• Gözleriyle beni okşayarak:
    Benim temiz yavrum, duru kaynağım, dedi. Ne kadar da akıllısın... Ah, seni şehre, okumaya bir gönderebilsem! Büyük bir insan olurdun! Dönüp kıyıya doğru bir adım attı.
    Gözlerimin önünde şimdi: gürültülü derenin kıyısında durmuş; ellerini başının arkasında kavuşturmuş; parlayan gözleriyle, tepelerden gelen rüzgarın kovaladığı beyaz bulutlara bakıyor...
    O anda ne düşünüyordu acaba? Beni şehirdeki okula göndermeyi mi? Ben onun kaputuna sarınmış şunları düşünüyordum:
    Keşke ağabeyim olsaydı Duyşen! Kollarına atılıp ona sarılır, gözlerimi yumar, en tatlı sözleri söylerdim kulaklarına. N'olursun Tanrım Duyşen ağabeyim olsun!
  • Duyşen:
    Okuma yazmayı, sayı saymayı öğreteceğim size, dedi. Harflerin, rakamların nasıl yazıldığını göstereceğim. Bildiğim ne varsa hepsini öğreteceğim.
    Bildiği ne varsa hepsini öğretti. Şaşılacak derecede sabırlıydı. Kalemin nasıl tutulacağını teker teker gösterdi hepimize; bu arada, anlamadığımız sözler de söyledi.
    Şimdi düşünüyorum da, Duyşen şaşırtıyor beni. Elimizde bir alfabe bile yoktu üstelik öğretmenimiz ne gramer biliyordu, ne öğretme yöntemi. Böyle şeylerin varlığından bile habersizdi.
  • Ah, nasıl tiksiniyorum bu kelimeden! Kumaydım. Hangi kokuşmuş, çürümüş çağda yaratmışlardı bu kumalığı? Kim yaratmıştı? Kuma olmaktan, insanın ruhuyla, bedeniyle tutsak olmasından daha küçültücü şey var mı dünyada? Zavallı kadınlar, mezarlarınızdan kalkın! Kızlıkları ellerinden zorla aşınmış kadınların, aşağılanmış kadınların ruhları, kalkın! Kalkın, kötü dünyaları, pis dünyaları titretin!
    Ben çağırıyorum sizi, ben, sonuncunuz! Ben, başkaldıran kuma!
  • Benim temiz yavrum, duru kaynağım, dedi. Ne kadar da akıllısın... Ah, seni şehre, okumaya bir gönderebilsem! Büyük bir insan olurdun!
    Dönüp kıyıya doğru bir adım attı. 
    Gözlerimin önünde şimdi: Gürültülü derenin kıyısında durmuş; ellerini başının arkasına kavuşturmuş; parlayan gözleriyle, tepelerden gelen rüzgarın kovaladığı beyaz bulutlara bakıyor... 

    - Keşke ağabeyim olsaydı Duyşen! Kollarına atılıp ona sarılır, gözlerimi yumar, en tatlı sözleri söylerdim kulaklarına. N'olursun Tanrım, Duyşen ağabeyim olsun!
    İnceliği, iyiliği, geleceğimizi düşündüğü için hepimiz seviyorduk öğretmenimizi. Küçüktük ama onun bu erdemlerinin hepimiz farkındaydık. Yoksa her gün o uzun yolu alır mıydık? Rüzgarda, karların arasında bata çıka, soluk soluğa tırmanır mıydık o tepeyi? Kendi isteğimizle geliyorduk okula. Gidip o soğuk ahırda donmamız için hiç kimse zorlamıyordu bizi. Okul öylesine soğuktu ki, birbirimizin yüzüne, ellerine, elbisesine hohlasak, hohladığımız yer hemen buz tutuyordu. Bazılarımız oturup Duyşen'i dinlerken ocağın yanında sırayla ısınıyorduk.

    1920'lerin Kırgızistan'nında idealist bir köy öğretmeninin ülkesinin aydınlanması için gösterdiği fedakarlıkların hüzünlü ve trajik öyküsü... 
    (Arka Kapak) 
  • İlk kar yağıncaya kadar, dağın eteğinde, çakıl taslarının üstünden gürültüyle akan dereyi geçerdik okula gitmek için. Kar yağdıktan sonra da geçerdik tabii, ama zor olurdu. Buz gibi su ayaklarımızı dondururdu. En çok küçüklerin canı yanardı; gözleri yasla dolardı. Duysen, biri sırtında biri kollarında, her keresinde iki çocuk taşıyarak hepsini karsı kıyıya geçirirdi. Bütün bunlar inanılmaz geliyor simdi bana. Herkes, ya bilgisizlikten, ya aptallıktan, Duysen'e gülerdi. En çok da kısı dağlarda geçirip arada bir değirmene inen zenginler alay ederdi onunla.
    Baslarında kalpakları, sırtlarında kürklü ceketleri, sırım gibi atlarının üstünden Duysen'in çocukları taşımasına bakarlardı. Öğretmeni gösterirlerdi gülerek.
    suna bak, derlerdi, nasıl olmuş da bugüne kadar görmemişim su herifi. Daha önce
    görseydim, kuma diye alırdım! Kahkahadan kırılarak, üstümüze su ve çamur sıçratarak yollarına devam ederlerdi sonra.
    Ah, arkalarından nasıl koşmak isterdim onların. Atların yularına yapışıp sinsi yılışık
    suratlarına doğru: Öğretmenimiz için nasıl böyle konuşursunuz? Aptal insanlarsınız siz, kötü insanlarsınız! diye bağırsam öyle rahatlayacaktım ki... Ama küçük bir kızın sözlerine kim kulak asardı? Gözlerimin acı yaslarını içime akıtarak kalakalırdım olduğum yerde. Duysen onların sözlerini duymazlıktan gelirdi; hiç aldırmazdı. Üstelik, söylenenleri unutturmak, bizi güldürmek için komik şeyler anlatırdı.
  • 80 syf.
    "Köye bir adam geldi. Sıradan biriydi. Sırtında siyah bir kaput vardı sadece. Genç, sırım gibi, sert bakışlı bir erkek. Babası yıllar önce bu köyden göçüp gitmiş. Önce, yıkılmış baba ocağını şenlendirmeye geldiğini zannetti herkes, ama öyle değildi. Onu dağların arasına sıkışıp kalmış bu ücra yere okul yapması için göndermiş devlet. Öyle dedi, elinde mühürlü bir kâğıt…

    Okul… O güne kadar bu köyde duyulmamış bir sözcük. Yaşlılar hiç de memnun olmadı bu durumdan. Toprak adamıydı hepsi. “Altlarındaki şilte, sofralarındaki aştı toprak.” Hem madem çocukları da onlar gibi yaşayıp gidecekti, okula ne ihtiyaçları vardı ki? İnsanların çoğu böyledir işte. Yakın zamanın küçük kazançları uzaktaki büyük kazançlardan daha cazip gelir. Çünkü insanların çoğu karanlıkta yürür. Bir adım sonrasını bile görmezler. “Bir şimşek çakarsa onun ışığında bir adım atarlar, tekrar karanlık çöktüğünde ise oldukları yerde kalakalırlar.”

    Genç adam bu yüzden olacak ki hiç uğraşmadı onlarla, mühürlü kâğıdı dayadı gözlerinin önüne. İnsanlar en kolay korkuyla güdülür çünkü. Askerdeki yılları ona, en küstah insanların bile daha güçlüler karşısında kolaylıkla küçülebildiğini göstermişti.

    O yüzden alçakların son silahı olan istihzaya sarıldılar. Altında bir atı, oturacak bir evi bile olmayan bu adam tek başına bırakın okul yapmayı geçinemezdi bile. Birkaç güne kalmaz kuyruğunu kıstırıp kaçardı. Aslında bunu söylerken bile dertleri başkaydı. “Sana biz mi bakacağız?” Mesele buydu! Genç adam, onlardan çocuklarını okula göndermeleri dışında hiçbir şey istemediğini söyleyince etrafından dağıldılar.

    Ona engel olmadılar ama yardım da etmediler. Köyün arkasında yükselen tepenin eteklerindeki eski ahırı okul yapmaktı niyeti. Kimse el uzatmayınca iş başa düştü. İşte böyle başladı Kurkuru köyünde Öğretmen Duyşen’in hikâyesi.

    Elinde kovalar, sırtında çuvallarla bir zaman girip çıktı eski ahıra. Kırık pencereler bir bir yenileniyor, kapı onarılıyor, eski ahırın etrafındaki otluk alan temizlenip güzel, düzenli bir bahçe haline getiriliyordu. Genç öğretmen bunları yaparken kimseden en ufak bir yardım alamadı. Her şeyi bir başına yaptı. Benim evde dayak yeme pahasına okulun avlusuna boşalttığım bir çuval tezek yardımdan sayılır mı bilmem. Ben kim miyim? Bu hüzünlü hikâyenin hem en çok kazananı hem en çok ezileni; yetim, sığıntı, zavallı Altınay.

    İlk karların düşmesinin yakınlaştığı günlerden birinde genç öğretmen elinde bir kâğıtla evleri tek tek dolaşıp okula gidecek çocukları kaydetmeye başladı. Bizim eve yaklaştıkça pır pır ediyordu yüreğim. Acaba amcam ve her gün düzenli bir şekilde dayağını yediğim yengem okula gitmeme izin verecekler miydi?

    Neyse ki birinin ak dediğine öbürünün mutlaka kara demesi ve amcamın devletten çekinmesi ilk defa benim işime yaradı ve böylece okul yıllarım başladı.

    Öğretmen Duyşen, okul saatlerimizi, köydeki işlerimizi aksatmayacak şekilde ayarladığı için pek çatlak ses çıkmadı.

    Ah o okul saatleri! Binlerce kişinin yaşadığı büyük kentlerin varlığını, içinde dağ büyüklüğünde buz parçalarının yüzdüğü denizlerdeki dev gemilerin hikâyelerini hep orada öğrendik. Ama o derslerde bizi okula koşa koşa götüren başka bir şey vardı asıl. Öğretmenimizin her birimizi aynı/her birimizi ayrı seven bakışları. Küçük bir dağ köyünün adam yerine konmayan çocuklarına dünyanın en önemli varlıkları gibi davranırdı. Hatırlıyorum da şehre gittiği bir gün, sırf bize iki gün içinde döneceğine söz verdiği için, dönüşte karlı bir havada yola çıktığından az kalsın kurtlara yem oluyordu. Ah, ne kadar ağlamıştım o gün, öğretmenimin haberi bile olmamıştı.

    Güzel günlerin kısa sürmesi eskimez bir kaidesidir insan kaderinin. Yengemin beni “sattığı” pis kokulu adam tarafından atın terkisine atıldığımda kolu kırılmış yüzü gözü kan içindeki öğretmenim arkamdan hala bağırıyordu.

    Yanında jandarmalarla iki gün sonra dağdaki bir çadırda buldu beni. Askerler o pislik herifi yaka paça götürdü. Öğretmenim hiçbir şey sormadı, ben hiçbir şey anlatmadım. Her şey gözlerimizdeydi. Daha on beş yaşındaydım. Birkaç gün sonra şehirdeki yatılı okula giden bir trendeydim.

    Şimdi düşünüyorum da Duyşen, okuryazardan biraz fazlasıydı sadece. Ama ben, üniversitede felsefe profesörü Altınay size yeminle söyleyebilirim ki o dünyanın en iyi öğretmeniydi.

    ***

    “Öğretmen Duyşen” Cengiz Aytmatov’un romanları kadar güçlü hikâyelerinden biri. 1920’lerin Kırgızistan’ında uzak bir dağ köyüne gönderilen “inanmış” bir köy öğretmeninin öyküsü. İçinizi ısıtır mı bilmem ama gözlerinizi yakacağını söyleyebilirim."

    SANDIKTAKİ KİTAPLAR | Mehmet SAİT - http://www.noktadergisi.info/...zi-yakar-h10726.html