• V E S İ K A L I Y Â R İ M
    Filmi Üzerine Bir Denemem

    Yolculuğumuz 1 Eylül 1940 tarihli Küllük Mecmuasında yayımlanan Tahattur isimli şiirle başlıyor. Şiiri Orhan Veli Temmuz 1940'da yazmıştır:
    ''Alnımdaki bıçak yarası / Senin yüzünden; / Tabakam senin yadigârın; / '' İki elin kanda olsa gel '' diyor / Telgrafın; / Nasıl unuturum seni ben, / Vesikalı yârim ''

    Bu şiir, sadece bir sayı yayımlandıktan sonra 26.9.1940 tarihinde bir Emniyet Müdürü yazısıyla kapatılan Küllük Mecmuasının kapatılmasına neden olduğu söylenen şiirdir. O kadar ki, 1941'de 'Garip' adıyla yayımlanan kitaba isim arama sürecinde Orhan Veli'nin öncelikli tercihi yine bu ''Tahattur'' ismi olmuştur. Tahattur, 'hatırlama' demek. İmdi, bakın görün Orhan Veli kendi hatırladıkça bizlere neleri hatırlatacak!

    Bir şiirden, bir öyküye.. bir büyük şairden, bir büyük öykücüye geçelim. 9 Şubat 1947 tarihinde Yedigün Mecmuasında Sait Faik'in ''Menekşeli Vadi'' isimli bir öyküsü yayımlanır. İlk kez 1948'de basılan Lüzumsuz Adam kitabında yer verilen bu kısa öykü sonraki yıllarda yanına Tahattur'u alıp uzun, upuzun bir yolculuğa çıkacaktır.

    Gelin evvela Menekşeli Vadi öyküsüne bir göz gezdirelim: Bayram isminde 28 yaşında bir genç adam vardır. Evli; iki çocuklu.. O vakit için İstabul dışında menekşelerle dolu bir vadide yaşar. Anne, babası, karısı ve çocuklarıyla birlikte... Geçimini bağ bahçe işleriyle karşılar; yetiştirdiklerini pazarda satar. Günün birinde gittiği Beyoğlu'nda çiçeklerini sattıktan sonra içki içer, meyhanede Seher adında bir kadın tanır, sevdalanır. Seher ile birlikte yaşamaya başlar. Seher yüzünden çok kavgalar eder. Bıçaklar çeker. Yedi sekiz ay hapis yatar. Bu sırada Seher bir üniformalının peşine düşer. Hapisten çıkan Bayram Seher'i arar ve bulunca onu böğründen bıçaklar. Ama Seher ölmez. Kendisini kimin yaraladığını da söylemez. Sonra barışsalar da, Seher'in Bayram'ı katil etmemek için yapmadığı kalmaz. Bayram öykünün sonunda yedi sene evvel bir sabah çıkıp gittiği evine geri döner. Karısına.. çocuklarına... Her tarafta menekşe kokusu vardır.

    Bu menekşe kokusunu tahattur edip duracağız bundan sonra... 1960'ların ortasındayız. Sinemamızın yetkin yönetmenlerinden Lütfi Akad bu kokuların aktarı. Bu şiir ve öykünün ellerini birleştirip bir film çekmek ister. Bir metin oluşturmak üzere, önemli çevirileri, gezi yazıları, tiyatro eleştirileri ile tanınan Burhan Arpad ile irtibata geçilir. Lakin şu olur, bu olur.. proje akim kalır. Mamafih Burhan Arpad çalışmalarının neticesinde 1968'de yayımlayacağı tek romanı olan ''Alnımdaki Bıçak Yarası'' isimli romanını 1965'de yazıp bitirir. Böylece yolculuğumuza şiir ve öyküden sonra bir roman da iştirak etmiş olur.

    Alnımdaki Bıçak Yarası'nın -ulaşabildiğim- 1974'de May Yayınları'ndan yayımlanan ikinci baskısının girişinde Orhan Veli'nin Tahattur isimli şiiri vardır. Nitekim kitap ismini Orhan Veli'nin Tahattur isimli şiirinin ilk dizesinden almıştır. Yedi dize, dört cümleden mürekkep mezkur şiiri romanlaştıran Arpad'ın kaleminde her dize vücut bulur, öyküleşir. Şüphesiz ki Burhan Arpad, Sait Faik'in Menekşeli Vadi öyküsünü okumuştur ve ondan esinlenmiştir. Ancak o daha çok Tahattur'a düşülmüş bir dipnot yazmıştır.

    Onun bu kısa romanında Haliç kıyılarında Nuri Amcanın Geyikli Aile Çay Bahçesi'nde ocakbaşı olarak çalışan Kazım, öksüz ve yetim biridir. Bakardır. Yirmili yaşlarındadır. Bir gün arkadaşlarıyla gittiği Çiçekpasajı'ndaki meyhanede bir kadına küfürler eden adamla kadını korumak için tutuştuğu kavgada alnına bıçak yarası alır. (Alnımdaki bıçak yarası / Senin yüzünden) O kadın Zehra'dır. Sonraki karşılaşmada aralarında aşk başlar. (Bu romanda hep ''Dizlerine kapansam kana kana ağlasam'' şarkısı çalar durur usulca) Zehra, Kazım'a sigara tabakası alır. Yadigârlık. (Tabakam senin yadigârın) Ama Zehra ''vesikalı'' bir hayat kadınıdır. Kazım'dan gebe kalır. Kazım ile evlenemese bile karnındaki çocuğunun vesikalı bir kadından doğmasını istemediğinden vesikalık durumunun kaldırılması İçin komisyona dilekçe verir. Fakat Kazım'a hakikati söylemek zorunda kalınca genç adam Zehra'yı terk eder. Kazım, Zehra'nın çektiği ''iki elin kanda olsa gel'' telgrafıyla Zehra'ya koşar. (''İki elin kanda olda gel'' diyor / Telgrafın) Ama Zehra bir serseri dalaşında ağır yaralanmıştır, ameliyat sonrası Kazım'ı son kez görür ve karnındaki bebeği ile ölür. Kazım alnınındaki bıçak yarası yüreğini acıtır ve hastane koridorunda adeta Orhan Veli şiirinin son dizeleriyle baş başa kalır: '' Nasıl unuturum seni ben / Vesikalı yârim? ''

    Arpad, Selim İleri'nin yazdığı gibi, ''Senaryo kurgusunu çağrıştıran bir yöntemle kırık ve imkansız bir aşk öyküsünü 'sahne sahne' dile getirmiştir.'' Gerek Menekşeli Vadi'nin gerekse Alnımdaki Bıçak Yarası'nın da sonradan film yapıldığını da söyleyelim.

    Bu romanın yayımlandığı 1968 yılında Türk sinemasının gerçek bir klasiği olan capcanlı ve dupduru bir film de vizyondadır. Bir şiir, bir öykü, bir romandan bir filme durak durak akıp gidiyor yolculuğumuz. Bir şiirin ilk dizesini kendisine isim olarak alan romandan son dizesini isim yapan filme: Vesikalı Yârim!

    Türk sinemasının en üretken ve en unutulmaz senaristi Safa Önal, Lütfi Akad'ın teklifiyle Sait Faik'in Menekşe Vadisi'nden esinli senaryosuyla unutulmaz diyaloglar ve sahneler yazar. Türkan Şoray bir taze kadındır ki güzelliği can alıcıdır; İzzet Günay dokunaklı bakışlarıyla ve kaytan bıyıklarıyla karşımızdadır. Nefis bir tango seyreder gibiyizdir, ..ritimli müzikler ve müthiş ahenkli hareketlerle saplanıp kalırız ekrana. Saplanıp kalır içimize bir şeyler. Bir tığ gibi diyorum ya; bir tığ gibi saplanıp kalır Türkan'ın güzelliği, İzzet'in bakışları. İmkansız bir aşk saplanıp kalır. Şükran Ay'ın sesinden bilhassa Kalbimi Kıra Kıra şarkısının rüzgârıyla ve sair şarkılarla iç içe mükemmel bir melodram havası eser. Yer yer trajedi... Lütfi Akad ustaya minnet duyarız.

    Halil'dir bu kez karşımızda olan. O da evli, iki çocuklu... Babasıyla manavlık yapar. Tıpkı Menekşeli Vadi'deki gibi Beyoğlu'nda bir meyhanede bir kadına aşık olur. Sabiha'dır bu kez karşımızda olan. ... Bir sahne.. Halil sorar; '' Sabiha asıl adın mı?'' Sabiha cevap verir; ''Yok yalancı. Takma isim olsa Sabiha mı olur?'' ... Safa Önal, bu tarz etkileyici, güçlü diyaloglarla unutulmaz repliklere hayat verir. Tam elli senedir kuşak kuşak yaşayan... Sahici adı Sabiha'dır ki böylece şehvet metası kostümünden sıyrılıp sevdiğinin hayatına kendi öz kimliği ile girer. Bu çok mühimdir, çok.

    Halil, Menekşeli Vadi'deki gibi evini, karısını, çocuklarını terk eder. ''Kokulu ve boyalı kadın'' Sabiha ile yaşamaya başlar. ... Yine bir sahne.. Halil, ''Boyanı silmişsin, kokun da gitmiş.'' der. ..Ve biz Menekşeli Vadideki Bayram'ın ''... ama boyalı, kokulu kadın hiç koklamamıştım.'' sözlerini tahattur ederiz! Biz durmadan bir şiir, bir öykü, bir roman ve bir film arasında bir şeyleri tahattur edip dururuz. ...
    Halil her ne kadar evli de olsa, ''Nerelere gidiyor, neler yapıyorsak hepsi bende ilk'' diyeceği duyguların alkımında uçar. Sabiha ise Halil'in evli olduğunu öğrenince artık bir göl gibi sularını içine çeker.
    ... Hep bir sahne..
    '' - Evli misin, evliymişsin diyecektin.
    - Diyemem.
    - Niye diyemezmişsin. Korkun ne?
    - Ya evet derse? ''
    Budur işte Vesikalı Yarim'i büyüten, büyüten, büyüten...
    Sabiha, bağırıp çağırmadan tavırlarıyla bağırıp çağırır.
    Ve - âh - o tüm zamanların en iyi film repliklerinden biri:
    '' Sevgi de yetmiyormuş; çok eskiden rastlaşacaktık! ''
    Sabiha evi terk eder.

    Halil, Bayram'ın Seher için ettiği kavgaları Sabiha için eder. O da hapse girer. Lakin Sabiha, Seher gibi değildir. Burada ayrılır, film ile öykü... Sabiha Halil'e sulusepkin sevdalıdır. Halil içeride iken sevdasına sadık kalır, vesikasını kendi içinde yırtar. Ama, ama, ama... En geçilmez bir dağ gibi arada karısı ve çocukları olunca geri çekilmek ister Sabiha. Vesikalı Yârim'de böyle iplik gibi yağmurlar yağar. Sonra Sabiha, Alnımda Bıçak Yarası'ndaki Zehra'ya da benzemez. ''İki elin kanda da olsa gel '' diye telgraf atan kadın değildir o. ''Sana benden yar olmaz'' diye mihnetle çekip gidendir. Halil o mektubu alır, Boğaz'da bir daha okur. Halil o mektubu alır, buruşturup yere atar. Halil o mektubu tekrar yerden alır, cebine koyar. Böyledir ve budur Vesikalı Yarim.
    Sahneler, sahneler... Halil ümidini kessin diye Sabiha ''işe'' tekrar başlayınca.. Halil Sabiha'yı bıçaklar. Ancak Sabiha, Halil'i ele vermemek için ''ben kendimi bıçakladım'' deyince Halil; ''Asıl şimdi yıktı beni'' deyiverir. Tahattur, tahattur, tahattur.... Menekşeli Vadi'de kendisini kimin yaraladığını söylemeyen Seher için Sait Faik de şöyle yazmamış mıydı: ''Seher'in yaptığı erkeklik de Bayram'ın elini kolunu beygir bağlar gibi bağlıyordu.''

    Halil de sonunda evine döner. Kapıyı çalar. Oğlan çocuğu şaşkın; ''Anne babam geldi.'' diye sevinç ve korkuyla karışık, karmakarışık seslenir. Halil'in karısı (ismini bile bilmeyiz!) kenara çekilir, yol verir ona. Halil içerideki odaya girer. Kızını da yanına sokuşturur. Oğlan; ''Başımı okşadı benim, kalacak mı?'' diye sorar. Kardeşiyle kapı deliğinden bakışırlar... Kadın içeride tek kişilik (ah!) bir yer yatağı serer. Yastıklar.. çarşaf.. yorgan... İki eli önünde, Necatigil dizeleri gibi - saygılı, tutuk... dünyanın en güzel sorusunu sorar:
    - Aç mısın?

    Halil başıyla hayır der. Tek kelime yok. Biteviye bir hüzün... Sızılı, tırtıklı, derin. Melodramın doruğu. Bağırası gelir insanın. Halil, Bayram gibidir artık. ''Bostana ben gideceğim ana!''

    Sabiha aşktan yanıp tutuşsa da Halil'i çocuklarıyla sarmaş dolaş görünce; büsbütün melal dolu gözleriyle kalabalıklara karışır. Nereye gider Sabiha? Ah Sabiha! Kime ağlayalım; sana mı, yoksa adını bile bilmediğimiz iki çocuğun anası kadıncağıza mı? Ya Halil? ... Anlatılamıyor bazı şeyler. Ve henüz bitmiyor yolcuğumuz.

    Bilmem inanır mısınız; bütün bu anlattıklarımdan habersiz, altı sene evvelki yazdıklarımı ansıyorum burada; (Tahattur derdi Veli'nin oğlu...)

    bütün bohem dolu günlerden sonra
    kahrolası aralık'lardan, pis ağustos'lardan sonra..
    bir gece, koşarak döneceğim evime,
    evime:
    karıma, çocuklarıma...
    merak etmiş olacaklar beni.
    karım, sanki hiçbir şey olmamış gibi
    tatlı tatlı bakacak yüzüme
    affeder gibi soracak:
    aç mısın?

    Feylesof
  • Anlatamam derdimi dertsiz insana
    derd çekmeyen dert kıymetin bilemez
    derdim bana derman imiş bilmedim
    hiçbir zaman gül dikensiz olamaz

    gülü yetiştirir dikenli çalı
    arı her çiçekten yapıyor balı
    kişi sabır ile bulur kemali
    sabretmeyen maksudunu bulamaz

    ah çeker aşıklar ağlar zarınan
    yüce dağlar şöhret bulmuş karınan
    çağlar deli gönül ırmaklarınan
    ağlar ağlar göz yaşların silemez

    veysel günler geçti yaş altmış oldu
    döküldü yaprağım güllerim soldu
    gemi yükün aldı gam ilen doldu
    harekete kimse mani olamaz...
  • ''Mihail Averyaniç iç çeker: - Ah! Şimdiki nesilden akıl mı beklenir! - Diye söylenirdi. Ve önceleri nasıl sağlıklı, neşe dolu, ilgi çekici bir yaşam sürdürdüklerini, Rusya'da ne kadar zeki bir aydın sınıfının bulunduğunu ve bu sınıfın dürüstlük ve dostluk kavramlarına ne büyük değer verdiğini anlatmaya koyulurdu.''
    Anton Çehov
    Sayfa 23 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • ''O yoksa ellerin, dudakların hiçbir şeye yaramıyor mu
    Bütün gücün, bütün umutların yalnız onun için mi
    Gelmese de her yerde yine onu bekliyor musun
    Özlemin o kadar büyük mü, anlat, o kadar derin mi

    Seviyorsun , Seviyorsun, Seviyorsun''

    Beklenmedik bir anda karşınıza çıkan yabancı ama en yakın gelen ses tam da ortadan bölüyor hayatınızı. Her şey ayaklarını yitirmiş bir gerçeklikle ilerliyor; ne gece ne sabah ne sonrası yaşıyorsun. .. Ne çaresini aramak ne de bahanesini bulmak sadece yaşamak. Hayatın gerçekleri kurduğunuz hayallerden çok farklı...Olsun : aşkta mutluluk getiren doğru insanların sevgi dereceleri eşit insanların buluşması Kapasite meselesi yani. Gönül kabımız vardır ve o insanı bulabildiysek gerçekten aşık olmaktan söz edebiliriz; kendimizi bir tek insana adamaktan. .. Ben hep içimden dua ettim Allah'ıma nasıl içimden sevdiysem seni öyle bütün kalbimle ellerim göğsümde yalvararak; korkmadan sende kaybolarak . Hep gel istedim gel ve kal; gel ve bitme. Çocukça belki biliyorum ama toparlanıp gidemiyorsun ki onca beklemişsin onca sevmiş onca dua etmiş...Sonra sırf geldin ama kalmadın diye söyle çekilip gidilir miydi senden? Ben hep içimden dua ettim Allah ' ıma nasıl içimden sevdiysem seni öyle. ..Sendin avuçlarımı açarak ilk istediğim içimi çeke çeke ağlayarak hem de... Ah be sızı 'm ah be sesimdeki neşe ah benim tatlı telaşım ah benim gaye-i hayalim sessiz duam Yakarışım. Ben seni tövbelerimden vazgeçerek sevmişim dersiniz de sevdiğinizin bir sözüyle yerle bir oluveririr, aynı sevdiğiniz alıverince gönlünüzü bütün durgun şelale duygulanır , hüzünler sevinç, bütün bozgun yemiş bağlarınız gülistan olur. .Kaç gündür kelimeler ile dolu asude heybem. Cümle olmak için umutla seslenmeni bekleyen. Bitmese de bu sessiz bekleyiş eliniz yüreğinizde dua dilinizde tamam ben bittim der, eviniz şehriniz tüm dünyanız dar gelir çeker gidersiniz.
    ''Öyleyse bırak kendini kollarına aşkın
    Yüreğin yaşadıkça bu güzel acıyı çeksin
    Anladım; sen onu toprak olana kadar

    Seveceksin, Seveceksin, Seveceksin ''
    https://www.youtube.com/watch?v=s_N98p079ls
    Duygusal okumalar..
  • “Hâlâ onun öldüğüne inanamıyorum.” “O ölmüş olamaz.” “Ölüm sana yakışmadı.” “Son şakasını yaptı ve öldü.” Gibi sözler söyleyerek ölümü şaşılacak bir şey sanır kimi insan.

    Çok cenazeye şahit olmuşsunuzdur. Hiç “vefat etti, keşke yaşarken âhireti için daha fazla şeyler yapsaydı ve şu günahlardan kaçınsaydı” diyeni duydunuz mu? Mutlaka bu yaklaşımda olanlar da vardır ancak büyük çoğunluğun ortak görüşü vefat eden kişi kaç yaşında olursa olsun, hatta çok yaşlı dahi olsa zamansız gittiği, hayata doyamadığı, görmek istediği yerlerin bir kısmını göremediği, kariyerinde yeterince yükselemediği, torununun sünnetine yetişemediği gibi söylemlerden öteye gitmemekte. Yani yine bu dünya yine bu dünya. Oysaki âhirette dünya hayatında yaptığı hatalar karşısına getirilen ve Allah’ın ayetlerini inkâr eden insan yaşadığı hayattan pişmanlık duyarak derin bir ah çeker ve dünyadayken insan olarak yaşamak yerine “keşke toprak olsaydım!” der (78 Nebe Suresi Ayet 40).
  • Yaşlı kadın, usulca odasından çıktı. Salondan torunu ile gelinin sesleri geliyordu:

    "-Oğlum, sofra hazır, çorbanı koydum; haydi gel de soğutmadan ye!.."

    Salonun en kuytu yerine geçti, yerde kendine ait köyden getirdiği minderin üzerine oturdu. Çocuk, babaannesini görünce:

    "-Babaanneciğim, gel beraber yiyelim!.." dedi.
    Yaşlı kadın mânidâr bir şekilde iç çektikten sonra:

    "-Evin erkeği gelmeden akşam sofrasına oturulmaz. Hele babanız gelsin, beraberce yeriz inşaâllah!" dedi.

    Evin gelini:

    "-Aman anneciğim, eskidenmiş onlar!.. Şimdi acıkan yemek sofrasına oturur, o da gelince yer." dedi. Yaşlı kadın:

    "-Kızım, nasıl insanların bir edebi, hayâsı, iffeti varsa, evlerin de iffeti ve edebi vardır."

    Torunu dayanamayarak alaycı bir tavırla söze karıştı:
    "-Yaa babaanne, neymiş bu evlerin iffeti... Anlat bakalım, merak ettim!.." dedi.

    Yaşlı kadın söze başladı:
    "-Biz küçükken annelerimizden önce babalarımızın karşısında edepli oturmayı öğrenirdik. Evde babamız, annemiz varken ayağımız uzatıp oturmaz, büyüklerimiz konuşurken söz hakkı verilmedikçe söze dâhil olmazdık. Büyüklerimiz odaya girdiğinde hemen toparlanır, kalkıp onlara oturmaları için yer verirdik. Aslâ babamız sofraya oturmadan sofraya el uzatmazdık.

    Babamız gelir, «Besmele» çeker, «Haydi buyurun.» derdi. Huzurla hepimiz başlardık yemeğe... Sonunda da sofra duâsını kardeşlerimiz aramızda sıra ile okurduk. Hiç âilece yenen yemek kadar lezzetli yemek olur mu? Bu sofranın edebidir, yavrum!.."

    Torunu:
    "-Bu kadar baskı karşısında depresyona girmez miydiniz babaanneciğim!" dedi.

    "-Hayır, yavrum bizim zamanımızda saygı olduğu için sevgi hep bâkî kalırdı. Sevgi var oldukça da hiç depresyona giren olmazdı. Yemekler lezzetli, uykular dinlendiriciydi. Biliyor musun? Ben depresyon kelimesini ilk defa burada duydum, hattâ köyümüzde bir tane akıldan mahrum birisi vardı, «Deli İbram» derlerdi.

    Vallahi, o bile o kadar mutluydu ki, anlatamam. Akşama kadar sokakta çocuklarla oynar, acıkınca bir kapıyı tıklatır; «Aba acıktım, aba su ver!» derdi. Hangi kapıyı çalsa, boş çevrilmezdi. Berber saçları uzadıkça tıraş eder, hamamcı arada yıkardı.

    Cumaları esnaf elinden tutar, namaza bile götürürlerdi. Yani hiç kimse onu dışlamazdı..
    Şimdi hiçbir şeye saygı kalmadı. Bak evlere bile saygı yok bu şehirde! Herkes akşam olduğu hâlde perdelerini örtmemiş, bütün evlerin içi görünüyor, ama kimse utanmıyor. Biz daha hava kararmaya başlamadan kalın perdelerimizi çeker, ondan sonra evin ışıklarını yakardık. Hattâ perde kapalıyken üzerimizi değiştirmeye edep eder; ışığı söndürür, yere çömelir öyle üzerimizi değiştirirdik. Gölgemizin bile dışarıdan görünebileceğini düşününce yüzümüz kızarırdı."

    Bu sırada gelini, oturduğu yerden kalktı, mahcup bir edâ ile salonun perdelerini çekti.

    "-«Evin edebi, önce perdesinin çekilip çekilmediğinden belli olur.» derdi büyüklerimiz...

    Evler, kocaman duvarlarla çevrilmiş avluların içinde olduğu hâlde hiç kimse iç çamaşırlarını ulu orta asmazdı, ev ahâlisinden bile edep ederlerdi. Ben daha küçükken giydiğim şalvarı en ön ipe asmışım, hemen anam gelip; «Kız, baban bugün avluya çıktı, senin şalvarın asılı idi, utancımdan yerin dibine girdim. Bir daha öyle ortaya asma, çamaşırların en arkasındaki ipe as!.. Üstüne uzun bir tülbent ört, sonra mandalla...

    Altında ne olduğu görünmesin!.. İffetimiz, edebimiz bir giderse, ortada îmanımız kalmaz!..» dedi. Tabiî ben 12 yaşlarındaydım, annem bunları bana söylerken ben yerin dibine girdim. Şimdi öyle mi? Geçende bir nefes alayım diye balkona çıktım, karşı komşu, bütün çamaşırları asmış uluorta, ben utancımdan hemen içeri girdim.

    Bugün yemekler dışarıda yeniyor, «göz hakkı» oluyor, kimse umursamıyor. Çarşı pazardan alınanlar şeffaf poşetlerde eve geliyor; alan var, alamayan var. Göz hakkı, kıskançlık oluyor bu yenenlerde...

    Hiç şifâ olur mu yavrum? Bizim Peygamberimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem, «Yemeğinizin kokusu ile komşunuza eza etmeyiniz.» buyuruyor. Bugün kokuyla, gösterişle çevredekilere hep ezâ veriliyor. Tabiî ki yenilenler içinize sıkıntı veriyor. Sonra da «depresyon» diye diye doktorlara gidiliyor.

    Evin bir edebi daha vardır ki, en önemlisi de budur herhalde... Evin içinde yaşananlar, aslâ dışarıda anlatılmaz; yenenler, içilenler, muhabbetleşmeler, kavgalar... Bu da evin iffetinden sayılır ve hiç kimseye anlatılmazdı.

    Bu yüzden problemler ev içinde kolaylıkla çözülürdü. Zaten Peygamberimiz de özellikle karı-koca arasında olanların etrafa yayılmasının ne büyük bir günah olduğunu hep hadislerinde anlatıyor, değil mi Leylâcım!.." dedi gelinine... Leylâ mahcup bir şekilde:
    "-Evet anneciğim." diyebildi.

    Torunu:

    "-Babaanneciğim, şimdi facebook diye bir şey var; insanlar gittikleri lokantalarda yedileri şeylerin fotoğrafını çekip binlerce kişiye gösteriyorlar!.."

    "-Aayy ne ayıp... İnsan hiç yediğini söyler mi?"

    "-Âh anneciğim, her hâllerinin fotoğrafları var. Gezdikleri yerlerin, yedikleri yiyecek-içeceklerin, aldıkları eşyâ ve kıyâfetlerin, hattâ beylerinin aldığı çiçekleri üzerinde yazdıkları notlarla paylaşıyor insanlar..."

    "-Yavruuum, sen neler diyorsun? Kıyamet koptu kopacak desene... Evler çırılçıplak kaldı desene..." dedi gözyaşları içinde anlatmaya devam etti:

    "-Biz beylerimizle yan yana yürümeye ar edinirdik; dul kalanlar var, evlenemeyenler var. Onların gönül yaralarına tuz basmayalım diye, beylerimizin bir adım gerisinden yürürdük... Şimdi kavgalar ortada, sevmeler ortada...

    Tabiî ki, hiç mahremiyet kalmayınca samimiyet de kalmıyor. Evin bereketi, büyüklere saygıdadır. Evin iffeti, örtülen perdedir. Sevginin iffeti, gizliliktedir. Gözün iffeti, göz kapaklarındadır. Bedenin iffeti, tesettürdedir. Utanma, hayâ, îmandan bir şûbedir. Bakın size, benim annemin anlattığı bir hikâyeyi anlatayım.

    Hikâye dedimse, adı hikâye... Aslında bir hadîs, hadîs-i kudsî hem de... Yani mânâsını Allâh'ın Peygamber Efendimize haber verdiği, sözlerini ise Peygamberimizin kendi sözleriyle ifade ettiği bir hadis...

    Bu hadîs-i kudsîye göre:
    "Allah Teâlâ, Âdem aleyhisselâm'ı yarattığı vakit Cebrâil aleyhisselâm ona üç hediye getirdi: İlim, hayâ, akıl. Ona dedi ki: «Ya Âdem!.. Bunlardan dilediğini seç!..»
    Âdem aleyhisselâm aklı tercih etti. Cibrîl aleyhisselâm hayâ ve ilme, makamlarına dönmelerini emretti. Hayâ ve ilim dediler ki:

    "-Biz, âlem-i ervâhta (ruhlar âleminde) hep beraber idik. Birbirimizden aslâ ayrılmayız. Ruhlar cesetlere girdikten sonra da aynı şekildedir. Ve akıl nerede olursa, biz ona tâbî oluruz.
    Cibrîl aleyhisselâm da öyle ise yerlerinize yerleşin!.." diye emretmekle akıl dimağda, ilim kalpte, hayâ da gözde yerleşti."

    İşte bu hadîs-i kudsîde de anlatıldığı gibi, hayânın makamı gözdür. Bu yüzden hem gözümüzü korumak önemlidir, hem de göze hitâp eden şeyleri kontrol altında tutmak..."

    Gelini:
    "-Haklısın anneciğim, biz iffetimizi kaybettikçe buhranlarımız arttı." dedi.

    Torunu kaşığı sessizce bırakıp:
    "-Ben babam gelince yemeğe başlayacağım, anneciğim!" dedi.
    Babaanne de söylediklerinin evlatları üzerindeki tesirini görünce sessiz bir şekilde Allâh'a hamd etti.
  • Yine övgülere mazhar olmuş bir kitabın yorumuyla karşı karşıyayız. İşin aslı kitaptan nefret etmiş falan değilim ama yine de okurken epeyce dalga geçtiğimi söyleyebilirim, özellikle de ismiyle. Ah kötü ben...

    Bir şiir ile açılışı yapalım.

    İki yabancı olmadan önce,
    İletişimle.
    İki yabancı olmadan önce,
    Edebiyat ile.
    İki yabancı olmadan önce,
    Dostluk ile.
    Ve iki yabancı olmadan önce,
    Redaksiyon ile...

    Yukarıda verilen şiirin ana duygusu nedir?

    Tamam, ciddi olalım. Minik ipuculu yorumumuz geliyor.

    Şu an isimlerini hatırlamakta zorlandığım ana karakterlerimiz 15 yıl evvel tanışmış, arkadaş olmuş, aşık olmuş, birbirlerinin en yakın dostu olmuş ve dünyanın en saçma ayrılıklarından birini yaşamıştır. Ve aradan geçen 15 yılın sonunda ikinci bir şans elde ederler, falan filan. Üzgünüm ama aşırı klişeydi, zerre duygu hissetmedim ve yaşadıklarını düşündüğümde kimse aşkın varlığından dem vurmamalı gibi geliyor.

    Bakın, adam yurt dışına gidiyor. O ara yaptıkları bir konuşma var, gülsem mi ağla- kahkaha atsam mı bilemedim. (Anladınız inceyi, devam.) Diyor ki kadın, sana gitme deseydim ne yapardın? Adam da gitmezdim ama senden nefret ederdim diyor. Ay paşam, teşekkürler. Egonu da al git, der sanıyoruz kızımız ama peki beyim, diyerek ağlamayı yeğliyor.

    Neyse atarlı ergenimiz gidiyor, zorlu hayat şartları ve teknolojinin henüz ucuzlamadığı bir dönemde olduğumuz için kızla iletişim kuramıyor falan filan. Kız da ona ulaşamayınca hayatına devam ediyor ve böylece yıllar geçiyor, bıdı bıdı bıdı. Hepsini geçtim. Aşırı klişe "gizli sır"rı da evlenip boşanmaları da birbirlerini hiç unutamayıp ama ne hikmetse hiç merak etmeyip aramayıp sormamaları da. Tek bir şey yetti bana bu kitap için.

    Oğlumuz, heh hatırladım Mattihas Bey, yıllar önceki gidişinde sürekli annesini aramakta ama kızımızı aramamaktadır. Çocuğun dâhi annesi ve ondan geri kalmayan yavuklusu arasında şu ilginç konuşma geçer:

    -Matt'den haber aldınız mı?
    +Tabii, beni her hafta arıyor.
    -Aaa öyle mi? Beni aramasını söyler misiniz?
    +Tabii arım, balım, peteğim.

    Bakın, ilk olarak ey üstün zekalı kadın, neden sormazsın: Nasıl arıyor sizi? Acaba neden beni aramıyor? Hani Matt sana daha önce demişti ya konuşmanın her dakikası 75 dolara mal oluyor!

    Ya da iyi niyet timsali, çiftimizin şakşakçısı annecik, sen oğluna sorsana neden sevgilini aramıyorsun çocuğum? Hani onun için dağları delerdin Ferhat misal?

    Ve bu yetiyor mu yazara? Yetmiyor tabii ki.

    15 yıl sonra oğlumuz şöyle diyor: Seni aramamış değilim, arayamadım çünkü annemi karşı ödemeli arıyordum.

    Vay canına. Bu alkışlanmaz mı arkadaşlar? Annen aracılığıyla bunu iletmek aklına gelmez, çünkü hayatının aşkını niye düşünesin ki? Ya da onun seni düşüneceği, merak edeceği, özleyeceği gibi banal ve insani şeyleri aklına getiresin?
    Ahmak herif.

    Neyse. Tüm bunların ardından gelen ağır ve bariz dramlar var. Saklanan çok mühim sırrımızla ilgili. (Ühü, ühü. Mendiller hazır mı?)

    Aradan 15 yıl geçmiş, hayatınız berbat durumda, kadına ulaşmaya bir kez bile uğraşmamışsın ve evlenip yoluna devam etmişsin; ama sırlar açığa çıkınca ortalığı ayağa kaldırıp ağzına geleni söyleyebilirsin çünkü sen artık daha olgun, daha aşık ve pişman bir adamsın. Kadın da hepsini sineye çeker çünkü şey aşık olmak bu, öyle değil mi? Bir tokat atarsa diğer yanağını çevirip o yanağı yıkamazsın falan.

    Şunu fark ettim ki yorum yaparken kitaptan nefret etmeye başladım. Nerden elime geçtin be kâbus?

    Ayrıca redaksiyon korkunçtu. Ciddi anlamda insanın beynini allak bullak eden cümleler vardı içinde. Hep dedim, anlayan beri gelsin ama gelen giden olmadı. (Birkaç örnek isterseniz buyurun: "Nutella mı a la Grace? (Sayfa 287) / "Senin fotoğrafını ilk tanıştığımız gün çektiğim yerden düğmeyi alırken çekmiştim." (Sayfayı bilmiyorum ama cidden var bu cümle.) / "...onunla aynı yerde daha fazla çalışmama, tamam mı?"

    Tavsiye etmiyor, etmiyor ve etmiyorum. Sevgiler, saygılar.