• Bedri Emminin rakıcıbaşısı bendim. Gece dokuzlarda bile pijamayla seslenirdi...
    -Muzooo lan, Muzooo lan!
    Fırlardım yataktan...
    -Muzo lan, bi ufak al da gel!
    Biliyordum ki paranın üstü benimdir. Bunu, anam da, babam da bildikleri için seslenmezlerdi. Daha sonraları bu rakı fasıllarından sonra, Müjgan Ablanın çığlıklarını duymaya başladım. Bağırırdı Müjgan Abla,
    -Vurma, vurma, diye.
    Titrerdim yatağımda...
    -Ah, derdim, bir büyük olsam, bir güçlü olsam, koşsam gitsem kapıya, vursam kırsam, bir yumruk çeksem adamın suratına, kaçırıp götürsem Müjgan Ablayı Bursasına... Sonra, anama,
    -Ana be, öldürüyor Müjgan Ablayı, derdim.
    Anam, 
    -Hüs ulan, avradı değil mi döver, derdi. Hem döver, hem sever.
    Bir tür sevgiyi çözmeye çalışıyordum o zamanlar minicik beynimde. Ama bir türlü çözüm yolu bulamazdım.
    Muzaffer İzgü
    Sayfa 88 - Bilgi Yayınevi
  • Gece diyorum... Ne güzel kucaklıyor hüzünleri, ya yalnızlık? Siyah bir iplik gibi sarıyor yürekleri. Peki, ya dua? Ah, dua olmasa, nasıl görürdü umutlarımız güneşi?
  • Samimiyet ne güzel şey ve bunu karşıdakine hissettirebilmis olmak..


    Bu gece bir başkasının derdi ile dertlendim...
    Başımı yastığa koydum ve şeritler halinde geçiyor zihnimden anlattıkları...

    Yıllardır icinde tuttuğu bir sırrıni açtı bana şimdi o sır benimle birlikte bir kez daha sır olacak.

    Çocukluk yılları saf temiz duygular...
    Korku dolu anlar...

    Ah insanoğlu acimasizsin...
    Ve sen Hayat hiç adil değilsin...
  • Rüzgar birbirine katıyordu suları; 
    Yavaş yavaş silinen
    Belirsiz bir ışık kalmıştı yalnız günden
    Ah! nasıl acılıydım ve nasıl da derinden! ..
    Düşler içindeydim ve kapkaranlık Gece
    Sonsuz titreyişlerle doluyordu içime.

    Victor Hugo
  • Son umudum sende anlıyor musun ?

    Uzun yıllardır görüşmüyoruz ama kalbimin en derinliklerinde hep sen vardın Füsun. Belki geç gelen bir itiraf ama bunca yılımı sana daha fazla zarar vermemek için böylesine suskun, böylesine perişan geçirdim. Senden hiç bir şey istemedim ya da isteyemedim bugüne kadar, başka çarem kalmadı beni anlayabilir misin ? Peki ömrümün bu son dakikalarında yüce gönlünü bana açarsın, son isteğimi yerine getirirsin değil mi? Üstelik sadece kısa bir süre, en az bir yıl, mümkün olmaz mı?

    Son beş yıldır hayatımdaki en büyük değişikliği biliyorsun; Umut... Ona umut olmak hayatımın en büyük amacı oldu da görmedi hiçbir şey gözlerim. Artık benim için her şey bitti ama gözlerim arkamda kalıyor Füsun. Insanın bir ömrüne elinin kolunun bağlı olduğu, çaresizliğin dibine girdiği kaç an sığar bilir misin ? Belki çok kez fakat insan denen ... bir şekilde sıyırır kendini bu darboğazlardan, peki ya ben ... ben başaramadım. Kendime de hayatımdaki tek destekçim anneme de ömrümün en güzel yıllarını birlikte yaşadığım Umuduma da verdiğim sözleri tutamadım.
    Ah bilsen, senden başka güvenecek kimsem de yok ki.

    Onu ilk gördüğümde canavar gibi bir çocuktu, meraklı, heyecanlı, aykırı hem zehir gibi de bir zihni vardı. Az mı sıkıştırmıştı o gece beni yemek masasında; atomla, izotopla yetmedi kütle kanunuyla,olasılıkla, söz sanatıyla ... Hele ben bilemeyince büyüyünce bunlar bilinmiyor mu ya diyerek kocaman gözlerini açarak şaşırmış, kitap okur musun bari diye de alaylı sormuştu benden umudu kesmiş bir tavırla. İşte orda yakalamıştı beni. O gece en sevdiğimiz yazarın aynı olmasıyla tüm köprüler kuruldu da en yakın arkadaş olduk bilir misin? Yıllarca hep birleştirici gücüne inandığım Yaşar Kemal burda da kurtarmıştı beni.

    Senden isteyeceğim iyiliği kabul etsen öyle rahatlaycak ki ruhum.
    Ömrümde ilk kez inanacağım aksi olursa kemiklerimin sızlayacağına.
    Ah Füsun bu tertemiz çocuk öylesine şanssız gelmiş ki dünyaya. Gözleri önünde öldürülen anası için mi ağlasın, dört bir yana dağılan ve bir daha hiç göremediği kardeşleri için mi , yoksa küçük yaşta düştüğü yurtta her ağladığında yediği dayaklar, karanlıkta korku içinde geçirdiği geceler için mi ya da hiç başının okşanma hissini yaşayamadığı için mi isyan etsin hayata. Tam oldu derken yapamadım, yetişemedim bu kirli dünyada bir çocuğu tam olarak kurtarmaya. Elimi kolumu bağlıyor bu lanet hastalık. Işte bu yüzden önünde eğiliyorum , yalvarıyorum sana. Umudun ihtiyacı var elinden tutulmaya. İnan beni öylesine düşünüyor ki korkuyorum geleceğini karartmaktan. Dünyada güvendiği tek insanın artık olmayışı büsbütün öldürür umutlarını, hele oraya o cehenneme geri dönmesi fikri... daha hızlı öldürüyor beni.

    Yıllarca annemin ölmeden önce defalarca söylediği "bir ışık yak" cümlesini çok geç anladım biliyor musun? Ilk duyduğumda koşarak evin tüm ışıklarını yaktım da annemi memnun edemedim diye yüreğim kan ağlamıştı. Ne yapayım ben de çocuktum o zaman. Çınladı durdu beynimde yıllarca her bir cümlesi anamın. Ancak yıllar sonra annemin büyük özenle sakladığı fotoğrafların arkasına yazılmış küçük yazıları sökünce onu gerçekten anladım. Aydınlandım. "Bir ışık yak" diyordu annem. Her zaman tekrar ettiği 'aydınlat birilerini, yardım et, ihtiyacı olana koş... ' öğütlerinin şifresiymiş bu. Ve ben bunu Umudu bulduktan sonra çözdüm.
    Şimdi
    Şimdi tamamlanıyor sürem, başlıyor yolculuğum. Ve benim için her şeyin bittiği bu soğuk, hissiz odada; tüm kalbimi,tüm sevgimi,tüm hislerimi, tüm varlığımı gönderiyorum sana Umutla.
    Bir Umudum sende anlıyor musun ?

    ...
    Melih Kibar - Sessiz Veda
    https://youtu.be/rsUwajVpDSI
  • “Hiçliğin üzerindeki boşluktaydı, anlatılabilenin ve anlatılmayanın ötesindeki boşluktaydı, ve dalgaların sesi tarafından bastırılmış, dalgaların sesine hapsedilmiş olan Vergilius, evet o da sözle birlikte boşluktaydı, fakat öte yandan söz tarafından sarıp sarmalandığı ölçüde, akıp giden tınılara katıldığı ve onlar benliğine katıldığı ölçüde söz daha bir erişilmez ve büyük, daha bir ağır ve kaçıp gidici oluyordu, boşlukta bir denizdi, boşlukta dalgalanan bir ateşti, deniz kadar ağır ve deniz kadar hafifti, buna rağmen hala sözdü: Vergilius, onu alıkoyamıyordu, ve alıkoymak hakkına da sahip değildi; söz onun için anlaşılmaz bir dile getirilemezlik haliydi çünkü dilin ötesindeydi.”
    Boşluk, anlatılabilir mi, diye sorduğum tüm sorulara yanıt verirken bitiyor bu dev eser. Bu tanım sadece başlangıç belki de yeniden yeniden okumaya davetiye. Tekrar et hayatını diyebilmek mümkün değil elbette ama tekrar oku ve tekrar keyfine var tekrar anlamdır bu eseri. Ya da en iyisi sana kattığı tüm değerlere sahip çık. Hiçliği, boşluğu, şimdiyi bir an’danın muhteşem güzelliği içinde eritmek bu olmalı. Birçok kavramı, felsefe, sanat, birey ve toplum gözüyle görüp kelimelerin o kısıtlı fakat bilenin elinde cevhere dönen dünyasına sığdırmak bu olsa gerek.
    Yaşanan anın tüm manzarasını anlatırken çelişkileri, insan ruhunu, felsefik ve mantıksal çıkarımları bu zemine oturtmak bu kesinlikle. Bazen aynı kelimeleri kullandığımızı düşünmek şaşırtıyor beni; özellikle bu kadar derin bir eseri okurken. Yirmidokuz harf epi topu ama bir şaheser yaratmak ayrı bir meziyet elbette:
    “Ey yeryüzü hayatı! Sürekli bir soluk alıp verme içersindeki saydamlığın dünyası ve gecenin dünyası, gölgenin büyüklüğü ile gölgesizliğin baştan çıkarıcılığı arasında bocalayan iki Dünya; sürekli akışın, zamanın hükümünü kaybedişinin iki kutbu arasında, hayvani ve ilahi zamandan yoksunluk arasında, değişmez bir şekilde hapsolmuş gelgitleri -gece, yeryüzünden olanın bütün damarlarında, topraktan gelmiş ne varsa hepsinin içinde, yukarıya doğru akar, içte ve dışta eş zamanlı olarak, sürekli uyanıklığa ve bilinçliliğe dönüşür, biçimden yoksun olana karanlığı barındıran, gölgeleri saklayan biçimler kazandırır, ve dünya, hiçlik ile varlık arasında, böyle bir boşluğun ortasında, boşlukta sallanarak, karanlık ve ışık olur, gölge gibiliği ile ışık gibiliği içersinde belirginleşir. Ruhun içersinde, bazen alçak, bazen yüksek tonda, ama asla yitirilmeksizin, gecenin çan sesleri, sürülerin çan sesleri, günden gelen Aslan kükremezleri, ışıkta ve tanınmışlıkları içersinde sarsıcı şekilde yankılanır; bu bütün canlıları yutan, göz kamaştırıcı bir fırtınadır-; insanoğlunun bilgisi, henüz bilgi olmayan, ama artık bilgelik olmaktan çıkmış bilgi, varlığın toprağından yükselen, sezginin tohumlarından yükselen, anaların bilgeliğinden yükselen, ışık ötesinin, hayatın ötesinin öldürücü çıplaklığına uzanan, baba bilincinin yakıcılığına, soğuğa uzanan bilgi; evet, insanoğlunun bileğisi; kök salmamış, sonsuza kadar hareketli, aşağıda da, yukarıda da olmayan, fakat hep gece ile gündüz arasındaki ufkun eşiğinde, boşlukta asılı duran, yıldızların şafağının o ara bölgesinde, gecenin sürülerinin hayatları ile ışığa boğulmuş tek başınalık arasında, suskunluk ile tekrar suskunluğa geri dönen söz arasında bir soluk alıp vermeden farksız olan bilgi.”
    Bilgiye açlığı bilginin dünyasını anlatırken kendini eleştiren bakış açısını görüyorsunuz. Yüzyıllardır sorula gelmiş tüm soruları da soruyor üstat. Bilgi, bilmek, sanat, sanatın gerekliliği, köle ve insan gibi sorulara cevap arıyor kelimelerin ve felsefenin dehlizlerinde. Boşluğu ve hiçliği şimdinin geniş zamanını anlatmayı seçmiş yazar. Ölüm ise en son nokta mı bilemiyor yazar. Ve diyor ki ölüm bilgisi olmadan hayatın bilgisi olamaz. Klasik bir Yunan edebiyatı örneğini de sunmuş postmodern bir yaklaşımı da. Konuşmalar en çok Yunan edebiyatından örnekler. Konuşmalar içinde soru cevap şeklinde birbirine elense çeken birçok insan. Vergilius ise ölüme yakın bir fani olduğunu fark etmiş bir etmiş. En önemli eserini yakmak isteyen. Ve ölümsüzlüğe kafa tutuyor bununla. Hatırlanmanın da bir ölümsüzlük olduğunun farkında. Yaşamı ve sanatı sorgularken sizi de katıyor bu metaforun içine şimdinin içine atıyor sizi hiç çekinmeden:
    “Artık tek önemli olan, canavar kesilmiş bir Şimdi’ydi; sonsuzluğa uzanırcasına çoğaltılmış, sadece sürüye özgü uçurumuna yuvarlanan, aynı zamanda da gürültüden dışarıya fırlamış bir Şimdi; hissettiklerinde kargaşaya düşmüş, duyularını kaybetmiş olanlar tarafından, deliler ve ruhlarını kaybettikleri için her türlü anlamdan soyunmuş olanlar tarafından ortaya saçılmış; ama yine de bütünü ve anlamı bağlamında öyle bir yoğunluk noktasında ki, geçmiş ve gelecek adına ne varsa hepsini yutmuş, hatırlamanın bütün derinlik boyutlarını içine almış, en uzak geçmişi ve en uzak geleceği anaforunun içine saklamış! Ah, insanın çeşitliliğinin büyüklüğü, özleminin uçsuz bucaksızlığı!...”
    Tekrarlanan herbir kavramı sıkmadan anlatmış. Bir tanımına bayıldım mesela bekleyişsiz bir bekleyiş içinde olmak. Tamamlanmış bir egonun kurabileceği bir cümle elbette. Broch bu eseri yazarken aklından neler geçiyordu elbette bilemem ama beynini ve dünyasını bana açtığı için çok mutluyum. Bu dev eserin çevirmenini anmadan edemem doğrusu. Ahmet Cemal usta da hayatını adamış bu esere hayatını katmış. Kendi serüvenini de bu eseri çevirdikten sonra tamamladı üstat. Saygı ile anımsadım.
    Keyifle okuyunuz ve mutlaka okuyunuz. Bir değil bir kaç kez hem de.