• Beni merak ediyorsanız bu resimden bana bakın.
    https://www.dropbox.com/...zycdj/Mavis.jpg?dl=0


    Üzerimde duran küllük, yeşile çalan taşlı çakmak ve yarım bırakılmış bir Maltepe sigarasından ibaret. Gerisi alabildiğine toz, toprak. Unuttular bizi, işe yarar yanlarımızı söküp bir boş tarlaya çektiler hurdamızı. Şimdi kurda kuşa yuva olduk. Üzerimde duran küllük, yeşile çalan taşlı çakmak ve yarım bırakılmış Maltepe sigarası.

    Geçmişimiz çok başkaydı bizim. Boncuk Göz’ün yününden eğirdiler beni. Topak topak yünü Ehlizar hatun dizine vurdukça ipe çevirdi. Öreke fırfır döner de dönerdi dizinde. Asıl eğrilme amacım bir gözü karanın leçeğinde süs olmaktı lakin bir parçam direksiyona bir parçam ise koca otobüsün torpidosuna süs olmak imiş. Boncuk Göz’ün yününden tam tamına üç ip çilesi çıkarı verdi Ehlizar hatun. Gerisi ise kızların işiydi. Gerdiler hananın iplerini, hazırda durmalıydı. Dereden it üzümü de toplanmış kazana atılmış kaynatılıyordu. Kıvamını alınca usulca saldılar beni kazana, beyaz halim yavaş yavaş allanıyor it üzümü renginde koyulaşıyordum. Mora çalan bir renge bürünmeye başladım. Sonra uzunca odun kürek ile karıştırıp içime işlediler rengi. Kazanın suyu soğumağa başladı, aldılar içerisinden, kurumam için beni metre metre kestiler, serdiler yerlere. Üç gün kaldım gündüzün güneşi ve gecenin ayazında sonra iyice koyulaştı rengim. İstenilen kıvama gelmiş olmalıydım ki Ayfer Kız topladı beni yerden.

    Gergisi çekilmiş hananın başına geçtik, kirkit ise hemen yanı başınızda pırıl pırıl parlıyordu. Çok daha kısa ölçülere böldüler, metreler uzunluğunda eğrilen ben artık iki santimlik parçalar halindeydim. Ayfer hatun hana gergisini çekti, ince kemikli parmakları ile usulca diğer parçalarımdan ayırıp iki düğüm ile beni gergin iplere düğümlemeye başladı. Öyle hızlı bir şekilde yapıyordu ki işini, parmaklarını takip etmek ise çoktan zorlaşmıştı benim için. Her düğümde biraz daha şekilleniyor biraz daha hacmim artıyordu. Aklında bir sürü motif vardı ama o beni sadece tek bir renk yapmayı aklına koymuştu. Beş dakika içerisinde düğüm sayısı yüzlere ulaşmıştı. Sonra kirkite elini attı ve taraklı kısmı hanaya gelecek şekilde düğümlerime vurdu. Pek canım yanmadı ama o vurdukça düğümlerim daha da sıklaştı, kavi, mökkem oldu. Saatler ardı sıra ilerledi. Hacmim metrelere ulaştı, sonra bir güzelce beni hanadan ayırdı. Öylece saldı yere…

    “Ayfer gözlerine yazık kızımcan ne gerek vardı,” diye söze girdi Ehlizar hatun yere serilmiş beni gördüğünde.
    “Ana, Patom’a kurban olsun bu gözler,” diye karşılığını verdi Ayfer hatun.
    “Deli deli konuşma,” deyip, dönüp sırtını odadan çıktı Ehlizar hatun.

    Akşamın geç vaktinde yedi kardeşin ikincisi Nurettin geldi. Ayfer ise altı erkek kardeşin arasındaki tek kız kardeşti. Üç abisi, üçte kardeşi vardı Ayfer hatunun, evliydi bir oğlu ve birde kızı evlada sahipti. Ehlizar hatunun iki gözdesinden birisi Nurettin diğeri ise Ayfer’di. Ama olsundu diğerleri de evlattı, sevilirdi.

    Beni fark edince Nurettin hemen söze girdi. “Bacı bu nedir?”
    “Pato’m az önce hanadan söktüm, Zağlı’ya örteriz değil mi? Örteriz dimi?” diye heyecanla hızlı konuşmaya başladı Ayfer hatun.
    “Tamam, bacı ön camın kenarından, torpidoya kadar kapatırız bununla,” deyip bacısına sarıldı Nurettin. Diğer kardeşleriyle bu kadar iyi anlaşamayan abi kardeş birbirleri ile konuşmadan dahi anlaşabiliyorlardı.

    Sabahın ayazında serildiğim yerden Nüro ( Nurettin) bir hamlede aldı beni. Hiç eğilip bükülmeden sofadan çıkıp, soğuk bir esintiyle karşılaştım. Gün yeni yeni ağarıyordu. Uzun bir zaman düğümlerimde güneşi hissetmeye çalıştım, olmadı, hissedemedim. Sonra gözüme o sekiz metre uzunluğundaki mavimsi yarı demir yarı camdan oluşan tuhaf şeyi gördüm. İnsanlar bu tuhaf alete otobüs diyrolardı. Bundan sonraki yaşantım ise onun sırtında olacağına asla emin olamazdım. Fakat öyle oldu, yıllarca beni torpidosunun üzerinde taşıdı. Hem göze hitap ediyordum hem de koyulan ufak tefek eşyaları hareket halinde kaymasını önlüyordum. Bu “Zağlının Işıltısı’yla” ilk karşılaşmamızdı. Nüro direksiyonun başına geçti, yarı marşa aldı otobüsü, birden her yerde ışıklar yanmaya başladı, sanırsın ortalık bayram yeri. Birkaç ikaz sesinden sonra başka bir şey duymağa daha başladım. Birisi tarif edemediğim bir gayda ile acılı bir şeyler söylüyordu. Daha sonradan adını öğreneceğim Sabri Şimşekoğlu’ydu sesin sahibi.

    ♪♪♫♫♫♪♪♫♫♪♪♫♫♪♪♪♫♫♫♪♪♫♫♪♪♫♫♪♪♪♫♫♫♪♪♫♫♪♪♫♫
    “Polatlı eller gocaldı, ağardı başın
    Vay bu hicran gocalttı, ben gocalmazdım of of
    Göylere savruldu toprağım, taşım
    Vay bu zaman gocalttı, ben gocalmazdım of of”
    ♪♪♫♫♫♪♪♫♫♪♪♫♫♪♪♪♫♫♫♪♪♫♫♪♪♫♫♪♪♪♫♫♫♪♪♫♫♪♪♫♫

    “Ya Hayy,” diyerek jikleyi çekti, yarı olan kontak tam çevrildi ve homurtulu bir şekilde koca otobüs titremeye başladı. Gazı verdikçe bağırtısı karşı ki dağlarda yankılandı. Kafasını yana çevirdi ve beni hemen yanı başında gördü. Direksiyon başından kalkıp, beni uzunlamasına serdi koltuğa. Göz hesabı ile hem bana hem de öndeki konsola baktı. Beni kesmeye kıyamadığı kesindi. Usulca kaldırıp torpido üstü konsola uzattı beni. Elleri ile düğümlerim üzerinde gezerek bel veren yerlerimi düzeltti. Kenar kısımlarını tırnakları ile ütüleyip, konsol kenarına sıkıştırdı. Yeniden ellerini kullanarak iyice ütüledi düğümlerimi, kenar püsküllerimi düzeltti. Biraz gerileyip koridordan baktı. İlk defa gözlerinin ışıltısını orada gördüm. Yaklaştı, kül tablasını üzerime koydu hemen yanına yeşilimsi taşlı çakmağı ve Maltepe sigarası. Yeniden geçti direksiyon başına, motor ısı ikaz ışığına göz gezdirdi. Işık hala yanmaktaydı, ayağını gazdan geçip otobüsü rölantide çalışmaya bıraktı. Camı açıp elini Maltepe sigarasına uzattı. İçerisinden bir tane dal alıp, parmakları ile yumuşattı, ucundan kırdı. Dudaklarına götürdüğü gibi çakmağa uzandı ve ateşledi. Keyif ile günün ilk sigarasını tüttürdü. Otobüsün titremesi aniden kesildi. Motor artık ısınmıştı, artık yoluna bakıp ekmeğinin peşine koşabilirdi. İmdat indirdi, imdat indirilmesi ile küçük bir sarsıntı daha geçirdik. Vites kolu en sağa çekilip, yukarı itildi. Otobüs bir homurtu ile yola koyuldu. Yoldaydık…

    “Mavi,” diye bir ses duydum. Sağa sola bakarken ses yeniden yenilendi. “Hişş Mavi,” “sana diyorum, duymaz mısın?” yeniden etrafı kolaçan ettim, ancak sesin sahibini bulamadım. “Mavi benim, Zağlının Işıltısı,” deyince bana seslendiğini anladım. “Ben Mavi değilim ki,” dedim. “Ama rengin benim rengime benzer, bana da mavi derler,” dedi. “Evet, sen mavisin, ben ise maviden çok mora çalıyorum,” dedim. “Olsun sen Maviş ol,” dedi. Ve bizim hikâyemiz buradan sonra başladı.


    Zağlı kimi zaman ciddi ama genel olarak çok hoş sohbet bir duruma sahipti. Hiç duymadığım kişilerin sözlerini, şiirlerini bana okur, düşüncelerini yorumlardı. Hiç sıkılmadan sorduğum bütün soruları anlayabileceğim şekilde bana açıklar, bazı bazı saatlerce anlamam için uğraşırdı. Zağlı 1965 yılında İngiltere’nin Leyland kasabasında üretilmiş. Hiç kullanılmadan Gürcistan’a pazarlanmış. Gürcistan’da bir şirkete bağlı olarak çoğu kez ülkeler arası seyahatlerde kullanılıp, beli bükülünce de bir kenara itilmişti. Nasıl olduysa Nüro 1985 yılında Gürcistan’da Zağlı ile karşılaşmış, çok cüzi bir rakama satın alıp, ülkesine getirmiş. Mavi beyaz ve gerisin geriye paslanmış olan Zağlı Trabzon sanayisine sokulup, bir güzel sökülmüş her vidası. Koltukları yeniden kılıflanmış, boyası tazelenmiş, motoruna gerekli bakımlar yapılarak eskisinden daha iyi bir hale gelmiş. O vakitler Zağlı’yı görenler en az 10 yaş gençleştiğini dahi derlermiş. Sonrası ise vize işlemleri ve Zağlı’ya ruhsat. Zağlı en çokta ruhsatta yazan renk ismiyle çok övünürdü. Dünyadaki hiçbir araç kimliğinde “Can Mavisi” yazmaz derdi. Gerçi çok sonraları bunun neden Can Mavisi olduğunu öğrenip kahkahalara boğulduk.

    Dönemin vize memuru yeni atanmıştı karakola, İskilipliydi. Terekeme şivesine uzak, halim salim bir adamdı vize memuru. Uzun uğraşlardan sonra adam edilen Zağlı artık hüviyetine kavuşmalı diyen Nüro soluğu karşında almıştı. Evraklarını uzattı memura, memur on dakika karıştırdı sayfaları. Sonra kafasını kaldırıp “30 yaşında otobüs hala yürür mü?” dedi. “Yürümek nedir ağam rüzgârı da dalına aldı mı sanırsın uçar,” diye cevap verdi Nüro. “Aracı görmemiz gerek,” dedi memur. Araç başına geçtiler, bir takım işlemlerden sonra geçer notu aldı ve bilgileri işlenmek üzere ruhsata geçirilmeye başlandı. Bütün bilgiler tas tamam yazıldı. Son olarak aracın rengi yazılıp, imza ve mühürden sonra plaka için gün alınacaktı ki, rengin Cam kelimesini yazarken m’nin ikinci bacağını da tam aşağı indirmişti ki, açık olan camdan sert bir rüzgâr esip masanın altını üstüne getirdi. Birde bunun üzerine Karakol Büro Şefi’de odaya girince memurun iyice heyecanlanmasına yol açtı ve Can Mavisi olarak ruhsata işleyiverdi araç rengini. Ardından imza ve mühürde tam edilince, “Bir ay sonra gelip plakanı alabilirsin,” dedi vize memuru. Nüro evraklarını toplayıp, kaçarcasına hürmetle çıktı karakoldan.



    Zağlı sağa doğru yanaştı, durdu. Kapısı açıldı ve günün ilk yolcusunu aldı. Neler nelerle karşılaşmıştı Zağlı. Ne dertlere ne mutluluklara ortak olmuştu. “Sabahın hayır olsun Elbeyi Emmi, hayırola neyi dalına aldın yine öyle,” dedi Nüro. “Atam Rabat’taki bibimgilin gıdıl oğulu İstanbul’da, bir tuluğ istemiş, onların tuluğların hepsi satılıf, mâa dediler. Mende aindi tuluğu ora götürerem,” dedi Elbeyi Emmi.

    Zağlı yeniden hareket etti. Soğuğa meydan okurcasına ilerliyordu buzlu, çakıllı yolda. Çok daha ilerleyemeden yeniden sağa doğru yanaştı. Zağlı hemen seslendi bana. “Bak bu teyze, Toyuz Hala’dır, herifini geçen sene Napızar’a gömdü. Çok içlidir, çok dertli. İki öz oğlu ve bir de evlatlığı vardır. Ama nerde… Hepsi göçmüşler babaları ölünce, yalnız bırakmışlar kadıncağızı. Şimdi ne küçük evine sığabiliyor, ne de evlatlarının ocaklarına.” Dedi Zağlı ve bir süre sustu. Bu sefer sessizliği bozan ise Toyuz Hala’ydı. “Nüre Can meni Daşlı Tarla’da indiriver hemi Can oğul,” dedi. “Peki, Toyuz hala, senin evlatlık gelmiş dedilerdi, doğru mudur?” deyince Nüro, “Gelemez olasıca. Daşlı Tarla’ya göz koymuş, illa ana orayı satıf, şehirde iş kurayım diye gezinir eteklerimde,” diye hemen lafa girdi Toyyuz Hala. “Aindi beni bekler Daşlı Tarla’nın oyanında,” deyip inene kadar bir daha ağzını açmadı Toyyuz Hala.

    Zağlı önce Rabat’ta durdu, döktü yükünü, sonra devam edip Daşlı Tarla’ya bıraktı Toyyuz Hala’yı. Merkeze 10 kilometre vardı daha. Çıldır Gölü’nün yanı başında 3. Viteste 2500 devirle devam ediyorduk. Zağlı birden çevresini anlatmaya başladı. Gölün bu mevsimde buz tutuğunu, üzerinde atlar ile oyunların oynandığını, balıkçıların kalın buz tabakasını kesip ağlarını nasıl saldıklarını sıkılmadan anlattı bana.

    Söylediğine göre 1961 yılında Aydın Dede askerden dönerken gecenin zifiri karanlığında bu göle düşmüş, saatlerce uğraşıp çıkmayı başarmış, eve gelene kadar ise gagaç olmuş adeta. Sağlam bir zatürreye tutulmuş, yedi gün dayanabilmiş. Ardında ise Songül ve Gülbeyi diye bir ve iki yaşında iki yetim ve Gülyeter adında çiçeği burnunda bir kadın bırakmış. Songül Nüro’nun Sono’su ve Gülbeyi ise Ayfer’in Gülo’su olup çıkmışlar. Bir abi kardeş ile diğer abla kardeş berdel tarzında severek evlenmişler. Evlenmişler ama geri de yaşananları asla unutamamışlar. Aydın dede ölünce biçare Gülyeter kalakalmış. Babası çocuklarını bırak gel der, Gülyeter ise bunu kabullenemez. Yaşı daha yirmisindedir. Servinaz nene hemen konuya dâhil olmuş. “Evlatlarını bırakıp gidemezsin, bekâr halinle de bu köy yerinde yalnız kalamazsın,” deyivermiş. Olacak iş, Selahattin ile yani kaynın ile evleneceksin.

    Şıgıdı (Selahattin) o vakitler daha on beşinde sarımsı bir delikanlı. Okumak yok daha düzenlerinde ama çocukları olursa okutacağı belli, daha şimdiden bile eylemiş hayallerini. Tarladan tapandan kalan zamanını ise vadinin dibindeki çayda yüzerek, arkadaşları ile oynayarak geçirirmiş. Haber ulaşmış kendisine tez eve gelsin Selahattin diye. Üzerini acelece giyinip, evin yolunu tutuvermiş hemen. Dizilmişler karşına ve anlatmışlar kendisine yengesi ile evleneceğini. Zorluk ve yokluk yılları ardı ardına dizildiği vakit. Elinden bir şey gelmeyen Şıgıdı kabul etmek zorunda kalmış bu durumu. Etmiş gözü yaşlı, evlenmiş gözü yaşlı, baba olmuş gözü yaşlı, dede olmuş hala gözü yaşlı…

    Ben hikâyenin derinliğinde kaybolurken, aklımdan bin bir düşünce ile girdik merkez içerisine. Nüro Zağlı’yı Sukaralı’nın kahvesinin önüne çekti ve kontağı kapattı. İşte o vakit, kontak kapalıyken Zağlı’nın konuşamadığını, tepki veremediğini, Zağlı ile bir olmak için aracın çalışması gerektiğini kendi kendimle uzunca konuştuktan sonra anladım. Defalarca seslendim ama hiçbir tepki vermedi bana. Daha sonraları durumu kendisi de söyledi. “Kontak kapalıyken seni ne duyabilir ne de tepki verebilirim,” dedi Zağlı. Bu sebeple bütün zamanlarımızı hep gündüz vaktinde geçirip gittik. Gündüzleri Zağlı ile beraberdim, gece ise bir başıma. Bir süre sonra yalnızlığa da alıştım. Lakin sabah olmasını, Zağlı ile buluşmayı heyecanla beklemiyor da değildim. Ben gün geçtikçe Zağlı’nın bir parçası oluyordum. Bu şekilde kendi kendime düşünürken ne kadar zaman geçti bilmem ama Nüro gelip motoru çalıştırdı, rölantide bırakıp otobüsten indi.

    Ben işte o vakit ilk ve tek defa İsmet’i gördüm. Gecen sene İstanbul’a yitip gittiğini anlattı Zağlı. İsmet çok çekmiş buradaki hasım, hısım akrabadan. Evvela kendisine Gıdıl İsmet derlerdi. Boyu bir metreden az daha uzundu, kafasında kahverengi kalın iplikle dokunmuş külahı, etekleri yere uzanan gri ile yeşil arasında kalmış gocuğu ve siyah pantolonu… Kartpostallardan çıkmışçasına karşımda duruyordu kanlı canlı. Onu gören çocuklar hemen etrafına toplandı. Normalden farklı bir şey görmek insanlarda merak uyandırırdı, hiçte kaçırmazlardı insanlar öyle şeylerle ilgilenmeyi. Başladılar çocuklar İsmet ile eğleşmeye. Bir çocuk gelip gocuğunu çekiyor, diğer külahını çekiştiriyor. Bir diğeri ise cüce cüce diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu. İsmet bu sebeple kaçmamış mıydı İstanbullara? - Hani daha fazla okumuş kesimdi ya orası, cahili azdı ya. İnsanın kusurlarını yüzlerine vurmazdılar ya – O hayaller ile varmış koca şehre… Değişen hiçbir şey olmamış İstanbul’da da “hey cüce,” demeler, ardından taş atmalara, itmelere, kakmalara dayanamamış, gerisin geriye dönüvermiş memleketine.

    “Çocuklar bırakın adamı, Cüce sende gel taze çay var bir bardak iç,” diye seslendi Sukaralı. İsmet “bir şey diyecek oldu, ama biliyordu ki laf tesir etmez.” Sustu. Eğdi başını, önüne dahi bakmadan Zağlı’nın merdivenlerini bir bir çıkıp bir koltuğa ilişti. Gözlerindeki yaşı hissedebiliyordum, kavrulan içinin cızırtılarını duyabiliyordum. Yağmur yağdı, dolu değdi, kar düştü… Ailenin kaderiydi… Abisi Aydın’ı genç yaşında yitirmiş, diğer abisi Selahattin’in yengesi ile evlenmesine şahit olmuştu. Toplamda dokuz kardeştiler ama sadece ikisi kalmıştı hayatta. Gerçi kendisini yok sayıyordu ama olsun, ben Maviş’in ve Zağlı’nın gözünde İsmet tanıdığımız en gerçek insandı. Zağlı’nın dediğine göre köyün en aklı başında, hatta fikir danışılacak kişilerden biriydi İsmet. Anlamadılar, anlamak istemediler.

    Nüro geldi aniden. İsmeti görünce “İsmet abim hoş geldin, tez dönmüşsün İstanbul’dan, emmimler nasıllar, her şey yolunda mı?” diye seslendi. Tebessüm ederek baktı İsmet Nüro’ya. Sonra sessizce sorularını cevapladı. İsmet, Songül’ün öz amcasıydı, bu durum ise İsmet’i Nüro’nun amcası da yapıyordu. Elini cebine attı, bozuk birkaç lira çıkarıp uzattı, almadı Nüro. Zağlı yavaştan hareket etmeye başladı. Yol boyunca birçok kişi inip bindi. Herkesin ilk baktığı ve bakmakta devam ettiği tek şey İsmet’ti. - Allah vergisi bir duruma kulun burun kıvırması neydi – Hepimiz birer engelli adayı değil miydik bu dünyada? İnsanlar neden tebrikleri sessiz, hakaretleri yüksek sesle ederlerdi? Tuhaf yaratıklardı insanlar. Yol boyu düşünmekten neredeyse düğümlerim çözülecek oldu. Zağlı’da İsmet’in suskunluğuna, gözlerinin buğusuna dalıp gitmişti. Rabat’a yaklaşınca İsmet ayağı kalktı, kapıya doğru yürüdü. Nüro’ya dönüp “Allahaısmarladık,” dedi ve indi arabadan. Bu benim İsmet’i son görüşümdü. İlk ve tek görüşümdü. Diğer yolcular mı? Onlar hala yolcular…

    O gece tedirginlikle sabah ettim. Bir yanımla soğuğa meydan okumaya çalışırken diğer tarafım ise İsmet’i düşünmekteydi. Zağlı’nın dediği gibi; insanlar, bizler gibi eşya gözü ile baksalar dünya daha yaşanılır hala gelir. Ayrıştırmasız, çıkarsız, olanı olduğu gibi kabul etme yeteneği alsalardı çok daha güzel bir dünyaya gözlerimizi açardık. Ah Zağlı ah, keşke şuan sorularımın cevaplarını bana versen. “Kar suyun dünyaya en yumuşak düşüş halidir.” der durursun Zağlı, bu coğrafya da kar neredeyse 9 ay yerden kalkmaz ki?

    Güne yeniden erken başladık, saat öğlene varıyordu neredeyse. İkinci servisimizdi ve merkeze varmak üzereydik. Rabat’tan geçerken kalabalığı gördük, jandarmalar bir yandan köylüler diğer yandan karınca sürüsü gibi toplanmışlardı. İki cemse asker köy yerinde hoş karşılanır durum değildi elbet. Zağlı’yı Rabat yoluna çevirdi Nüro. Sağa çekip, stop edip aradan indi. Zağlı ile bir kez daha iletişimiz kesilmişti. En çok lazım olan vakitler asla ulaşamıyordum kendisine. Zağlı bir gün kıpırdamadan kaldı öylece, ertesi gün öğlene doğru ancak hareket edebildik.

    Bir cenaze vardı. Birisi ölmüştü. Ben kesin tanımazdım öleni ama Zağlı, kesin tanırdı. Zağlı kulak kabarttı iyice ve olayı noktası noktasına öğrendi. Ölen İsmet’ti. Mereğe ipi germiş küçücük bedenini sallandırmıştı. Koskoca, 7 milyon cana ev sahibi olan İstanbul bir metrelik adamı basamamıştı bağrına… Boyu kadar kısa ömrü oldu İsmet’in. Ölüm sebebine intihar dediler, lakin ben biliyordum onu daha önceleri öldürdüklerini. Sahip çıkmaları gereken kendi türlerine sırt çevirmişler, hakaret ve onur kırıcı davranmış, alayla yakıp yıkmışlardı bir ömrü. Çok daha sonraları çok başka hikâyeler de öğrendim İsmet hakkında ama hiçbirisi şuan ki kadar gerçek değildi.

    Yolcular mı? Onlar hala yolcular…

    Bu sadece başımızdan geçen ilk hikâyemizdi. Bu saatten sonra Zağlı bana kenetlenip, tek bir bedenmişçesine sahiplendi beni. Şimdi aradan yıllar geçti ve ben hala Zağlı’nın bana cevap vermesini beklerim. Bir gün belki bir gün… Nürolardan Serkan ya da Gökhan, belki de Gülbeylerden Tayfun… Ne bileyim ya da bir başkası…


    Akıbet-i Gerçek....

    *Zağlının Işıltısı: Ardahan ilinin Çıldır ilçesinin Garostav köyünde bir tarla içerisinde hala hurda yığını.

    *Maviş: En sevdiği, gönül dostu olan Zağlının Işıltısının enkazında hayatını devam ettiriyor. Bazı bazı Şeyh Galip’ten, Fuzuli’den ve Zağlı’nın en sevdiği Emrem Yunus’tan beyitler şiirler okuyor. Zağlı artık ona karşılık vermese de biliyor ki elbet bir gün yeniden eski anılarını beraberce yâd edecekler.

    *Nüro: Ayfer’in Pato’su iki bin on yılında apansız vuran tansiyon ile Cuma gecesi saat on ikiyi vurduğunda doğduğu topraklardan bin sekiz yüz elli kilometre ötede hayata gözlerini yumdu.

    *Ehlizar: Önce koca Temraz ağayı ardından oğlu Nüro’yu verdi toprağa. Son zamanlarında iyice hafızası silindi. Otuzdan fazla olan torunlarının isimlerini unuttu. Altı oğlunun isimlerini hatırlamakta zorlandı. Yedi gün süren yoğun bakım sürecinden mağlup olarak ayrılarak iki bin on sekiz senesinde hayata gözlerini yumdu. Gülbahçe mezarlığında eri Temraz Ağa ile aynı mezarda ebedi istirahate çekildi.

    *Ayfer: Doksanlarda İstanbul’a taşında. Doksan iki yılında bir kız bir oğluna kardeş olarak bir kız çocuğu daha dünyaya getirdi. Hacı olup Arabistanlara kadar gitti. Aşırı kilolarından mustarip, her sabah iki saat yürüyüş yapıyor ve ardından bir somun ekmeği hüp diye götürüyor.

    *Gülbeyi: İstanbul şehrinde kadını Ayfer ve çocukları ile devam ettirir hayatını. İşçi emeklisi.

    *Songül: Kocasını gömdükten sonra dört evladına sıkıca sarıldı. İstanbul’da evlatlarıyla devam eder hayatına.

    *Gülyeter: Aydın’dan iki, Selahattin’den dört çocuğu oldu. Ölü doğup toprağa verdiklerinin sayısını kendi de bilmez. İstanbul’da evlatları ile yaşamına devam eder.

    *Selahattin: Hala andıkça maziyi gözü çeşme misali akarda akar… İstanbul’da kadını Gülyeter ile evlatlarıyla beraber yaşar. Emekli.

    *Yolcular: Hala yolcular…

    *İsmet: …

    Sabri Şimşekoğlu – Men Gocalmazdım
    https://www.youtube.com/watch?v=mXERg34rcnw

    Can İsmet
    https://www.dropbox.com/...k6ljm/ismet.jpg?dl=0

    İsmet öldükten kısa bir süre sonra...

    - Zağlı bilir misin? İsmet kendini asmadan önce etrafındakilere intihar edeceğini söylemiş.

    - Bilirim elbet Maviş, bu hanenin yükünü ben 12 sene çektim.

    - Ya peki Ayfer Hatunlar İstanbul'a göçtüğünde, çocuklarını burada dede ve neneleri ile bıraktığını, çocukların annelerini 5 yaşından sonra gördüklerini ve anne demeye alışamadıkları için 9 yaşına geldiklerinde anne diyebildiklerini bilir misin?

    - Onu da bilirim elbet Maviş. Büyük olanın daha o yaşlarda "Bana İstanbul demeyin başım ağrıyor," değişini de bilirim.

    - Hadi uyan Zağlı. 30 sene oldu sesinden mahrum kalışım, bir 30 sene daha bekleyebilir mi düğümlerim bilmiyorum. Güneş iyice soldurdu rengimi, gövermeye başladım. Bir sen olup, bir kendim olup... Senin adına kendi sorularımı cevaplamaktan çok yoruldum. Zağlı, uyan artık...

    İleri ki bir zaman...

    Peki siz Servinaz’ı bilir misiniz? Dokuz çocuğunun yedisini toprağa veren Servinaz’ı… Zağlı bilir, bana da o anlatmıştı…

    Çocuklar aynı sünnet olur, sekiz erkek… Birde el kadar bacıları vardır.
    Sekiz erkeğin dört tanesi sünnet olduktan sonra o hafta içerisinde ağlayarak hayatlarını bitirirler.
    Geriye kalan kız çocuğunun kafasına bir komşuları tarafından tandır küreği vurulur ve el kadar olan kızcağız oracığa yıkılır. Yıkıldığı yerde yaşamı sona erer…
    Bir diğer erkek arpa kuyusuna düşer, anası Servinaz’da peşinden atlar, kuyu içerisinde sarar sarmalar çocuğunu ama çıkarmaya gücü yetmez. Kendi çıkar kuyudan, yardım çağırmaya gidip döndüğünde ise çocuk zehirden kapkara olmuştur.
    Bir diğer oğlu (Öz dedem olan) Aydın’ı Çıldır Gölü’ne verir.
    Hepsini birer birer toprağa serer. Bildiğim ise çok acılar çektiğidir. İsmi Tayfun ise sebebi de kendisidir.
    Servinaz 1986 yılının 11 Ekim’inde eri Abdüllatiften tam 5 sene sonra öldü.
    Gerisinde…
    İsmet…
    Selahattin…
    Öksüzlerini yetim bırakarak gitti.
    Zaten İsmet’te çok kalmaz anasından sonra ardı sıra gelir…
    Ben Maviş, Zağlı’nın hurdasında gelip geçen ömürlerin bekçisi..

    Bir keresinde Zağlı’ya “neden sana Zağlı” derler dedim. O ise uzunca anlattı ama benim aklımda kalan ise “bu kadar olaya, bu kadar yazgıya, bu ölümlere, insan değerinin olmayışına, insanın dert diye yandığının aslında ne kadar hafif olduğuna şahit oldumda ondan. Keskin, bilenmiştir benim adım…”

    Şimdi ben Zağlı’yı çok daha iyi anladım… Acılar insanı şekillendirir, keskinleştirir….


    Sakız Sardunya incelememden bir kesit.... #30207781

    "...Bu adam benim dedem olur, yani babamın amcasıdır. Boyu 1 metre vardı ya da yoktu. Hayal meyal hatırlarım. Hiç evlenmemiş ya da evlenemiş ama inadına çocukları sevmiş, sayısız iyilikler etmiş yine de gülmemiş bahtı. Boyunun kısa olması kendisine bir yükmüş gibi, bütün alayların konusu olmuş. Duramamış köy yerinde, göçmüş İstanbul’a babamların yanına. Kaderi, talihi burada da yakasını bırakmamış. İstanbul’ya bura... Ardından Ufak İsmet, Gıdıl İsmet ve en kötüsü de Cüce İsmet derlermişte dururlarmış. Nenem derdi ki; “Eyle zeki eyle zeki idi ki, köy yerinde onun gibisi yok imiş. Lakin hayat. Yedirememiş kendine. 7 milyonluk İstanbul herkese kucak açmışta 1 metrelik adamı bağrına basamamış. Dönmüş gerisin geriye baba toprağına. Mücadelesine kaldığı yerden devam etmeye çalışmış ama nafile. Germiş halatı damın direğine, sallandırı vermiş 1 metrelik adam dünyayı, ası vermiş nezaketi, öldürmüş hoşgörüyü, boğazlamış sevgiyi ve vurmuş insanlığın başını. Keşke biraz daha büyük olsaydık, keşke yaşımız beş değilde onbeş olsaydı. O vakit başımızda taşır boyumuzu boyu ederdik. Ama yetişemedik. Boynuna geçirdiği ip sadece kendi hayatına maal oldu. İnsanlık yine herkese kaldı, nezakette öyle ve hoşgörüyü hepimiz sahiplendik. Ölen ise sadece 1 metrelik bir adam oldu. Ondan kalan ise sadece sarı bir fotograf keresi. Bembeyaz karların üzerinde durmuş teni bronz, kara hafif kırmızıya çalan. Elinde deyneği, başında kahverengi kulahı, üzerinde haki gocuğu. Dim dik durmuş, ardında 3 metre gölgesi... Dedem İsmet. Yaşamak değil sana kısmet...."
  • 35 yıllık otobüs şoförüyüm.İsmim Hayri Okumuş.Soyadim gibi okudum,tahsil gördüm bu yollarda milletin hikayelerinin pesinde.Adım gibi hayırlı hizmetlerde bulunurum hiç surat asmadan senelerce,mesafeleri yakınlaştırarak sevdiklerine .Emektar Kazım kimlere bağrını açtı,kimleri yüreğinde misafir etti saymakla bitmez.Onur konuğu bendim tabiki.En cok ben sürünce sevinirdi,rahatlardi cünkü.Hürmet ederdim kilometrelerce gittiklerine.Taşıdıklarına.En cok o anlardi ,en cok o dinlerdi beni.Simdiki kıytırık sözüm ona gıcır otobüsler çıkınca hurdaya gömdük cenazesini.Hırıltılarına,boğuk boğuk öksürüklerine tahammülü yok şimdiki konfor düşkünlerinin.Yok kliması çalışmazmış,yok sular sıcakmış,yok bilmem neymiş.Ne anlarlar ki derdiyle değerlenenlerin , hatıralara kucak açanlarin eskimeyen ve de eksilmeyen kıymetini . Yeniledikce silinmez ki yüreğimize dokunanlarin parmak izleri.

    Anons veriliyor .

    " İyi akşamlar, İstanbul – Hatay seferi yapan KT1000 sefer sayılı Yediveren Turizm'in Saygıdeğer Yolcuları otobüsünüz 5 dakika içinde kalkacaktır.Otobüsteki yerlerinizi alınız lütfen.Otobüsünüz 5 dk içinde hareket edecektir.Bizi tercih ettiginiz icin tesekkur eder,iyi yolculuklar dileriz."


    Otobüsteki yerimi aldım.18 saatlik uzun bir yolculuk bekliyor bizi.5 dakikanın dolmasını beklerken otobüse binen yolculara tebessüm edip,direksiyonu vesaire kontrol ettim.Isıldayan gözlerle "Kolay Gelsin Kaptan" selamlarını işitince yüreğime esenlik veriyor bazı yolcular.Sükür ,kedersiz bir yolculuk geçecek belli diyorum o zaman .Cok geçmeden burnunu sürekli çekip,ellerindeki mendille içli içli gözyaşlarını gizlemeye çalışan yolcularla göz göze gelince "kalbimin kalbine dokunurcasına sakladığım acılarım" yeniden günyüzüne çıkacakmışcasına korkarım,akordum da bozulmaya başlar.Ayrilik,hasret gibi duyguları kalbim de onlarla beraber yüklenerek, kaldırması güç bir bavulla yığılırım ben de koltuğuma .


    Gece yolculuklarını çok severim.Bundan dolayi hep de geceyi tercih ederim yapacagim seyahatlerde.Gece olunca yolcular uykunun kucağına emanet bırakırlar çoğu zaman yüklediklerini.Bazı zaman otobüse bebekli bir aile binince iş değişir tabiki.Sessizligin büyüsünü bozmak için yarişan cıyak cıyak bağırtılı ağlayislari yok mu çileden çıkarır insanı.O zaman direksiyona yüklenirim de yüklenirim,vitesi yükseltirim.Ayağim gazda. Yakarım bir cigara üç-beş...Püfletip dururum sıkıntıdan.Bebek cıyakladıkca kafam zonk zonk ağrımaya başlar.Zavallı annelerine tövbe ettirirler,bir daha uzun yolculuk yapmayacaklarina dair.Etraftaki yolcular bakışlarını onlara yöneltip göz taciziyle öf'leyip püf'lemeye başlayınca garibim anneler ne yapacaklarını şaşırıp, saklanacak bir köşe aramaya başlar.Otobüsün koridorunda bir ucundan annesi,diğer ucundan da babası dört elle sallayarak susturmaya çalıştıkları battaniyeyle kafalarına kadar çekip gizlenmek ister aileler, başkaları daha fazla rahatsız olmasın diye.Yolcular muavini başıma gönderip gönderip şikayetlerini hiç eksik etmezler.Söylenmeye başlarlar bu tarz bir yolcuyu otobüse aldığım icin.Yahu benim ne günahım var, anlayış göstersenize biraz.Yahu ben koca otobüsümle onca insanı şikayet dahi etmeden beşik sallar gibi piş pişş pişliyorum bunlar minnacık bebeğe garez edip ,asabımı bozuyor.Soför değil miyim arkadaş indireceksin en yakın molada.Yakalarından silkeceksin.Cekilmiyor bu tiplerle yolculuk.

    Kimi yolcular da tepelerindeki cılız ışığa aldırış göstermeksizin hoplaya zıplaya çevirirler okudukları kitabın sayfalarını.Kendilerini kitabın sayfalarına bırakıp, tabelaların yönünü çevirmeye çalışırlar kendi kalbi derinliklerine doğru .Kulakliklarindaki müziğin sesini açıp ,etraftan soyutlamaya başlarlar kendilerini.Kimi yaşlı teyzeler çantalarına sakladıkları elmalarla olmayan dişleriyle gacır gucur ettirerek midemin iştahını kabartirlar.Yahu insan bana da bir ikram eder.En önde oturan yolcular pür dikkat sabitledikleri bakışları ile ablukaya alırlar kelimelerimi çok konuşup da kaza yapmayayım diye.Hele sevdiğim müziğin sesini birazcık açınca,içtiğim sigaranın dumanı gayriihtiyari esen rüzgarla yüzlerini yalayinca yalandan öksürmeye başlarlar rahatsızlıklarını belirtirler yüzlerini ekşiterek.

    Kimi yolcularsa sırtını koltuğa yaslayıp, görünürde pencereden disarıyı seyrediyor gibi gözükse de çok uzaklara, bambaşka duygularla yaptıkları seyahatle kalbinin yollarını hor kullanır, aşındırır kendilerini.Daldıkları kuyudan çıkarmasını beklerler otobüsün onları.Aşmasini bekler aşılmazlarının.Otobüsün geride sektirmeyip ağaclari,dağları hızla geçişi gibi yollara emanet bırakırlar hatıralarını,özlemlerini ,
    hüzünlerini.Pırıl pırıl bir güne neşeyle uyanmanin özlemiyle yollardaki beyaz çizgileri ucu ucuna ilmekleyip bağlayarak,onlara sımsıkı tutunarak gönüllerinin istirahat edeceği tabelayla cıkışın,insirahin izini sürerler kayboldukları zifiri kuyudan.

    Muavin çay ,kahve servisine başlar.Yolcular silkelenip bir yudumda canlanmaya başlar.35 yıllık şoförlük hayatımda şu dikiz aynası ne hikayelere şahitlik yaptı bir bilseniz.Onlarin hikayesiyle kalbi irtibat kurup,kendi hikayemi mayalayıp her zamanki gibi yollara sığınırım ben de.

    -Kamiiiiiiiiiil...
    -Bir okkalı kahve bana da.
    Dertler koyu,yıllar boyu ...

    Kamil getirir kahvemi.Cigaram düşmez elimden üst üste iki, üç,dört.Radyoyu karistiririm.Bir frekansta cakılı kalır arabesk yüreğim aniden.Ah be Müslüm Baba'dan...

    "Ne çabuk tükendi olduğun günler
    Yine mi hasretler yaşayacağım
    '
    '
    '
    Gitme gitme gitme ne olursun"

    Ah be Nalan seninle hayaller kurarken nasıl da beni sensizliğe ittin.Senden sonra tabelalar küstü bana.Yönümü kaybettim.Sen beni sensiz bıraktın başka bir adamla evlenerek.Duydum ki çocukların da olmuş.O günden beri bıraktım kendimi yollara.Düsürdüklerimizi toplasa da getirse,seni bana diye.'Hayalle yaşarken gerçek dünyada ,zamanı içmisiz haberimiz yok'.

    Harcanıp gitmisiz,acı günlere gözyaşı ekmisiz haberimiz yok.Yaktın be Müslüm Baba .Yeter yollara akıttığımız gözyaşları.Ömür geçiyor be Nalan.Meğer aynı kitaba bakıp farklı hayallerin sayfalarını çevirmişiz seninle. Eriyip gidiyoruz.Gözlerimden süzülen yaşlarla,yüzüme yüzüme vuran güneşin ışıklarıyla kavrulan yüreğimle birlikte ızdırap çeken ruhum gökkuşağına kavuşsun istedim çok mu ? Şunu unutma ama Nalan seni seven kalbim otobandan hiç sapmadi,istikametini şaşırmadı. Çok geç.Gitme,gitme ne olursun.Gidersen bir daha dönmeyeceksin.

    Gizlemeye çalıştığım el hareketiyle yanağımda süzülen gözyaşlarımı hızla silerek,muavini çağırdım yanıma.Saatime baktım.Epey zaman geçmiş.Hatiralarimda boğulmusum resmen.Evladim mola anonsu verir misin?Muavin mikrofonu burnuna ve ağzına yapıştırarak boğuk boguk çıkardığı kalın sesiyle ;

    -"Sayın Yolcularımız otobüsümüz yarım saat yemek ve ihtiyaç molası verecektir.Lutfen degerli eşyalarınızı otobüste bırakmayınız.Kaybolan eşyalarınızdan firmamız kesinlikle sorumlu değildir.İyi yolculuklar dileriz.Tesekkurler."

    diye papağan gibi sıralamaya başlar talimatları ezberinden Kamil ...

    ~Bizim kayıplarımız ne olacak peki evlat dedim sessizce mırıldanarak...~

    Ben ise kendi hikayemi kucaklayıp dikiz aynasindan yüzleştiğim hikâyelerin üstüne beyaz bir şerit çekip yollara bırakırım hislerin mezar taşlarını.Yollar yutar çünkü geçmişin enkazını.Lavobaya gidip yüzüme soğuk su serperek çıkmaya çalışırım gömüldüğüm gecmisimden,tatlı hatıralarımdan.

    Mola bitti.Hangi durakta kalmis olursa olsun yureginiz, yolculuk ve hayat devam ediyor.Sonu mutsuzluk bile olsa sırf beraber yürümek ,beraber yolculuk yapmak için bile birkaç tatlı anıyla idare edersiniz buruk bir gülümsemeyle.İcimiz guzel goruntulere muhtaç.Anilarla teselli oluyorum ben de. Gönlümüzün istirahat edeceği yüreklerle icimizin yollarının kesişmesi dileğiyle.Aynı yönde seyir eden,plakası belli olan gönüllerle karsilasmak dilegiyle.Rabbim kalp kazalarından muhafaza etsin bizleri.Onun etkisi çok daha feci.İyi yolculuklar.
  • Bugünlerde hep, yıllar önce gördüğüm bir kâbusuhatırlıyorum. 1960'lardaydı. Bir gece, ateşim de çıkmış, baygın gibi uyuyakalınca bir kâbus gördüm. Korkulu rüyamda kendimi 40 yıl sonra İstanbul'da buldum. Zaman değişmiş, sokakta yürüyorum, tüm dükkân isimleri İngilizce. Girip bir dükkâna sordum:
    Hayrola, bu dükkân kırk yıl evvel de vardı, ne oldu? Güzel bir isminiz vardı; Gül Bahçesi gibi bir şey. Şimdi Beauty Land olmuş. Yoksa el mi değiştirdi? Yeni sahibi Amerikalı mı?
    Hayır, dedi dükkâncı, o zaman babam vardı, ben oğluyum.
    Peki, bir çok iş yerinde de böyle adlar fark ettim. Tuhafıma gitti, yıllardır burada yoktum da.
    Muhatabım, yarı, İngilizce adları garipsediğime şaşırır, yarı da hafif hüzünlü bir ifâdeyle izah etti, eksik olmasın:
    Ben okuldayken bir 'Kolej', bir 'Anatolia (Anadolu) Lisesi' furyası başlamıştı; herkes çocuğunu, Türkçe ile eğitim
    yerine tüm derslerin İngilizce olarak verildiği okullara göndermeğe can atıyor, çoluk çocuk, giriş sınavlarına
    hazırlanıyoruz diye, akşam karanlıklarında, hafta sonları, dershaneler önünde sefil oluyorlardı. Babam Türk
    geleneklerine ve de Atatürk'e çok bağlı bir insandı, uzun müddet direndi. O okullara, 'İngiliz taşoronu yerli Hıristiyan
    misyoner okulları' diyordu. Orta okulda, ben Türk okuluna (yâni Türkçe eğitimli okula) gittim. Gerçi bundan çok utanıyordum; konu komşu, arkadaşlar, beni küçümsüyor, bazıları bu talihsizliğime acıyorlardı. Liseye
    başlayacağımda, babam bir de baktı ki, Türk Lisesi kalmamış. Topunu İngilizce yapıvermişler. Mecburen ben de "The New Byzantium College"a gittim. Okul, devletin "Küresel Eğitim Bakanlığı"na aitti, nispeten ucuz. Fakat derslerden hiç bir şey anlamadığım, İngiliz edebiyatına, Amerikan 'tarihine, Amerikan pop şarkıcılarının uyuşturucularla sona eren hayatlarına pekmeraklı olmadığım için, kısa süre sonra okulu terk ettim. O gün bugün dükkânımızdaçalışıyorum.
    Adı Ali'ymiş, ben hayretle, tedirginlikle dinliyorum. O da anlatacak adam arıyormuş herhalde. Bir çay getirdi, sallama Lipton çayı, yurt dışındayken nefret ettiğim, ne tadı, ne kokusu olan, plastik bardakta boya bir "çay". Allah Allah, diyorum, bizim nefis Rize çaylarına ne oldu? Demedim tabii, ayıp olur. Sonradan öğrendim ki, çay üreticileri, "küreselleşme", "özelleştirme", "devleti küçültme" laflarıyla batırılmış, Tekel idaresi dağıtılmış. Bu çay bozuntusu da Amerika'dan ithal. Onu da herkes alamıyor, kaynatıp çay niyetine sıcak su içiyormuş halk. Ali, (adı da artık "Âly" diye yazılıyormuş, duvardaki İngilizce, belediyeden ruhsat tabelâsında gözüme ilişti), devam etti:
    Her gün basmyayında, ki çoğu yabancıların elindeydi, İngilizce bilmeyenin adam olmadığı, Türkçe diye bir dil kalmadığı, Afrika'daki kabilelerin dili gibi bir dil olduğu, küresel olmak için resmi dilimizin İngilizce'ye dönüştürülmesi
    gerektiği anlatılıp duruyordu. Çevremde bir tek babamın kahrolduğunu görüyordum. Kimsenin umurunda değildi.
    Önce dergilerin, gazetelerin isimleri İngilizce oldu, sonra sayfalarının bazıları, derken tümü. Zaten içlerinde pek
    okunacak bir şey de yoktu ya. Okuyup kısmen anlayacak da azdı. TV'lerde öyle, bilgilendirici, ülke sorunlarının
    tartışıldığı, açık oturumlar, söyleşiler azaldı azaldı, sonunda tamamen kalktı. TV'ler tümüyle yabancı şirketlerin
    olmadan önce bile, öyle programların, hele Türk kültürü, tarihi, Kurtuluş Savaşı, Atatürk gibi konuların sessizce bir
    yerlerden yasaklandığını haber aldık. Açık saçık programlar, uyuşturucuya özendiren filimler, vahşi yaygaralardan ibaret yabancı "rock" müzikleri, yabancı bira ve alkollü içki reklâmları arttıkça arttı. Orta okul çocukları, gençlerellerinde, gazozdan daha ucuza satılan büyük biraşişeleriyle dolaşır oldular. Bir genç alkolikler ordusu türedi, uzun saçlı, küpeli, dövmeli, gece yarıları sokaklarda bağrışan bir ordu. Duruma itiraz edenler, meslek sahibi iseler, aforoz edilip bir kenara atıldılar. Yazanların, konuşanların bazıları, "irticacı", "tedhişçi", "yeni dünya düzeni karşıtı" gibi
    yaftalarla hapishanelere atıldılar.
    "Yahu nasıl olur? Yıllar önce ben buradayken hiç öyle şeyler yoktu, gençler saygılı, terbiyeliydi, dedim.
    "Ah, sorma Bey'im" dedi Ali, "daha neler oluyor, bilsen alışamazsın."
    "Peki," dedim, "ilk soruma dönersek, sizin dükkânın adı niye Türkçe olarak kalmadı? Babaoğul o kadar bilinçli olduğunuza göre. Kusura bakma, seni mahcup etmeğe çalışmıyorum."
    Ali: "Yok, iyi ki soruyorsun. Derdimi anlatacak kimseyi bulamıyorum" deyip ekledi:
    "Önce konu komşu esnaf özendi. Öyle ya, okula gitmişse yarım buçuk Tarzan İngilizce'sinden başka bir şey öğrenmemiş. Yalnız İngilizce bilen, adamdan sayılıyormuş ya, o da itibar kazanmak için, "kolej"e falan gitmişolduğunu belirtmek için, veya öyle zannedilsin diye, dükkânının üstüne, çoğu kez mânâsını bilmediği bir takım
    İngilizce lâflardan tabelâ astı. Kısa sürede bu öyle yaygınlaştı ki, İstanbul'da Türkçe adlı dükkân, işyeri parmakla gösterilecek, sayılacak kadar azaldı. İşin garibi, memlekette, ata köyümüze kadar aynı durum olmuş. Babam direndi, illâ değiştirmeyeceğim diyor, "Ulan, burası sömürge oluyor" diye bağırıyor. Fakat bir gün, kapıya, kasketlerinde
    "New Byzantium Municipality" yazan, "Yeni Bizans Belediyesi" demekmiş , iki tane zabıta geldi; bize 2500 dolar ceza kestiler. Babam çırpınıyor, korkuyorum, kızıp götürecekler. "Sakin ol baba", diyorum. Sonra bir hışım, "on gün içinde İngilizce tabelâ asmazsanız, dükkânınız kapatılacak ve müsadere edilecektir" deyip gittiler. Tanıdık bir avukata sorduk. "Aman hemen dediklerini yapın, yoksa işiniz kötü, bilinçli olarak direniyor derlerse hapse bile atılabilirsiniz. KKMF'nin ("Küresel Kraliyet Para Fonu") üç ay evvel dayatıp apar topar geçirdiği yasalar arasında bu da var. Ha, ona göre!". Ne yapalım dövünmekten başka; üstelik bize hak verecek bir tanıdık bile bulamıyoruz. Sonunda biz de, bir
    sürü masraf edip, nah şu gördüğün rezil tabelâyı astık. Allah hâlimize acısın." Vah vah, dedim Aly'e, ne diyeyim? Üzülme, Allah büyüktür, bu dünya kimseye kalmaz. Sonunda hainler er geç
    belâlarını bulacaklardır, gibilerden teselli etmeğe çalıştım, tabii kendimi de. Vedâlaşıp ayrıldım. Kadıköy iskelesine
    doğru yürüyorum. Belki denize bakarsam içime biraz huzur gelir.
    Yıllar önce denize nazır, kalabalık, tabureli çaycılar vardı. Kalmamış, simitçiler de görünmüyor. Yıkıntı bir duvar
    üstüne iliştim, bir iki tane yolcu motoru. O Şirketi Hayriye'den beri devam edegelmiş şehir vapurları da ortalıkta yok. (Bir ara birine sordum sonra, o da özelleştirildikten sonra batırılmış). Kadıköy'ün eski canlılığı yok. Melül melül
    dolaşan hirpanî bir kaç kişi. Caddeler tenha. Arkadaki benzin durağının önünde kırık dökük, paslı, her biri en az on beş yıllık bir arabalar kuyruğu. Benzin
    bulunmuyormuş. Kışın da ahali bayağı bir yakıt sıkıntısı çekmiş. Neyse ki şimdi hava iyi. Gene sonradan sorduğum biri durumu aydınlattı: KKMF'nin dayattığı bir dizi yasa hemen geçmeyince, dış güçler hem taşyağını (yâni neft,
    petrol), hem de doğalgazı kesmişler. Âdi kömür, linyit bile bulunamamış, eskiden Türk Devi eti'nin olan tüm
    madenler arasında bunlar bile "özelleştirilip" yabancılara yok pahasına satılmış olduğundan. Onlar da linyiti bile
    vermiyor. Zaten artık, o eskiden bildiğim dış güçlerin tamamı "Küresel Kraliyet" tarafından idare ediliyormuş. Fakat
    sorduğum kişinin dediğine göre, hükümet yakınlarda KKMF'nin dayattığı son dizi yasaları da geçirivermiş de, sıkıntı
    biraz giderilecekmiş. Haber doğruysa. Bu basma güvenilmez diyor adam. Zaten KKMF de dayatmaları yapılınca daha
    borç veririz falan diye vaad edip edip, istediği olduktan sonra sözünü tutmazmış. Yeni bir dizi dayatmalarla gelirmiş.
    Böyle yapa yapa hiç bir şeyimizi bırakmamışlar. En son yasalaşıveren dayatmalar arasında, resmî dilin "küresel
    ingilizce" (sulandırılmış Tarzan, yahut Afrika İngilizce'si demek oluyor) yapılması, gizlice çocuklara Türkçe öğretmeğekalkışanlara ağır ceza müeyyideleri, Türkiye'deki Türkçe kent, kasaba, köy, dağ, dere, tepe isimlerinin Lâtincemsi ya
    da eski Yunanca'yı andıran İngilizce isimlere acilen çevrilmesi, şahıs ad ve soyadlarının ilk aşamada İngilizce imlâya
    göre yazılması zorunluluğu ("Aly"de olduğu gibi), kişisel arsa, bina, ev, veya apartıman dairesi konutlarına dolar
    cinsinden ağır vergiler konması, yabancıların bu mallan satın almak istemeleri hâlinde kendilerine öncelik tanınması,
    vb.. Yeni bir dizi dayatma yasası da yoldaymış, vay canına. Çok yerde yabancılar için yerleşim bölgeleri seçilmiş,
    oralarda hükümet KKMF'den alacağı yeni kredilerle yabancılar için konutlar, daha alt tabaka yabancılar için de toplu
    konutlar inşa edecekmiş....
    Yatakta ateş içinde sağa sola çırpınırken kan ter içinde uyandım. Ne kâbus, ne kâbus. Bari korkulu bir rüyadan
    ibâretmiş, diye sevindim ama, günlerce, aylarca bu kâbusun etkisinden kurtulamadını. 1960'lardan sonra, belki
    '90'lara kadar kâbus zaman zaman aklıma geliyor, sanki o kâbusu bir daha yaşıyordum. Bir titreme alıyordu
    vücudumu. Son bir kaç yıldır artık unuttum zannediyordum Ama, son bir kaç aydır çok sık aklıma gelmeğe başladı.
    Bazan uyumadan önce âdeta niyetleniyorum: Bir rüya daha görsem, Türkiye'de tüm halkın uyandığını, milli birlik ve
    beraberliğin yeniden tesis ediliverdiğini, ulusal hedeflerin saptanıp oralara doğru devlet millet elele hızla
    yüründüğünü, şanlı tarihimize yaraşır itibar ve haysiyetimizi dünya yüzünde yeniden kazandığımızı düşlesem bari bu
    gece, diyorum. Nasip olur inşallah.
  • İstanbul'dayız..

    Masmavi, denize nazır pırıl pırıl bir gün, tepemizde martılar seyrediyor. Karşıdan ufak tefek çipil gözlü bir adam söylene söylene geliyor, belli ki yine kızmış birilerine. Sokağın tam karşısından bir kadın sesleniyor adama;

    -Ah vre Sait neredesin?

    Sait durgun, her zamanki gibi kafası bir hayli karışık. Cebinde eczaneden yeni aldığı ilaçlar, bir tomar sarı müsvedde kağıt, Beyoğlu, Bomonti, Bâb-ı Âli kaldırımları arşınlıyor. İnsanların yüzlerini izliyor, her yeni yüz de yeni bir hikaye, her yeni yüz de eski bir sevgilinin silueti canlanıyor. Ne güzel kadınlar sevmişti oysa ki, ne çok aldanmış, ne çok kanmış, kanmak istemişti.

    Salaş bir rum meyhanesine daldı bodoslama, girişin solunda ki üçüncü masada en sevdiği dostu hani şu ''Rakı şişesinde balık olsam!'' diyen. Kadehler dolduruldu, sigaralar yakıldı, şiirler, mecmualar, öyküler, eski aşklar, tadı damakta kalan her şeyin üstünden bir iki kez daha geçildi. Yüksek sesle bir iki şiir okunup, üstüne sigaralar tekrar, tekrar tellendirildi.. Koca koca adamlar rakı şişesinde balık olup denize karıştı..

    Memleketin vaziyeti karışık, yazar çizer takımının metrekaresine bir sivilin düştüğü yıllar. Bizimkinin işi yok siyasetle, memleket meseleleriyle. Kalemini hiç kaldırmadan yazmak, rum sevgilisinin koynunda uyanmak, sokağı caddeyi içine çekercesine doya doya koklamaktan, yaşamaktan başka gayesi yok.

    Ama küstürdüler bu kendi halinde adamı.. Önce kalemini bıraktı, sonra sevdiği kadınları.. Daha çok sokağa vurdu kendini, nerede dikkat çekmeyen hayat varsa, onları izledi kendi köşesinden. Senelerce içinde bir fiil topladı geçip giden yaşamları.. Ve bir gün tekrar özgür bıraktı kalemini, geçmişten intikam alırcasına, yazdı, yazdı, yazdı..

    Ve bir gece omuzları daha fazla taşıyamadı bu yalnız adamı.. Yalnız geldiği bu hayata Yapayalnız veda etti. Önce martılar öksüz kaldı, sonra balıklar..
  • “Kendi kendime diyorum ki: Şişli, Kadıköy, Moda gibi semtlerde doğan, büyüyen, oynayan Türk çocukları, milliyetlerinden tam bir derecede nasip alabiliyorlar mı? O semtlerdeki minâreler görülmez, ezanlar işitilmez, Ramazan ve kandil günleri hissedilmez. Çocuklar Müslümanlığın çocukluk rü›yasını nasıl görürler?

    İşte bu rüyâ, çocukluk dediğimiz bu Müslüman rüyâsıdır ki bizi henüz bir millet halinde tutuyor. Bugünkü Türk (Müslüman) babaları, havası ve toprağı Müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde doğdular. Doğarken kulaklarına ezan okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler, mübarek günlerin akşamları bir minderin köşesinden okunan Kur’an’ın sesini işittiler; bir raf üzerinde duran Kitâbullâh’ı indirdiler, küçücük elleriyle açtılar, gülyağı gibi bir rûh olan sarı sahifelerini kokladılar. İlk ders olarak besmeleyi öğrendiler; kandil günlerinin kandilleri yanarken, Ramazanların, bayramların topları atılırken sevindiler. Bayram namazlarına babalarının yanında gittiler, camiler içinde şafak sökerken Tekbir’leri dinlediler, dinin böyle bir merhalesinden geçtiler, hayata girdiler. Müslüman oldular.

    Bugünün çocukları büyük bir ekseriyetle yine Müslüman semtlerde doğuyorlar, büyüyorlar, eskisi kadar derin bir tahassüs ile değilse bile yine Müslümanlığı hissediyorlar. Fakat fazla medenileşen üst tabakanın çocukları ezansız yeni semtlerde alafranga terbiye ile yetişirken Türk çocukluğunun güzel rüyasını göremiyorlar.

    Ah! Büyük cedlerimiz! Onlar da Galata, Beyoğlu gibi Frenk semtlerinde yerleşirlerdi, fakat yerleştikleri mahallede Müslümanlığın nûru belirir, beş vakitte ezan işitilir, aşmalı minare, gölgeli mescidpeydâ olur; sokak köşesinde bir türbenin kandili uyanır, hâsılı o toprağın o köşesi imana gelirdi. Beyoğlu’nu ve Galata’yı saran yeni yapıların yığını arasında o mescidlerden, o türbelerden bir ikisi kaldı da gördük ki cedlerimiz o kefere Frenk mahallelerinin toprağına böyle nüfuz ederlerdi. Biz bugünün Türkleri bilâkis Şişli, Nişantaşı, Kadıköy, Moda gibi küçük bir şehri andıran yerlere yerleştik, fakat o yerler Müslüman ruhundan ârî, çorak ve kurudur. Bir Üsküdar›a bakınız, bir de Kadıköyü›ne, Üsküdar›ın yanında Kadıköy Tatavla›yı (Kurtuluş’u) andırır. Eski Türklerin rûhları ile yeni Türklerin rûhları arasındaki farkı anlamak isterseniz bu son asırda peydâ olan semtlerle İstanbul içlerini mukayese ediniz.

    Dört sene evvel Büyükada›da oturuyordum, bayramda bayram namazına gitmeye niyetlendim, fakat Frenk hayatının gecesinde sabah namazına kalkılır mı? Sabah erken uyanamamak korkusu ile o gece hiç uyumadım. Vakit gelince abdest aldım. Büyükada›nın mahalle içindeki sâkit yollarından kendi başıma camiye doğru gittim. Vâiz kürsüde vaaz ediyordu. Ben kapıdan girince bütün cemâatin gözleri bana çevrildi. Beni daha doğrusu bizim nesilden benim gibi birini camide gördüklerine şaşıyorlardı. Orada o saatte toplanan ümmet-i Muhammed, içine bir yabancının geldiğini zannediyordu. Ben içim hüzünle dolu yavaş yavaş gittim. Vaazı diz çöküp dinleyen iki hamalın arasına oturdum. Kardeşlerim Müslümanlar bütün cemaatin arasında yalnız benim vücudumu hissediyorlardı. Ben de onların bu nazarlarını hissediyordum. Vaazdan sonra namazda ve hutbede onların içine karışıp Muhammed sesi kulağıma geldiği zaman gözlerim yaşla doldu. Onlarla kendimi yek-dil, yek-vücûd olarak gördüm. O sabah, o Müslümanlığa az âşinâ Büyükada’nın o küçücük camisi içinde, şafakta aynı milletin ruhlu bir cemaati idik.

    Biz ki minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyüdük. O mübarek muhitten çok sonra ayrıldık, biz böyle bir sabah namazında anne millete tekrar dönebiliriz. Fakat minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, Frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlayamayacaklar!”
  • Sanki bir kabus gibi kabus olur geceler
    Ve yahut kovalıyor beni bin bir cüceler
    Sen uzaksın ben yakın bütün mevzu bu şifre
    Hasretin huysuzluğu eder aşkı deşifre
    Sanki bir mevzu gece 
    Kelimeler bin hece
    Gece değil de sanki 
    Cevapsız bir bilmece

    Artık denizler taştı gözlerimin yaşından
    Sensiz dertlerim gitmez ah şu deli başımdan
    Sırtımı koyamadım kuş tüyü bir döşeğe
    Adım atsam geçemem tahta ahşap eşiğe
    Mavi Kara Deniz’in
    Dalgaları şahlanır
    Kayıkçılar Üsküdar
    Eşiğin de vahlanır

    İstanbul boğazından Üsküdar’ı izlerim
    Üsküdar’ı gördükçe boş yalıyı özlerim
    İstanbul yedi tepe yedi ayrı minare
    İstanbul’u görünce hayran kaldım mimara
    Geceler aydınlatır 
    Her vakit gündüzümü
    Üsküdar’dan izlerim
    Yıldızlı gök yüzünü

    Evet boyut değişti şiirim mısrasında
    Yârim beni görür mü bu gece rüyasında
    Ah İstanbul, İstanbul bekle beni İstanbul
    Yüreğim de olsan da uzak mesafe ve yol
    Balıklar sırtarıyor
    Mavi Kara Deniz’de
    Periler ne arıyor
    Ahşaptan evimizde

    Günaydın ey yeni gün gece nereye gitti
    Gece bana küstü mü beni neden terk etti
    Sıralanır dertlerim Top kapı sarayında
    Ve trenlerin sesi gıcırtılar rayında
    Üç kıtayı bağlayan bir mısradır İstanbul
    Sevgilim İstanbul’da, Sılam’da Elbistanbul
    Her ikisi bir cevher sanki çeyiz sandığı
    İkisi de mücevher gönüllerin yandığı
    Ey İstanbul, İstanbul
    Sılamsın Elbistanbul
    Ceyhan’ın pınarından
    Bir tarih, bir destan bul
  • “Orhan Kemal’in güzel anısına”
    işten çıktım
    sokaktayım
    elim yüzüm üstümbaşım gazete

    sokakta tank paleti
    sokakta düdük sesi
    sokakta tomson
    sokağa çıkmak yasak

    sokaktayım
    gece leylâk
    ve tomurcuk kokuyor
    yaralı bir şahin olmuş yüreğim
    uy anam anam
    haziranda ölmek zor!

    havada tüy
    havada kuş
    havada kuş soluğu kokusu
    hava leylâk
    ve tomurcuk kokuyor
    ne anlar acılardan/güzel haziran
    ne anlar güzel bahar!
    kopuk bir kol sokakta
    çırpınıp durur

    çalışmışım onbeş saat
    tükenmişim onbeş saat
    acıkmışım yorulmuşum uykusamışım
    anama sövmüş patron
    ter döktüğüm gazetede
    sıkmışım dişlerimi
    ıslıkla söylemişim umutlarımı
    susarak söylemişim
    sıcak bir ev özlemişim
    sıcak bir yemek
    ve sıcacık bir yatakta
    unutturan öpücükler
    çıkmışım bir kavgadan
    vurmuşum sokaklara

    sokakta tank paleti
    sokakta düdük sesi
    sarı sarı yapraklarla birlikte sanki
    dallarda insan iskeletleri

    asacaklar aydemir’i
    asacaklar gürcan’ı
    belki başkalarını
    pis bir ota değmiş gibi sızlıyor genzim
    dökülüyor etlerim
    sarı yapraklar gibi

    asmak neyi kurtarır
    sarı sarı yaprakları kuru dallara?
    yolunmuş yaprakları
    kırılmış dallarıyla
    ne anlatır bir ağaç
    hani rüzgâr
    hani kuş
    hani nerde rüzgârlı kuş sesleri?

    asılmak sorun değil
    asılmamak da değil
    kimin kimi astığı
    kimin kimi neden niçin astığı
    budur işte asıl sorun!

    sevdim gelin morunu
    sevdim şiir morunu
    moru sevdim tomurcukta
    moru sevdim memede
    ve öptüğüm dudakta
    ama sevmedim, hayır
    iğrendim insanoğlunun
    yağlı ipte sallanan morluğundan!

    neden böyle acılıyım
    neden böyle ağrılı
    neden niçin bu sokaklar böyle boş
    niçin neden bu evler böyle dolu?
    sokaklarla solur evler
    sokaklarla atar nabzı
    kentlerin
    sokaksız kent
    kentsiz ülke
    kahkahanın yanıbaşı gözyaşı

    işten çıktım
    elim yüzüm üstümbaşım gazete
    karanlıkta akan bir su
    gibi vurdum kendimi caddelere
    hava leylâk
    ve tomurcuk kokusu
    havada köryoluna
    havada suçsuz günahsız
    gitme korkusu
    ah desem
    eriyecek demirleri bu korkuluğun
    oh desem
    tutuşacak soluğum

    asmak neyi kurtarır
    öldürmek neyi
    yaşatmaktır önemlisi
    güzel yaşatmak
    abeceden geçirmek kıracın çekirgesini
    ekmeksiz yuvasız hekimsiz bırakmamak

    ah yavrum
    ah güzelim
    canım benim / sevdiceğim
    bitanem
    kısa sürdü bu yolculuk
    n’eylersin ki sonu yok!
    gece leylâk
    ve tomurcuk kokuyor
    uy anam anam
    haziranda ölmek zor!

    nerdeyim ben
    nerdeyim ben
    nerdeyim?
    kimsiniz siz
    kimsiniz siz
    kimsiniz?
    ne söyler bu radyolar
    gazeteler ne yazar
    kim ölmüş uzaklarda
    göçen kim dünyamızdan?

    asmak neyi kurtarır
    öldürmek neyi?
    yolunmuş yaprakları
    ve kırılmış dallarıyla bir ağaç
    söyler hangi güzelliği?

    kökü burda
    yüreğimde
    yaprakları uzaklarda bir çınar
    ıslık çala çala göçtü bir çınar
    göçtü memet diye diye
    şafak vakti bir çınar
    silkeledi kuşlarını
    güneşlerini:
    «oğlum sana sesleniyorum işitiyor musun, memet,
    memet!»

    gece leylâk
    ve tomurcuk kokuyor
    üstümbaşım elim yüzüm gazete
    vurmuşum sokaklara
    vurmuşum karanlığa
    uy anam anam
    haziranda ölmek zor!

    bu acılar
    bu ağrılar
    bu yürek
    neyi kimden esirgiyor bu buz gibi sokaklar
    bu ağaçlar niçin böyle yapraksız
    bu geceler niçin böyle insansız
    bu insanlar niçin böyle yarınsız
    bu niçinler niçin böyle yanıtsız?

    kim bu korku
    kim bu umut
    ne adına
    kim için?

    «uyarına gelirse
    tepemde bir de çınar»
    demişti on yıl önce
    demek ki on yıl sonra
    demek ki sabah sabah
    demek ki «manda gönü»
    demek ki «şile bezi»
    demek ki «yeşil biber»
    bir de memet’in yüzü
    bir de güzel istanbul
    bir de «saman sarısı»
    bir de özlem kırmızısı
    demek ki göçtü usta
    kaldı yürek sızısı
    geride kalanlara

    nerdeyim ben
    nerdeyim?
    kimsiniz siz
    kimsiniz?

    yıllar var ki ter içinde
    taşıdım ben bu yükü
    bıraktım acının alkışlarına
    3 haziran ’63’ü

    bir kırmızı gül dalı
    şimdi uzakta
    bir kırmızı gül dalı
    iğilmiş üzerine
    yatıyor oralarda
    bir eski gömütlükte
    yatıyor usta
    bir kırmızı gül dalı
    iğilmiş üzerine
    okşar yanan alnını
    bir kırmızı gül dalı
    nâzım ustanın

    gece leylâk
    ve tomurcuk kokuyor
    bir basın işçisiyim
    elim yüzüm üstümbaşım gazete
    geçsem de gölgesinden tankların tomsonların
    şuramda bir çalıkuşu ötüyor
    uy anam anam
    haziranda ölmek zor!"