• ♦️İslam izzet ve şeref dinidir.
    Ben müslümanım deyip, islamın metodu dışına çıkarak yaşamak, islama ihanettir.
    ♦️Allah sübhanehü we teâla insanlığa düşünme ve araştırma kabıliyeti vermiştir.
    Lâkin insan çoğu zaman fehmedemeyen bir canlıdır, hal böyle olunca yeryüzünde ehli kitap haricinde, münafıklar, müşrikler, fasıqlar topluluğu gün be gün artmakta.
    ♦️Hidayet ancak Allah teâla'nın elindedir. O dilediğine hidayet eder, dilediğini de saptırır, #elhamdulillah.
    Ve bir takım müşrikler bunu kendi lehlerine kullanarak,
    ""Allah bize öğrenmeyi nasip etmiyor"" düşüncesi arkasına sığınarak. Şeytani arzularına yenik düşüp küfür ve şirk kervanına katılmaktadırlar. Bu halin onların cehaleti deģilde helakı olduğunu ah bir bilselerdi...!
    ♦️İslama ve müslümanca yaşamaya ihtiyaçları yokmuş zihniyetiyle gaflet bataklığında bocalamaktadırdar.
    ""Aileye müslümanca bakmıyorlar.
    ""Mala müslümanca bakmıyorlar.
    ""Ticarete müslümanca bakmıyorlar.
    ""İnsanlığa, doğaya, dosta, akrabaya, hayata ve ölüme müslümanca bakmıyorlar.
    ♦️Tüm bunlarla beraber yüzleri kızarmadan utanmadan insanlardaki eksik ve hataları islama mâl ediyorlar.

    ♦️ Lâkin bunlarla beraber unuttukları bir husus var.

    """ İSLAMIN İNSANA İHTİYACI YOKTUR. AMA İNSANIN İSLAMA İHTİYACI VARDIR.
    ÇÜNKÜ İNSANIN İSLAMDAN BAŞKA KURTULUŞU YOKTUR."" @tevhid_dini
  • Kayıp Destanı

    “Mem nelere gark olmadı Zin’in ateşi için
    Ferhat dağlar delmedi mi Şirin'in düşü için
    Kusur ise her saniye her yerde seni anmak
    Mecnun az mı yemin etti Leyla’nın başı için

    Sesi yorgun gözlerinden uykusuzluk seçilir
    Görkeminin zerresinden Ağrı Dağı küçülür
    Gecelerin kollarında leblerinin bal suyu
    Aydan dökülürcesine kana kana içilir

    Uykularından kopardım hoş geldin mihmanımsın
    Artık geri dönüşü yok ahımsın eyvahımsın
    Elâlem ne derse desin hiç umurumda değil
    Akıbetine razıyım sevabım günahımsın

    Sana yine sana yandım Nesimî'de dün gece
    Gözlerinle yüzüleyim bend olayım Hallac'a
    Öyle hüküm buyurmuşlar tanrılar divanında
    Ha ben sana yollanmışım ha Muhammed mi'raca

    Cümle cihan güzelleri yüzlerine ben örsün
    Gözlerin balyozu oldu içerimdeki örsün
    Ruhumdaki fırtınalar Merih'i usandırdı
    Nuh'a haber eyleyin de gelsin de tufan görsün

    Yokluğuna dayanamam ahım arşı boyladı
    Gölgeni Nil'de görmüşler piramitler söyledi
    Hele bir bak şu sevdaya kimler yanmış ben gibi
    Dediği üzre Yunus'un “gör beni aşk neyledi”

    Son duraklarda beklerdim sonun olsaydı senin
    Neler verilmez ki yerim yanın olsaydı senin
    Çıkar kınından ne olur kirpiklerinle bile
    Çal sineme gözlerini aşkına şah Hüseyn'in

    Harikalardan biriymiş diyorlar Çin seddine
    Seni görmeden hükmetmek kimin düşmüş haddine
    Ulu divana baş vurdum dönsün diye Bağdat’tan
    Ol sebepten ahvalimi arz ettim Bedreddin'e

    Gamzelerini görseler bülbüller de lâl olur
    Aşklar ülkesi sarsılır korkunç ihtilâl olur
    Beklenmedik bir zamanda ölür isem sebebi
    Beni eritip bitiren sevda-i iclâl olur

    Kahreden ateş bilinem yananı sen olsaydın
    Nal olurdum aşk atına bineni sen olsaydın
    Deseler ki şu kadehte ağu var içen ölür
    Bir solukta bitirirdim sunanı sen olsaydın

    Belki de hatırlanırım ararsın şimdi nerde
    İzim deryada damladır köyüm Hatçepınar'da
    Bizim köyün kıyısında Dilav suyuna uğra
    Hangi çobanın kavalı ağlıyorsa ben orda

    Tanrılar yaratan Zerdüşt serdarıdır aslımın
    Mazdek Hürrem nişanıdır inancımın neslimin
    Dersimli Seyyid Rıza’ya ağır selamları var
    Himmeti var gayreti var Horasanlı Müslim'in

    Seni tanrılara sunam keremetin görünsün
    Nazar eden köryılandan beter olsun sürünsün
    Dağlar naz yapmaya aday insafını bağışla
    Bağışla ki gözlerinde eşkıyalar barınsın

    Söyler misin anlar mısın ah çekerin suçu ne
    Bulutlardan damlar gibi düştüm girdap içine
    Ay bulandı güneş kustu yıldızlar beklemede
    Artık yolla gözlerini yolla Çin-u Maçin'e

    Titanik'ten son sesleri alizeler getirdi
    Son seslerin son demini balinalar bitirdi
    Her yerde terör estiren sabıkalı gözlerin
    Bermuda’yı kamçılayıp Atlantis’i batırdı

    Toprak sudan bülbül gülden dost dosttan bulur deva
    Dârâ'dan çok önce seni ağırlamış Ninova
    Benim ömrüm yanan roma senin gözlerin Neron
    Örste demir dövmededir şimdi Demirci Kawa

    Melekler ipekyolu'nda aryaları gözledi
    Yeri göğe ayı güne seni bana sözledi
    Ilık bir güz akşamıydı yine senin yüzünden
    Koçero Harran’a doğru atını mahmuzladı

    Kirpiklerin yeni değmiş kaşların firik başak
    Ay ışığı az geliyor hadi gözlerini yak
    Fesatların hasetlerin eli kına görmesin
    Terk-i canan eylemeden Şahmeran'a danışak

    Keşke gelmez olaydı böyle bir hâl başıma
    Temaşaya meraklılar toplandı el başıma
    Herkesin dilinde şarkı elinde yarin eli
    Artık yine sensiz artık yalnızım kul başıma

    En yorulmaz yolcusuyum müptelası bu yolun
    Ben zamanla boğuşayım sen seyreyle sen salın
    Kor alevler buz kesilir gördüklerinde beni
    Bir sensizlik yakar bir de hasreti İstanbul’un

    Sen ey gönüller sahibi ey yüzleri gök zemin
    Ey deryalar şahanesi sen ey gözleri kimin
    Düzgün Baba hatırına Munzurlar'a mihman ol
    Mihman ol da güneşlensin yaylaları Dersim'in

    Gözlerinin dokunduğu her mekân memleketim
    Bakıver de uzamasın gurbetim esaretim
    Ahmed Arif hasretinden prangalar eskitmiş
    Beni böyle eskitense prangalı hasretim

    Umutların menzilinden uzaklara atılmış
    İki cihan mucizesi ilâhlara katılmış
    En amansız gecelerde aynalar yine suskun
    Perçemi yüzünü gizler sanırsın ay tutulmuş

    İmanım varsa kaşların, kirpiklerinse dinim
    Muhammed Kâbe'ye döner, benimse sensin yönüm
    Musa meşhur asasıyla, çarmıhı ile İsa
    Bütün hepsi senin olsun, senin gözlerin benim

    Senin yüzdüğün sularda ayrılık ölümü yur
    En son yolcun ben olayım bekle biraz gitme dur
    Beni İstanbul’a götür ya da İstanbul getir
    Dokununca Nazım’ın ellerini yakan vapur

    Gördüklerin sensizliğin dayanılmaz göçüdür
    Sıla gurbet gurbet sıla birbirinin içidir
    Ne aradın ne de sordun ben nerede neylerim
    Kara Fatma Kara Yılan senden şikayetçidir

    Bilirsin ki sevenlerin ayrılığı kâbustur
    Tahir'i Zühre’ye bahşet zemmedenleri sustur
    Sen istesen Sina Çölü bin çeşit çiçek açar
    Suya sudan köprü kurmak yalnız sana mahsustur

    Bazen kırmızı karanfil zakkum mereti bazen
    Sevmeyenleri şad edip sevenlerini üzen
    Ağlayanın güleninden misli misli fazladır
    “İşte gidiyorum çeşm-i siyahım” diyen ozan

    Bahçıvanlar kır bayırda boz kevene gül aşlar
    Ol sebepten didelerden eksilmez kanlı yaşlar
    Sana yanar sana susar sana acıkır sana
    Ehl-i Haklar, Kakailer ve mağrur Kızılbaşlar

    Meri keklik Binboğa'dan Çukurova’yı süzer
    Yörüklere konuk olur yaylalarını gezer
    Al'Osman'a diklenenler Göv Osman'a kul oldu
    Avşar ellerinin hali Dadaloğlu'nu üzer

    Sana sevdalıdır diye Pir Sultan asılırken
    Kadılar bayram ettiler Hızır’a susulurken
    Bilcümle taş kesildiler sözde Itır sevenler
    Kirli sarı bir bıçakla Nergisler kesilirken

    Senin rengin tüm renklerin şahı padişahıdır
    Senin ahın tüm ahların kahredici ahıdır
    Yıllar gün misali geçti asırlar ay misali
    Herkes kendi âleminde bu neyin eyvahıdır

    Yüreğim atom yüklenir sesini duyduğum an
    Dört kitap çaresiz kalır el-aman aman aman
    Başka biri yapar mıydı Eyyub'a sabır verdim
    Ay kendini kuşatıp da gece sustuğu zaman

    Arzu'yu Kamber'e yolla bayram seyran etsinler
    On emiri on bir eyleyip Tur'da semah tutsunlar
    Lûtfeyle de Eshab-ı Kehf açsın kapılarını
    Yediler'e yoldaş olup yedi asır yatsınlar

    Güzelliklerin mimari cennetlerin ustası
    Misk-ü amberli cemlerin vazgeçilmez bestesi
    Dört kapı kırk makam mağdur mecbur olsa da sana
    En çok Zerdüşt yanar bir de Zerdüşt'ün avestası

    Tay Dağı'ndan Kafdağı'na bakışların gerilmiş
    Nazlarını çekemiyor arap atlar yorulmuş
    Yol bilenler hâl bilenler sırrın sual etmişler
    Nesimî Hallac-ı Mansur Şah Hatayi darılmış

    Gel de dal tomura dursun daha uzansın elim
    Eski dostu yarenleri gel de çağırsın dilim
    Bir “he” desen ben Sırat'ı tez geçerim kıratla
    Köroğlu tek vekilimdir Kiziroğlu kefilim

    Ay ışığı bilâdestur rüyalarıma dalar
    Kuşkularımı bağlamış uykularımı yolar
    Daha kuşlar uçamazken nergisler açamazken
    Bir sen vardın gülümseyen bir sen bir de inkalar

    Gözlerinden uzak olmak inan beni bitirir
    Gider de gelmez bilirim yıllarımı götürür
    Bir sonbahar yaprağı ol dalı ver kuşun çekme
    Kızılırmak incitmeden seni bana getirir

    Ağuları yıllandırıp içirdin yudum yudum
    Ahvalimi anlar diye Baba Üryan’a dedim
    Karıncayı gözlerinin karasından vuran ben
    Çok saldırdım ruhumdaki seni öldüremedim

    Yerim yurdum meçhul oldu neredeyim şaşmışım
    Kafdağını turnaların kanadında aşmışım
    Kanlılar kandan vazgeçer üçler beşler aşkına
    Sen de bir gün Maraş’tan geç ocağına düşmüşüm

    Bana gözlerini gönder sakın ha olmaz deme
    Kime yanam dertlerimi yalnızlığımı kime
    Bir başıma kâbuslarla boğuşurken ansızın
    Hayallerin şeref verdi dün akşam viraneme

    Hicran son arifesinde yolculuk var makbere
    Siyabend'i öldürdüler Xece ölmek üzere
    Ab-ı hayat çeşmesidir leblerin esirgeme
    Ne o tanrıya minnet et ne de dal tevekküre

    Bulutlar yağmur yorgunu ufuklar ateş yüklü
    Bir damla ateşte derdim senisizliklerim saklı
    Yedi kıtaya dağılıp elleri boş döndüler
    Huma kuşu intizarda turnalar ağlamaklı

    Sana sunulmaya hazır gökkuşağı destimde
    Emrine amade olmak hayran olmak kastımda
    Gözden ırak alemlerde yitik insanlar gibi
    Ha ülkeler zaptedilmiş ha gözlerin üstümde

    Hal bilmeze yoldaş olmak yola zulüm değil mi
    Cevreyleyip gönül kırmak dile zulüm değil mi
    Ömründe bir defa bile gül koklamamışların
    Bahçıvana saldırması güle zulüm değil mi

    Mevsimlerin prensidir güzleri Akdeniz'in
    Aşikârdır huzurunda gizleri Akdeniz'in
    Damıtılıp Lût Gölü'ne bağışlansa suları
    Leblerinde denizleşir buzları Akdeniz'in

    Şarkılarını dokudum senle geçen her anın
    Sebebi katili olma yorgun yaralı canın
    Sen de anlamazsan beni sen de gider gelmezsen
    Şikayet ederim seni Şah'ına Pir Sultan’ın

    Sürmeleri yel götürür gözlerine güneş çek
    Yağmur yanak rengin yağsın bulutlara kına ek
    Lübnan yeniden kurulur yine şenlenir Beyrut
    Ama senin gözlerinin savaşı bitmeyecek

    Yeter çektiklerim yeter benden beter olası
    Yusuf'u kahretmedi mi Züleyha'nın çilesi
    Yüzün suyu hürmetine binboğalar and içer
    Ol diyarda vekilimdir Diyarbakır Kalesi

    Karda kan damlası rengi yüreklerde ölmezin
    Ne hükmü var ne kıymeti gidip geri gelmezin
    Dost Fuzulî mest Fuzulî mayaları anlatmış
    Sızıları Zap Suyu'nda Siverekli Yılmaz’ın

    Bana renklerini uzat uzat ellerimi tut
    Tut ki gönüller şenlensin tut ki yeşersin umut
    Kervanlar yollara düştü Şam'dan Darüsselam'dan
    Doğuver de incinmesin mahcup olmasın Nemrut

    Sırrın dirheminde tutsak arzuların ağlaşır
    Bıçkın kaçak hislerinde gece-gündüz bağlaşır
    Bir elinde Van Gölü var bir elinde Urmiye
    Damlasını sürgün etsen nurhaklarda çağlaşır

    Duyar mısın İnce Memet Toroslardan seslenir
    İki canlı Hatçesiyle doruklara yaslanır
    En onulmaz en insafsız en çaresiz ağrılar
    Gözlerinin feri değse iflah olur uslanır

    Senin olmadığın yerde benim yokluğum başlar
    Hayallerim yola düştü arandı dağlar taşlar
    Hayyam çorak yüreğime bir kaç damla dem serpti
    Periler Cudi Dağı'nda izine rastlamışlar

    Sen pervasız çığlıklar at ben kahrolam ben üzgün
    Sen kırklarda demlenedur ben beklemekten bezgin
    Deryaların kucağında cem tutar semazenler
    Düşlerim dağlar başında düşlerim dolu dizgin

    Seni Dicle beni Fırat resmetmiş güneş ya rab
    Güneşin vekili aya yıldızlar olmuş turab
    Bizleri merak edenler aydan izin alsınlar
    Bir başkadır yıldızlardan görülse Şattü'l-arab

    Yağmur yüklü bulutlardan ruhunu koklayışım
    Çağları tedirgin etmiş ömrünü saklayışım
    Eyyub'un sabrı tükendi tükenmiyor nedense
    Ne senin gelmeyişlerin ne benim bekleyişim

    Gözlerinin damlasıyla çölde gül yetiştirdim
    Sam yelleri yenik düştü sesinle çatıştırdım
    Gölgenin düştüğü yerden bir avuç sönmüş külü
    Serptim derin uykularda Kerem'i tutuşturdum

    Dilek ağacına gittim sesini bağlamışsın
    Islaktı dallar yapraklar hıçkırıp ağlamışsın
    Karac'oğlan hayıflanır Hayyam duysa gücenir
    Bulanık göl sularını şaraba yeğlemişsin

    Düştüm dipsiz kuyuların en zifiri yerine
    Sarkıt gözlerini durma muhtaç oldum nârına
    Semiramis haber salmış zümrüd'ü-anka ile
    Davetliymişiz Babil'in asma bahçelerine

    Sesi mavi rengi esmer bu diyarda sazların
    Geceleri parlamaktır töresi yıldızların
    Dağlar uykulara daldı okyanuslar uykuda
    Beni sabahlara boğan senin deli gözlerin

    Teninin saçtığı nurdan güneş bile utanır
    Söyle seni benden başka daha iyi kim tanır
    Sevdalıların tarihi ıstıraba büründü
    Seni arzular kıskanır seni Aslı kıskanır

    Yanarım ah çeker gibi çekerim nazlarını
    Canını canıma değdir tutuştur közlerini
    Bir bilsen bir bilebilsen hallerim pemperişan
    Merhem ol yarelerime gizleme yüzlerini

    Düşlerimle savaşarak gün be gün yordum seni
    Hayallerimle kuşatıp ruhuma kordum seni
    Dediler ki aradığın şaraba yoldaş oldu
    Yanıbaşımda bekleyen Hayyam'a sordum seni

    Daha mecalim kalmadı bitti bu son çağrı gel
    Gel ki yokluğun tükensin tükensin bu ağrı gel
    Köroğlu'dan kıratını istesen sana verir
    Seni Nemrut'a beklerim her sabaha doğru gel

    Aşıkların sırdaşıdır Dicle gizemli akar
    Siti muradına erdi Botan seyrana çıkar
    Kör olası kinli beko keyfinden dört köşedir
    Mem Zin'i Zin Mem'i yakar tacdin evini yakar

    Serbest geceleri giyin korkularını sıyır
    Yudumla ki mest olasın şarabı sudan ayır
    Çöl su ister lâl dil ister gözlerini isterem
    Vermeyenin iki yüzü ben garibanı doyur

    Haramiler cirit atar kaynağında bu nehrin
    Dudaklarını savur ki hükmü kırılsın zehrin
    Bir bakışın bir taburdur gönder ordularını
    Sana mecburiyeti var yedi tepeli şehrin

    Kudretinden sual olmaz can verir can alırsın
    Ya ömrü saadetim ya da Azrailim olursun
    Mecnun'un yerine sordum dediler Allah bilir
    Ben nerede ne olurum onu da sen bilirsin

    Bir yanımda yarasalar işitir ağıtları
    Halepçeli bir çocuğa taşıtır ağıtları
    Küllerim Ağrı'da çığdır tüterim çığlık çığlık
    Sivas'ta tutuşan ateş kuşatır ağıtları

    Gözlerinin beşiğinde rüyalarım sallanır
    Zehri kana zerk etseler damarında ballanır
    Gılgamış küçük asyanın sensiz fotoğrafıdır
    Yaşar Kemal'in dilinde Anadolu dillenir

    Ben dostumu hak bilirim hakkı bilir dost beni
    Tanrıların sofrasına çağırır bir dest beni
    Nesimî'nin derisinden sızan şarabı tattım
    Damlasına dilim sürdüm bir hoş etti mest beni

    Hallac olup taşlandılar hak ruhunu tadanlar
    Zal'ın elinden savruldular riyakârlar nadanlar
    Aşkı şehvete boğduran ummi nebi misali
    Zul’m ile serdar oldular nefse biat edenler

    Hakkı sırda sır olanın sor kendisi necidir
    Aklı mahrum ruhu kanlı her kelâmı acıdır
    Baba Üryan yana yana der ki aman uzak dur
    Gönül gözü görmeyenin Allah'ı kıyıcıdır

    Saçlarından dökülüyor yıldız yıldız sırmalar
    Düştüğü yeri yakar da sırlarımı tırmalar
    Kör karanlık bir gecede cürm-ü meşhut dediler
    Gözlerinde saklanıyor beni ele vermeler

    Gözlerinde gözlerinde en çılgın uçurumlar
    Atmacalar yuvalanmış bıldırcınları kovalar
    Kâbil Hâbil'e yapmadı senin yaptıklarını
    Duy feryad-ı isyanımı duy artık havar havar

    Beni sensizliğe sürme uzaklara bakamam
    Girdaplarda boğulurum boğulurum çıkamam
    Nice sefil ihanetin ceremesini çektim
    Öldürseler gözlerimi gözlerinden çekemem

    Yaslı doruklardan güler sağlarımıza kaçak
    Bir tılsımlı anahtardır bağlarımızda kaçak
    Tiksinirim siliklikten mıntıkama uğrama
    Bize kaçaklık yakışır dağlarımıza kaçak

    Gel de bülbüller kıskansın gel de güller serpilsin
    Gel de ahrimanlar yansın gel de allar serpilsin
    Istıraplar diyarını baykuşlara hibe et
    Gel de Emekçiyi güldür gel de diller serpilsin.”🥀

    ~~Ozan Emekçi~~
  • Şeref, intihar etmeden hemen önce Selim’e şöyle bir not bırakır;
    “Tiyatro bitti. beklemeye lüzum görmüyorum.”
  • 128 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Düşünsene Hızır bendim. Akşam Allah' a dua edip, ondan ayakkabı istediğini söyleyen çocuğa; ayakkabı poşetini uzatırken iyice inanmıştım Hızır olduğuma. Delik bir sandığın içinde sürüklenirken Musa suya derinliklerine,  düşünsene Asiye bendim. Çekip aldığım sandığı gerisin geri bırakınca suya, bir gün Musa tutunup gidince dalgalara ben anneydim.
    Ölen çocuktan geriye kalan boşluğu içimde koşan doru atın terkisinde karşılayıp sonra doru atı yine içimde öldürmeye çalıştığımda düşünsene, bu evin bahçesi darmadağın olmuş çiçeğiydim. Çocukların da çiçekler gibi tek başına ölmeyeceğini içimdeki doru atı vurmak için tekerlekli sandalyemi dörtnala sürerken öğrendim.
    Üvey ananın yanında kardeşimi korumak için içimde büyüttüğüm canavarı, Nezaket' in kapısına dikilen Sadettin' in karşısına çıkardığımda "Hızır gibi yetişen" dim. Beni kocamın yanına gömmeyecekti Şeref. Emin olduğum tek şey ton balıklı, karışık pizza ve Nezaket' in kıldığı namazlardı.
    "Mehmet gelecekmiş hanımı ve çocuklarıyla birlikte!" dediklerinde Mehmetlerin evinin kabul edilmemiş geliniydim. Mehmet yolda baba yetiştiğinde kelimelerimle can verdiğim "Kiraz" alımlı bir kız çocuğu olarak karşımdaydı şimdi. Düşünsene Mehmet senin yanında benim bahçemde büyüyen o  ağaç bendim.
    Bu sahaf dükkanında öldükten sonra bile yaşamaya devam eden Muhsin Bey... Giderek nasıl da sana benziyorum. Hiç benzemek istemediğim halde. Giderek sen olmak bu dükkan ve Sinan olmaktı. Ben Sinan' ı sen zannederken Sinan söylediğinde fark ettim aslında benim nasıl da sen olduğumu. Hayret ettim ve seni dolu kitap kolileri, eski plaklarla bu dükkandan atmaya çalıştım. Ama bu savaşın tek yenileni, cesetlerini savaş meydanından toplayanı ben olacaktım. Düşünsene bir ölüye savaşın tek ölüsü ve tek dirisi yine bendim.

    Düşünsene Esma o pencereyi açıp kapadığında Selim' i de annemi de başı kızının göğsündeyken toprağa gömen yine bendim. Selim hiç tanımadığım doktorun sırasında, Esma' nın açtığı pencerede faili meçhul bir cinayet edasıyla bakıyordu bana.

    Ah be Basri. "Yap bi' abilik" demeseydin ha ne vardı! Anlatmasaydın abini ben bugün bırakırdım seni tek başına. Çeker giderdim biraz büyüyünce hem abin hem baban gibi.  Sen bilseydin ikindi ezanının vaktini ben hatırlamazdım abiliğimi de katılırdım o tayfaya. Düşünsene Basri ben sen geldiğin için abiydim.

    Olmayan kardeşleri Müberra' yı atmasaydı kuyuya, rüyalar bir yudum suyla gerisin geriye tıkılmasaydı ağzıma çıkar mıydım babamın sessizlik kuyusundan bir gün? Babam bir gün kalemini bir benim için de dolaştırır mıydı kağıt üzerinde? "Sevgili kızım Müberra" yazar mıydı Hattat Salih Efendi. Onlarca sözcük arasında beni annemin ardında görüp de yakalar mıydı?
    Düşünsene baba rüyaların, kalemlerin, kağıtların, lavanataların ve en çok da kelimelerin arasında kalan babasının annesi yine  bendim.

    Düşünsene Hayriye abla. Abimin nasıl gittiğini anlamayan ve aynı şekilde misafir kaldığım bu memleketten giden yine bendim. Ait olmak için çalardım ben sizin kapınızı elimdeki bir kilo meyveyle.  Sabah namazında müezzinden önce yetişen, yağlanmamış kapımla sizi uyandıran bendim hani. Hani o ayakkabılarım bir gün çıkardı ayağımdan. Hiçbir yuvaya ait olamayan benim bir yuvam olurdu sizin üst katınızda. Boşver Hayriye abla. Ne yapmak istiyorsan onu yap kıyafetlerime. Hem abim de böyle gitmişti benim. Onun da göğsü daralmış, onun da ayakları su toplamıştı. Onun verdiği on milyon bile kalmadı geride. Bütün yollar onundu. Şimdi bütün yollar benim. Düşünsene  Hayriye abla. Kimi kimsesi yuvası olmayan biri için şu daracık dünyada giden yine bendim.
  • YARISI OLMAYAN ADAM -YILBAŞI ÇAVUŞ

    Yazar: Ragıp Karadayı

    NOT: Merhume Ayşe GÖNEN Hanımefendinin yaşamış olduğu hatıradan hikâyeleştirilmiştir…

    ***

    Çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği küçük ve şirin kazamızda huzur ve saadetle yaşayan, hâli vakti yerinde zengin bir aile sayılırdık. Memleketimiz; yedi düvele karşı mücadele ettiği büyük bir cihan harbi yaşamış, adeta taş taşın üstünde kalmamıştı. Görünüşte galip gelmiş, düşmanları yurdumuzdan kovmuş, esaret zincirlerini kırmış, hürriyetimize kavuşmuştuk. Kavuşmuştuk ama o zalim düşmanlara da ram olmuş, gönüllü köleleri hâline getirilmiştik.
    Harp, insanımızı fukaralaştırmıştı lakin yeniden devlet olmanın havası vardı üzerimizde; yüzümüz ak, başımız dik ve oldukça da gururluyduk.
    Umumi harpte sayısız şehid vermiştik. Bir o kadar da gazimiz aramızdaydı. Gidip de geri gelmeseyeci o acı günleri unutturmayan canlı şahidlerdi her biri. Gazi dediklerimiz öyle normal insan değil; bir çok uzvunu kaybetmiş yarım adamlardı. Kiminin ayağı, kiminin kolu, kiminin ise hem ayakları hem kolları kopmuştu. Gözünü kaybedenler, hâlâ vücudunda bir mermi veya bir kaç şarapnel parçası taşıyanlar ve daha neler neler…
    Şehit aileleri; evlatlarını vatan için, millet için, din-iman için verdiklerinden ve gaziler bu uğurda sakat kaldıklarından dolayı üzülmüyor, aksine tarifsiz bir hazla karışık şeref duyuyorlardı.
    Dul şehit eşlerinin ve yetimlerin gelirleri yoktu, fakirlerden de fakir sayılırlardı. Gazilerin ise çoğu zaten çalışamayacak durumdaydı. Ama kimseden bir şey istemeye tenezzül etmezlerdi. Bu asil insanların vakarlı duruşlarının farkındaydık. Herkes; nezakete hareket eder, onları incitmekten imtina ederdi. Yardımlar aleni değil belli etmeden usülüne münasip yapılırdı. Evimize ne alınırsa aynısı şehit ve gazi evlerine de alınır, yiyecek ve giyecekle beraber mendillere sarılmış paralar sepetin bir kenarına iliştirilir, etrafa hissettirmeden kapıları çalınır, açana; “bu sizinmiş” denip teşekkür beklenmeden bırakılır, dönülürdü.
    Kimse; “ben şunu gönderdim, şöyle yardım ettim” gibi söz söylemezdi. Yapılan yardımlar ihtiyaçlarına cevap veriyor muydu? Bilinmez ama yetmese bile; ne şehit aileleri ne de gaziler: “Benim şuyum eksik, buyum yok, çaresizim, açım, susuzum, sahipsizim, yandım, öldüm, bittim” demezlerdi. Belli ki; bu aziz vatan için şehit yakını olma sabrının sevabını veya gazi olup işe yaramaz hâle gelmenin şerefini bu fani dünyada harcamak istemiyorlardı.
    Sanırım harplerde yaralananların çirkin görünüşlerinden, sakatlıklarından dolayı üzülecekleri bir lakap takılmasın diye halkımız gazilerimize hoş isimler yakıştırmışlardı.
    “Hoca Enver, Yedidöven Ali, Görünmez Kâzım, Kale Mustafa, Yarım Dünya Musa, Korkusuz Şaban, Bayraktar Yusuf” gibi…
    Bunlardan birinin lakabı da; “Yılbaşı Çavuş”tu. Bu gazimizin vücudunun hemen hemen sağ yarısı yoktu. Sağ gözünü, sağ kulağını, sağ kolunu, sağ bacağını kaybetmişti. Kafasının sağ tarafı derin yanmış olmalı ki; kızıl ve şekilsiz yara izlerine bakılamıyordu.
    Bu yarım adamın görünüşü korkunç olmasına rağmen çok da merhametli ve müşfikti. Hâlâ “VATAN” der, başka bir şey demezdi. Fakir olmasına rağmen çocukları nerede görse mutlaka ellerine şeker, ceviz bir şey tutuşturur, sevindiridi. Çok az konuşan bu “YILBAŞI ÇAVUŞ” lakaplı gazimizi sevmeyen, saymayan yok gibiydi.
    Ailem; kazamızın okumuş-yazmış en tahsillisi sayılırdı. Babam, amcam, dayım muallim, dedem tahrirat kâtibi idi. Altı kardeştik. Dördümüz ilk ve ortaokulun çeşitli sınıflarında okuyorduk. Ağabeyim ve ablam büyük şehre, amcamın oğlu olan Rusihi ağabeyim ise yüksek tahsili için taa Paris’e gitmişti. Herkes ona imrenir, gıptayla bakardı.
    Rusuhi ağabeyim tatillerde Fransa’dan gelince adeta bayram havası eserdi evimizde. Onu baş köşeye oturtur; büyük-küçük etrafında halka olur, can kulağıyla dinlerdik.
    Anlattıkları Fransa’daki hayatıydı ama bize masal gibi gelirdi. “Ah medeniyet! Ah Fransa! Sen ne büyük, ne ulaşılmaz bir devletsin! Ey Fransa; ey Paris seninle aynı dünya üzerinde olmak bile şeref! Modanın, centilmenliğin, hürriyetin kısaca; “MEDENİYETİN MERKEZİ”i efsane devlet, modern şehir…” diyerek son noktayı koyarken biz de o hayranlığa çoktan kapılmış olurduk…
    Rusuhi ağabeyimin tahsil hayatı uzadıkça, şekli, şemalı değiştiği gibi huyu da pek değişmişti. Yer sofrasına oturmaz, çatalsız, bıçaksız yemek yemezdi. Börek, pasta, köfte, ızgara ve hatta dolma, sarma gibi yiyecekleri sol elindeki çatalla tutar, sağ elindeki bıçakla keser, küçük parçalar hâlinde nazikçe ısırırdı. Biz doğruluğuna, yanlışlığına bakmadan hayran hayran seyreder, her birimiz kimsenin görmediği yerde bıçakla yemek yemeyi dener fakat onun gibi beceremezdik. Gençlerin hayranlığına karşılık babam ve amcam; belli etmeseler de bu durumdan pek memnun değillerdi. Ona sol elle yemek yenmediğini söyleseler de o bildiğini okurdu. Büyüklerimizin; Rusuhi ağabeyimdeki değişikliklere; niçin bizim kadar hayran olmadıklarına bir mana veremez; “her hâlde yaşlılık psikolojisi” der, meseleyi anlamaya çalışırdık.
    Anlatılacak şey çok; mesela; sabahları “bonjur/günaydın” öğleden sonra da “bonsuar/tünaydın” demeyi ondan öğrenmiştik. Neredeyse “evet” ve “hayır” kelimelerini unutmuştuk, onların yerine de; oui/ vıy, non/no diyorduk. Babam ve amcam ise hâlâ eskilerde kalmış; “Selâmün aleyküm” veya “merhaba” demekte ısrar ediyorlardı.
    ***
    Mevsim kış, kasabamız bembeyaz gelinlik örtüsüne çoktan bürünmüştü. Sert soğuklar başlayalı ellisini geçmiş nice komşularımız hastalandı. Bazılarının bronşiti, bazılarının romatizması azmış, bazıları uyuzun, veremin pençesinde kıvranıyordu. Bu mevsimin hastalıkları saymakla bitmezdi ki… Soğuk ve sert rüzgârlar vınlayarak eserken, sanki bütün dertleri de beraberinde getiriyordu. Her tarafın karla kaplandığı bu mevsimde hava, karga gaklamaları, kurt ulumalarıyla beraber insan iniltileri ve hırıltıları ile dolup taşıyordu. Daha dün, mektepten gelirken çaresiz insanların perişanlığına şahid olmuştum. Bir tarafta çocuklar koşuşuyor, diğer tarafta ise ihtiyar hastalar, yatak-yorgan at arabalarına bindirilerek doktora götürülüyordu. Hastalığa yakalanmamışlar ise, yorgun ve zayıf bedenlerini ocak başlarında bir nebze olsun ısıtmakla meşgul…
    Hastaları saymazsak oldukça sade ve sessiz geçen koca mevsimi renklendirmek isteyen biri vardı; o da hiç şüphesiz amcamın oğlu Rusuhi’ydi. Birbirinden farklı Frenk menşeili düşündüklerini kafasında ölçmüş, biçmiş, toplamış, çıkarmış olmalı ki; bizleri görünce:
    – Hey kuzenler! Bilin bakayım ben ne yapacağım?
    – Ne yapacaksın abi?
    – Büyük bir dönüşüme başlangıç…
    – Neye başlangıç?
    – Mühim bir hadiseye!
    – Allah Allah! Gel de meraklanma!
    – Büyük bir değişim.
    – İyice meraklandık! Hadi söyle! Ne değişikliği?
    – Önce ailemizde değişim!
    – Allah! Allah!
    – !!!
    Merakımız hat safhadaydı anlayacağınız…
    Rusuhi ağabeyim; bu kış Fransa’da yaptığı tahsilini yarı bırakmış, apar topar geri gelmişti. Güya muvaffak olamadığı için de diploma verilmemişti. Oysa aynı Fransa Rusuhi’yi bizden almış yerine RUSİ’yi göndermişti, farkında bile değildik. Fransızlar ona “Rusi” diyorlarmış zaten. Yani iyice kendilerine benzetmişlerdi. Tam bir Fransız beyefendisi ile yaşıyorduk ve bu bize hem gurur veriyor, hem de davranışlarımıza çok tesir ediyordu. Onunla iftihar ediyorduk kısacası.
    Bir kış gecesi “lüks” adını verdiğimiz gaz yağıyla çalışan aydınlatma aracının gündüzmüş gibi ışıklandırdığı büyük odamızda toplanmıştık. Rusuhi ağabeyim; aile fertlerinin çoğunluğunu bir arada görünce; ellerini ovuşturarak babama, yani amcasına döndü:
    – Hey, oncle! Afedersiniz amca demeliydim tabii!
    – Mühim değil! Buyur yeğenim.
    – Yılbaşı geliyor.
    – Yılanbaşı mı?
    – Hay Allah iyiliğini versin amca! Ne yılan başısı? Yıl ba şı diyorum, yılbaşı.
    – Eee… her neyse!
    – Bu mevzuda ne düşünüyorsun?
    – Ne düşüneceğim yeğenim. Geliyorsa gelsin. Bize ne! Öyle bir derdim yok ki düşüncesi de olsun!
    – Öyle söyleme amcacığım! Medeni insanlar; her yeni şeyde kendilerini yeniliyorlar! Biz de; Amerikayı yeniden niçin keşfetmeye çalışalım, aynı şeyi yaparak kendimizi yenileyelim. Bakın birkaç gün sonra yeni yıla gireceğiz.
    – Girelim, ne var?
    – Aaa! Çok şey var amca çook! Yeni yılı, yeni seneyi coşkuyla karşılayalım. Karşılayalım ki o senemiz hep coşkulu devam etsin!
    – Yeni yılı karşılamakta ne demek? Sefa gelmiş, hoş gelmiş! Biz şimdiye kadar yılları da, Ramazan-i şerif hariç ayları da hiç karşılamadık. “Allah hayırlısını versin” der geçeriz.
    – Olur mu hiç amcacığım? Medeni memleketler gibi bir şeyler yapalım bu sene! Hem çocuklar için de bir değişiklik olur.
    – Nasıl, ne değişikliği?!
    – Yaşama değişikliği! Hayattan haz alma değişikliği!
    – !!!
    Konuşulanları merakla dinleyen biz çocuklar; hep bir ağızdan başladık:
    – Ne olur baba!
    – Ne olur amca?
    – Yılbaşını bizde yapalım!
    – Hadi, kırmayın bizi!
    – Hadi hadi!
    – !!!
    – Bak gördün mü amcacığım! Çocuklar da istiyor. Bırak garibanlar birazcık eğlensinler! Hem dert, keder ve tasalardan uzaklaşır, hem de monotonluktan kurtarırız.
    – !!!
    – Siz merak etmeyin; her şeyi hazırlarım!.. Ben Fransa da iken…
    – !!!
    Rusuhi abim “ben Fransadayken…Paristeyken…” diye başlayınca akan sular dururdu. Ne olduğunu, ne olacağını ve neticesini görmek, dinlemek için herkes pür dikkat kesilirdi. Yine Rusuhi ağabeyim “Fransa’da” diye başladığına göre en güzel, en hoş şeyleri söyleyecek ve yapacaktı.
    Babamın ve amcamın yılbaşına karşı oluşlarının tersine biz çocuklar çok istiyorduk. Hem de canla başla, delicesine. Bu yeni adeti pek merak ediyor ve oldukça da mühimsiyorduk. Hiçbir zaman unutamayacağımız, şimdiye kadar da yapmadığımız müthiş bir merasim olacaktı mutlaka. Rusuhi ağabey; “güzel” diyorsa, mutlaka güzeldi. Hele Fransa gibi, medeniyetin merkezinde kutlanıyorsa daha da güzel olmalıydı. Babam ve amcamın isteksizlikleri, bizim istekliliğimiz karşısında yenik düştü. Ve aile; gayesini bilmeden, hangi din mensupları ile bir olduğumuzu fark etmeden YILBAŞINI kutlamaya karar verdi.
    Evin hanımları hummalı bir çalışma içine girdiler. Baklavalar, börekler açıldı, çeşit çeşit şerbetler kaynatıldı. En güzel elbiseler sandıktan çıkartıldı. Evler baştan aşağı silinip süpürüldü iyice temizlendi. Her şey Rusuhi ağabeyimin kontrolünde ve ona sorulup yapılıyordu. Aşırı isteğimize boyun eğen babam ve amcam, fazla zararlı görmediklerinden olsa gerek ses çıkarmıyordu.
    Rusuhi ağabeyim; amcamın karısı olan yengeme, yani kendi annesine:
    – Hey Mama! Bu iş için hindi lazım!
    – O da ne evlat?
    – !!!
    Bu suale katıla katıla gülen Rusuhi ağabeyim, Fransa’dan geldikten sonra annesine “MAMA” diyordu hep. Alışmıştık, bizim de hoşumuza gidiyordu. Ne de olsa bir Fransızca kelime daha öğrenmiştik. O dediyse doğruydu. Öyle ya koskoca Fransa, Paris görmüş biri söylüyordu.
    – Ne hindisi oğlum? O dediğin olmazsa olmaz mı bu merasim?
    – Olmaz mama! Hiç hindisiz yılbaşı olur mu? Yılbaşı demek bir bakıma hindi ziyafeti demek! Çocuklar; bir kere de şöyle bir nar gibi kızartılmış hindi eti yesinler. Hep Fransadaki çocuklar mı yiyecek? Bizimkilerin ne eksikliği var?
    – Tamam da, o dediğin de ne?
    – Ne olacak; deve değil her hâlde, culuk!
    – !!!
    – Culuk mama! Niçin öyle şaşırdın ki? Culuk diyorsunuz ya… işte hindi dediğimiz o uçmasını bilmeyen aptal kuş. Bundan sonra her medeni gibi siz de culuk yerine “HİNDİ” diyeceksiniz. Fransa görmüş evladı olan ailenin farkı olmalı!
    – İyi dersin de a evladım; o hindi dediğin culuğu ben şimdi nereden bulayım?
    – Benim canım mamacığım! Sen istersen bulursun! Ortalık hindiden geçilmiyor.
    – Ama bizim yok!
    – Bizim yok ama komşuların var! Onlar seni kırmazlar…
    – !!!
    Culuğa “hindi” denildiğini de bu vesileyle öğrenmiştik. Bir şey daha öğrenmiştik hindiye Fransızların: “Turquie” dediklerini! Büyüklerimiz kızar diye bu ismi gizlemişmiş Rusuhi ağabeyim.
    Uzak, yakın komşulara haber salındı. O komşu öbürüne, bu komşu diğerine, diğeri diğerine derken bizim “culuk” dediğimiz “hindi” temin edildi. Bu arada komşular da iyice ne yapacağımızı meraklanmışlar, habire sorup duruyorlardı:
    – Yine ne iş çıkarıyor Rusuhi?
    – Onda iş çok! Bizde kaabiliyet yok! Culuk istiyor! İlla culuk…
    – Culuk yerine tavuk olmaz mı?
    – Hayır olmazmış! Rusuhi diyor ki; “Fransa’da yılbaşında hep hindi yenir” Mecbur biz de culuk, hayır pardon hindi arıyoruz.
    – Bu yılbaşı dediğiniz de ne? Ne kadar kuvvetlidir ki; dediği dedik!
    – Bilmem! Fransa’nın yılbaşısı işte. Rusuhi “yılbaşı kutlayalım” dedi, kırmadık çocuğu! Nede olsa Fransa görmüş adam. Bizden iyi bilir bu çeşitten işleri, değil mi?
    – Doğru… Bizimkiler bir şey bilmezler!
    – Bizimkiler bilmezler, bilmediklerini de bilmezler!
    – !!!
    Böylece bizim sülâlenin yılbaşı yapacağı da bütün bir kazaya yayılmış oldu. Herkesin meraklı bakışları altında hazırlıklar tamamlandı. Yılbaşı gecesi de geldi çattı.
    Büyük bir toy-düğün varmışcasına ailemizin bütün çocukları yeni kıyafetlerini giydi. Gelin gibi süslendik, püslendik. Kurdelelerimizi taktık, takıştırdık, sokağa çıktık. Mahallemizin çocukları karşımıza dizilmiş büyülenen gözlerle bizi seyrediyorlardı. Hepimizde bir hava, bir hava ki sormayın! Öyle ya koca kazada tek yılbaşını kutlayan bizdik. Bu şeref bizim sülaleye aitti. Fransa’dan gelen tek Rusuhi ağabey de bizde vardı zaten.
    Her bayram ellerimize yaktığımız kınamız eksikti, “kına yakalım mı” diye sorduğumuzda Rusuhi ağabeyim fena kızdı, müsade etmedi.
    – Kına da neymiş? Şark bayramı tertip etmiyoruz! Bunun adı garp bayramı “YILBAŞI… YIL BA ŞI…”
    – !!!
    – Oje sürün!
    – !!!
    Bu denileni hiçbirimiz anlamamış, sormamıştık da ne olduğunu. Bayram değildi ama bayram geliyormuş gibi hazırlanmıştık. Yemekler, börekler, tatlılar ancak bayramlarda yapılırdı, bu merasim için de yapıldı. Bayramlardaki gibi de yeni elbiseler giyinmiştik. Hatta hiçbir bayramda yemediğimiz Rusuhi ağabeyimin “hindi” dediği culuk da kızartılmıştı. Oje dediği neydi? Bir o eksikti.
    Hava karardı. Hâlâ çocuklar, elleri koyunlarında bizleri seyrediyordu. Kimi komşu kadınları da bir şeyler bahane ederek evimize girip çıkıyordu. Biz de ise gurur, kibir son haddindeydi. Öyle ya ilk defa yılbaşını bayram gibi karşılayan bizdik, o kadar da olacaktı.
    Babam ve amcam yatsı namazını camide kılıp geldiler. Bizler heyecan içinde lüks lambasının altında yılbaşını bekliyorduk. Rusihi ağabey karton kâğıtları çizip boyadı, bir şeyler yaptı.
    – Bu yaptığın nedir Rusuhi?
    – Tombala!
    – Ne?
    – Tom ba la…
    – Oyun mu?
    – Evet, modern ailelerin oynadığı bir eğlence!
    – Nasıl da kafaları çalışıyormuş bu Fransızların! Bunu bulup oynamak kolay olmasa gerek!
    – Kolay kolay! Abartmayın! Fransa’da buna LOTO, İstanbul’da tombala diyorlar.
    – Hım! Acayip!
    – Şu sofranın zenginliğine bak Mama… Sayemde tabii!
    – Kaç fakir doyardı bunlarla?
    – Aaa! Yapma MAMA! Bırak şimdi fakiri, fukarayı! Keyfine bak, keyfine! Yılbaşı dertleri unutmak, neşelenip coşmak, kısaca hayatı dolu dolu yaşamak demektir!
    – !!!
    Hepimiz zevkten dört köşeydik. Oyunlar oynanıyor, fıkralar anlatılıyor, kahkahalar gecenin karanlığında gök kubbeye yükseliyordu.
    – Ne iyi ettin de yılbaşını çıkardın Rusuhi?
    – Siz bir de Fransa’daki yılbaşını yaşasanız! Babam kızar diye içki almadım. Orada kadehler havada uçuşur; süslü giyinmiş, parfüm kokan bakımlı kadınlar, çılgın aşıkların çoşkulu dansları, sınırsız müzik ve dolu dolu eğlence… Her yılbaşında bütün Fransa sabaha kadar ayaktadır. Kana kana içer, dert ve tasaları unutacak kadar sarhoş olur, bu köhnemiş mavi seyyareyi tozpembe görürler!
    – !!!
    – Sizler ise ter kokuları içinde infazını bekleyen ölüm mahkûmları gibisiniz!
    – !!!
    – Ey millet! Yeter artık uyanın! Çok uyudunuz! Uyanın derin rüyalardan diyorum! Biraz olsun keyifli yaşamak, eğlenmek, gülmek sizin de hakkınız! Dünyaya bir daha mı geleceksiniz ki oyunu, eğlenceyi tehir ediyorsunuz? Ben sizin kapalı gözlerinizi aralamaya, hayatı bütün hakikatleriyle tanımanıza, her medeni insan gibi bu dünyadan zevk almanıza yardımcı olmaya çalışıyorum…
    – !!!
    – Bırakın köhne, karanlık, canlı mezar hayatını…
    – !!!
    Bir ara Rusuhi ağabeyim ayağa kalktı. Elindeki şerbet bardağını havaya kaldırdı. Başını arkaya attı. Bütün gücüyle:
    – Yuuuuhiü, yuuuhiii yaşasın Fransa… yaşasın Paris! Yaşasın yeni yıl…
    – !!!
    Rusuhi ağabeyim coşkusuna iştirak ediyorduk ki; hepimizi yerimizden zıplatan bir sesle olduğumuz yerde öylece kalakaldık.
    Kapı çalınmıyor, adeta tekmelerle kırılmak isteniyordu. Kendini ilk toparlayan amcam oldu:
    – Hayırdır İnşaallah! Kimdir bu densiz, gece yarısı?
    – !!!
    – Dur hele, yavaş ol, kapıyı kıracaksın!
    – !!!
    Hepimiz olduğumuz yerde nefesimizi tutmuş olacakları bekliyorduk. Hatta ben culuktan bir parçayı ağzıma götürürken bu gürültüyü duymuş, öylece et ağzımda çiğnemeden donup kalmıştım. Rusuhi ağabeyim ise ayakta elindeki bardağı yukarı kaldırmış vaziyette duruyordu. Aşağı indirmeyi bile akıl edememişti.
    Amcam kapıyı koşarak açar açmaz:
    – Buyur, buyur çavuş! Nedir bu telaş?
    – Ne çavuşu-mavuşu!
    – Hayırdır!
    – !!!
    Amcam daha girmemişti ki; “YILBAŞI ÇAVUŞ” dediğimiz gazi; tek ayağının yerine kullandığı bastonunu yere vura vura içeri girdi. Tek gözü hırsından değirmen taşı gibi dönüyor, devleri andıran bir soluklanmayla burnundan soluyordu. Onu ilk defa bu kadar korkunç görüyordum. Sağ tarafı hemen hemen olmayan bu YARIM ADAM, kıpkırmızı et parçasıydı sanki. Ağzından köpükler saçıyordu. Babama dönerek hışımla:
    – Muallim bey, muallim bey!
    – Buyur Çavuş!
    – Senden muallim olmaz!
    – Ya ne?
    – Olsa olsa bir vatan haini olur!
    – Ne diyorsun çavuşum!? O nasıl lakırdı? Hele bir otur, soluklan! Bu hiddetinin sebebi ne?
    – Oturmak mı? Senin hanene daha uğramam ve oturmam! Oturanla da konuşmam!
    – Neden, niçin? Keşke dövseydin de bu hakaretleri yapmasaydın!
    – Az bile söyledim!
    – Bir de az söylemişmiş! Duyan da diyecek ki; muallim bey adam öldürmüş, haramilik yapmış, kadınları dağa kaldırmış! Söyle bu hakaretleri edecek kadar ne suç işledim?
    – Keşke sizi gâvurun gününü, onlar gibi oyun-eğlence içinde yaşarken görmeseydim! Keşke diğer yanımı da düşman götürseydi de bu yaptıklarınıza şahid olmasaydım!
    – Seni doldurmuşlar çavuşum!
    – Ne doldurması? Kimsenin günahını almayın! Yalan mı? Aha ortada yaptıklarınız! Daha daha… söyletmeyin beni… tövbe tövbe…
    – !!!
    Durum anlaşılmıştı. Çavuş emmi; bizim YILBAŞI kutlamamıza fena bozulmuş, acayıp kızmıştı. Bütün gözler; ayakta duran Rusuhi Ağabeyimdeydi. O ise hâlâ taşlaşmış vaziyette kendini müdafaa etmek için fırsat kolluyordu. Bir yolunu buldu:
    – Ne beis var bunda?! Biz gâvur mu olduk şimdi? Bir yıl bitiyor, bir yeni sene başlıyor. Biz eski seneye “güle güle git” yeni seneye de “hoş geldin” demek için eğleniyoruz! Bunda ne var? Hiddetinden yol bulamıyoruz ki geçelim! Milletin size gösterdiği hürmeti ayaklar altına aldınız bu hareketinizle!
    – Gâvur adetlerinin bu masum yavrulara öğretilmesine rıza gösteremem! Bunun ne mânâya geldiğini bir ben bilirim! Ben!
    – !!!
    Yılbaşı Çavuş; Rusuhi ağabeyimi taktığı yoktu. Hiddetle babama ve amcama bakıyor, adeta onları silkeliyordu.
    – Siz ikiniz de muallimlersiniz! Talebelerinize İSTİKLAL HARBİNİN topla tüfekle kazanılmadığını, iman gücü ile kazanıldığını anlatıyorsunuz değil mi?
    – Elbette öyle anlatıyoruz!
    – Ya bu hâliniz!
    – Hâlimizde de bir şey yok!
    – !!!
    – Doğrusu; hiç yılbaşı kutlamamıştık ama Rusuhi Fransa’da görmüş. Bizde de olsun istedi. Biraz değişiklik olur düşüncesiyle bu masum talebi kabul ettik.
    – Masummuş! Şu elindeki bardağı “şerefe” diye kaldıran mahdumunuz Fransa’da öğrenecek başka bir şey bulamamış mı?
    – !!!
    – Oradan ilim getirseydi, fen, makina getirseydi, ne bileyim fabrika kursaydı! Bak bunca insan hastalıklardan kırılıyor! Oralardan dertlerimize derman olacak merhem getirseydi!
    – Diplomasını bile vermemişler.
    – Gâvur bunlar! Hiç diploma verir mi sana?! Yaralarımıza ilaç olacak merhem sürer mi? Aha böyle gâvur bayramının nasıl olacağını öğretir ve geri gönderir!
    – !!!
    Rusuhi ağabeyim fena bozulmuştu, dayanamadı zorla da olsa söze karıştı tekrar:
    – Bizim yaptıklarımızla onlarınki aynı değil Çavuş Dayı! Hem Fransızlar böyle basit kutlamıyorlar ki. Onlar evlerine çam diker, ışıklandırırlar. Hediyelerini çamın dibine koyar, sonra da dağıtırlar. Bir de onların Noel Babaları var, o da ev ev dolaşır, hediye paketleriyle. Biz yalnız aile içinde eğleniyoruz.
    – Efendi! Efendi! Ağzından çıkanı kulağın duymuyor galiba! Bugün sen bu eğlenceyi başlattın; elli sene sonraki nesil çam diker evlerinin ortasına. Bugün kağıttan tombala oynattın, elli sene sonra kumarın daniskası oynanır bu evlerde. Bugün kendi aranızda eğlenirsiniz, elli sene sonra kızlarınızı, gelinlerinizi libaslarından çıkarır göbek attırırlar! Bu zehir azar azar girer. Bir daha da çıkarmazsınız!
    – Yeter be geri kafalı! Zehir, zıkkım ettin gecemizi! Ha sonra, muhterem pederim var iken sen ne karışıyorsun? Zabıta mısın, yoksa kazanın kaymakamı mı?
    – Bana bak gâvur benzetmesi! Sen iki ayağının üstünde madamlarla fıngırdaşıp gezerken ben bastonla helaya gitmeye bile zorlanıyorum! Sen briyantinli saçını ayna karşısında Fransızlar gibi tararken; beni böyle öcü gibi görenler tiksinip kaçıyorlar! Sen gâvurların bayramını onlar gibi yaşarken, onlar senin bayramında sana topla tüfekle saldırıyorlar, kadın, kız, ihtiyar, bebe demeden katlediyorlar!
    – !!!
    – Derdim bundandır komşular!
    – !!!’
    Odada bir sessizlik oldu. Babam ve amcam çok üzgün, Rusihi abim kızgın, bizler şaşkındık. Gözümüzü; yarım adam Yılbaşı Çavuş’ndan ayıramıyorduk. ilk defa tek gözüyle ağlayan birini görüyordum. Evet, Yılbaşı Çavuş ciğerleri sökülecekmiş gibi ağlıyordu. Hem de çocuklar gibi bağıra bağıra…
    – Lakayt kalamadım! Bana ne diyemedim komşular!
    – !!!
    – Niçin bana “Yılbaşı Çavuş” diyorlar biliyor musunuz? Hiç merak ettiniz mi? Sizin yerinizde olsaydım bir sorar öğrenirdim! Nerede o basiret?
    – !!!
    – Bu memlekete tam beş sene askerlik yaptım. Hem de ne askerlik, kelle koltukta! Kar, kış demedim, açlığımı kimselere hissettirmedim, kimseye de şikâyette bulunmadım! Bir gün bile keyfimi, ciğerparem bebelerimi düşünmedim. Yalnız Allah dedim, vatan dedim, millet dedim, din dedim, devlet dedim! Gece gündüz çalıştım, didindim; gâvurların esaretinden kurtulalım, ezanları susturmayalım dedim. Başka bir derdim, emelim olmadı, olamazdı da! Azgın düşmanlarla kaşa kaş, dişe diş mücadele ve muharebe ederken; şu bayramını kutladığınız, çok özendiğiniz, “medeniyetin merkezi” dediğiniz Fransızlara esir düştüm. Gördüm ki; bu gâvurlar Müslümanları en çok bayramlarda bir de Ramazan ayında katlediyorlar. Ellerinde esirdim, içim yana yana dediklerini yapıyordum, derken onların özene-bezene hazırlandıkları en mühimsedikleri bayramları yani “yılbaşıları” geldi. Beni şehrin kalesinde, Fransız işgal ordusunun iç hizmetinde kullanıyorlardı o zaman. Bir akşam, sizin şimdi yaptığınız gibi masaları donattılar, isimlerini bilemediğim içki şişelerini açtı, sıraladılar. Bana da kırmızılı beyazlı bir elbise giydirdiler. Başıma da bir kukuleta taktılar. Lisanlarından anlamıyordum, ne yapmak istediklerini de tam bilmiyordum. İşaretle ve çat pat öğrendiklerimizle akşam yapacakları eğlencede hizmet etmemi istediklerini anlamıştım. Noksansız hazırlanmışlardı zaten. Bir müddet dediklerini yaptım. Derken bana masalarındaki hizmetten başka bir şeyler yaptırmak istediklerini söylediler.
    Diğerlerine göre daha iyi Türkçe bilen bir Fransız subayı: “Hey Turko! Hey nouvel an!/ Hey YILBAŞI ÇAVUŞU! Şu sağ taraftaki kapıyı aç! İçeridekilerden birer tane getir! Dikkatli ol ha!”
    Mecburen işaret ettiği yere gidip kapıyı açtım. Bir de ne göreyim? Elbiseleri soyulmuş, yaşları ondört, onbeş gibi tahmin ettiğim Türk kızları; iki gözü iki çeşme ağlaşmıyorlar mı? Başım döndü, gözlerim karardı, içim sızladı, yandım, kavruldum! Çırılçıplak, üryan, zavallı kızcağızlar utançlarından bir birlerine sarıldı, elleri ile vücutlarını kapatmaya çalıştılar gayr-i ihtiyari. Gözlerinden yaşlar oluk gibi akıyordu. Bana bakarak yalvarıyorlardı:
    “Ne olur mösyö! Bize acı! Verme onların eline!”
    “Öldür mösyö! Öldür!”
    “Ne olursun bizi öldür de kirletme!”
    “Vay başımıza geleneler! Vay! Vay!”
    Önce; bana neden mösyö dendiğini anlamamıştım. Sonra üzerimdeki elbisenin farkına vardım. Bu giydirdikleri; Noel Babalarının kıyafeti idi. İçerdeki Müslüman Türk kızları da beni bundan dolayı Noel Babası sanmışlardı… Niçin hırçınlaştığımı anladınız mı? O zamanki ruh hâlimi düşünebiliyor musunuz? Zerre kadar da olsa hissiyatımı anlatabildim mi?
    – !!!
    – Kısacası benden; canımdan can, kanımdan kan kızlarımızı ellerimle onlara peşkeş etmemi istiyorlardı. Hırsımdan tirtir titriyordum! Olmayan aklım çoktan gitmişti! Son bir kuvvetle bütün cesaretimi toplayıp geri döndüm: “Bre melunlar, bre zalimler, leş kargaları, çakallar! Ölümü çiğnemeden bu kızlara dokunamazsınız” diye gürledim! Yırtıcı bir kaplan misali önüme gelen ilk Fransız subayının üzerine atladım. Belindeki silahını ve el bombasını alıp pimini çektim. Sonunu hatırlamıyorum. Altı subayın beşi gebermiş. Benim ise kızlara doğru olan kısmım kalmış. Subaylara dönük olan tarafım bombanın tesiriyle bu hâle gelmiş… Bayılmışım. Akan kanlar orayı göle çevirmiş. Öldü diye de bir kenara atmışlar. Kızlardan kurtulan biri, nefes aldığımı, sağ olduğumu anlayınca sırtlamış evine taşımış ve tedavi etmişler. O kızcağızın yüzünü hatırlamıyorum, çünkü hiç görmedim. Dedesi ile yiyecek ve ilaç gönderirmiş. Önceleri baygınken, sonraları ise uyurken içeri girip tedavimi yapar ve ihtiyaçlarımı başucuma yerleştirirmiş. Dahası var eksiği yok! İşte bu yüzden bana “YILBAŞI ÇAVUŞ” derler.
    – !!!
    – “Muallimin evinde yılbaşı kutlanıyor” dediklerini duyunca önce inanmadım. Gelip şu Fransız müsveddesini elinde bardakla görünce beynimden vurulmuşa döndüm! O geceyi hatırladım bütün acısıyla! Keşke; çok sevdiğim komşumu ve evlatlarını böyle görmeseydim! Böyle göreceğime öbür yanım da yok olsaydı. Keşke ölseydim de bu hâle şahid olmasaydım! Keşke keşke…
    – !!!
    Şok olmuştuk duyduklarımız karşısında!
    ***
    Ailemle kutladığım ilk ve son yılbaşım bu oldu. Aradan kırk sene geçti. Yılbaşı Çavuş’un dedikleri aynen çıktı. Dün bir basit eğlenceydi, bugün tam bir Hıristiyan yortusu haline döndü. Kesilen hindiler, devrilen çamlar ve çam altındaki hediyeler, su gibi içki tüketimi, kulakları sağır eden müzik, sabahlara kadar devam eden dans ve çılgınca eğlence… Bunlar ne mânâya geliyor, Allah aşkına söyler misiniz?
    Yılbaşı Çavuşu; Müslüman kızlarımızın gâvur erkeklerinin yılbaşı eğlencelerinde meze olarak kullanılmasına mani olmak için, vücudunun yarısını vermişti. Biz o kahraman gazilerin şimdiki evlâtları, torunları değil miyiz? Onun vücudunun yarısını vererek mücadele ettiği garp eğlencesini, şimdi bütün milli ve manevi hislerden, duygulardan uzak, nasıl da zevkle ve içten kutluyoruz!
    Heyhat neydik, ne olduk?!
    Bimem bizi affedecek misin YARISI OLMAYAN ADAM, kahraman YILBAŞI ÇAVUŞ?
    Bu zavallı evlatlarının hâli ortada! Affet ne olur!
    ***
    Bu yaşanmış hikâyenin altına “BAYRAK” şairimiz; “ARİF NİHAT ASYA’nın yukarıda okuduğumuz acı hakikatleri görüp aynı dertle kaleme aldığı şiirini koymadan geçemedim.
    Bütün bağrıyanık, vatansever kardeşlerime…
    ***
    BİZE BİR NAZAR OLDU
    Bize bir nazar oldu, Cumamız Pazar oldu,
    Ne olduysa hep bize azar, azar oldu.
    Ne şöhretten hastayız, ne de candan hastayız,
    Ne ruhça, ne vücutça, ne de kandan hastayız.
    Avrupa’ya bir değil iki pencere açtık.
    Uzun yıllardan beri cereyandan hastayız.
    Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz,
    Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz!
    Yaklaştıkça her sene öz yurdumda yılbaşı,
    Yapılır milletime Frenkçe sahte aşı!
    Buna ağlar ağacı, hem toprağı, taşı.
    Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz,
    Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz!
    “Sen Hıristiyan mısın?” Diye sorsan darılır!
    Yılbaşında hindi, kaz yemesine bayılır.
    Çam deviren hindi ki, nasıl mümin sayılır
    Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz,
    Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz!
  • 320 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    Âl-i Osman; âl-i Firavn, âl-i lâdîni, lâmillet, âl-i iblîs olmuş
    Devletin sahiplerinin üzerine bî-şeref vü bî-nâmuslar baş olmuş!
    Kurt kocamış; itlere, köpeklere maskara olmuş
    Reşidler, Rüşdü, Avniler, Fuad, Midhad ve Hayrullah kelpler
    Maral-ı nâzik ve âhû-yu devlet üstüne çökmüş, iğfâl etmişler! (26.10.19/23:59)

    Osmanlı Devleti’nin son demlerini okuyorum artık. Kayı’nın 1, 2, 3, 4 ve 5’ini çok zevk ilen; 6, 7 ve 8’i ise kahr olarak okumuştum. 9’da ise üzüldüm ama bazı kısımlarında yine gururlandım ve dedim ki: “Ulan Osmanlı’nın ölüsü bile yeter size!” Haris, kindar, rüşvetçi, dünyâ ile zifafa girmiş adamlar yüzünden koskoca devlet; zebûn olmuş. Bu beni çok acıtıyor. ‘Âl-i Osman olacağına âl-i Midhad olsun’ diyenler, ‘kînim dînimdir’ diyenler, Ramazan günü askerlerin ‘bizim abdestimiz yok’ demeleri üzerine: ‘canım kimin abdesti var, durunuz işte’ diyenler, Batılı bir diplomata ‘siz dışarıdan, biz içerden çalıştığımız hâlde Osmanlı’yı yıkamadık’ diyenler ve daha niceleri yüzünden koskoca Osmanlı yıkılmış, gitmiş... Özellikle Sultan Abdülaziz Han’a ve âilesine revâ görülen cinâyet, hakâret ve denâeti okudukça o 4 p.......e etmediğim hakâret ve beddua kalmadı. Ve o 4 p....... ile ilgili:
    “Ya hû siz nerede, hangi topraklarda yetiştiniz? Ananız, babanız gâvur muydu be!” sözlerini söylemekte kendime engel olamadım! Allah o 4 p.......i kahretsin, ebedî azâb ile azâblandırsın inşâallah! Mâlûm örgütün Twitter’da seçtiği isim olan Fuat Avni’nin Avni’si bu bölümde çıktı karşıma. Yalnız Osmanlı’daki Avni’nin ismini yanlış koymuşlar, Adüvv olacak imiş aslında ismi... Lâkin hamd olsun ki Azîz-i maktül’in rabbi el-Adl’dır ve Adl-î İlâhî Avni Paşa için de tüm p.......ler için de tecellî edecektir.

    Kayı 9, sayfa olarak 2 günde bitecek bir kitap iken 6 günüm bu kitapla geçti. Okuyamadım. Bir şeyler beni kitaptan geri çekti. Bunu epey dert edinirken bizimkiler şöyle dedi:
    “Sen bundan önceki Kayı kitaplarını da geç bitirdin. O dönem seni biraz zorluyor galiba” Taşlar yerine oturuverdi sanki. El hak öyle...

    :87576 Ahmet Şimşirgil