AcZ, bir alıntı ekledi.
4 saat önce · Kitabı okuyor

Ey bir mavinin unutulmasından arta kalan!..
Ey sen var mısın?..
Ey olma!..

Ah, yağmur başlayacak
.
.
gece olsa da sussam..

Göğe Bakma Durağı, Turgut Uyar (Sayfa 37)Göğe Bakma Durağı, Turgut Uyar (Sayfa 37)
Hatice Mete, bir alıntı ekledi.
5 saat önce · Kitabı okuyor

Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim
Şöyle diyebilirim: "Gece yıldızlardaydı 
Ve yıldızlar, maviydi, uzaklarda üşürler"
Gökte gece yelinin söylediği türküler
Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim 
Hem sevdim, hem sevildim, ya da o böyle söyler
Bu gece gibi miydi kucağıma aldığım 
Öptüm onu öptüm de üstümde sonsuz
gökler
Hem sevdim, hem sevildim, ya da ben böyle derim 
Sevmeden durulmayan iri, durgun bakışlı gözler
Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim 
Duymak yitirdiğimi, ah daha neler neler
Geceyi duymak, onsuz daha ulu geceyi 
Çimenlere düşen çiy yazdığım bu dizeler
Sevgim onu alakoymaya yetmediyse ne çıkar 
Ve o benimle değil, yıldızlıdır geceler
Yürek zor katlanıyor onu yitirmelere 
Uzaklarda birinin söylediği türküler
Bakışlarım kovalar onu tellim her yerde 
Bakışlar sanki onu bana getirecekler
Böyle gecelerdeydi ağaçlar beyaz olur 
Artık ne ben öyleyim ne de eski geceler
Sesim arar rüzgârı ona ulaşmak için 
Şimdi sevmiyorum ya, eskidendi sevmeler
Şimdi kimbilir kimin benim olduğu gibi 
Sesi, aydınlık teni, sonsuz uzayan gözler
Sevmiyorum doğrudur, yürek bu hâlâ sever 
Sevmek kısa sürdüyse unutmak uzun sürer
Bu gece gibi miydi kollarıma almıştım 
Yüreğimde bir burgu ah onu yitirmeler
Budur bana verdiği acıların en sonu 
Sondur bu onun için yazacağım dizeler

Şiirler, Pablo NerudaŞiirler, Pablo Neruda
Güvercinlerin Yengesi, bir alıntı ekledi.
15 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Kimi gün öylesine yalnızdım
Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
Annem
Ki beyaz bir kadındır.
Ölüsünü şiirle yıkadım.
Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.

Ah'lar Ağacı, Didem Madak (Metis yayınevi)Ah'lar Ağacı, Didem Madak (Metis yayınevi)
dilek tekin, bir alıntı ekledi.
 Dün 16:14

Ah, canlılığım her zaman vardı elbette, sadece yaşamaya cesaret edememiştim, kendimi bogazlamıs ve kendimden gizlemistim; fakat şimdi bütün o baskı altındaki güç patlamıştı, yaşam denen o zenginlik, o tarifsiz kudret banan galip gelmişti.

Olağanüstü Bir Gece, Stefan Zweig (Sayfa 36)Olağanüstü Bir Gece, Stefan Zweig (Sayfa 36)

Tekfurun Kızı
Ben seni alamam ah Holofira
Azığım tam takır bineğim nalsız
Bir bende geçerim kalacağım yok
Dostlarım bivefa düşmanım yalsız

Kolum halat değil bakracımda kum
Ben seni alamam ah Holofira
Sade yoksulluktan yokluktan değil
Eline kir olsun elli üç lira

Amma ki alamam bir uzak sevi
Gelmişte çökmüş ta onlar gibi
Ben seni alamam ah Holofira
Geç git hiç bakmadan eylenme emi

Pusatları parlak bimbaş istesin
seni ulak elçi naim-i kral
Ben hoyrat söyleyeyim, el bana hoyrat
Gelip de ne diyeyim şu dillerim lâl

Ben seni alamam Ah Holofira
Baban kafirine kılıç üşürsem
Hemde gece bassam iti uykulu
Şöyle ya Allah’la bohçanı dürsem

Amma ki alamam yaradan beni
Ne ardıç ne çınar ufarak çayır
Koşumun gıcırdar ölmek dilerim
Bağrım kaynıyordur yüklerim ağır

Sen bir düş imişsin kuşluk çağında
Soluma tükürdüm rabbim gafurdur
Bilesin kavuşmak yoktur islamlıkta
Kavuşan kısmısı ancak gavurdur.

Süleyman Çobanoğlu

Serkan Mutlu, bir alıntı ekledi.
Dün 12:12 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Andrey Rublev-Hakikat Arayışı
Üç yıllık süre zarfında Rublov birçok şiddet ve cinayet olayına yakından tanık olur. Vladimir halkının Tatarlar ve onların Rus işbirlikçileri tarafından öldürülmelerine de şahit olan Rublov, kin ve nefretin yok edici gücünü ta iliklerine kadar hisseder. Yine Rublov, emirlerin fermanıyla ressamların kör edilişlerini ve bir Emirin kendi kardeşinin ağzına ve midesine kızgın kurşun doldurmasını seyretmek zorunda kalır. Kendisi de genç bir kadını kurtarmak gayesiyle giriştiği bir eylem sonucu saldırı halindeki düşman askerlerinden birini öldürmek zorunda kalır. Rublov artık yalnız ve kimsesiz biri olarak bir hücreye sığınır. Güzel bölüm "Andrey'in rivayeti ile musibet" kısmında ölmüş olan Teofanus'un hayaleti, öğrencisi Rublov'a görünerek kendisine 'hala iyiliğin kazanacağına olan inancını' taşıyıp taşımadığını sorar. Bu can alıcı soru sadece Rublov'a de­ğil, Gulak Rusya' sının başını çektiği XX. yüzyılın acı tecrübelerinin derinliklerinden bütün insanlığa sorulmuş bir sorudur. Andrey inleyerek şöyle der:

"Ah! Seni rüyamda görüyordum ... Onlar, her yeri yıktılar, yaktılar ve kadınlara
tecavüz ettiler. Kiliseleri darmadağın ettiler. Sen öldün, oysa ben bu musibeti
yaşamaya devam ediyorum. Gece ve gündüz insanlar için çalışıyorum ama
bunlara insan denir mi onu da bilmiyorum. Hayatım boyunca körmüşüm. Sen
haklıydın. Bir Tatar askeri gülerek kendileri olmasaydı da yine bizim birbirimizi
öldüreceğimizi yüzümüze haykırıyordu. Hayır! Ben artık buna devam edemeyeceğim."

Buna karşı Teofanus şu cevabı verir:

"Niçin? Onlar her şeyi yağmaladıkları için mi? Yaktıkları resimler dolayısıyla mı? Yok! Sen sadece günahlarının yükünü arttırdın. Benim de yarattığım bütün şeyleri yaktılar ama ben her defasında yeniden başladım. Sürekli işime devam ettim."

Bu, Rus zindanlarındaki cezasını çekmekte olan mahkum bir sanatçının evrensel
feryadıdır. Rublov, "Evet, her şeyi yaktılar." diye onaylar ve itiraf eder:

"Ben de bir günahkarım. Birini öldürmüşüm. Bir Rus askerini."

Teofanus:

"Bizim günahımız barbarlığa insani bir çehre kazandırıyor. İyilik etmeyi öğren.
Adaletli olmaya çalış ve Tanrı'nın günahları bağışlayıcı olduğunu hatırla!"
diye karşılık verince Rublov da:

"Onun bağışlayıcı olduğunu biliyorum. Öyleyse, ben de onunla sessizlik anlaşması yapıyorum. Ama sen neredesin? Cennette misin?"

diye sorar. Tarkovski'nin bütün yapıtlarında en sarsıcı olan o söz Teofanus'un
ağzından çıkar:

"Evet, ama bu öyle senin hayal ettiğin bir cennet değildir."

Dostoyevski' den esinlenen bu hikayedeki Alyoşa ve İvan arasında geçen söyleşide
bir kez daha Rus sanatında, imanın derinliklerindeki iyilik ve güzellik tartışılmaktadır. Andrey sükut eder. Tasvirlemek, imgelemek ve konuşmaktan vazgeçer. Yıllar sonra ansızın kendi elleriyle yaptığı bir çan onun yeniden kendine gelmesinin yolunu açar. Filmin renkli görüntülerinin arka planından son cevabı işitiriz. Dostoyevski'yi anımsatacak bir şekilde "Güzellik dünyayı kurtaracaktır." yargısı, çekilen acılara bir umut olur. Böylelikle sanat, mutlaklığın öteki yüzü olarak bilinir ve insanın cehennemi dünyasının üstündeki yerini alır. Sanatçının sorumluluğu, mutlak hakikati aramaktan başka bir şey değildir. Öyle ki ahlaki ve zor olan bu görev insanı cehennemden kurtarma çabasından da daha üstündür. Zira sanatçının çabası, böyle bir kurtuluşu da beraberinde getirebilme potansiyelini taşır. Tarkovski'nin Andrey Rublev üzerine
yazdığı kısa notlardaki özel mesajı da unutmamak gerekir:

"İmkansız olmasından çok, uçma arzusu, tekniğini bilmeden önce çanı yapma
hevesi, daha önce hiç kullanılmamış bir yöntem ile Ressamlık ... Bunların hepsi
öncelikle insana muhtaçtır. Yaratışın bedelini ödeme, kendini işinin derinliklerine
kaptırmak ... Yaratış bütünüyle sahici bir fedakarlıktır."

Tarkovski'nin yapıtları günümüzün kahramanlık destanları gibi dururlar. Oysa
yaşanılan zaman artık kahramanlığı önemsememektedir. Onun bütün filmlerinde,
insanın kendisini ve dünyayı tanımaya yönelik mücadelesi vurgulanmaktadır:

"Benim bütün filmlerimdeki ana tema ve gelecekte yapacağım filmlerimin ana
teması şu olacaktır: İdealist bir insan heyecan ve şevkle bir sorunun cevabını aramaktadır, hakikati tanıyabilmek için yürüdüğü meşakkatli yolda kararlı olup sabırla ve elde ettiği tecrübelerin şükrüyle hakikate yaklaşmaktadır. "

Tarkovski bu "idealist insan tiplemesi"nin yapıtlarının odak noktası olduğunu düşünüyordu. Şu an bütün filmlerini göz önüne aldığımızda, onun sonsuz çabası sonucu ortaya çıkan bu "insan tiplemesi"nin yapıtlarının can damarını teşkil ettiğine yakından tanıklık etmekteyiz. Andrey Rublev'in sonunu hatırlayalım!
Herkes genç Boris'in kilise çanı için gerekli olan döküm sırrını bildiğini zannetmekteyken gerçekte Boris bunu bilmemektedir. O, sadece çanın kullanım sırrını öğrenebilmek için araştırmaya hazır olduğunun farkındadır.

Bu yolda canını tehlikeye atarak ilerlemektedir. Sonunda başarıya ulaşır. Boris
çanı yapmayı başarır ve gözü yaşlı bir şekilde Rublov'un kucağına düşer.
Tarkovski, "Ben bu gencin seçmiş olduğu yolu çok iyi biliyordum. O, çanı, belli
olmayan sonuca kendisinin bile göstereceği tepkiden habersiz (meydana gelecek
sonuç ve belayı hesaba katmadan) olarak yapmıştır. Bu, dünyadaki en asil davranıştır ... Sanatçının içindeki bu alev, onu ızdıraplara sürükleyerek yıpratan ve nihayetinde onu canından eden bu düşünce, dünyada yapılabilecek işlerin en önemlisi ve hayırlısıdır. " der.

Kayıp Umudun İzinde, Babek Ahmedi (Sayfa 207)Kayıp Umudun İzinde, Babek Ahmedi (Sayfa 207)
Osman Y., Kapıyı Anahtarla Açmak'ı inceledi.
 Dün 00:51 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

GELİN KIRALIM ÖN YARGILARIMIZI, TANIYIN ŞU GÜZEL ADAMI

Hıncal Uluç 80 yaşında. Bu da demek oluyor ki neresinden baksan Türkiye'nin 70 yılına tanıklık etmiş.. Az şey midir bu? Bazıları için garip kahkahasıyla gereksiz aykırı birisi, bazıları için içi boş bir zevzek, bazıları için yıllarca okumaktan vazgeçemediği bir köşe yazarı.

Şimdi sözü kendisine bırakıyorum, birkaç dakika okuyup kararı siz verin, umarım sıkılmanıza sebep olmam. Kısa sayılabilecek yazılarından oluşan bir kitap bu. Sadece birkaç yazısına değinerek,alıntılarla biraz olsun tanıtmaya çalışayım size "yazar" Hıncal Uluç'u..

-Anahtar.. Bu Ne Anahtar Sözcüktür Yaşamda.. ,

"Her eve gelişimde kapıyı anahtarla açmaktan yoruldum" demiştim. Ne güzeldir zili çalmak ve size birinin kapıyı açması. Bunu sağlamak için anahtarı bir başkasına vermeniz gerekir. Ki gelsiz sizden önce eve. Evi ısıtsın. Sımsıcak yapsın. Yuva yapsın. Kapıyı çaldığınızda koşsun, kucaklasın kapıda sizi. Mutluluk tariflerinden biri bu mu acaba?

Birini bulursunuz . "işte bu!" dersiniz. Anahtarı verirsiniz. Bu, özgürlüğünüzü terk edişiniz anlamına gelir. Bu, yüzük vermekten de öte bir sadakat yeminidir.

-Sevginin Ve Değerin Ölçüsü,

İnsanlar bazen kendilerini kandırır ya da şüpheye düşerler, "Ona karşı duygularım çok karışık.. Seviyor muyum acaba?" Sevginin ve değerin en yanılmaz ölçeği, tercihtir, önceliktir.

"Hadi sinemaya gidelim" dediğinizde arkadaşınız ," Tabi harika" demeden önce "Ne film oynuyor?" diyorsa hele hele ardından," Ben o filmi sevmem" deyip buluşma teklifiniz reddediyorsa mesela, bilin ki asıl sevdiği sinemadır. Siz değilsiniz. Siz ancak onun ilgisini çekecek bir film ve boş bir zamanını bulabilirseniz, onunla buluşabilirsiniz. Bunun adı da sevgi olamaz tabi. Sevgide önemli olan bir arada olmaktır. Sinema bahanedir sadece.
Düşünün bakalım, sevdiğinizi sandığınız insanın hayatınızdaki öncelik sırası nedir?

-Bir Kıssa.. Birkaç Tane De Hisse!.. ,

Adamın biri ıssız bir yolda dalgın dalgın giderken bir çukura yuvarlanmış. Uğraşmış, uğraşmış çıkamayınca "imdat!" diye bağırmaya başlamış. Bir doktor geçiyormuş çukurun yanından. Sesleri duyunca,cebinden defterini çıkarmış. Bir reçete yazıp atmış aşağıya ve yürüyüp gitmiş. Adam çığlık atmaya devam ederken bir rahip gelmiş çukurun başına. Aşağıdaki adamı görmüş. O da bir kağıt çıkarmış cebinden. Bir dua yazmış, çukura atmış, yürümüş gitmiş sonra.

Derken bir arkadaşı görünmüş çukurun başında. "Hey Joe!" diye bağırmış çukurun içindeki. "Benim ben dışarı çıkmama yardım eder misin?" Arkadaşı hemen çukura atlamış. "Sen deli misin?"diye çıkışmış imdat çağıran, "Şimdi ikimiz de çukurdayız." "Doğru" demiş arkadaşı. "İkimiz de çukurdayız ama ben bu çukura daha evvel de düşmüştüm ve nasıl çıkılacağını biliyorum.."

Öykü beni niye bu kadar fazla etkiledi, düşündürdü diye düşündüm. Böyle arkadaşlıklar giderek azalıyor belki de ondan. Uygarlaştıkça uzaklaşıyoruz birbirimizden. Bugünün arkadaşlıkları birlikte eğlenmek için daha çok.
Birlikte terlemek, birlikte savaşmak,sırt vermek,omuz vermek gerekince bakıyorsunuz pek bir yalnızsınız..

-İfade Edemeyen Millet,

Babamın annemi ne kadar çok sevdiğini, annemin öldüğü gece anladım. Annem yaşarken bu kadar güçlü, bu kadar derinden, bu kadar ölesiye sevildiğini duymuş, hissetmiş miydi acaba? Asıl onun hakkı değil miydi, benden önce bilmek..

Ah o anlatamamak.. Her şeyi söylemenin mümkün olduğu yerde bile anlatamamak..
Nahit Ulvi Akgün'e sığınırdım o zaman. O anlatırdı benim adıma, ikimiz adına her şeyi. Siz de öyle yapın.İfade edemeyince şiire sığının.

"Bir şey var aramızda
Senin bakışlarından belli
Benim yanan yüzümden
Dalıveriyoruz arada bir
İkimiz de aynı şeyi düşünüyoruz belki
Gülüşerek başlıyoruz söze
Bir şey var aramızda
Onu buldukça kaybediyoruz isteyerek
Fakat ne kadar saklasak nafile
Bir şey var aramızda
Senin gözlerinde ışıldıyor
Benim dilimin ucunda"

-Babamı Bir Kez Daha Anarken,

"Anne tüfek" dedim. Ağlamaya başladı. Benim size bu satırları yazarken ağladığım gibi. Sıkıntı son haddine varmıştı ve babam anneme, "Benim çocuklarım bu bayram öksüz çocuklar gibi kalmayacaklar. Her zamanki gibi bayram yapacaklar. Tepeden tırnağa giydireceğiz, bayram sabahı elimi öperken harçlıklarını da vereceğiz hanım" demişti.

Neyle? İşte o tüfekle.Babamın bizlere sevgisi, atalardan gelen gururunun ve hayattaki en büyük keyfinin de çok ötesindeydi. Tereddüt bile etmemişti , bizim bayramımız için tüfeğini satarken. Sanki sözleşmişiz gibi, evde o tüfeğin lafı bir daha hiç edilmedi. Çünkü hepimiz, o tüfeklerin binlercesinden çok daha değerli bir şeye sahip olduğumuz biliyorduk. Sevgiye !..
-----------
Bunlar sadece birkaç yazıdan , kısa birkaç bölümdü. Eh artık size kalmış değerlendirmek..

Uyanup çerâg-ı bahtum bana yâr olurdı tâli’
Dem-i vaslun âh iy mâh bana bir şeb olsa vâki’
Ah, ey ay yüzlü! Bir gece vuslatına ulaşsaydım; bahtımın çırağı yanar, talih
de bana yâr olurdu.”

(Edirneli Nazmî, g. 3153/1)

Yaşlı Adam ve Nasihatları
Yalnızdı… Üzerinde yıllardır eskitemediği çizgili pijaması, yüzünde çizgiler… Kendi kendine konuşuyordu, her zaman olduğu gibi:

“-Hay Allah! Yine elektrik kesildi. Ne de karanlık oldu birden bire… İnsan ürküyor. Bilmem mezarda ne olur halimiz?”

Yeri neredeyse hiç değişmeyen kibrit kutusunu, yaşının verdiği ağırlıkla biraz geç de olsa buldu ve emin olmak için salladı.

“-İşte kibrit burada… Şurada bir yerde de mum olacaktı.Yakayım da gözümün önünü göreyim… Hah, tamaaam.”

Sonra yıllar öncesinde buluverdi kendini. Gülümsedi… Ve anlatmaya başladı, biri dinliyormuş gibi:

“-Çocukken, elektrik kesildiğinde, küçük odanın perdelerini açar, ay ışığında sohbet ederdik, annem, babam, kardeşim ve ben… Ne hoş olurdu Ya Rabbi!

Babam, köyde eşekten nasıl düştüğünü, annem, tarzancılık oynayayım derken, ağaç dalında nasıl asılı kaldığını anlatırdı… Biz de gülerdik.

Elektriğin kesilmesine hep sevinirdik. Çünkü birbirimize en yakın olduğumuz, hatıralarımızı, mutluluğumuzu ve acılarımızı paylaştığımız, güzel ve ne yazık ki nadir zamanlardı onlar… Başka günlerde televizyon seyretmekten, karşılıklı oturup konuşamazdık çoğunlukla.

Ah teknoloji! Nasıl da uzaklaştırdı insanları birbirinden… Ya da belki biz insanlar beceremedik. Her şeyden vazgeçip, görmemişler gibi davrandık. Sanki futbol maçları hanımlardan, filmler çocuklardan daha mı önemliydi? Yooo…

Huzurevleri daha mı sıcaktı sanki evlerden? Hem çocuklarını, hem ailesini, hem de anasını, babasını ihmal eder oldu insanlar. Zaten ben de, sırf huzurevine gitmemek için kalmadım mı böyle yapayalnız?

Ahh… Ah! Hay hak! Mum da ne güzel yanıyor. Yandıkça eriyor. Eridikçe aydınlatıyor. Aydınlattıkça bitiyor…”

Dede, aniden farklı bir ruh haliyle haykırdı:

“-Hazreti Ömer! Allah senden razı olsun! Ne ince, ne yüce insandın sen öyle… Kendi işi için ayrı, devlet işi için ayrı mumlar yakacak kadar, haramdan ve kul hakkından korkardın. O’nun ümmetiydin ne de olsa, Rasulullah’ın ashabıydın!Hazreti Ebubekir! Hazreti Hatice! Hazreti Fatıma! Hazreti Zeyd! Sizleri özledim…”

Biraz durakladı ve ağlamaklı bir sesle haykırdı tekrar:

“-Senin adaletine, Senin şefkatine, Senin nur yüzüne hasretim ya Rasulallah! Hasret bütün ağaçlar! Hasret bütün insanlar!

Çocuklarımın sesine, torunlarımın gürültüsüne hasretim…”

Ağladı… Sanki yıllarca hiç ağlamamıştı da, yıllar sonra bugün, ağlamaya bile hasret kalmışçasına ağladı…

Gayet iyi biliyordu ki, gözyaşı, kaderi değiştirmez. Belki sadece biraz rahatlatır, hüzün dolu bir kalbi…

Burnunu çekti. Mendiliyle sildi yüzünü… Ve sanki daha bir güçlü hissederek kendini, rest çekti:

“-Peh! Ben de iyice çocuklaştım canım! Vurayım kafama! Ne güzel işte. Sessiz sakin… Bir de torun mu çekecektim bu yaştan sonra? Cır cır cır cır!”

Tam bu sırada, elektrik geldi ve oda aydınlandı. Dede, tavandaki lambaya ters ters baktı.

“-Hıh! Niye geldiysen! Mum ışığında özlemlerim, sevgilerim dost olmuştu bana. Oda kararınca, kalbim ışımıştı. Gönlüm aydınlanmıştı.”

Elektrik düğmesine doğru yürüdü, bir dededen beklenmeyecek kadar hışımla. Sert bir hareketle dokundu düğmeye ve ışığı söndürdü.

“-Sönün ışıklar! Sönün yalancı aydınlıklar! Siz yanınca, umutlarım sönüyor!”

…Ve ağır adımlarla yatağına doğru yürüdü. Biraz uyumalıydı. Çocukların, torunların, hiç kimsenin olmadığı yapayalnız bir evde, bir gece daha…

Çekilmezdi bu yalnızlık, umutlar da olmasa… Ve çekilmezdi eğer, sığınak bildiği Rabbi’ne el açmasa…

Yine O’na yöneldi, O’na sığındı bir kez daha:

“-Allah’ım! Bu gece ve her gece bildim ki, Senden başkası yar olmaz bana… Koru beni Allah’ım. Yavrularımı koru, onlara merhamet ver. Onları affet Allah’ım. Beni affet… İman ile al yanına… Ölüm nasıl da yakın…”

Dede, bir yandan semaya açtığı ellerini yüzüne sürerken, diğer yandan da amin diyordu. Amin…

Yatağına uzanırken hasret yorgunu, dilinde her zamanki ümit bestesi vardı: Bismillahirrahmanirrahim…

Kısa zamanda, huzurla daldı uykuya.

…Ve bir daha uyanmadı dünyaya.

l Bengü l, bir alıntı ekledi.
25 May 18:57 · Kitabı okudu

Her sözcüklerini duyuyor ve içlerindeki gizli ricayı anlıyordum , onlarla pazarlığa girmemi bekliyorlardı ; benim içimdeki suçlu onların içindeki suçluyu anlıyordu ,onlar bana korkutarak eziyet etmek istiyorlardı, ben de onlara tepkisizliğimle ... Aramızda sessiz bir mücadele vardı -ah ne kadar bereketli bir geceydi! -

Olağanüstü Bir Gece, Stefan Zweig (Sayfa 59 - İş Bankası Kültür Yayınları)Olağanüstü Bir Gece, Stefan Zweig (Sayfa 59 - İş Bankası Kültür Yayınları)