• 240 syf.
    "Düşünce ve yazıda özgür olmak isterim, dünya davranışımızı yeterince sınırlıyor."

    Wolfgang Van Goethe

    __________

    Osman Şahin'in okuduğum ikinci kitabı oldu. İlki otobiyografik öğelerin ağırlıkta olduğu Kolları Bağlı Doğanlar kitabıydı. Selam Ateşleri- Ay Bazen Mavidir kitabında birbirine yer yer tema, konu veya ele alınan duygu bağlamında benzer öğeler yer alıyor. Aynı zamanda birbirinden oldukça farklı öğeler de bulunuyor. O halde, 1993 yılında Sait Faik Hikaye Armağanı'nı kazanmış kitaptan en beğendiklerimden kısaca bahsedeyim.

    Selam Ateşleri, Toroslarda bir Yörük söylencesine dayanır. Zaten yazarın küçüklüğü bir Yörük köyünde geçmiş. Çok sevdiği bu kültür de hikaylerinde kullandığı temel öğelerden birisi olmuş. Çok da güzel olmuş. Hikâyenin merkezinde Torosların en ünlü nalbantı Bercis usta ile güzel Yörük kızı Simber bulunur. Bercis Usta bir gün atına nal takdırmak için gelen Simber'e tutulur ama açılamaz ilk başta. Bunun yerine onun atının nalına çentik atar. Günler sonra aynı atın nalında bir çentik daha görür. Bu, Simber'in de gönlü Bercis Usta'da demektir. Nihayetinde Bercis Usta ile Simber kaçarlar. Kaçarlar kaçmasına da, bu töreye karşı gelmek anlamına gelir. Bedirhan Ağa peşlerine düşer. Simber'i yakalarlar. Ama Simber, kendisini kınayan obasına karşı durur, af dilemez. Sorar gözlerinden öfke akan obasındaki kalabalığa doğru "Bir kadın ile erkek arasındaki gönül alışverişi, güneş kadar doğal, yağmur kadar gerekliyken, niçin hesabı sorulsundu kendisinden?"(s.23) Böylelikle yerel bir gibi gözüken ve Torosların bir Yörük obasında geçen hikaye, evrensel bir mesaj taşıyan bir hikayeye dönüşür: aşk ve toplumsal bağlar arasında sonu bitmez, sadece şekil değiştiren çatışma. Hikâyenin başında yazar, uzun bir tasvir yapar. Bu tasvirin merkezinde bir mağara bulunur. Bu mağara aynı zamanda bir metafordur: çağlara açılan kapıdır. Bir nevi yerelden evrensele taşınan hikayenin simgesidir. Nitekim hikayede somut bir işlevi de bulunur. Bunu hikayeyi okuyunca kendiniz görürsünüz.

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Bir kitabın yakılması, bir düşünce uğruna hapse atılmak, her zaman cahil bir kuşağın çağın dahilerine ödediği vergi oldu."

    Voltaire
    __________


    Bayan Ali hikayesinin merkezinde Zekiye ile oğlu Ali bulunur. Zekiye henüz altı aylık evliyken kocasını kaybeder ve kısa süre sonra doğan oğluna kocasının ismini verir. Zekiye hayattan "...hiç memnun olmayan, aksine ona diş bileyen, doyumsuz, mutsuz…" bir kadındır. Arkadaşı yoktur. Evden dışarı kolay kolay çıkmaz. Kendini ev işlerine vermiş ve bunu öylesine şiddetli, ciddi yapar ki görenler evi temizliyor da zihninde dolanan tilkileri kırpıyor zanneder. Kendisine talip de çıkmaz kendisi de yeni birini istemez. Nitekim kendi kadınlığını da beğenmez. Sonuçta tüm sevgisini oğluna aktarır. Aktarır aktarmasına da her şeyin fazlası zarardır. Ali, "bir oğlan çocuğu değil de, saksıda çiçekti sanki". Öyle ki Zekiye, oğlunu uyarır: kız çocukları kirletilirse de ileride onlara bir koca bulunur ama erkek çocuğu kirletilirse ona ebediye ne kız bakar ne de bir yerde tutunabilir. İyi de Zekiye durduk yere neden böyle uyarır oğlunu diye sorar yazar. Çünkü ortada hiçbir şey yok. Zekiye'nin uyarma nedeni, hayatta hiç kimsesi olmamasıdır, yani duyduğu derin yalnızlık etkilidir. Bununla birlikte, kocasına tıpatıp benzeyen oğlunu sevdiği vakit aynı zamanda kaybettiği kocasını da seviyor olmasıdır. Hikayede bu yönde detay verilmiyor ancak Zekiye'nin garip bir insan olması ve genel özelliklerini ele alıp düşününce Ali'ye aynı zamanda sapkın bir sevgi beslediği tahmininde de bulunabiliriz. Ve bir gün Zekiye ölür ve Ali bir başına kalır. Bu ölüm sırasında benim en çok beğendiğim unsur, Ali'nin annesinin mezarı başındayken aynı zamanda bir rahatlama duygusu hissetmesidir. Bu işte son derece gerçekçi bir öğedir. İnsan ne siyah ne beyazdır; hayat romantik değildir. İşte Ali'nin annesi yeni ölmüşken hissettiği bu rahatlama duygusu bize bunu anlatır. Hemen ardından da vicdanı sızlar, kendine kızar. İki uçta gidip gelme durumu aslında Ali'nin hayatı boyunca sürer: "öteden beri iki duygu çarpışırdı içinde; biri içli, yumuşak, kadınımsı bir duyguydu ve görünmeyi istediği asıl kimliği oydu. Öbürü ise, erkek arkadaşları gibi görünerek, her koşulda onlara benzemeyi isteyen, sunturlu küfürler eden, bol cigara içen, gösterişli, kaba erkeklerin dünyasıydı…"(s.38) Arada bazı olaylar olur ve bunların neticesinde Ali evine kapanır, hakkında söylentiler alır yürür. Kendisine 'Bayan Ali' denmeye başlanır. İntiharın eşiğine gelen Ali, başka bir çözüm yolu bulur: güçlü mü güçlü, dölü kuvvetli bir boğa alır. Bu boğaya kendi ineklerini dölletmek için köylüler sıraya girerler. Ee tabi, 'bayan' lakabı da unutulur. Hikâyenin sonunda 'hassas' insanların hoşlanmayacağı bir paragraf vardır. Ali'nin boğasının köylülerin inekleriyle çiftleşme sahnesi gerçekçi şekilde anlatılır. Şimdi denilebilir ki "ne gerek var?". Anlatayım neden gerek var: Boğa aynı zamanda bir metafordur. Bunu hemen bir arka sayfadaki cümlelere dayanarak söylüyorum: "Boğaların görkemli görünümleriyle, kendi gö­rünümünü birleştirerek kendi erkeksi güçsüzlüğü­nü örtmeye çalışan Ali de, inekleri kendisi döllemiş gibi kabarır, bıyıklarını burar, gümüş saplı kırbacını köylülerin sırtına vurarak boğaların gücü aracılığıy­la bir erkeklik dersi vermeye başlardı onlara: "Ne sandınız ya? O ineklerin yerinde siz olsanız, siz de iki büklüm olurdunuz…"(s.56) Kadın olmak isteyen ama olamayan, gururu iki paralık olan ama yaşamak için erkek olduğunu göstermesi gereken ama kadınlara karşı cinsel istek duyamayan Ali, kendisinin yerine bir boğanin cinsel gücüyle tatmin olur. O boğa, sanki kendisidir, boğanın altındaki inekler de, toplumun kendisine cinsel istek duyman gereken cinsiyet olarak zorunlu tuttukları kızlardır. Aynı zamanda böylelikle köylülerden intikamını da almaktadır.

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Toplumun ahlaka aykırı saydığı kitaplar topluma kendi ayıbını gösteren kitaplardır. O kadar."

    Oscar Wilde
    __________


    Güvercin Artık Dönmeyecek, benim kitapta en beğendiğim hikayedir. Kolları Bağlı Doğan'ın uzun giriş hikayesindeki sarsıcılık ve gerçekçilik bu hikayede bulunuyor. Aynı düzeydeler diyebilirim. Her iki hikayede de insan psikolojisi çok iyi yansıtılmıştır.Korku- gerilim türünde çektiği filmlerle tanınan ünlü yönetmen A.Hitcock en iyi filmler, en kötü kitaplardan çıkar manasında bir söz söylemiş. Bu hikayeyi görse bence, "bu hikaye, benim sözümdeki istisnadır," diyebilirdi. Bu arada Hitcock'la da alakalı çok ilginç bir bilgiyi incelemenin sonunda vereceğim. Şimdi gelelim hikayeye.

    Bir kere girişte realizm ve naturalizm akımlarının dünyada önde gelen isimlerine taş çıkartacak harika bir tasvir var. Zira, bu doğa tasvirleri diğer çok sayıda hikayesinde başat bir unsurdur. Hatta kısaca bahsedeceğim bir hikayesinin direkt baş aktörüdür. Bu harika tasvirden sonra yine bir köye misafir oluyoruz. Kahramanımızın adı Meço'dur. Meço tek kelimeyle yapayalnız bir insandır: "gece gibi karanlık, az konuşan, kaygısız, gizlerle dolu, hırçın, yalnız biridir." Bir defa evlenmiş onda da haftasına varmadan karısı evi terk etmiş, çünkü karısına şiddet uygulamış. Ne malı var ne mülkü… Ve "şefkatli sözler söyleyecek bir tek arkadaşı, dostu, sırdaşı yoktur." Gece kavramı özellikle vurgulanır. Bu, aynı zamanda hikayedeki bence üç metafordan birisidir. Gece, Meço'nun karanlık yüzüdür, genel manada ise insanın kötü yanını temsil eder. Bundan dolayı gece olunca Meço, huysuzlanmaya başlar, "bir yakınını yitirmişçesine üzülür, ruhu sarsılır, bakışları değişir, ağır kasvetler çöker yüreğine," ve bastırmaya çalıştığı cinsel açlığı ortaya çıkar. Güneş ise Meço'nun nispeten iyi yanı, genel olarak da nispeten iyilik veya olağan durumdur. Kısaca Meço sorunlu bir tiptir. Garip davranışları, huyları vardır. Herkesten uzakta bostan bekler. Bu sırada ineklerin yaylanmasını izler.

    UYARI: Paylaşacağım alıntıya 'hassas' insanlar bakmasın.

    Bu huylardan birisi şudur: #86239961 Şimdi denilebilir ki, "ne gerek var buna?" Gerek var. Bunu birazdan anlatacağım ama önce böyle olaylar hiç yaşanmıyor zannedilme durumuna ben bizzat tanık olduğum iki garip olay anlatacağım. Ben köy nedir bilmem, çok ufakken yazları gidermişiz, o kadar. Akrabaların deyimiyle "şeherliii çocuğuyum" ben. Ama şehirde de oluyor garip olaylar. Bunlardan ilki, üniversitede okurken kaldığım yurtta birkaç ay sonra oda arkadaşım olacak yakın arkadaşım D'nin kaldığı odaya çıktım, çünkü arkadaşım çok acil gel diye mesaj atmıştı. Çıktım, arkadaşım baya gülüyor ve şaşkın. Bana elinde bir su şişesi gösterdi. Peçeteyle tutuyor, dokunmaktan çekinmiş. Biraz dikkatli bakınca su şişesinin ucu kesilmiş, içine sünger konulmuş, ucunda dar bir gedik bırakılmış. Biraz daha dikkatli bakınca o gedik ve gediğin çevresinde meni kalıntıları bulunuyor. Meğer, arkadaşım D'nin mülayim, sessiz sakin, gayet dindar oda arkadaşı kendisine su şişesi ve süngerden bir vajina yapmış. Bir hafta güldük. Yanlış anlamayın. Ben ne kınıyorum ne yargılıyorum. Bunda kötü bir şey yok. Ha tuvalete gitmiş eliyle mastürbasyon yapmış ha yapay vajinasına penisini sokmak suretiyle yapay seks yaşayarak tatmin olmuş. Bunlar normal, yaşanıyor. İkinci olay, bu dediğim yurttan bir önce kaldığım yurttayız bu sefer. Daracık odalarda altı kişi kalıyoruz. Neyse ki dört kişiyiz. Az önceki olaydan tanıdığınız yakın arkadaşım D de yanımda. Bir de Ü var. Bu Ü, abartmıyorum hayatımda gördüğüm en garip insan. Kendisini çok da severim. Bir saat durun yanında güle güle ölürsünüz. Neyse oturuyoruz. Bir anda "D ve K, kulaklıklarınızı takıp, benden öteye döner misiniz, lütfen," dedi ama o Elazığlı, güzel bir şivesi var. D alışmış çünkü o benden iki üç hafta önce bu yurda taşınmıştı. O güldü, bir saydırdı, kulaklığı takip duvara döndü. El ettim ne oluyor manasında, D "Otuz bir çekecek …" dedi. Beni bir gülme aldı, bir gülme aldı anlatamam. "Ü, abicim tuvalet var, banyo var, git orada hallet işini. Bizim yanımızda yapılır mı bu, hadi gözü kararttın, nasıl kendini rahat hissediyorsun da yapıyorsun, insanın şeyi kalkmaz abi dedim," Ü, bana mısın demedi. Bir de güzel ve komik konuşuyor ki, gel de kır adamı. Adamın ranzası bir arkamda, yani önünde yatıyorum. Hem iyi hem kötü. İyi yanı görme ihtimalim yok, tabi yastığı ona göre koyarsan. Kötü yanı tam önünde olunca sanki beni s…muş gibi olması. Neyse sonra bir gün yine konuşuyoruz. Yemeği çok kaçırmışım, geğiriverdim. O bizim yanımızda otuz bir çekmeye çekinmeyen Ü, demesin mi "İnsanların içinde geğirilir mi," diye. Hem de çok ciddi. Beni şimdi yazarken bile gülme aldı. O gün yerlere yatıyorum güle güle. Bunun üzerine oturduk iki saat, insanların yanında otuz bir çekmek mi daha ayıptır yoksa insanların içinde geğirmek mi, bunu tartıştık ciddi ciddi. Hazır anlatmaya başladım iki tane daha garip olay anlatayım. Yaşanmıyor canım bunlar. Lisedeyiz. Lisede yurtta kalıyoruz. En büyük heyecan kaynağımız olan aktivite yurttan kaçmak ve sigara içmek. (KAMU SPOTU: Sigara sağlığa zararlıdır.) Bir gece yine kaçtık. Okul ilçenin dışında, arada tarlalar var. Sonra hal var, ondan sonra şehir merkezi. Biz gece gider, şehir merkezinde gece gündüz açık, kahvaltılık şeyler de satan bir dükkana uğrarırız yahut lahmacuncuya gideriz. Lahmacun da bizim lisede bir metafor olmuştur. Düzene karşı gelmenin simgesidir, lahmacun deyip de geçmeyeceksin arkadaş. Neyse, o gece sanırım kahvaltılık bir şeyler aldık. 70'lik bazuka yani votka, üç beş tane de bira aldık (KAMU SPOTU: İçki sağlığa zararlıdır ve pahalıdır.) Geçtik halin çıkışındaki parka, burası da mekan olur bizim. Yiyoruz, içiyoruz. Arkadan da arabesk açtık, gören de dünya kadar dertleri var sanır. Ama bir dünyamız da hepi topu okul-yurt- hocalar izin verir, harçlığımız yeterse çarşıydı. Böyle dar hayatın da derdi kendine göre oluyor. Neyse kafalar güzel, yanımıza ilçenin ve yerelde de parkın müdavimlerinden başıboş Kürt C. geldi. Adı böyle anılır, başka bir amacım yok belirtirken. C dememin nedeni de ismini tam hatırlayamadım. Ama baş harfi C'ydi. Neyse bunun derdi gücü kavga, dövüş vesaire. Yanımıza oturdu, bir şey demeden aldı iki birayı içti. Tabi, bir şey demiyoruz. Bir yandan da anlatıyor, "Şu tepeye çıkacaksın, füzeleri yollucaksın kaymakamlığa, karakola," bir de gülüşü var ki o esnada, ben şerefsizin önde gideniyim diyor adeta. Sinirleniyoruz ama bir yandan da korkuyoruz. Belki şimdi döveriz bunu ama uzun süre çarşıya bir daha çıkamayız. Neyse bir bir buçuk saat oturduk. Yurda dönüyoruz. Arka bahcedeki duvara geldik ki yangın merdivenlerinde bizim E, anadan doğma çıplak halde göbek atıyor. Bizi bir gülme aldı ama bir yandan da acaba kafalarımız güzel olduğu için biz mi yanlış görüyoruz diye şüphedeyiz. Neyse atladık girdik yurda. E'yi yatağına yatırdılar. Üstüne de bir şey giydiremediler. Öylece yattı. Diğer olay için yeniden üniversitedeyiz. Gündüz vakti, hafta sonu. Sahilde belediyeye ait tuvaletler var. Çok da sıkıştık arkadaşla, hızlı hızlı geldik. İki kapı da kapalı. Ama birini tıklayinca iki kişinin kıpırdanmasını duyduk. Fısıldaşıyorlar. Neyse biraz uzaklaştık ama çok sıkıştığımız için gitmedik. Gülüyoruz güpegündüz burada yapılır mı diye. Kapı açıldı bir erkek bir kız iki ergen genç koşarak uzaklaştı ama erkeğin ayağı kaydı düştü. Arkadaş gidip kaldırdı. Umarım prezervatif kullanmışsındır deyince çocuk yıllardır bu işi yapıyor gibi yüksek deneyimli gülüşü atarak, "tabi abi, ne sandın beni," dedi ve gitti. Yine güldük. O kadar deneyimli ama bir yer bulamamış. O da ayrı bir gariplik. Ben bu olaylara şehirde yaşarken tanık oldum. Benim tanık olmadığım daha nice gariplikler her gün yaşanıyordur. Şimdi ben bunları anlatıyorum diye şehirlileri nasıl kötülemiş olmuyorsam, bir yazar da köyde yaşanılan garipliklere hikayelerinde yer veriyor diye köylüleri kötülemiş olmuyor. Siz kabul etseniz de etmeseniz her gün bir yerlerde garip olaylar yaşanıyor. Sırf bunları okuyunca köylüler hakkında kötü düşünecek varsa o hayattan zerre bir şey anlamamıştır veya yaşamıyordur bence.

    Devam edelim: Meço bir gün yine bostandayken, ablasının kızı Ayşe ile onun arkadaşı Güvercin kendisine yemek getirirler. Güvercin, Ayşe ile ayni yaşta olmasına karşın vücut olarak daha çok olgundur. Meço da onu izler ve cinsel açlığı yavaş yavaş uyanır. Yine uyarıyorum, 'hassas' insanlar bakmasın: #86241355 Öncesinde Güvercin'i kucağına alır, öper ve kız ürker kendini geri iter. Meço ona güven verici şekilde davranınca çocuk aklıyla kötü bir şey yok sanır ve Meço'nun kuşlarını görmek ister. Ayşe evine gider, Meço sen git, Güvercin sonra gelecek der. Sonuçta yukarıdaki alıntıda anlatılanlar yaşanır. Şimdi denilecek ki bunları anlatmaya "ne gerek var?" Gerek var. Çünkü yazar böyle takdir etmiş. Karpuz için de öyle. Ama bununla birlikte, yazarın mensup olduğu edebi akım olan realizm ve spesifik olarak da toplumcu realizmde yazar ne görüyorsa kendisini geri çeker, soyutlar ve olduğu gibi aktarır. Bu ekolun yani realizmin ilk ve önemli temsilcilerinden Stendhal'e kulak verelim mi:
    "A efen­dim, ro­man de­di­ğin uzun bir yol üzerinde do­laş­tı­rı­lan bir ay­na­dır. Bir ba­kar­sın, gök­le­rin ma­vi­li­ği­ni, bir ba­kar­sın yo­lun iri­li ufak­lı çukurların­da bi­rik­miş ça­mu­ru gö­rür­sün. Son­ra da kalkıp hey­be­sin­de bu ay­na­yı ta­şı­yan ada­mı ahlak­sız­lık­la mı suç­la­ya­cak­sı­nız? Ay­na­sı çamuru gös­te­ri­yor di­ye ay­na­ya ka­ba­hat bulmak olur mu? Böy­le ça­mur çu­ku­ru bu­lu­nan yo­la, da­ha doğ­ru­su su­yun ak­ma­sı­nı kok­ma­sı­nı, ça­mur çukur­la­rı oluş­ma­sı­nı ön­le­me­yen temizlik müfettişi­ne ça­tın."(#86297411) Bence gayet açık. Ama hala ne gerek var diyenler varsa, bu hikaye başından sonuna kadar izleyebileceğiniz çoğu gerilim filminden çok daha başarılı bir gerilim yaşatır insana. Üstelik bunu oldukça zor bir tür olan hikayede gerçekleştirir. Hikâyenin daha başındaki son derecede gerçekçi tasvirlerle olayın geçeceği köyde kendimizi buluruz. Meço'nun karakterini ve ruh halindeki değişimleri adım adım anlar ve hissederiz. Yazar, Meço garip bir insan deyip bıraksa ve karpuz örneğini vermese, onun gariplik düzeyini nasıl anlayacağız? Yazarın kafasında anlatmak istediği bir gariplik seviyesi var. Onu bu şekilde yansıtmış. Üstelik yazar demeçlerinde, yaşadığı köylerde veya muhitlerde tanık olduğu ve duyduğu birçok garip veya değil olayları tek tek not aldığını ifade etmiş. Ve yazar olduğu vakit de kentlerdeki aydın sınıfa, taşradaki hayatı olabildiğince gerçekçi bir şekilde duyurmak istediğini ifade etmiş. Görüyorum ki çok da başarılı olmuş ve hala oluyor. Ancak sorun şu, duyurduğu kentlerde artık aydın kalmadı. Temel sorunlardan birisi de bu. Aynı şekilde tecavüz sahnesini iki cümleyle geçse yine aktarılmak istenilen duygular, hisler, gerçekçilik tamamen havada kalacaktı. Yazar kafasında bu hikayeyi bu düzlemde kurmuş. Bu nedenle kalkıp da başka türde birtakım yazarlar nasıl yapmışsa o da öyle yapsaymış demek ne edebiyattan anlamaktır ne de objektif akılcı bir yaklaşımdır. Bir kere adı üstünde onlar başka tür edebi akımlar, türler. İkincisi yazardan yazara olayları ele almak, aktarılmak istenilen olgular, aktarılma gerçekçilik seviyesi vesaire gibi etmenler değişiklik gösterir. Bu etmenler çerçevesinde zihninde bir plan yapar ve buna yönelik yazar. Sen kalkıp da öyle olmasaydı dediğin nokta veya noktalar o hikayeyi oluşturan birbirine bağlı etmenlerden, unsurlardan bir tanesidir. Bunu kaldırıp atarsan hikaye havada kalır. Amaca ulaşılamaz. Yazarın kurguladığı, planını yaptığı hikaye yirmi vagonluk bir trense bunlardan beşini, onunu, on beşini kesip atmak demektir. Bir hikaye kısa gözükür ama onun ardında haftaların, ayların ve yılların emeği vardır. 'Hassas' insanlar rahatsız oluyor diye atilamaz, sansüre uğratılamaz. Çocuklar denilecek. Birincisi bu kitap çocuk kitabı değildir. İkincisi dünya artık global bir köy olmaya doğru gidiyor ve oluyor. Artık yasakçı, aşırı korumacı bir eğitim anlayışı tutunamaz. Sen çocuğu televizyonlarda çıkan saatte uykuya göndersen o bilgisayarindan, tabletinden veya telefonundan yine girer nete. Nette erişim engeli koydun diyelim. Vpn'den girer. Hem de istediği siteye. Peki napacağız, komple interneti keseceğiz, çocuklarımız zarar görmesin diye tüm ülke Kuzey Kore gibi olacağız. Olduk diyelim böyle olmak o çocuklar için faydalı olan mıdır. Bambaşka bir eğitim anlayışı, bambaşka bir yaklaşım gerekiyor. Ne bu anlayış ve yaklaşım diyebilirsiniz. Ben de tam olarak bilmiyorum. Bir şeyler gözlemliyorum. Düşünüyorum, sorguluyorum yasağın, aşırı korumacı tutumun bu devirde işe yaramayı bırak, ters teptiğini görüyorum. Yakın gelecek ise bambaşka olacak, belli. Biz hala hikaye veya kitap sansürlemekten bahsediyoruz ciddi ciddi. Bundan önce çocuklarımızı, Bayan Ali hikayesindeki Ali gibi yetiştirmesek keşke. İlla onla birebir olacak diye bir şey yok ama hepimiz biliyoruz ki, pek çok aile çocuğunu Ali veya ona benzer yetiştiriyor. Bir şey diyeyim mi, çocuklarınıza asıl zararı bu verir. Sonra çocuklarınıza kendi vücudunu tanıması için yardımcı oluyor musunuz. Pedagojik okumalar yapıyor musunuz, eğitimler alıyor musunuz. Sünnet düğünleri yapıyor ve hala oralarda penisinden kesilen bir parça nedeniyle onun üstün cins olduğu hissini mi veriyorsunuz. Karşı cinsine yabancı mi büyütüyorsunuz yoksa. Kadın erkek astronotlar yeni gezegenleri beraber keşfederken yoksa siz kız ve erkek çocuklarını hala her alanda ayırmaya ve birbirlerine karşı yabancılaşmalarina mi neden oluyorsunuz. Çocuğunuza cinsel eğitim veriyor musunuz. Yoksa hala kendilerini leylekler mi getirdi zannediyorlar. Yabancılara veya yakınlarına karşı yani onların kendi cinsel bölgelerine dokunmamalari gerektiği yönünde uyarıyor, eğitiyor musunuz. Çocuklarınız cinsel içgüdüleri ve hormonları artış gösterdiği yaşlarda gelip sizinle bunları paylasabiliyorlar mi. Mesela ilk defa gece boşalan erkek çocuğunuz, gelip sizinle bu deneyimini -ki bu şok edici bir deneyimdir- paylaşabiliyor mu, ya da kızınız aynı şekilde. Peki erkek çocuğunuzun sevgisiyle tanışıyor musunuz bilhassa kızınızın… Ben söyleyeyim mi, bu toplumdaki ailelerin çok büyük bir çoğunluğu yapmıyor bunları. Cinsellik her an bir yerlerde yaşanılan ama konuşulması, adının anılması zinhar yasak olan hatta ona dair her şeyin yasak olduğu, erkek ile kızın kesinkes birbirinden ayrı büyümesini olabildiğince sağlamaya çalışan, erkekleri üstün ırk gibi büyüten ama kızları ise her an tecavüz edilme pardon pardon jargonuyla söyleyelim, her an namuslarinin kirletilme tehlikesiyle fanustaki bir çiçek gibi büyütmeye çalışan, erkeğe sonsuzca özgürlük verip kızı eve veya toplumda belli yerlere ve saatlere ve is kollarına hapsetmeye çalışan ve erkeği kadının koruyucusu, muhafızı ve üzerinde yüksek hak sahibi olarak yetiştiren dolu aile var. Bu ve daha nice benzer nedenlerden dolayı bu toplumun büyük çoğunluğu cinsel açlık çekiyor. Ve cinsel açlık, doğru ve etkili eğitim verilmeyip otokontrolunu sağlamakta zorlanan veya başka sorunları olan insanlarla buluşunca ortaya dehşet verici olaylar çıkar. Şimdi bu olaylardan birini gerçekçi bir şekilde hikayeleşirdi diye Osman Şahin mi suçlanmalı, sapık veya sapkın olarak o mu görülmeli. Neyse…

    Peki bu sahneleri ve TABİKİ hikayenin bağlamı içinde okurken ne hissettim: Tecavüz olgusundan son derece tiksinme, korku evet korku, o çocuğun korkusu, çaresizliği, ve òte yandan Meço'nun korkusunu, sonra onun kötülüğünü hissettim, bilhassa gece olunca o kötülük tüylerimi dikenleştirdi. Köpeğini de öldürdü ardından, korktu ve hakimdi üzerinde kötülük. Kötülük ayrı bir şey değil ayrıca o kendisiydi. Her insan iyiliği de kötülüğü aynaya baktığında görebilir zaten. Ama insan hep iyiyi kendinde kötüyü de başkalarında görmek ister. Hatta bazı kötülükleri tamamen yadsimak, unutmak ister. Ama bu tarz hikayeler, dur unutma der, unutursan yadsırsan bunları önlem alamazsın, kamuoyu yaratamazsın ve en önemlisi bunlara karşı hayret duygunu yitirir kanıksarsın uyarısında bulunurlar. Hikâyenin teması şu alıntıda gizli aslında: "Cesedi parçalara böldükten sonra mı atsaydı orma­na yoksa? O zaman parçaları kurtlar, çakallar yer bitirirler, sabaha kıymığı kalmazdı. Böylece çocu­ğu kurtların, çakalların parçalayıp yedikleri kanısı uyanırdı herkeste. Tam çakalca bir düşünceydi bu. Kötülük, insanı binbir kurnazlığa sürükler derler. O kurnazlıkla tekrar girdi çardağına."(s.95)

    Bu hikaye hakkında son diyeceğim: karpuz vardı hani, Meço'nun kendini tatmin etmek için kullandığı, hikayenin sonunda ahali suçlunun Meço olduğunu anladığı sırada Meço'nun sırtına karpuz ve kavunlarla dolu bir şey koyuyorlar. Bu sayede kaçamıyor. İşte bence karpuz burada vurgulanan ve kasten konulan bir öğedir. Karpuz, Meço ve onun gibilerin cinsel açlığıdır. O cinsel açlık insanın sırtına yüklenecek en ağır yüktür. Otokontrolü yoksa ve birtakım kötü özellikler, olaylar da buna eklenirse cinsel açlık hiç umulmayan anda iplerinden boşalabilir. Bu toplum malesef düz duvara tırmanan pek çok insandan oluşuyor. Bu sorunu çözmenin yolu, bu veya herhangi bir hikayeyi, kitabı sansürlemek veya yasaklamak değildir. Keşke o kadar kolay olsaydı.

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Ahlaka uygun olan ya da uygun olmayan kitap diye bir şey yoktur. Kitap denen şey ya iyi yazılmış ya da kötü yazılmıştır. Hepsi bu."

    Oscar Wilde

    __________


    Köstebek adlı hikayede kahramanımız bir köstebektir. Köstebek korkusundan sürekli toprağı kazar. Bir yol yapar, durur sonra ya bu yoldan düşmanları gelirse, başlar ikinci yola, o biter, kısa bir rahatlama, sonra ya buradan da başkaları gelirse, bu sefer başlar üçüncü yola. Böyle böyle tüm Köstebekler birbirlerinden ayrı korkarlar ve kazarlar. Nihayetinde, o korktukları düşmanla bir araya gelemeyip ayrı ayrı kazarak darmaduman ettikleri toprak içinde karşılaşırlar. Bu düşman güneştir ve onun ışıkları delik deşik olmuş toprakta şimdi Köstebekler üzerindedir. Peki neden bir araya gelemez bu Köstebekler aynı şeyden korktukları halde? Bu soruyu kendimize soralım. Çünkü hepimiz birer 'köstebeğiz'!

    __________

    "Bir insan, ahlak dersi verdiğinde, sizin gözünüzdeki değerini düşürüyor ve gülünç hale geliyor."

    Friedrich Nietzsche

    __________


    Adı Berdan adlı hikayede kahramanımız Toroslarda akan bir sudur. Yazarın doğa tasvirlerinin zirveye çıktığı hikayesidir. Berdan suyu akarken Bolkar dağlarında asırlık kültürün, yaşanmışlıkların kokusu gelir burnumuza. Bu edebi şölenin içinde aynı zamanda yazar bize şunları anlatmak ister: "Doğumundan ölümüne kimseye bir yararı olmayan, dünyaya bir kazık çakmadan yaşayan, bedava soluk alıp veren, ölen kimi asalak insanlara benzemez o." (S.217)

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Düşünce suç olmaz, ya olursa eğer, en büyük düşünce suçu, düşüncenin suç olabileceğini düşünmektir."

    Sabahattin Eyüboğlu
    __________


    Çan, hikayesinde kahramanımız bir kurttur. Bu kurt bir avında sağlam kayaya toslar ve insanların elinde düşer. Bu kurttan çok çekmiş Oba halkı, assak mı kessek mi diye tartışırken Obanın bilge kişisi gelir ve farklı bir fikir öne sürer: bu kurdun bir yerine çan takalım. Avlanarak yaşayan bir hayvana verilebilecek en 'insani' ceza budur. Ve bu yapılır, ardından da kurt salınır. Gider gider ama çan yüzünden bir türlü avlanamaz. Bu kurdun akıbetini siz okuyunca görürsünüz. Benim diyeceğim ise, bu hikaye insanın hayvandan farkı olan yüksek aklını oldukça vurucu ve anlamlı şekilde anlatır. Evet, kurdu aklıyla alt eder insan ama bu alt etme ne kadar insani'dir. Ya da daha doğrusu, insani nedir?

    Diğer hikayeleri de beğendim. Ama en beğendiklerim bunlardı. Kitap gayet güzel arkadaşlar. Hikayelerde tabiat tasvirleri, insan tasvirleri, karakter yaratımi, insan psikolojisini aktarım, öyküleme tekniği tek kelimeyle harika. Hikayelere art niyet barindirmadan bakılırsa, yazarın edebi açıdan çok yönlü oluşunu rahatlıkla görebilirsiniz. Herkese tavsiye ederim. Pardon, herkese değil. Nitekim artık herkesin her kitabı okumamasi gerektiğini düşünüyorum. 'Hassas' insanlar okumasin. Sağduyulu, akılcı, hemen gaza gelmeyen ve edebiyat nedir, edebi kuramlar nedir ve özellikleri nelerdir bunlara dair birazcık okuma yapmış, hayata farkli açılardan bakabilen herkese tavsiye ediyorum.

    Durun, henüz bitirmedim. Hani başlarda Hitcock hakkında bir sürprizim var demiştim. Sıra onda.
    __________

    KAMU SPOTU:

    "Sansür, geçerli anlayışları ve var olan kurumları ve yasaları birilerinin sorgulamasını engellemek için var. Bütün ilerleme geçerli anlayışların sorgulanmasıyla ve var olan yasaların ve kurumların değiştirilmesiyle gerçekleşir. Sonuç olarak ilerlemek için gerekli olan ilk şey sansürün kaldırılmasıdır."

    Bernard Shaw
    __________

    Size tarihte yasaklanmış bazı kitaplar ve yasaklanma nedenlerini yazacağım. Hazır mıyız, aldık mi popcornlarımızı, başlayalım o halde:

    Bizim Köy, Mahmut Makal'in aynı Osman Şahin'in amaçlarıyla yazan bu yazarımızın 1950 tarihli kitabı, ANADOLU KÖYLERİNİ FAKİR ve SEFİL YANLARINI GÖSTEREREK komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle Türkiye'de yasaklanmış. Cidden, hani şu Heidi, Ömercik ve Ayşecik'in el ele tutuşup oyun oynadıkları hiçbir sorunu olmayan ülkemizde. Hayret doğrusu.

    Lolita, V.Nabokov: Müstehcen olduğu gerekçesiyle Fransa, İngiltere, Kanada, Yeni Zelanda, Güney Amerika ve Arjantin'de yasaklanmış. Hani kitabı okumasam, Çernobil patlamasından arta kalan artık nükleer madde zannedeceğim. Ama 'hassas' insanlar okumasın.

    Sırça Köşk eseriyle devlete başkaldırdığı gerekçesiyle yasaklanan Sabahattin Ali'yi geçiyorum. --- Atsız bunu beğendi.

    Renkahenk/ Can Yücel: Bu şiir kitabı yine Heidi, Ömercik ve Ayşecik üçlüsünün olduğu ülkemizde 1980 yılı gibi insan haklarının, özgürlüğün ve demokrasinin şaha kalktığı bir dönemde, müstehcenlik suçlamasıyla toplatılması çok garip. Herhalde toplayıp ihtiyacı olan insanlara, okullara falan gönderdiler.

    Yengeç Dönencesi/ Henry Miller: Naptin sen, söyler misin dostum? Sus, konuşma terbiyesiz seni! Bu var ya bu, romanında müstehcen şeyler yazmış. ABD'de 30 yıl kitabı yasaklı kalmış. Oh olmuş, pis 'sapık'. O zamanlar çocuk olup bu kitabın gadrinden uzak büyüyen o Amerikalilar ne kadar ahlaklı oldular.

    Alice Harikalar Diyarında/ Lewis Carrol: Yok artık! Senin ne işin var dostum, müstehcenlik mi yok yahu olur mu öyle şey. Değil, iyi bari. Neden ne peki. Hayvanlara haddinden fazla insan özellikleri yüklenmiş olmasının insanlara hakaret sayılacağı, ileride çocukların (bak yine çocuklar, yasaklar zaten ya çocuklar ya da toplumun arı, namusu bahane edilerek yapılır ve bir de devlete hakaret) hayvanlarla insanlara eşit düzeyde yaklaşacağı gerekçesiyle. Bunu kim düşünmüş dostum. Çin'in Huan eyaleti. Bu Çinliler garip insanlar..

    Candide/ Voltaire: Aa dostum, yukarıda sözünü kullandım ama altına ismini yazdım ve mail attim, adresin şuydu değil mi: papayadalgapapaya@gmail.com Pikaresk romanın, dur ben söyleyeyim, kesin müstehcenlik. Biliyorum abi ben malımı. Bu kafa hiç değişmez. İster 18. yy olsun ister 27. yy. Nerde oldu bu olay? ABD.

    Canterbury hikayeleri/ G.Chaucer: Sen ucuz yırtmışsın. Sadece ABD'de posta servisi, taşımak istememis. Sebep tabiki MÜSTEHCENLIK.

    Pınar Kür hanim, siz baya belalı bir isimsiniz, cok belli. Bu ne arkadaş, Bitmeyen Aşk, Yarın Yarın, Asılacak Kadın kitaplarınla TOPLUMUN AR duygularını darmaduman etmişsin. Hak etmişsin yasaklanmayi. Bak şimdi topluma, mis mis!!

    Nazım,
    Kaan,
    Nazımm,
    Kaan valla bir şey yapmadım ben.
    Hadi geç bu işleri Nazım, sen bir 'hain'sin. Başka söze gerek yok. YASAK.

    Sudaki İz/ Ahmet Altan: Müstehcenlik. Heralde iz derken…

    Madame Bovary/G. Flaubert: Bak burası çok önemli arkadaşlar. Fransız halkının ahlakını bozuyor diye yasaklanmış, yazarı da yargılanmış. Neden? Çünkü kadın kocasını aldatıyor. Haklı, dünyada ilk defa bir kadın kocasını 1856 yılında Fransa'da Flaubert'in romanında aldatmıs. Bundan önce hiçbir kadın aldatma olgusu nedir bilmiyormus. Bu romanı okuyan kadınlar bir anda kocalarini birbirleriyle değiştirmeye başlamışlar. Bence bu yüzden bu kitabın ülkemizde de yasaklanmasi gerekiyor. Zaten çok boşanma vakalari oluyor.

    Binbir Gece Masallari/ Anonim: 1926-50 arası ABD'de müstehcen diye yasaklanmis. İran ve Afganistan'da halen yasak. Zira bu ülke kadın hakları konusunda dünyada birinciliği buna borcludur. İkinci sırada kalan Mısır ise bunları kiskanarak yasaklamaya çalışıyormus. Yalnız ben ANONİM olmasından kıllanmıştım. ANONİM'lere dikkat ediniz arkadaşlar.

    Don Quite/ Cervantes: Engizisyon tarafından BURAYA DİKKAT, "Hayırseverligin değersiz kılınması nedeniyle yasaklandi." Ah canım benim, sen ne şirin bir mahkemesin, ne tatlısın, Bruno'yu ve daha nicesini de bu ve benzer ŞİRİN ve TATLI nedenlerle mi yaktin sen, aferin sana. Senin sayende kitap eksiksiz olarak ancak 19. yy'da basilabildi. Kına yolladim sana canım benim.

    Minyeli Abdullah/ Hekimoğlu Abdullah: Bu ilginç. İnançlardan dolayi zorluklara maruz kalmış bir insan konuymus ve 1969'da şu bizim Heidi, Ömercik ve Ayşecik üçlüsünün olduğun ülkemizde yasaklanmış. Serbest kaldıktan sonra 84 baskı yaparak rekor ülkemizde rekor kırmış. Bak yasak bir de zararlı dersiniz. YASAK REKOR KIRDIRIR.

    Bir Avuç Gökyüzü/ Çetin Altan: Abi, Orhan Pamuk okurken duydum ismini, sen baya sivri dilli bir abimizmişsin. Bizim Uganda'da en sevilmeyen insan tipidir. Ne olursan ol böyle olmayacaksın. Yazık etmişsin kendine. 1974 tarihli bu roman müstehcenlik iddiasıyla yasaklandıgında yurt dışında 9 dile çevrilmiş. --- AB: Hain!!!!

    Yatak Odasında Terör/ Sade: bir şey demeye gerek yok.

    Suç ve Ceza/ Dostoyevski: Haydaaa. Hayırdır? Ne iş? Kumar masasında kaybettin de kitaplara el mi koydular. İsa'ya söyle de kurtarsin. Neyse ne oldu anlat. Rusya'da "gerici" diye yasaklanmış. Polonya'da ise "kötümser" diye yasaklanmış. Bir kere demiştim Suç ve Ceza'yi da şundan şundan yasaklayalım o halde diye, cidden yasaklamıslar ya.

    Ulysses/ J.Joyce: Seni henüz okumadan kötü ünün geldi bana. Yazıklar olsun. 1930'da MÜSTEHCENLIK nedeniyle ABD, İngiltere ve Avustralya'da yasaklandı. Kusura bakma, seni okuyarak ahlakımı bozamam. Sonra namusum kirlenir, evde kalırım.

    Cesur Yeni Dünya/ A.Huxley: 1932 yılında yazılan roman aynı yıl İrlanda'da yasaklandı. Neden? Patates mi? Yok değil. Geleceğin dünyasında eğlence amaçlı SEKSIN (Uganda'da bu kelimeyi duyanın tüyleri diken diken olur) toplum tarafından doğal karşılandığını anlatması nedeniyle. Ee doğal değil mi zaten? Yalnız bu gerekçe bizde tutar.

    Bir Zevk Kadının Anıları/ J. Cleland: Gerekçeye gerek var mı? İsimden belli. Bak şimdi kitaptan zarar gelmez diyen arkadaşlar, bu kitabı genç kızlarımız okusa ne olur? Cinsel iştahlari zirve yapar, sonra nolur? Toplum temelinden ÇATIR ÇATIR çatlar.

    Da Vinci Şifresi/ Dan Brown: Hristiyanliga hakaretten Lübnan'da yasaklandı. İyi bari. Genelde İslam'a hakaretten yasaklaniyor günümüzde. Böylelikle farklılık olmuş.

    Bülbülü Öldürmek/H.Lee: Bu bomba. Irkçılığa karşı yazılan bu kitap ABD'de "ırkçılık ve küfür" nedeniyle yasaklanmış. Yorum yok. Neden ABD'nin yanına kıvrılıyoruz sürekli belli, MÜSTEHCENLIK gibi konularda ikimiz de 'Hassas'ız.

    Hamlet/Shakespeare: Sen ne alaka? Etiyopya'da 1978'de yasaklanmış. Olmak ya da olmamak bütün mesele bu Etiyopya kralı 7. Quaoehrkaamyspeje

    Acun gibi sizi beklettim ama kusura bakmayın. Zaten pek bekleyen de olduğunu sanmıyorum.

    SÜRPRİZİMİZ: A.Hitcock'un efsane filmi Psyco'nun uyarlandığı kitap(hak gecmesin,aynı adlı kitabın yazarı Breat Easton Ellis),1991'de bir seri katilin cinayetlerini çok detaylı anlattı gerekçesiyle Avustralya'da yasaklanmis.

    BONUS: Türlerin Kökeni/Charles Darwin: Evrim Kuramıni öğretmek ABD'de 1925-67 arasında yasakmış. Boşuna akıllı tasarımcılık ABD'de doğmadı ve sık sık onun yanına kıvrılan bize de boşuna gelmedi.
    __________

    KAMU SPOTU:

    "Düşünce yasakları her zaman toplum zararıdır. Yasaklanan düşüncenin bütünü ya da bir kesimi doğruysa doğrudan, yanlış ise doğrunun daha belirgin biçimde ortaya çıkmasından yoksun kalan bir toplum yoksullaşacak, yeni tezlere ulaşamayacak, olduğu yerde duracaktır."

    Sami Selçuk
    __________


    Son olarak şunu bir düşünelim derim: "Şu çocuk dünyaya getirme işi şimdi olduğu gibi bir zorunluluk veya bedensel zevkin eşlik ettiği bir şey de­ğil de tamamen düşünüp taşınarak akılla yapılan bir iş olsaydı acaba insan soyu gerçekten varlığını sürdürmek ister miydi? Bir insan gelecek nesle onu hayat yükünden kurtaracak kadar şefkat ve merhamet beslemez miydi? Ya da böyle bir yükü onun üzerine yükleme sorumlulu­ğunu soğukkanlılıkla üstlenmeyi istemeyecek kadar ona yakınlık duymaz mıydı?" (#49878322)


    İyi okumalar.
  • 148 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Bu ülkede bir senin adını bir de senin adını yaşatanları yaşatmadılar Atatürk.
         Uğur Abi de bu insanlardan biriydi. Yakışıklı olmak için ne saça ne gözlüğe ihtiyacı olan bir adam. Bir YAZAR ki kalemi senden benden güzel.
            Uğurlar olsun... Doğruları yazmaktan bir an korkmayan yiğit insan.

    Uğur Mumcu'nun yazıları bugün günceldir. Bunlar, yarınki kuşaklar hesabına kuşkusuz ibret alınması gereken bir tarih dersi yerine geçecektir. Nadir Nadi

    Uğur Mumcu'dan söz ederken her zaman «Yiğit genç, dostum ve değerli meslekdaşım» derim.Hıfa Veldet VEÜDEDEOĞLU

    Uğur Mumcu, zehir gibi kalemiyle, yetkin bir köşe yazarı, bir araştırmacı, dürüst bir gazetecidir.İlhan SELÇUK

    Ellerin dert görmesin Uğur Mumcu! «Sakıncalı Piyadexyi yazdığın için, eline sağlık, ağzına sağlık, canına sağlık...Kendi yazdıklarıma gülemem ama, senin yazılarını gülerek okudum. Acı acı gülmek deyimi var ya, işte öyle acı acı güldüm.Aziz NESİN * *



    Ah Atam !
    Bu ülkede yapılan yolsuzluklar iki şeye vurulur.
    Ya senin 6 okundan biri : Milliyetçilik.
    Ya da güzel dinimiz: İslamiyet.

    İkisini de bir güzel çamurla yıkarız!

    Yok canım bizimki mefkure meselesi siyasetle ne ilgimiz olur diyerek  "Ocak"  adı altında yapılan yolsuzluk ve rüşvet, gasp,adam yaralama ve öldürme ve ülkü denen nazlı gelin.

    ALLAHA KURANA BAYRAĞA ASLA DİL UZATTIRMAYIZ AMA BİR GÜZEL KULLANIRIZ.

    İkinci olarak da "DİN"

    DOLAR
    DİN
    DEVLET
    DÜNYAYI SEN YÖNET


    https://youtu.be/3YX0TQGhXv8 tıpkı şu videodaki gibi.

    «sistem» budur. Bu sistem gereği, dışsatım şirketlerine yurtdışından gönderilen dövizin bir bölümü, işte böyle, uyuşturucu madde kaçakçılarının hesaplarından gelmektedir.ENKA, uyuşturucu madde kaçakçısı Sabit Tırnovalı'yı hiç tanımamış olabilir. Ancak «sistem» böyle işliyor.

    Böyle işlediği için de ANAP, Türk parasının kıymetini koruma hakkındaki 28 sayılı karara ilişkin tebliğin 5. maddesini, 28 Aralık 1983 günü değiştirip, «Türkiye'ye her türlü yoldan ve cinsten döviz ithali serbesttir. Hiçbir kayda tabi tutulmaz ve menşei araştırılmaz» hükmünü getiriyor.Her şey o kadar açık ki..(1   Ocak  1988)

    Bu ülkede değer görmek istiyorsan yapman gereken altın kural :

    1- Gidip güzel bir abdest alacaksın. Sonra gidip gül suyunu,hacı yağını sürüneceksin.

    2- Ceketinin köşesine Bayrak rozeti takacaksın.

    3- Cuma'ya gideceksin. Namazda en ön safta duracaksın.

    4- Ya bir "Tarikata" ya bir "Ocağa " kaydını yaptıracaksın.

    5- Milleti bir güzel soyacaksın AMA BAYRAK, DİN VE VATAN ADI ALTINDA!!!!

    6- Atatürk'e ya hakaret edeceksin. Ya da oklarına sığınarak sapık işler yapacaksın. OKLARINI ALET EDECEKSİN.


    ŞU ŞEKİL BİR PROFİLİN OLACAK YANİ :

    BEN VATANINI BAYRAĞINI ÇOK SEVEN BİR ÜLKÜCÜYÜM.
    TURAN DENEN KUTSAL HAYALLE YAŞIYORUM.
    ÜLKÜ DENEN NAZLI GELİNE İNANIYORUM.
    TÜRKLÜK BENİM KIRMIZI ÇİZGIMDİR.
    AMA SUUDİ ARAPLARA ARSA PARSELLER
    AMERİKAN DOLARINI GÖRÜNCE TÜRK PARASINDAKİ ATATÜRK'ÜN ADINI UNUTURUM. :)))))

    Birtakım şeyhlerin, dedelerin, seyitlerin,çelebilerin, babaların, emirlerin arkasından sürüklenen; kaderlerini, hayatlarını falcılara, büyücülere, üfürükçülere, muskacıların ellerine bırakan insanlardan meydana gelmiş bir topluluğa millet gözüyle bakılabilir mi?

    Mustafa Kemal Atatürk

    HÜSEYİN YILDIZ (Aydın) - Sayın Başkan, teşekkür ediyorum.

    Tam 17 Aralık 1927'de Mustafa Kemal Atatürk Mecliste şunu diyor: "Efendiler, biz tekke ve zaviyeleri din düşmanı olduğumuz için değil; bilakis, bu tip yapılar din ve devlet düşmanı olduğu, Selçuklu ve Osmanlı'yı bu yüzden batırdığı için yasakladık. Çok değil, yüz yıla kalmadan, eğer bu sözlerime dikkat etmezseniz göreceksiniz ki bazı kişiler bazı cemaatlerle bir araya gelerek bizlerin din düşmanı olduğunu öne sürecek, sizlerin oyunu alarak başa geçecek ama sıra devleti bölüşmeye geldiğinde birbirine düşeceklerdir. Ayrıca, unutmayın ki o gün geldiğinde her bir taraf diğerini dinsizlikle suçlamaktan geri kalmayacaktır."

    Yani doksan yıl önce Atatürk bugünü görmüştü Sayın Bakanlarım. (CHP sıralarından alkışlar)

    BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Yıldız.



    12 Eylül sonrasında buna benzer bir başka «bilmece» ortaya çıktı:Tarikatlar..Nakşibendiler.. Süleymancılar.. Rufailer.. Cerrahiler.. Kadiriler.. Melâmiler.. Nurcular..Bu tarikatların bazıları, sağcı siyasal partiler içinde «güçleri oranında. temsil» ediliyorlar.
    Bu tarikatlar neyin nesidirler? Kimin fesidirler.


    Şu videoları yeterli görüyorum.
    https://youtu.be/bspg9F6Glo0
    https://youtu.be/JzKApxmPY_0
    https://youtu.be/3ObE4bQvEIA
    https://youtu.be/BH4-ki9mQPs
    Bunun yanında dönemin yolsuzluklarına ve o dönemdeki siyasi isimlere değinmiş Uğur Abim.

    ANAP, yasanın 22. maddesinde yaptığı bir değişiklikle döviz, altın ve gümrük kaçakçılarına pasaport verilmesini sağlamıştı.Aralarında bir «ANAP kurucusu banka genel müdürü»-nün de bulunduğu «altın kaçakçılığı sanıklarının yurtdışına çıkışları bu yasa değişikliği ile sağlanmıştı.Bugünkü yasa tasarısı bu liberallikte daha da ileri adımlar atarak yüz kızartıcı bütün suçları pasaport yasaklarının dışına çıkarıyor. Ya siyasal nitelikli suçlar? Onlar kalıyor.Tasarı, fuhuş tacirlerine liberaldir, hırsızlara liberaldir, yiyicilere liberaldir, rüşvetçilere liberaldir, sahtecilere41liberaldir, dolandırıcılara, inancı kötüye kullananlara, hileli müflislere liberaldir.Daha başka kimlere liberaldir tasarı? Kaçakçılara liberaldir. Silâh ve mermi kaçakçılarına liberaldir. Silâh kaçakçılarına, uyuşturucu madde kaçakçılarına, döviz kaçakçılarına, altın kaçakçılarına, gümrük kaçakçılarına liberaldir tasarı.Başka kimlere liberaldir tasarı? Adam kaçıranlara, alıkoyanlara liberaldir., işgalcilere liberaldir, yurda dinamit ve bomba sokanlara Ceza Yasa-sı'nın 313. maddesi gereğince «cürüm işlemek için teşekkül meydana getirmek» suçundan mahkûm olan ülkücü eylemcilere liberaldir. Bu eylemcilere yataklık edenlere liberaldir, uçak kaçıranlara liberaldir.Bütün bu suçlara, bu suç sanıklarına karşı liberal olan tasarı, kimlere karşı liberal değildir?Siyasal suçlara liberal değildir; 141, 142 ve 163'lük suçlara liberal değildir, sosyalist parti kurucularına, yöneticilerine liberal değildir.Söz gelişi, tasarı, silâh kaçakçılığından hükümlü Abu-zer Uğurlu'ya liberaldir. TİP'in ilk Genel Başkanı M. Ali Aybar'a değildir!Avukat Halit Çelenk'e liberal değildir. Avukat Turgut Kazan'a liberal değildir. Yalçın Küçük'e, İsmail Beşikçi'ye liberal değildir. Doğu Perinçek'e, Prof. Sadun Aren'e, sanatçı Ahmet Kaya'ya liberal değildir. Prof. Hüseyin Hate-mi'ye liberal değildir.Tasarı Marksistlere liberal değildir, sosyalistlere liberal değildir, İslamcılara  liberal değildi.
    ........
    ..
    ..... Bu düzenin Faruk Taşar'lı, bol dövizli, avantalı ve rüşvetli bölümünün adı «nepotizm» olarak bilinir. «Nepotizm» Türkçede «hısım-akraba kayırmacılığı» anlamına gelir.
    ...

    GAP adlı uçak için 18 milyon dolar (24.7 milyar) ödenmişti. «TC-ANA» adlı uçak için herhalde birkaç milyar lira daha ödendi.Ne çıkar efendim! Başbakanımıza az bile...
    ...

    Bunca dış borç yükü altında inim inim inleyen bir ülkede bir Başbakan dünyanın eh lüks iki uçağını satın alıyor.Kimseden ne ses çıkıyor, ne de bir nefes.
    ...

    Kitapta geçen diğer başlıca konular  :

    -12 Eylül
    -Rabıta
    -Cia
    -Tip
    -Gap Projesi
    -Tarikatlar

    ...



    «Polis devleti» miyiz? Yoksa bir «hukuk devleti» mi? Devleti, kimlikleri bizlerce bilinmeyen «gizli yargıçlar» mı yönetiyor, yoksa halkın oyu ile seçilenler mi?


     Ne yapalım «körebe» oynuyoruz. Demek oyunun kuralı böyle.



    Ülkede demokrasi olmazsa insanlar, siyasal düşünceleri ve felsefî inançlarından ötürü binbir türlü baskı altında tutulurlarsa, basını susturmak için yasa üzerine yasa getirilirse, bu ülkede güvenlik örgütlerinin başına ister «muvazzaf korgeneral», ister «emekli korgeneral» getirin, sonuç değişmez.


    Şu örnek yeterli olur sanırım

     Borçlular, bir gün kapılarının Kemal Araş gibi katiller tarafından çalınacağından korkmaktadırlar.İstanbul'da ve Ankara'daki «senet cinayetleri» para piyasasında kaba  kuvvetin kol gezdiğini gösteriyor.Serbest piyasa ekonomisi ne güzel de tıkır tıkır işliyor, değil mi?

    Bunca ŞEREFSİZLİKLERE rağmen elimizde SAĞLAM NE VAR ?

     -> HUKUK VE DEMOKRASİ (!)
     -> ATATÜRK İLKE VE İNKILAPLARI (!)
     -> CADDE VE SOKAK İSİMLERİNDE MUSTAFA KEMALLER, , ATATÜRKLER, MİDHAT PAŞALAR, ZİYA GÖKALPLER,KAZIM KARABEKİRLER (!)
    -> YAYIN - BASIN HÜRRİYETİ (!)
    -> MİLLİ SERVETLERİN KORUNUMU (!)
    ->DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ (!)
    -> MİLLİ BAYRAMLARIN KUTLANMASI (!)
    -> EĞİTİMDE FIRSAT EŞİTLİĞİ (!)
    -> İŞÇİ HAKLARI (!)
    -> YAŞAMA HÜRRIYETI (!)
    -> SAĞ - SOL KARDEŞLİĞİ (!)
    -> ATATÜRK 'E SAYGI VE SEVGİ (!)
    ->LAİK EĞİTİM SISTEMİ (!)
    -> HER BAKIMDAN TAM BAĞIMSIZLIK (!)

    DAHA NE OLSUN CANIM , BU KADARLA HAMDOLSUN !!!!!!!!!!!

    İncelememin son sözlerini Ülkemizin Kurtarıcısı Başkumandanımız Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk 'ün Gençliğe Hitabe'si ile bitirmek istiyorum.  Bu örgütlerden nasibimizi alırsak bu kitapta da ne demek istendiğini gayet iyi anlarız.


    Ey Türk gençliği! Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

       Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin. Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. 𝐂𝐞𝐛𝐫𝐞𝐧 𝐯𝐞 𝐡𝐢𝐥𝐞 𝐢𝐥𝐞 𝐚𝐳𝐢𝐳 𝐯𝐚𝐭𝐚𝐧ı𝐧 𝐛ü𝐭ü𝐧 𝐤𝐚𝐥𝐞𝐥𝐞𝐫𝐢 𝐳𝐚𝐩𝐭 𝐞𝐝𝐢𝐥𝐦𝐢ş, 𝐛ü𝐭ü𝐧 𝐭𝐞𝐫𝐬𝐚𝐧𝐞𝐥𝐞𝐫𝐢𝐧𝐞 𝐠𝐢𝐫𝐢𝐥𝐦𝐢ş, 𝐛ü𝐭ü𝐧 𝐨𝐫𝐝𝐮𝐥𝐚𝐫ı 𝐝𝐚ğı𝐭ı𝐥𝐦ış 𝐯𝐞 𝐦𝐞𝐦𝐥𝐞𝐤𝐞𝐭𝐢𝐧 𝐡𝐞𝐫 𝐤öş𝐞𝐬𝐢 𝐛𝐢𝐥𝐟𝐢𝐢𝐥 𝐢ş𝐠𝐚𝐥 𝐞𝐝𝐢𝐥𝐦𝐢ş 𝐨𝐥𝐚𝐛𝐢𝐥𝐢𝐫. 𝐁ü𝐭ü𝐧 𝐛𝐮 ş𝐞𝐫𝐚𝐢𝐭𝐭𝐞𝐧 𝐝𝐚𝐡𝐚 𝐞𝐥𝐢𝐦 𝐯𝐞 𝐝𝐚𝐡𝐚 𝐯𝐚𝐡𝐢𝐦 𝐨𝐥𝐦𝐚𝐤 ü𝐳𝐞𝐫𝐞, 𝐦𝐞𝐦𝐥𝐞𝐤𝐞𝐭𝐢𝐧 𝐝â𝐡𝐢𝐥𝐢𝐧𝐝𝐞 𝐢𝐤𝐭𝐢𝐝𝐚𝐫𝐚 𝐬𝐚𝐡𝐢𝐩 𝐨𝐥𝐚𝐧𝐥𝐚𝐫, 𝐠𝐚𝐟𝐥𝐞𝐭 𝐯𝐞 𝐝𝐚𝐥𝐚𝐥𝐞𝐭 𝐯𝐞 𝐡𝐚𝐭𝐭𝐚 𝐡ı𝐲𝐚𝐧𝐞𝐭 𝐢ç𝐢𝐧𝐝𝐞 𝐛𝐮𝐥𝐮𝐧𝐚𝐛𝐢𝐥𝐢𝐫𝐥𝐞𝐫. 𝐇𝐚𝐭𝐭𝐚 𝐛𝐮 𝐢𝐤𝐭𝐢𝐝𝐚𝐫 𝐬𝐚𝐡𝐢𝐩𝐥𝐞𝐫𝐢, ş𝐚𝐡𝐬𝐢 𝐦𝐞𝐧𝐟𝐚𝐚𝐭𝐥𝐞𝐫𝐢𝐧𝐢 𝐦ü𝐬𝐭𝐞𝐯𝐥𝐢𝐥𝐞𝐫𝐢𝐧 𝐬𝐢𝐲𝐚𝐬𝐢 𝐞𝐦𝐞𝐥𝐥𝐞𝐫𝐢𝐲𝐥𝐞 𝐭𝐞𝐯𝐡𝐢𝐭 𝐞𝐝𝐞𝐛𝐢𝐥𝐢𝐫𝐥𝐞𝐫. 𝐌𝐢𝐥𝐥𝐞𝐭, 𝐟𝐚𝐤𝐫𝐮𝐳𝐚𝐫𝐮𝐫𝐞𝐭 𝐢ç𝐢𝐧𝐝𝐞 𝐡𝐚𝐫𝐚𝐩 𝐯𝐞 𝐛𝐢𝐭𝐚𝐩 𝐝üş𝐦üş 𝐨𝐥𝐚𝐛𝐢𝐥𝐢𝐫.
      
    Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.

                                                                           Mustafa Kemal Atatürk
  • 344 syf.
    Dairesel bir zaman içinde dairesel bir olay örgüsü...
    Dönüşüm değil, olma hali, anlık mı ömürlük mü ya da dıştan içe bir temaşa hali mi... İbrahim kitap içinde, kitap yazar elinde, yazar kendi içinde, kalem kuvvetli. İbrahim hem çok hem yok. İbrahim bu kapıda. İbrahim kayıp diyarlarda, İbrahim arayışta, İbrahim nerede ? 304 sayfalık bir hazineden, ömür arayışının peşinden geliyorum. Çok yorgunum. İbrahim kadar yorgun...
    Sadece İbrahim’in mi bu satırlar peki... Hayır. Bu bir aldanış olurdu. Nasıl ki İbrahim, ibrahim değil zaman geçmiş, şimdiki veyahut gelecek değildi o halde yaşanılanlar, serzenişler ibrahim'e hususlastırılmış olamazdı. Güray abinin roman karakterine sunduğu rehber kitap gibi bu kitap da bize rehberlik ediyordu. Sahi İbrahim senin adın neden ibrahim diye sorduk çıktığımız bu yolda... "Sen her şeyin seninle alakalı olduğunu zannediyorsun,evladım, o kadar mı cahilsin ? ben kaybettim hayatımı ve ben arıyorum hayatımı, dedi İbrahim. bir tek sen mi ? ” dedi ihtiyar. İbrahim cevap veremedi. s.251 Cevabı olmadığını biliyordu İbrahim. O bize kitap kapağında adı ile sunulan ilk metafordu. Buyrulduğu üzere "ibrahim tek başına ümmettir." neden ? Birçok sınava tek başına tabi tutulduğu için miydi ? Yol boyunca düşündürüyorsun güray abi. Bizim İbrahim'in sınavı da tek başına. İçinde, derinlerde... Rüyanın içinde rüya gördüğümüz zamanlar olmuştur hatta uyandım sanarken uyumaya devam ettiğimiz veyahut dejavu sandığımız olaylar, gel-gitler... İşte bu kitapta ziyadesiyle hepsi mevcut. Gerçek sandıklarımız ile hakikatlerin kavramları dâhi tek tek mücadele ediyor satırlarda. “Gerçek dünya yalan dünyaydı. Aslolan öte dünyaydı. Öte dünya ise gerçek dünya değildi. Çünkü dünya değildi. Belki dünyaydı ama dünyada değildi. O halde, ibrahim dereye atılıp da boğulursa.." s.246

    Ah Güray abi.. Ali Emre "dil değil,tüfek" mısrasını sana ithaf etmiş olmalı. Nasıl başarıyorsun, kabuk tutan yaralarımızı hissedip uzattığın gül fidesi mısraların ile kandırıp dikeni ile yaralamayı... İtiraf da ediyor zaten bir röportajında niçin yazıyorsunuz diye sorulunca "yaralamak" diye hafif bir kıvırıyor dudak kenarlarını yukarıya doğru. "Bir insan acı duyarsa canlıdır. Başkasının acısını duyarsa insandır." diyor Tolstoy abimiz. İnsan sormalı arasıra kendine, içten değil yüksek sesle “pas tutmuş mudur kalbim" "çürüyor mu ruhum, aloo koku alıyor musunuz içerlerden gelen bir çürüme kokusu var mı bende ?" İbrahim çürüyordu galiba işe giderken,gelirken. Emeklilik hayali kurarken, standart gazeteleri okurken. Belki de bir günü diğer bir gününe eş değer olduğu için. Önce evini kaybetti, sonra evinin yolunu,sonra kendini,kendini bilmediği için mi ? İnsan halinden anlamadığı için mi ? Kaybolanların bazısını denizde yürürdü,kimisi çölde peki ya sen İbrahim ? Kule diye çıktığın kuyu, kuyu diye indğin saray neydi ? Kar ormanlarında yazı hissedip, uzandığın çimlerde üşümek neydi ? Mevsimler de yok bu romanda. Sadece yürüyordu. Bir yol hikayesiydi. Yollarına taş diye metaforlar döşenen. Ütopik mekanlar, masal bahçeleri, kayıp bahçeleri... Geçmesi gereken kapılar vardı. Hayat kapısı, bilge kapısı, akıl kapısı, kalp kapısı. Vermesi gereken sınavlarda vardı. Bir filmde "yürümek yeterli sadece yürümek, davet edilenler yolu bulacaktır." diyordu. İbrahim de ansızın düşmüştü yola. Azığı olmadan... Neyi kaybettiği hatırlatılmak üzere... Filmin devamında şöyle bir cümle daha vardı: "Herkes yolunu bulmak için en değerli hediyesini kullanır." Sen yolunu bulmak için neyini feda edebilirsin. Ah güray abi bıraksan da İbrahim'in hikayesini okusak konu ne zaman bize geldi. İbrahim sen neyini feda edersin ? Mesleğini mi ? Ebru'yu mu ? Ebru mu ? Ebru kimdi ? Bir yara mı bir serap mı ? Yola devam etmeden neden yola düşmüştük...
    "İbrahim neden şu koca dünyanın ağırlığını içinde duymadın ? Bunca sene neden şu koca dünyada ağırlıksız yaşadın?" s.217 Neden İbrahim ? Ölmeden önce uyanmak gerekmiyor muydu ? İnsana uyuyor musun diye de sorulmaz. Uyuyan ben uyuyorum der miydi ? Zamanla İbrahim’e zıttı soruldu. Bu bir dehliz belki labirent, belki de girift. Belkilerle,sezgilerle ilerlediğim bir kitap. En büyük belki de güray abinin hissetmeye yönelik kalp ayarlarımızı O'nun yönünde döndürme gayreti olabilir mi,pozitif.
    "Ama uyanmak uyanmak gibi bir şey değil, uyandın mı İbrahim/vildan ?" Görmemezlik hastalığından kurtuldun mu ?

    Güray abi kalemini beyaz sakallı bir ihtiyarın âsası gibi kullanmış. Dokundukça ferahlatıyor, gönlümüze genişletiyordu. Fakat zaman zaman kendi sıkılan İbrahim bizi de hapsediyordu satırlara sıkıntısıyla. Ayrıca yazarımızın kendi kalemini kendi lisanı ile hedef alırsak, tekrarlar olsa da cümlelerinde "tırışkadan" değildi. Kelimeler hikmet kavramının tezahur bulmuş haliydi burada. Bir tasavvuf metni okurken uyuya kalıp olmadık rüyalarınız ile bağdaştırıyor gibi hissettiriyor. Ortam daima sis bulutları ile kaplıymış da yere düşen harfler bulutlara iniyor incitmeden... Mesela:

    *"insan dönüp kendine bakmazsa insan olmaz." s.249

    *- Yukarıya mı bıraktın ekmek ufaklarını ?
    - yukarıya bıraktım, dedi ihtiyar.
    - Ama onlar kuş, buraya serpseydin buradan da yerlerdi. dedi ebru...
    - onlara yemi veren değilim, bari bahanesi olayım,dedi ihtiyar. Bari ola ola bahanesi olacağım, bunu bari hakkınca yapayım. s.254

    *- Düşersen kule,çıkarsan kuyu, çünkü kibir günahtır evladım. Dert deva. s.264

    İbrahim yolun sonuna vardı mı ? Kapılar açıldı mı ? gibi soruların cevabını hala düşünmekteyim. Kapağını kapatmış olsam da cevaplardan ziyade sorular, sorgular hala zihnimde yankılanıyor olması kitabın en güzel katkısı olmalı. En başta ifade ettiğim gibi döngüsel bir olay örgüsü... Başlangıç ve bitiş noktası da zamansız. Hala İbrahim olanlar hala yolda olanlar vardır. Ansızın kayboluşun zamansız bir çıkışı da olabilir. Ama İbrahim’e eşlik edip sorgulamaya, aramaya bulmaya yönelik sancılarınız var ise İbrahim ile beraber adım atabilirsiniz.

    "tek başına mı gideceksin?
    -ben yolumu bulurum...
    -ama kaybolursan!
    -inancı olan asla kaybolmaz."

    Not: İtiraf etmeliyim ki kitabı okurken şöyle bir sahneyi tahayyül edip böyle bir son beklemiştim...
    https://youtu.be/Dj0YZ0vDHq8
  • 176 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Okurlardan gelenler:

    16 Temmuz 2017
    Merhaba, iyi geceler. Gerçi çok da iyi olmayabilir. Henüz 25 sayfa okudum fakat yutkunmakta zorlanıyorum artık. Kalan sayfaları okurken neler olacak çok merak ediyorum. Gerçekten eline kalemine yüreğine sağlık abla, ablam. Kazim abiyi zaten seviyorum daha bir ayrı seveceğim sanırım senden sonra. Keşke daha erken yazsaymışsın bu kitabı ve keşke tanısam seni. Kazim abi rüyana girince onu çok sevdiğimizi söyle olur mu?

    21 Temmuz 2017

    Öyle güzel mesajlar alıyorum ki sizlerden kiminizi hiç tanımıyorum ama sanki hepinizde ondan bir parça var. Ben de bir kere daha okudum bu gece kitabı. Asıl ben her birinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Onu hâlâ böyle güzel sevdiğiniz için. Gençlere burs olacak, umut olacak bu kitabı desteklediğiniz için. İyi ki varsınız. Şimdiden imza günleri soruluyor. Konuşmak, sormak istediğiniz çok şey var biliyorum. Ben de hepinizi görmek, O'ndan konuşmak, ağlamadan olmaz da, daha çok gülerek, bol bol kucaklaşarak gözlerinizdeki ışıltılardan umut dolmak istiyorum. Arzuka

    27 Temmuz 2017

    Daha ilk sayfalarda ciğerimin yandığını hissettim. Soluksuz okudum. Biter bitmez yazıyorum sana. Dostluğun ne büyük ne sonsuzmuş. Hıçkıra hıçkıra ağlamak istedim. Hayat tesadüf olamaz. Birileri yeni doğan bir bebeğin sevincini yaşarken aynı anda derin bir acıya çaresiz düşenler... Sanki oradaydım, o evde, mutfağında, sokağında...uzun bir süre o yılların ruhunu taşıyacağım içimde. Kimi zaman hastane bahçesinde, kimi zaman senin çaresizliğinde. Bütün acılara rağmen bu kadar büyük bir dostluğu yaşamış olmak tarifi imkansız bir şans. Yazmakla ne iyi ettin. Kendi adıma çok teşekkür ediyorum. Bu kitap benim kendimi keşfettiğim bir dönemin yansımalarıyla dolu. Kaç kez okuyacağım daha... İçime işledi. Çok hüzünlüyüm, ağır bir nefes doldu ciğerlerime. Ah ah. Kazim'a dair benim de gördüğüm çok rüyam var. Ateş böcekleri, çilek. Biliyorum o hep sevdikleriyle. En çok da seninle. Ne desem eksik kalacak. Arzuk'a öbür dünya var mıdır? Varsa Kazim'in yanında bir yerim olsun istiyorum.

    07 Ağustos 2017

    Uğruna üç sefer kitapçıya gittiğim, her seferinde kalmadığı için geri döndüğüm (Ama eli boş değil, sayesinde birçok kitapla) ve sonunda bulabildiğim. Kitaplarımın arasında en güzel yerlerden birine sahip olacak olan... Bir dostun bir dosta armağanı... Bizlere armağan... Teşekkürler Şair Ceketli Çocuk...

    07 Ağustos 2017

    Paluri Arzu Hanımın kitabını çok merak ediyordum gelirinin Ali İsmail Korkmaz Eğitim Vakfına bağışlanıyor olması da ayrıca mutlu etti beni. Arzu Hanım çok güzel kalpli biri. Uzaktan uzağa bir sevgi var içimde ona karşı, bu onun büyüsü belli ki. Çok çeşitli korkularla sevmeye çekindiğim herşey ve herkes boğazımda düğüm oldu. En büyük cesaret kendini ortaya koyabilmek "ifade etmek" çok kıymetli. Benim yaşadığım bir hissi somutlaştırmam karşı tarafta bir başkasının ruhunu sıkan, adını koyamadığı, tek başına mücadele ettiği bir hissi serbest bırakabilir. Hem birbirimizi  belki severiz. Her zaman daha fazla ihtiyaç var.

    08 Ağustos 2017

    Bu kitap özel çünkü içinde anlatılan insan özel... Çünkü onu anlatan özel... Çünkü yazılan anılar özel... Kitabın yazılış amacı özel... Sonucu özel. Ama benim için çok özel olan bir şey daha var. Tam 9 sene önce bir mektup verdi bana bu kitabın yazarı. Dokuz sene sakladım, okudum, sakladım. Yaşadığım yere götüremedim taşınırken kaybolur korkusuyla. Memleketimdeki odamda sakladım. Zarfı kırışmış olsa da özenle sakladım. O kadar çok okudum ki açıp kapamaktan zarf eskidi. İki sayfa ile bir anı anlatılıyordu o mektupta. Kıymetini biliyordum, mektubun, yazılanın, yazanın... Mektuba özel bir yer bulup konduramadım. Şimdi buldum. O mektup, üzerindeki anılarla birlikte bu kitapta aynı anının olduğu sayfada duracak. Ben değil, mektup yerini buldu.

    10 Ağustos 2017

    Şair Ceketli Çocuk'u henüz proje aşamasındayken birkaç kez okumuştum. Basılı halde tekrar okumaya güç bulamayabilirim. Sevgili Paluri Arzu kapağını yapmamı isteyince tarihe not düşmek bir kez daha yürürlüğe girdi. Kitabın geliri Ali İsmail Korkmaz Eğitim Vakfına gidecek. Hem Kazım'ı en yakınından okumak hem de bazı gençlerin çorbasına tuz olmak isterseniz kitaplığınızın en güzel yerini açın.

    11 Ağustos 2017

    Denizin prensini denizde okudum bir solukta. Sevdik seni ne Kazım'ım kardeş saydık. Erkendi gidişin arkana bakmadan. Paluri Arzu yüreğinle yazdın yüreğimizdekileri. Kalemine, yüreğine sağlık arkadaşım.

    27 Ağustos 2017

    Elazığ'da bulunduğum için kitap çok zor elime geçti lakin sonunda aldım. Tek gecede milyonlarca göz yaşına şahit oldu bu kitap. Emeğinize sağlık.

    10 Ekim 2017

    Kitap muhteşemdi. Ağlamaktan ara vererek okudum. Tesadüflere inanan biriyim. Kazım'i sevip dinleyeceğim, yıllar sonra arkadaşı ile tanışacağım, arkadaşı Avukat ve benim de hayatımda önemli kararlar aldığım dönemde karşıma çıkacak ve değerli meslektaşım imzası ile kitabını gönderecek... Onun da dediği gibi sanırım hiçbir şey tesadüf değil. Mutlaka bir yerlerde görüp mutlu oluyordur.

    10 Ekim 2017
    Canım iyi ki doğdun ve iyi ki girdik birbirimizin hayatlarına bir şekilde... Neden aramıyorsun da yazıyorsun dersen, yoldayım kitabını okuyorum. Öyle güzel olmuş ki sıkça ağlıyorum. Hele beni gizlediğin yerde biraz daha çok ağladım. Biraz buruklukla ama en çok da daha arkadaşlığımızın başında bile olsa seninle aynı duyguda buluşabildiğim, bana dokunduğun ve sana dokunabildiğim için mutluluktan ağladım. Seni seviyorum Arzukam...

    22 Temmuz 2017

    Daha kapağını açmadan koca bir taş gelip oturmuştu boğazıma. Okurken oniki yıl öncesine gittim ve çok ağladım. Gidişiyle bana sevdiklerime daha sıkı tutunmam gerektiğini öğreten "Şair Ceketli Çocuk". Böyle kirli bir dünyada bu kadar güzel, bu kadar "insan" kalmayı nasıl başardın? Kalmayı diyorum çünkü yokluğunla bile birbirini hiç tanımayan insanları birleştirmeye devam ediyorsun. Bir sevgi yarattın sen, üç-beş kişilik değil. Sanırım bu yüzden acın da herkesten başka. Bir türlü dinmek bilmiyor. Sevgini büyütüyorum, seni çok özlüyorum. Ve bu kitabın yazarı, "Kazım ile aramıza hiç maddiyat girmedi ve bu sonsuza kadar da böyle olmalı" diyerek kitabın tüm gelirini Ali İsmail Korkmaz Eğitim Vakfına bağışlayan, beni göz yaşlarımdan öpen Paluri Arzu, çıkarsız dostluğunuz ve vefanız için teşekkürlerin en büyüğü size aslında. Kazim'in hasretiyle kucaklıyorum güzel yüreğinizi. Var olun, var olalım.

    24 Temmuz 2017

    İnsana inancım umutların en büyüğü diyen adam, kendi kardeşinden ayırt etmeyip sadece sevgisini değil herşeyini paylaştığı, yeri gelmiş anne şefkatiyle sarmalamış, yeri gelmiş dosttan öte olmuş, hep yanında dimdik durabilmiş bir kadın... Sizin dostluğunuz bizlere örnek olmalı, dostluğun, kardeşliğin ne olduğunu bilmeyenlere en çok da... Aralarına maddiyat sokmayıp, kitabın bile gelirini Ali İsmail Korkmaz Eğitim Vakfına bağışlayıp gençlere biraz da olsa umut olabilmek... Her kelime kalbe dokunup orda kaliveriyor. Elinize emeğinize sağlık...

    24 Temmuz 2017

    Kitabı elime aldıktan sonra sanırım Sadece kısa ve derin bir nefes molası verdim. Öyle soluksuz kaldım ki birçok yerinde, kim bilir ablam ne haldeydi dedim, hele bunları yaşarken. Nasıl da önemli değil mi gün içinde o hiç farkına varmadan alıp verdiğimiz nefes. Hastanede odamı değiştirin sanırım cihaz bozuk dediği yerde tutamadım göz yaşlarımı artık. Ben sağlığında  tanışıp ona dokunabilen şanslılardan olamadım belki ama şimdi o limon fidesindeki toprağa, kavanoz içinde odanda dururken dokunup hissedenlerden oldum. Hem ille de etten, kemikten bir bedene dokunup sevmeye gerek yoktu ki. Öyle güzel yollara, öyle güzel işlere önayak oldu ki işte ölümsüzlük tam olarak böyle başlıyordu. İşte yine böyle yolların birinde tanıştım seninle, saçımın Kızılına sebep olan kadınla, abla, anne, dost, can ve çok daha fazlası olan senle. ben de şimdi bakıyorum da olmasaydın gerçekten yalnız kalırmışız abla. Seninle hiçbirimizin tanışması tesadüf değil. Kitabın gelirinin Ali İsmail Korkmaz Eğitim Vakfına gidecek olması işte tam da onun Arzuka'sı olduğunu, herkese ve herşeye rağmen değişmediğini bir kez daha gösterdin. O burda ve seninle gurur duyuyor biliyoruz.

    30 Temmuz 2017

    Kalemine, yüreğine sağlık canım. Gözlerim dolu dolu okudum. Ne güzel bir dostluk, ne güzel bir yolculuk. Biz okurlarını da ortak ettiğin ve bir başka Kazım'a tanıştırdığın için teşekkürler.

    12 Ekim 2017

    Böyle bazı insanlar vardır suratına bakınca duraksarsınız. Çünkü gördüğünüz suratın çok ötesinde bir sonsuzluk, tarif edilemez bir güzelliktir bazen. Beni az çok tanıyan herkes bilir Kazim'i ne çok sevdiğimi. Ona dair ne öğrensem ömrüme Umut ve can katılmış gibi hissediyorum. İşte bu güzel kitapta da onu yakından, en yakından, en yakında bir yerlerden, hatta kalpten ve candan anlatmış güzeller güzeli Paluri Arzu. Kitaptan sağlanan gelir de Ali İsmail Korkmaz Eğitim Vakfına bağışlanacakmış. Bunu da duyduktan sonra, seven sevdiğine bu kitabı alsın. Hem Kazim'i okusun hem de Alikev'e destek olsun demekten başka ne diyebilirim bilmiyorum.

    15 Temmuz 2018

    Şair Ceketli Çocuk, Avukat, Laz dili ve kültürü araştırmacısı, Kazım Koyuncu'nun Arzuka'sı, Paluri Arzu Kal Demirçi'ye ait bir eserdir. Şair Ceketli Çocuk Çernobil'in kanser yüzünden hayatımızdan kopardığı güzel insan ve şarkıcı Kazim Koyuncu'nun 2003'ten 25 Haziran 2005'e yani ölümüne kadar anlatıldığı biyografik bir eserdir. Şair Ceketli Çocuk biyografik özelliğinin yanı sıra Kazim Koyuncu'nun yakın dostu, aynı evde kaldığı arkadaşı Arzuka'sının kendi ağzından anlatıldığı için bir anı özelliği de taşımaktadır. 
    Eser dört ana kısımdan oluşmaktadır. İlk olarak yazarın Kazim Koyuncu ile tanışması ve ölümüne kadar geçen yaklaşık iki senelik zaman dilimi anlatılır. İkinci kısımda rahmetli Kazim Koyuncu'nun kendi adını taşıyan internet sitesinde hayranlarına yönelik açıklamaları bulunur. Üçüncü kısımda yazarla Kazim Koyuncu'nun internet sitesinde olan yazışmaları bulunur. Yazar bu sitenin editörü olduğu için bu kısmı da eklemeyi unutmamış. Son kısımda ise Kazim Koyuncu'nun resimleri bizleri karşılamaktadır. 
    Şair Ceketli Çocuk okuduğum en güzel biyografiydi sanırım. Ne güzel insanlarla bir arada yaşamışız. Ne acı ki onlara doyamadan aramızdan yitip gitmişler. Güzel olan herşey geç gelir bizim buralara ama değerini sonra biliriz, onu tamamen kaybedince. Ama iyi insanlar hayatta olmalılar, tüm kötülüklere savaşıp insanlık için en güzelini, sevgiyi tüm dünyaya yaymalılar. Kazim Koyuncu da bunu müziğiyle yaptı. Arzuka'sı ve sevdiklerini gerisinde bırakmasa belki ne güzel şeyler yapacaktı. Kim bilir? Ne çok sevmiş dostunu yazar. Ne çok üzülmüş onun yokluğunda, yarım kalmış. Bunu kaleminden de anlayacaksınız. Bu kadar duygu yüklü bir biyografi daha var mı bilmiyorum. Tek bildiğim bu eseri okumanız. İnanın öyle güzel şeyler okudum ki anlatmaya kalksam bir şeyler hep eksik kalır Kazim Koyuncu'nun yokluğu gibi. Bu eserle tanışmama yardımcı olan chiviyazıları yayınevine çok teşekkü ediyorum. Bu eseri aldığınız koşulda geliri Ali İsmail Korkmaz Eğitim Vakfına gitmekte ve telifi buraya ait olduğunu belirtmek isterim. Herkese tavsiye ederim. Keyifli okumalar.

    24 Ekim 2018

    İlk önce söylemek istediğim şu ki; bu kitabı aldığınızda gelirinin tamamı bir eğitim vakfına gidiyor.
    Bu kitap Kazım Koyuncu severlere değil bence herkese hitap ediyor.. Hayatta başımıza iyi ya da kötü neler gelebileceğini bilemiyoruz malesef. Bu kitap bize başımıza ne gelirse gelsin dimdik ayakta durabileceğimizi anlatıyor aslında.
    Çok sevdiğim bir sanatçı olan Kazım Koyuncu'nun Arzuka'sı Paluri Arzu Demirçi tarafından yazılan bu kitap bir vefa örneği. Yaşadıkları anılarını okuyucuya çok güzel aktarmış. 
    Arzu hanım duygularını öyle güzel yansıtmış ki çoğunlukla ağlayarak okudum. 
    Bilenler bilir çok erken yaşta kanser illeti yüzünden kaybettik Kazım Koyuncu'yu. "İşte gidiyorum" dedi ve gitti aramızdan. Ben bu kitabı okumadan önce de çok severdim bu değerli insanı. Ancak kitaptan sonra daha çok sevdim. 
    Yazar kitapta konserlerden, yaşadıkları anılardan, hastane sürecinden bahsetmiş. Anlattığı bazı konserlerin görüntülerini açıp izledim. İzledikçe yüreğim daha çok parçalandı. Onun masumiyetini gördükçe insan daha derinden etkileniyor.

    Fotoğraflar da vardı kitapta çokça. Gencecik insana yakıştıramadığımız ölümün gerçekliği vardı son sayfada...

    Umarım duygularımı anlatabilmişimdir. Kitabı okudukça yazarımızla ara ara sohbet ettim. Arzu hanıma teşekkür ederim. Bize Kazım Koyuncu'nun bilmediğimiz taraflarını da anlattığı için. 
    Şimdi Laz böreği yerken nasıl tat alabilirim bilmiyorum. Kazım'ın Arzuka'sı iyi ki varsın, iyi ki onu yalnız bırakmamışsın. Biz onu hep seveceğiz. Nurlar içinde uyusun.

    08 Kasım 2018

    Bugün sevgili Kazım Koyuncu’nun doğumgünü imiş. Üniversitede Zuğaşi Berepe grubuyla dinleyip kasedini bile o kıt kanaat bütçeyle almışlığım var. Hala da açar aklıma geldikçe dinlerim grubun çalışmalarını. Bu fotoğraftaki kitap yani Şair Ceketli Çocuk, Kazim Koyuncu hakkında yazılmış çok naif çok hoş bir kitap. Sevgili Paluri Arzu Demirçi elinden. Bu dünyadan koca yürekli, farklı düşünen, üreten bir sanatçı geçti ve şimdi bu kitabın geliri ile de çocuklar-gençler burslu okuyacak. Bir sonraki kitap alışverişinize lütfen ekleyin mutlaka. Nice yıllara Kazım kardeş, iyi ki doğmuşsun!

    25 Temmuz 2020
    Şimdi sizlere bir kitap önereceğim...
    Beni bilen bilir söz konusu kitap ise içeriğinin ne olduğuna fazla takılmam bulduğumu okurum affetmem...
    Kazım Koyuncu benim gibi çoğu insanın kalbinde ruhunda kendine naif bir yer edinebilmiş bir sanatçı, sevmeyene henüz denk gelmedim geleceğimi de sanmam.. Devrimciliğini kendine has üslubu ile daha da sevimli halde dile getirişini hep takdir etmişimdir....
    Ama bu kitap başka, bu Kazım Koyuncu'yu değil, bu süreçte onunla birlikte iyi veya zor (kötü demeye dilim varmaz kendi bile öyle nitelendirmemiş zor günlerini kitaptan hissettiğim kadarı ile) günlerini an be an yaşamış bir dostunun sevgili Paluri Arzu Kal Demirçi'nin yüreğindeki Kazım Koyuncu'yu anlatıyor...
    Ama ne anlatmak.... Her okuyanın hayatında benzer anları yaşadığı kayıpları olmuştur elbet kendinizi bulacaksınız klişesi yapmayacağım siz okuyun klişeyi yaşayacaksınız zaten 
    Hee bide çok güzel bir yanı var bu kitabın; telif haklarının tamamı -buraya dikkat bir kısmı değil TAMAMI- Alikev Vakfına bağışlanıyor, üstelik de yayınevi bunun için telif ücretini yüksek tutmuş ki bağışlar bol olsun... Sırf bunun için bile alınır...
    Keyifli okumalar dilerim....

    06 Ağustos 2020

    Kazim'ı, Kazim gibi olabilmeyi, Kazim gibi düşünebilmeyi..
    En yakınından okumak, hissetmek! Onu en yakından tanıyanlardan birinden okumak. İlk tanışmalarını, yaşadıklarını çoğu zaman gülümseyerek ama hep bir burukluk içinde, göz yaşlarıyla okumak. Kazim'in son günlerinde, o hastane odasında sol baş ucunda oturup dinler gibi hissettim. Uzansam dokunacakmış gibi. Şu satırları yazarken bile buğulanıyor gözlerim. Sen, Kazim abi, adını her duyduğumda, şarkını her mırıldandığımda sol yanıma bir sızı çöküyor. Sen benim hiç dinmeyecek özlemim, hep kanayacak yürek sızımsın. İyi ki yazdın ve abla... İyi ki uzandığımda dokunacak kadar yakınıma getirdin onu. 
    Okuyun, mutlaka okutturun. 
    Not: kitap satışından elde edilecek gelir Ali İsmail Korkmaz Eğitim Vakfına katkıdır aynı zamanda.
  • 163 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır, ben onu kaybettim.İkinci defa oynayamam...

    Kürk Mantolu Madonna bitti.

    İlk başta ön yargıyla yaklaştım. Hem eski olduğu için dilin ağır olabilme ihtimalinden. Hem de fazla popüler olmasından. Okuyunca tüm ön yargıları yıktı. Ah be Raif abi yaktın bizi. Ön yargılarınızı yıkacak bi kitap tavsiye ederim. Neden bu kadar fazla tavsiye edildiğini anlamış bulundum.

    Bu kısımdan sonra biraz spoiler var.

    İlk başta işinden olmuş bir gençle başlıyoruz. Bir şekilde işi buluyor. Aynı odayı paylaştığı Raif efendi dikkatini çekiyor. Hikaye böyle devam ediyor. Genç defteri aldıktan sonra kitap kendini okutuyor. Son kısım vurucu olmuş. Varsayım ve önyargıların ne kadar üzücü olabileceğini görmek etkiledi diyebilirim.