. Adeta simgeleri. Ağrı dağının onlar için büyük bir manevi değeri var. Resimleri,ofislerini,evlerini süslüyor. En çok hasret duyduklari somut nesne diyebilirim.

    Kitabın özel bir paragrafı da Hrant Dink için ayrılmış. Barışsever, Türk Ermeni ilişkilerini yukarı taşımak için müthiş çaba gösteren bir aydın olan Dink, maalesef asik olduğu bu topraklarda öldürüldü. Ondan hafızalarda geriye kalan delik ayakkabıli fotoğrafi oldu. Onun nasıl bir kişi olduğu,neler üzerinde kafa yordugu birçokları tarafından ölümünden sonra anlaşıldı. Eşinin deyimiyle öbür barış güverciniydi , yasatmadilar.
  • "Gök boz donundaydı. Yağdı yağacak havası. Sessiz bir kış kuşu —galiba alıcıydı ve bayatlamış karların arasında kımıldayan tarla farelerini fark etmişti— birkaç kez gitti geldi pencerenin önünde. İşte tam o anda hep beklenen ama ne zaman olacağı bilinmeyen bir şey oldu: Akmaz gibi görünen zaman tıkır tıkır işlemeye başladı..."
    Ahmet Büke
    Sayfa 47 - Can Yayınları
  • Birden sol şakağındaki ağrı yeniden başladı. Yıllardır aradığını bulur bulmaz yitirmesine sebep olan bu saçma, alaycı düzene boyun eğmiş gibi kendini koyverdi.
    ...Sustu. Konuşmak gereksizdi. Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı.
  • Ah be adam! Doğdun, evde büyük bir sevinç; oğlum oldu naraları, erkek adamın erkek oğlu olur diye söylemleri...
    Çocukluk döneminde erkek adam ağlamaz dediler, sustun.
    Erkek adam güçlü olur dediler, sustun.
    Annesinin nazlı oğlu, babasının deli fişeği olmalıydın. İlk oyuncağın ya silahtı ya araba...
    Ergenlik yaşına gelince ya okutuldun imkanları varsa ya da bir çırak olarak atıldın hayata. Oyun çağında ne anladın küçük yaşta “erkek adam” denmekten acaba?
    Askerlik çağın geldi çattı, kilondan büyük botları taktın. Vatanın bekçisiydin ama yuvaya hasret, anne şefkatine hasret, bir vuslattın, nazlı kuş muydun? Gözlerin doldu mu başını eğip dağa taşa kaçan kimse görmesin diye, kimse zayıf yanını bilmesin diye diye sustun. Kuş yavrusu ne çabuk büyüdün de asker oldun...
    25 gelmeden, oyun mu sandın evliliği de ağır bir sorumluluk altına girdin! Aşk mı sandın ilk kalbinin atışını! Peki anlaya biliyor muydun karşındaki kadını? Ne istiyordu, senden beklentisi neydi? Güzel geçen bir kaç ay sonrası senin deyiminle kadının dırdırı, çocuğun vızvızı, annenin baskısı; iki arada bir derede idare etmekten, susmaktan eve giderken geri adım atar oldu ayakların zamanla. Yaş geldi kırka. İşte değişim zamanı, bocalama, sorgulama zamanı... "Ne anladım hayattan, kim için yaşadım bu zamana kadar?" diye düşünme vakti. Biraz gözün dışarı kaydı, yemediğin halt kalmamış gibi yakalanı verdin.
    Ya erkek adam yapar diyenler bir tarafa ya "Evli barklı adamsın, utanmıyor musun? Karın çocukların var. Yakışır mı bu yaştan sonra? Rahatlık battı buna..." diyerek sözlerle yağmalandın, sustun.
    Hep çalış, çabalama. Onlar doydu mu? Sen yemesen de olur. Evin direği güçlü olmalı, yıkılmamalı, gözünden yaş akmamalı; biraz kadınının sözünü dinledi mi? “Hanım köylü, kılıbık” bir rahat bırakın bu adamı. Sayın elalem denen topluluk, dışarıda oldu mu aklı ev ocak bilmez serseri zibidi.
    Emekli oldun mu, altmışında rahata erdin mi, televizyonda evlilik programına yarenlik ettin mi? Biraz kahvehane köşeleri, ayak altında dolanma söylemleri... Saygı bitti değil mi? Dün kurulan nezih sofralar, bugün “Ekmek arası neyine yetmiyor, hastalansan kimin umrunda?” of off. Yaş erdi kemale. Bir göz toprakta, kurt kocadı bey amca. Ne anladın bu hayatta...

    Doğdun doğmaz, olaydın. Kız kısmı annenin yazgısı, baba önce pek oralı olmaz. Ama şirinliğiyle dört döner sevdirir kendini bebeklikte babasının nazlı gülü. Bir gün diyecek ki baban "iyi ki kızım vardı, bir bardak suyu onun elinden içtim. Vefalıydı."
    Çocuklukta başladı kız kısmı edepli olur, söz dinler, sus konuşma, saygılı ol, güçlü ol, zırlama.
    İlk oyuncağın bir bebek. Biraz serpildin mi? Ev baskısı gitme her yere, namus önemli, sonrası toplum baskısına dönüşür. Şansın varsa ev halkı bilinçliyse okutulursun bir meslek sahibi olur, ayakların üzerinde durursun. Yoksa orta okulu bitirip iki alfabe öğrenip dizini kırıp oturursun. "Ne istiyorsun sen?" diye soran olmaz. Biraz konuştun mu çok bilmiş, alimmi olacaksın. Kız kısmı konuşmaz, büyükleri varken misafir geldi mi ayakta hizmet eder. Cam kenarı süs bitkisi misali sokaklarda oyunlar, çocuklukta kaldı.
    Gün gelir sever bir yağız delikanlı ilk kalp atışı, ilk el tutuşu sonra düğün telaşı. Hazır mıydın gerçekten evliliğe? Daha çocuk ruhun olgunlaşmadan beyaz gelinlik düşün müydü? Sonrası malumunuz. Kaynana sahnede başrolde, daha çok hakim evliliğe, en çok söz hakkı olan karışan/karıştıran malum kişi. Evlilik çatırdadı. Eyvah! Cicim ayı başlamadan bitti. Suratlar asık, büyükler yapıcıydı. Hani bi karışmayın, ne halleri varsa görsünler be, siz kendi halinize bakın.
    Çocuk kurtarır altın top, şu elalem başladı bir sene olmadan kolaysa çocuk yapma.
    Geçip giden bir ömürde son tren yaş geldi kırka. Çol çocuk büyüdü seni saymaz oldu. Burnunun dikine gidiyorlar, kaynana ne haliniz varsa görün dedi, bundan sonra.
    Aynaya baktın saç beyazlamış, yüzün aşağı doğru kaymış, dişler gitmeye başlamış, ağrı sızı tutuldu bacaklar. E sende çabuk kocadın be hanım abla! 40 değdi yaşın sen de otur sorgula. Ne anladın, kim için yaşadın be kadın bundan sonrası hastane köşeleri, kahve sohbetleri. Ne çocuk oldun ne genç, sevgiyi şefkati geç.
    Özlemler, hayaller savruldu birer birer takvimlerdeki yapraklarla beraber. Artık göç vakti, helal ederler haklarını merak etme. Kime ne zararın oldu ki, ne düğün oldu, oynamasına bildin; ne acın oldu ağlamasını. Dünya telaşıyla koşturup durdun hep birileri için.

    Oysa kendi hayatımızı yaşamak için geliriz dünyaya. Bizden başka herkesin söz hakkı doğar bir anda. Kadın erkek birbirini anlamadı. Elalem baskısı, toplumdan aykırı olmama çabası, düz bir mantıkla yürüdük ömür yolunda. Otopside çıkmıyor dünyanın kahrı, hayal kırıklığı.
    Ölüm sebebi kalp durdu, dil sustu, göz kapandı.
    Mekanın cennet olsun bundan sonra...