• "Bazen böyle hayaller kurmak da iyiydi. İnsan, içini kemiren kaygılardan sıyrılıyordu biraz."
  • 192 syf.
    Bu okuduğum kitapta sadece "Sultanmurat" hikayesi vardı.
    Ve ben ne zaman Cengiz Aytmatov okuyacak olsam, içimde Kırgızistan'ı, Kazakistan'ı, Özbekistan'ı özellikle de Azerbaycan ve Türkmenistan'ı görme isteği depreşiyor.

    Bari gitmişken de yol üstü zaten Gürcistanıda göreyim.
    Ooo param da çok zamanım da tüm bunların üzerine bi de Rusya yapayım.

    Offf ne güzel olur, Rusya.
    Moskova, Petersburg, Stalingrad, Soçi, bi de bari özerk bi bölge olan Tataristan 'a gideyim.

    Ne de büyük bi ülke bu Rusya.
    Ne de güzel şeyler var.

    Amann neyse...!
    Kısacası ben ne zaman Cengiz Aytmayov okusam bi hayal dünyası beni sarıp sarmalıyor.
    Ama kitap bittikten yarım saat sonra kendime geliyorum.

    Ve kendime:

    "Ya sen altı üstü bi memursun, Türkiye 'yi adam akıllı gezdin de, Orta Asya, Rusya gezin kaldı. Otur oturduğun yerde..."

    Ah bu hayaller,
    Ve hiç olmasa dediğim hayal kırıklığı...
  • Ana-Beyit mezarlığının bir efsanesi, Juan-Juanlar’ın bozkırı işgal ettikleri çağlara dayanan bir hikâyesi vardı: Sarı-Özek’i işgal eden Juan-Juanlar tutsaklara korkunç işkenceler yaparlarmış. Bazen de onları komşu ülkelere köle olarak satarlarmış. Satılanlar şanslı sayılırmış, çünkü bunlar bazen bir fırsatını bulup kaçar, ülkelerine dönerek Juan-Juanlar’ın yaptığı işkenceleri anlatırlarmış. Ama asıl işkenceyi, genç ve güçlü oldukları için satmadıkları esirlere yaparlarmış. İnsanın hafızasını yitirmesine, deli olmasına yol açan bir işkence usulleri varmış. Önce esirin başını kazır, saçları tek tek kökünden çıkarırlarmış. Bunu yaparken usta bir kasap oracıkta bir deveyi yatırıp keser, derisini yüzermiş. Derinin en kalın yeri boyun kısmı imiş ve oradan başlarmış yüzmeye. Sonra bu deriyi parçalara ayırır, taze taze, esirin kan içinde olan kazınmış başına sımsıkı sararlarmış. Böylece sarılan deri, bugün yüzücülerin kullandığı kauçuk başlığa benzermiş. Buna “Deri geçirme işkencesi” derlermiş. Böyle bir işkenceye maruz kalan tutsak ya acılar içinde kıvranarak ölür, ya da hafızasını tamamen yitiren, ölünceye kadar geçmişini hatırlamayan bir mankurt, yani geçmişini bilmeyen bir köle olurmuş. Bir devenin boynundan beş-altı kişinin başını saracak deri çıkıyormuş. Bundan sonra, deri geçirilen tutsağın boynuna, başını yere sürtmesin diye, bir kütük ya da tahta kalıp bağlar, yürek parçalayan çığlıkları duyulmasın diye uzak, ıssız bir yere götürürler, elleri ayakları bağlı, aç, susuz, yakan güneşin altında öylece birkaç gün bırakırlarmış. Bu tutsaklar birer mankurt olmadan yakınları bir baskın düzenleyip onları kurtarmasın diye, yanlarına gözcüler koyarlarmış. Açık bozkırda her taraf kolayca görüldüğü için gizlice gelip baskın yapmak kolay olmazmış.

    Juan-Juanlar’ın bir tutsağı mankurt yaptıkları duyulur, öğrenilirse, artık onu en yakınları bile gerek zorla, gerek fidye vererek kurtarmak istemezlermiş. Çünkü bir mankurt, eski vücuduna saman doldurulmuş bir korkuluktan, bir mankenden farksız olurmuş onlar için.

    Bununla birlikte, bir defasında, adı tarihe Nayman Ana olarak geçen bir göçebe kadın, oğlunun başına gelenlere dayanamamış, onu kurtarmak istemiş. Efsane böyle anlatır. Ana-Beyit mezarlığının adı da buradan gelir. “Ana-Beyit” ‘ana barınağı, ana huzuru’ demektir.

    Sarı-Özek’in kızgın güneşine ‘mankurt’ olmaları için bırakılan tutsakların çoğu ölür, beş-altı kişiden ancak bir ya da ikisi sağ kalırmış. Onları öldüren açlık ya da susuzluk değil, başlarına geçirilen soğumamış deve derisinin güneşte kuruyup büzülmesi, başlarını mengene gibi sıkıp dayanılmaz acılar vermesiymiş. Bir yandan deve derisi büzülüyor, bir yandan da kazınan saçlar büyüyüp başına batıyormuş. Asyalılar’ın saçları fırça gibi sert olur zaten. Kıllar üste doğru çıkamayınca içeri doğru uzar ve diken gibi batarmış. Bu dayanılmaz acılar sonunda tutsak ya ölür ya da aklını, hafızasını yitirirmiş. Juan-Juanlar işkencenin beşinci günü, ‘sağ kalan var mı?’ diye gelip bakarlarmış. Bir teki bile sağ kalmışsa, amaçlarına ulaşmış sayarlarmış kendilerini. Hafızasını yitirmiş tutsağı alır, boynundaki kalıbı çıkarır, ona yiyecek içecek verirlermiş. Köle zamanla kendine gelir, yeyip içerek gücünü toplarmış. Ama o bir mankurt imiş artık ve böyle bir köle, pazarlarda, güçlü-kuvvetli on tutsak değerinde sayılırmış. Hatta Juan-Juanlar arasında bir gelenek varmış ki buna göre, aralarında çıkan bir kavgada bir mankurt öldürülürse, bunun için ödenecek bedel, hür bir insanın ölümü için ödenecek bedelden üç kat fazla olurmuş.

    Bir mankurt kim olduğunu, hangi soydan, hangi kabileden geldiğini, anasını, babasını, çocukluğunu bilmezmiş. İnsan olduğunun bile farkında değilmiş. Bilinci, benliği olmadığı için, efendisine büyük avantaj sağlarmış. Ağzı var, dili yok, itaatli bir hayvandan farksız, kaçmayı düşünmeyen, bu yüzden de hiç tehlike arzetmeyen bir köle imiş. Köle sahibi için en büyük tehlike, kölenin başkaldırması, kaçmasıdır. Ama mankurt isyanı, itaatsizliği düşünemeyen tek varlıkmış. Efendisine köpek gibi sadık, onun sözünden asla çıkmayan, başkalarını dinlemeyen, karnını doyurmaktan başka bir şey düşünemeyen bir yaratık.. En pis, en güç işleri, büyük sabır isteyen çekilmez işleri gık demeden yaparlarmış. Sarı-Özek’in ıssız, engin, kavurucu çöllerine ancak bir mankurt dayanabileceği için, buralarda deve sürülerini gütme işi onlara verilirmiş. Böyle yitik yerlerde, bir mankurt birkaç kişiye bedelmiş. Yanına yiyeceğini, içeceğini verince, kış demeden, yaz demeden, o ilkel hayata dönüşten dolayı sızlanmayı düşünmeden kalabilirmiş bozkırda. Onun için önemli olan tek şey efendisinin emirlerini yerine getirmekmiş. Açlıktan ölmemesi için yiyecek, donmaması için eski-püskü giyecek verdiniz mi, başka bir şey istemezmiş...

    Bir tutsağın içine korku salmak için ona kafasının uçurulacağını ya da başka bir yerinin kesileceğini bildirmek; onun hafızasını silme, son nefesine kadar taşıyacağı ve başkalarının anlayamayacağı yegâne kazancı olan bilincini kökünden yok etme cezası yanında hiç kalır. İşte, göçebe Juan-Juanlar, o kısa tarihlerinde, insanın bu gizli özüne kastetmek gibi en büyük vahşet örneğini çıkardılar. Tutsakların yaşayan anılarını elinden almak usulünü bulmakla, insanlığa karşı en korkunç cinayeti işlemiş oldular. İşte Nayman Ana oğlunun mankurt olduğunu öğrenince, dayanılmaz bir acı ve umutsuzluk içinde, aşağıdaki ağıtı bunun için yakmıştı:

    “Oy balam, oy! Hafızan kökünden sükülüp alınanda, başına sardıkları deve derisi kuruyup büzülerek ceviz kırar gibi beynini sıkıştıranda, o görünmez çember gözlerini kanlı yaşla dolduranda, Sarı-Özek’in dumansız ateşinde cayır cayır yananda, ölüm susuzluğundan çatlayan dudaklarına bir damlacık yağmur düşmedi! Oy balam, oy! Can balam oy! Yeryüzüne hayat veren güneş, senin için kapkara bir yıldız oldu da bir damla ışık vermedi! Ondan nefret etmedin mi oy balam oy! Can balam oy!.

    “Acı çığlıkların bozkırda yankı yankı yayılanda, gece-gündüz Tengri! deyip yana-yakıla gökyüzü boşluğuna seslendiğinde, dayanılmaz acılarla kıvrananda, kusmukların, pisliklerin, sidiklerin içinde boğulanda, balam oy, vücudun yıkılıp üzerine sinekler üşüşende, yavaş yavaş aklını yitirip gittiğinde, hepimizi yaratıp sonra da kendi hâlimize salıveren Tengri’ye son gücünü toplayıp isyan etmedin mi? Oy balam oy! Can balam oy!

    “İşkenceyle sakatlanan aklını karanlığın örtüsü yavaş yavaş kapladığında, zorla elinden alınan hafızan geçmişle bağlantısını koparanda, öz ananı dağ dibinden akan ve kıyısında oyun oynadığın derenin şırıltısını, kendi adını, babanın adını, sana utana utana bakarak gülümseyen kızın adını, aralarında büyüdüğün bacı-kardeş, hısım-yoldaş herkesin hayali gözünde silinende, seni karnında taşıyıp bu günleri göstermek için doğuran anana kargışlar okumadın mı? Oy balam, oy! Can balam, oy!..”

    Bu efsane, Juan-Juanlar’ın güney-doğu Asya sınırlarından sürülünce, kuzeye akın ederek Sarı-Özek’i ele geçirdikleri zamana aittir. Buraya geldikten sonra topraklarını genişletmek ve köle toplamak için ardı arkası kesilmeyen savaşlar yaptıkları dönemle ilgilidir. İlk zamanlarda pek çok tutsak almışlar. Bunların arasında kadınlar ve çocuklar çokmuş ve hepsi köle yapılmış. Zamanla direniş başlamış, yerliler toplanıp silahlanmış, bir ordu kurmuşlar, savaşmışlar. Ama Juan-Juanlar sürülerini beslemeye çok elverişli olan Sarı-Özek bozkırlarını terketmemişler, buraya iyice yerleşmek için saldırılarını daha da arttırmışlar. Topraklarının elden çıkmasına razı olmayan yerliler de yabancıları ülkelerinden sürüp çıkarmayı hak ve görev saydıkları için savaşlar sürüp gitmiş. Bazen bunlar kazanmış, bazen onlar..

    Savaşsız, sessiz dönemler de oluyormuş bazen. İşte bu savaşsız dönemlerin birinde, Naymanlar’ın ülkesine bir tüccar kervanı gelmiş. Bu tüccarlar çay içerken, çevresinde Juan-Juanlar’ın oturduğu kuyuların yanından geçtikleri sırada deve sürüsü güden genç bir çobanla karşılaştıklarını söylemiş ve gördüklerini anlatmaya başlamışlar. Çobanla konuşmak isteyen tüccarlar onun bir mankurt olduğunu hemen anlamışlar. İlk bakışta sağlıklı biri gibi görünüyormuş, onun bir mankurt olduğu, başına böyle bir felâket geldiği hiç belli değilmiş. Bıyıkları yeni terlemiş, oldukça yakışıklı bir genç imiş. Daha önce akıllı, konuşkan olduğu da besbelliymiş. Ama, yeni doğmuş gibi, hiçbir şey bilmiyormuş. Ne kendisinin adını biliyormuş, ne anasının, ne babasının adını. Juan-Juanlar’ın ona yaptıklarını da hiç hatırlamıyormuş. Sorulan her soruya ya evet, ya hayır diyor, ya da hiçbir şey söylemiyormuş. Başına sımsıkı yapıştırdığı şapkasını da hiç çıkarmıyormuş. Çok ayıp, çok acı bir şey olsa da, insanlar bazen sakatlarla alay etmekten hoşlanırlar. Tüccarlar, bazı mankurtların başındaki deve derisinin kendi derisine çıkmamasıya yapıştığını bildiklerinden, onunla gülüp alay etmeye başlamışlar. Böyle bir mankurta “Gel başını buharlayalım da o deve derisini koparalım” demekten daha korkutucu bir şey olmazmış. Bu sözü duyan mankurt yaban ayısı gibi tepinir, kafasına kimseyi dokundurmazmış. Böyleleri şapkalarını başlarından hiç çıkarmaz, gece-gündüz onunla yatıp kalkarlarmış. Konuk tüccarların anlattıklarına göre mankurt ne kadar sarsak olsa da, işini çok iyi yapıyormuş. Tüccarların kervanı onun otlattığı develerden uzaklaşıncaya kadar gözlerini onlardan ayırmamış. Gidecekleri sırada tüccarlardan biri ona takılmak için:

    - Uzun yola gidiyoruz, çok yer göreceğiz, selâm göndereceğin biri, meselâ bir yavuklun var mı? demiş. Nerde yavuklun? Haydi, utanma, söyle. İşitiyor musun? Belki bir mendil verirsin, ona götürürüz.

    Mankurt tüccara uzun uzun baktıktan sonra şöyle demiş:

    - Her gün ben Ay’a bakarım, o da bana bakar. Birbirimizi işitmeyiz. Ama biliyorum, orada oturan biri var...

    Çadırda tüccarları dinleyenler arasında, onlara çay veren bir kadın varmış. Nayman Ana imiş bu. Sarı-Özek efsanesinde kadının adı böyle geçer.

    Nayman Ana konuk tüccarlara hiçbir şey belli etmemiş. Anlattıkları olayın onu nasıl etkilediğini hiçbiri anlayamamış. Kadın, sorular sorup daha fazla bilgi almak istiyormuş ama, bir yandan da daha fazlasını öğrenmekten korkuyormuş. Bu yüzden dilini tutmuş, yaralı bir kuşun çığlığı gibi içinde doğan acı sesi bastırabilmiş. Bu sırada sohbet konusu değişmiş, kimse zavallı mankurttan söz etmiyormuş artık. Dünyada böyle şeylere rastlanır, diye düşünmüş olsalar gerek. Ama Nayman Ana hâlâ vücudunu saran korkuyu atmaya, ellerinin titremesini gizlemeye, içinde çığlık atan o kuşu boğmaya çalışıyormuş. Yas için bağladığı ve nice zamandır herkesin görmeye alıştığı ağarmış saçlarını örten yağlığı biraz, daha indirmiş alnına.

    Az sonra kervan yoluna koyulmuş. O gece gözlerine uyku girmeyen Nayman Ana, Sarı-Özek bozkırında çobanlık eden bu mankurtu bulmadan, onun kendi oğlu olup olmadığını öğrenmeden asla rahat edemeyeceğini anlamış. Uzun zamandan beri oğlunun savaş meydanlarında ölmediği, yine uzun zamandan beri kimseye söyleyemediği bir his, bir sezgi varmış içinde. İşte bu korkunç düşünce yine uyanmış onun ana yüreğinde. Bir an için, böyle kemirici bir şüphe, böyle büyük bir korku ve acı içinde yaşamaktansa, oğlunu iki defa gömmesi daha iyi olurdu herhalde...

    *

    Oğlunun Sarı-Özek’te, Juan-Juanlar’la yapılan bir savaşta öldüğü söylenmişti. Kocası ise bundan bir yıl önce yapılan bir savaşta ölmüştü. Kocası, Naymanlar arasında ün yapmış, sevilen, sayılan bir adamdı. Onun ölümünden sonra yapılan ilk savaşa, babasının öcünü almak için oğlu da katılmış. Ölenleri asla savaş meydanında bırakmazlarmış ama, bu defa onun oğlunun ölüsünü getirmek mümkün olmamış. Arkadaşları çarpışma sırasında, birçokları, delikanlının vurulup atının yelesine abandığını görmüş. Onu almak istedikleri zaman savaş gürültüsünden korkuya kapılan at hızla kaçmaya başlamış. Derken delikanlı da yuvarlanmış attan. Yuvarlanmış ama yere düşmemiş, ayağı üzengiye takılı kalmış, iyice korkuya kapılan at, ölü binicisini sürükleyip götürmüş uzaklara. Paniğe kapılan at aksi gibi düşman safına doğru kaçmış. Kıyasıya savaş sürerken delikanlının iki arkadaşı onun ölüsünü kurtarmak için atın peşinden gitmişler. Ama örgülü saçlı Juan-Juan atlıları derede pusu kurmuş onlara. Sonra, ansızın çıkıp naralar atarak saldırmışlar. Naymanlar’dan biri okla vurulup ölmüş, öbürü de ağır yaralanmış ve atının gemini çevirip geri kaçmak zorunda kalmış, arkadaşlarının yanına gelince de devrilmiş atından. Naymanlar, pusudaki Juan-Juanlar’ın savaşın en kızgın zamanında kanattan baskın yapacaklarını o zaman anlamışlar ve bunun üzerine yeniden toparlanıp hücuma geçmek için geri çekilmişler. O sırada Nayman Ana’nın oğlunun başına gelenler unutulmuş. Onun ölüsünü almak için giden, sonra da ağır yaralanıp geri dönen Nayman, ölüyü sürükleyen atın bilinmeyen bir yöne gidip gözden kaybolduğunu söylemiş onlara...

    Birkaç gün sonra Naymanlar savaş meydanına gidip gencin ölüsünü aramışlar. Ama ne ölüsünü bulmuşlar, ne atını, ne silahını, ne de herhangi bir iz.. Onun öldüğünden kimsenin şüphesi kalmamış. Savaş sırasında ölmeyip sadece yaralanmış olsa bile, kan kaybından ya da susuzluktan çoktan ölmüş olacağını düşünmüşler. Böylece, onun ölüsünü aramaya, ondan bir iz bulmaya gidenler, elleri boş dönünce, delikanlının Sarı-Özek bozkırında kefensiz, mezarsız yattığını düşünerek ağlamışlar. Onu bu halde bıraktıkları, yitirdikleri için utanç duyuyorlarmış. Nayman Ana’nın çadırında, onunla birlikte ağlaşan kadınlar ağıt yakarken bir yandan da kocalarını, erkek kardeşlerini yeriyor, suçluyorlarmış:

    - Akbabalar vücudunu didik didik etti, çakallar alıp götürdü, siz de kendinize erkek diyorsunuz! Papağınız yere batsın!..

    O günden sonra Nayman Ana için dünya bomboş kalmış, günleri acılarla dolu olarak geçmeye başlamış. Bir yiğidin savaş meydanında vurulup ölmesini anlıyor, ama onun bir kefene sarılmadan, bir mezara gömülmeden orada bırakılmasını kabul edemiyor, dövünüyormuş. Rahatı, huzuru kalmamış. Üzüntüler ve kara kara düşünceler ana yüreğini parça parça ediyormuş. Derdini kimselere açamıyor içini kimselere dökemiyormuş. Allah’tan başka başvuracağı kimse kalmamış.

    Bu kara düşüncelerden, dayanılmaz acılardan kurtulmak için, işin doğrusunu anlamak, çocuğunun ölüsünü gözleriyle görmek istiyormuş kadıncağız. Eğer gerçekten ölmüşse, kaderi böyleymiş diyecek, olanı kabullenecekmiş. Onu en çok şüpheye düşüren, oğlunun atının hiçbir iz bırakmadan yok olmasıymış. Hayvan vurulmamış, yıkılmamış, ürkmüş ve bir yerlere kaçıp gitmişti. Bütün yılkı atları gibi onun da bir gün sürüye dönmesi ve üzengisine takılan binicisini sürükleyip getirmesi gerekirdi, diye düşünüyormuş. Çocuğunun ölüsünü böyle görmeye de razıymış. O zaman, o korkunç olay karşısında kanlı gözyaşları döker, saçını başını yolar, öyle acılı sözler söylermiş ki, belki Allah’ın bile gücüne gidermiş. Ama hiç olmazsa artık içindeki şüphe gider, daha fazla uzamasını istemediği ömrünü bitirmeye, soğukkanlılıkla kendini ölüme hazırlamaya koyulabilirmiş...

    Ne yazık ki oğlunun ölüsü bulunmamış, bindiği at geri gelmemişti. Kabilenin öbür insanları zamanla olayı unutmuşlardı ama oğlunu unutamayan ananın acıları dinmiyor, şüpheler aklından çıkmıyordu. Ata ne olmuştu. Koşumlar, silahlar ne olmuştu? Bunlardan birini bulsa, oğlunun başına gelenleri de tahmin edebilirdi. Koşa koşa gücünü yitiren atı, Juan-Juanlar yakalamış olabilirlerdi. Koşumlu bir at da iyi bir ganimet sayılırdı çünkü. Atı yakalayanlar üzengide sürüklenen oğlunu ne yapmışlardı? Onu görmüşler miydi yoksa kurda kuşa yem olsun diye çöle mi atmışlardı? Eğer bir mucize olmuş da ölmemişse, onlar mı öldürmüş ve acısına son vermişlerdi? Yoksa, öylece bırakmışlar mıydı?

    Bu sorular, bu şüpheler hiç çıkmamıştı Nayman Ana’nın aklından. Bozkıra gelen tüccarlar çaylarını içerken, yolda bir mankurta rastladıklarını söyleyince işte bu acılarla yaşayan Nayman Ana’nın yüreğine yeni bir kıvılcım düşürdüklerinin farkında değillerdi. O günden sonra o mankurtun kendi oğlu olabileceği düşüncesi aklından çıkmadı. Bu mankurtu bulmadan, onun kendi oğlu olup olmadığını anlamadan rahat edemeyecekti.

    *

    Naymanlar’ın yaylakları olan yarı kuru dağ eteklerinde, taşlı-çıngıllı küçük dereler akardı. Nayman Ana bütün gece o derelerin şarıltısını dinledi. Onun tedirgin, allak-bullak olmuş ruh haliyle taban tabana zıd bu şırıltılar ona ne mırıldanıyor, ne anlatıyordu? Ruhu yatışmalı, huzur bulmalıydı artık. Sarı-Özek’in mutlak sessizliğine dalıp gitmeden önce, o monoton berrak şarıltıyı doya doya içer gibi kulaklarına doldurmalı, yüreğini serinletmeliydi. Sarı-Özek bozkırına tek başına gitmesi çok tehlikeliydi ama bu niyetinden kimseye söz açamaz, kimseye güvenemezdi. Çünkü kimse anlamazdı onu. En yakın dostları bile böyle bir işe girişmesini istemezlerdi. “Çoktan ölmüş olan bir insanı aramak için çöllere düşülür mü?” derlerdi. Büyük bir tesadüf eseri olarak sağ kalmış olsa bile onu aramak yine anlamsızdı. Çünkü bu takdirde onu mutlaka mankurt yapmışlardı ve bir mankurt, dışı insan içi saman bir korkuluk idi. Geçmişini bilemezdi...

    Nayman Ana, karar verdiği yolculuğa başlamadan, o gece birkaç defa çadırdan çıktı, çevresine kulak verip dinledi, ufukları süzdü, düşüncelerini derleyip toparlamaya çalıştı. Vakit geceyarısıydı. Bulutsuz gökyüzünde parlayan Ay, süt rengi soluk ışığını yeryüzüne yayıyordu. Dağın eteğine serpilmiş beyaz yurtlar (çadırlar), şırıltılı derelerin kıyısında gecelemek için konmuş iri kuş sürülerini andırıyordu. Avılın (köyün) ötesinde koyun ağılları vardı. Daha da ileride yılkıların otladığı vadilerden köpek havlamaları ve bazı anlaşılmaz insan sesleri duyuluyordu. Nayman Ana’yı en çok duygulandıran, avıl yakınında koyun sürülerini bekleyen genç kızların yanık türküleri oldu. Bir zamanlar o da söylemişti bu türküleri... Buraya gelin geldiğinden beri her yaz tam bu bölgede yaylaya çıkarlardı ve şimdi o yılları da hatırlıyordu. Bütün gençliği, bütün ömrü burada geçmişti. Aileleri büyüdükten sonra dört yurt kurmaya başlamışlardı burada: Birinde yemek pişirilir, mutfak olarak kullanılırdı. İkincisinde yemek yerlerdi. Diğer ikisi de oturmak, yatmak içindi. Sonra Juan-Juanlar’ın istilası başlamıştı ve o yapayalnız kalmıştı...

    Ve işte şimdi, o da terkedecekti bu tenha çadırı..

    Yol için gerekli hazırlığı akşamdan yapmıştı. Yiyecek ve gereğinden fazla su almıştı yanına. Sarı-Özek bozkırında belki kuyuya rastlayamaz, susuz kalabilirdi. Onun için iki tulumu ağzına kadar doldurmuştu. Üzerine bineceği dişi deve Akmaya’yı da hazırlamıştı ve hayvan ileride bir kazığa bağlı olarak bekliyordu. Bu deve onun hem yoldaşı, hem umudu olacaktı. Ona güveniyordu. Akmaya gibi güçlü ve hızlı yürüyen bir devesi olmasa, o ıssız, o engin bozkır yolculuğuna nasıl çıkabilirdi? O yıl Akmaya gebe değildi. Üst üste iki yavrudan sonra kısır kalmıştı ve gücünün doruğunda bulunuyordu. Sağlam, uzun bacaklı, çevik, kıvrak yürüyüşlü, çift hörgüçlü idi. Hörgüçleri kaya gibi sağlamdı. Ağır yük taşımaktan ya da kocamışlıktan tabanları aşınmış değildi. Uzun, güçlü boynu, zarif bir başı, soluk aldıkça kelebek kanadı gibi açılıp kapanan burun delikleri ile, beyaz renkli Akmaya bir sürüye bedeldi. Herkes imreniyordu ona. Ona sahip olmak, onun cinsinden develer üretmek için on tane genç deve vermeye hazır olanlar vardı. Nayman Ana’nın eski zenginliğinden kala kala bu dişi deve kalmıştı elinde. Bütün malını mülkünü ölen yakınlarının kırkıncı gün yemeklerinde, daha sonra da kocası ve oğlu için verilen yas şölenlerinde harcamış, elindeki avucundaki savrulup gitmişti.

    Şimdi, sezgilerle ve dayanılmaz acılarla aramaya çıkacağı oğlu için de, bir süre önce büyük bir anma şöleni düzenlemiş, yöredeki bütün Naymanlar’ı davet etmişti...

    Şafak sökerken Nayman Ana çadırından çıktı. Yolculuk için bütün hazırlığı tamamdı. Eşikten bir adım atınca durdu. Sırtını kapıya yaslayarak, derin uykuda olan avılına son bir defa göz gezdirdi, düşüncelere daldı. Nayman Ana, gençliğini yitirmiş olsa da güzelliğini henüz yitirmemişti. İnce, uzun boylu, sağlam yapılı idi. Uzak yol için uygun düşecek şekilde giyinmişti. Ayaklarına çizmelerini çekmiş, beline kuşağını bağlamış, entarisinin üzerine bir yelek geçirmiş, geniş bir şalvar giymiş, sırtına bir manto atmıştı. Başına ak bir yazma dolamış, uçlarını ensesinden bağlamıştı. Bu ak yazmayı geceleyin düşüncelere daldığı sırada bağlamaya karar vermişti. Madem ki oğlunun yaşadığını ümit ediyordu, öyleyse kara yazma bağlaması gerekmezdi. Eğer onun yaşadığından ümidini keserse, kara yazmasını yeniden bağlar ve bir daha hiç çıkarmazdı başından. Sabahın alaca karanlığı ağarmış saçlarını, derin acıların izleri olan alnındaki kırışıkları göstermiyordu henüz. O anda gözleri doldu, derin bir ah çekti. Bir gün böyle bir durumla karşılaşacağı aklına gelir miydi? Kendini toparladı, fısıltı hâlinde bir âyetin ilk sözlerini okudu: “Eşhedüen lâ ilâhe illallah!” Bundan sonra kararlı adımlarla devesine doğru yürüdü ve onu ıhtırdı, elindeki heybeyi hayvanın sırtına attı ve kendisi de üzerine oturdu. Akmaya tekrar doğruldu ve sahibini tâ yukarıya kaldırarak yürümeye hazırlandı. Uzun bir yola çıkacaklarını o da anlamıştı...

    Nayman Ana’ya ev işlerinde yardım eden eltisinden başka, avılda onun yola çıktığını gören, bilen olmadı. Nayman Ana, esneye esneye kalkan eltisine bir gün önce torkunlarına (kendi akrabalarına), oradan da, kendisiyle birlikte gelmek isteyen olursa, Kıpçak ülkesindeki evliya Yesevî[10] dedenin türbesini ziyarete gideceğini söylemişti.

    Yola böyle erkenden ve kimseye görünmeden çıkışının sebebi, soru yağmuruna tutulmaktan kurtulmak idi. Avıldan çıktıktan sonra devesinin başını San-Özek’e çevirdi. Önünde hareketsiz bir boşluk gibi uzanan engin Sarı-Özek’e...

    *

    Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir.. gider gelirdi..
    Bu yerlerde demiryolunun her iki yanında, ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı-Özek uzar giderdi.
    Coğrafyada uzaklıklar nasıl Greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde de mesafeler demiryoluna göre hesaplanırdı.
    Trenler ise doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir.. gider gelirdi..

    “Konvansiyon” uçak gemisinden, yörünge istasyonu Parite’deki denetleyici iki kozmonota şifreli yeni bir telsiz bildirisi daha gönderildi. Bunda, Güneş sistemi dışında bulunan Parite 1-2 ve Parite 2-1 kozmonotlarıyla bağlantı kurmamaları, onların istasyona dönebilmeleri için uygun zamanı bildirmemeleri nazik bir dille ama kesin olarak emrediliyor, Ortak Yönetim Merkezi’nden talimat beklemeleri bildiriliyordu.

    Okyanusta orta şiddette bir fırtına vardı. Kabaran dalgalar dev geminin gövdesini dövüyor ve gemi sallanıyordu. Güneş kapalı değildi, beyaz köpükleri parlatıyor, rüzgârın hızı da ayni tempoda devam ediyordu.

    Konvansiyon uçak gemisinin, pilotlar ve güvenlik görevlileri de dahil, bütün mürettebatı, işlerinin başında, tetikte bekliyorlardı...

    * * *

    Ak deve Akmaya, inler gibi hafif ve monoton bir ses çıkararak, ayaklarını belli belirsiz bir hışırtıyla yere dokundurarak, uçsuz, bucaksız bozkırın düzünde bayırında, günlerden beri yürüyor, yürüyordu... Nayman Ana, bu kavurucu ıssız topraklarda devesinin daha fazla yavaşlamasına izin vermeden sürüyor, pek nadir olarak karşılarına çıkan bir kuyu başında ve ancak geceleri duruyor, sabah olur olmaz devam ediyordu yoluna... Sarı-Özek’in sayısız tümseklerinden birinin ardında büyük bir deve sürüsüyle karşılaşacağı ânı bekliyordu kadın. İki günden beri, kırmızı kumlu geniş Malakumduçap vadisinin yakınında idi. Avıla gelen tüccarların, büyük bir deve sürüsünü güden mankurtla karşılaştıklarını söyledikleri yer burasıydı. Kilometrelerce uzanan Malakumduçap vadisinin çevresinde iki günden beri umutla dolanıyor, bir yandan da Juan-Juanlar’la karşılaşmaktan korkuyordu. Aradı, taradı ve yalnız uzayıp giden bozkırı gördü. Bozkır ve serap... Bir defa, kıvrım kıvrım yanan bir yolun ilerisinde koca bir şehir gördü. Camileri, minareleri, kale surları gibi yüksek duvarları vardı bu şehrin. Büyük bir umuda kapıldı. Akmaya’yı hızlandırdı. Oğlunu belki orada bir köle pazarında bulabilirdi. Onu alır, Akmaya’ya bindirir, köyün yolunu tutarlardı. Akmaya öyle koşardı ki kimse yetişemezdi arkalarından.. Ne yazık ki, bir seraptı bu! Çöl yolculuğu ağır ve yorucudur ve bu yüzden sık sık böyle aldatıcı hayaller görür insan.

    Elbette, Sarı-Özek çölünde bir adam arayıp bulmak hiç de kolay bir iş değildi. Ama bu adamın etrafında, geniş düzlüğe yayılmış büyük bir deve sürüsü varsa, iş kolaylaşır. İnsan er-geç bu develerden birini görür. Sonra bütün sürüyü, sonra çobanını... İşte Nayman Ana’nın umudu, güveni bu idi.

    Ama Nayman Ana sürünün ne kendisine rastlıyordu ne de izine. İçine bir korku düştü: Ya sürü başka bir otlağa gitmişse? Ya Juan-Juanlar develerini satmak için Hive ya da Buhara gibi şehirlerin pazarlarına göndermişlerse?.. Eğer sürüyü satmak için götürmüşlerse, mankurt çoban o kadar uzaktan geri dönebilir miydi? Köyden çıkarken, kaygılar, şüphelerle yanıp tutuşurken, tek arzusu vardı: Çocuğunu sağ olarak görsün de nasıl görürse görsün. İster mankurt olsun, ister her şeyi, bütün geçmişi unutmuş olsun, yeter ki sağ olsun, yaşıyor olsun.. Bu kadarına da razıydı. Ama şimdi, Sarı-Özek bozkırında, aradığı çobanı bulabileceği yere yaklaştıkça, beyinsiz, deli bir yaratıkla karşılaşmaktan korkmaya, rastlayacağı böyle bir çobanın kendi oğlu olmaması, başka bir zavallı olması için Tanrı’ya dua etmeye hazırdı. Şimdi bu mankurtu, gözleriyle görüp, oğlunun yaşadığı şüphesini kafasından atmak istiyordu. Onu kendi gözleriyle gördükten sonra evine dönecek, bir daha kendine işkence etmeyecek, ömrünün geri kalan bölümünü, kaderine razı olarak sessizce geçirecekti... Sonra, birdenbire yine oğlunu görmek özlemiyle yanıyor, ne olursa olsun, o mankurtun bir başkası değil, kendi oğlu olmasını istiyordu.

    İşte, bu çelişkili duygularla ilerlerken, alçak bir tepeyi aşınca, birdenbire büyük bir deve sürüsüyle karşılaştı! Geniş vadiye yayılan semirmeye bırakılmış develer, bodur otların ve dikenlerin uçlarını kopara kopara dolaşıyorlardı. Nayman Ana, Akmaya’yı hızlandırdı, iyice koşturdu. Önce büyük bir sevince kapılmıştı, hemen sonra da mankurt yapılmış bir oğulla karşılaşacağı korkusu düştü içine. Korkudan ürperdi. Ama, nasıl olduğunu anlamadan, yine bir sevince kapıldı. Böylesine karışık, çelişkili duygular içinde ne yapacağını bilemiyor ve Akmaya’yı sürüyor, sürüyordu.

    Aradığı sürü işte karşısındaydı. Ya çoban? Nerede çoban? Uzaklarda olamazdı. Ha, evet, oradaydı işte. Vadinin karşı yamacında. Uzaktan yüz hatları pek belli değildi. Uzun bir sopa vardı elinde. Semerli ve onun eşyalarıyla yüklü bir deveyi yedeğinde tutuyor, gözlerine kadar indirdiği şapkasının siperi altından sakin sakin ona bakıyordu.

    Nayman Ana, iyice yaklaşınca oğlunu tanıdı ve nasıl olduğunu anlamadan kendini yerde buldu. Daha sonra oğlunu görünce deveden indiğini değil düştüğünü hatırlayacaktı. Ama şimdi bunu düşünecek durumda değildi. İkisini birbirinden ayıran çalılıklar arasından atılarak bağırdı:

    - Oğlum! Oğul balam benim! Her yerde seni arıyorum. Ben senin annenim!

    Ama ayni anda da acı gerçeği anlamıştı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor, tepiniyor, acı gözyaşları döküyordu. Düşmemek için oğlunun omuzlarına asılmıştı. Toparlanmaya, titreyen dudaklarını büzüp susmaya çalıştı ama tutamadı kendini. Oğlu, öylece, kayıtsız duruyordu. Nice zamandır yüreğinden pençesini çekemeyen acılar şimdi onu yere sermişti. Tutamadığı gözyaşları arasından, gözlerine düşen ağarmış ıslak saçlarının arasından, gözyaşlarından çamurlaşmış yolun tozunu yüzüne buladığı titrek parmakları arasından, oğlunun yüzüne, görüp tanıdığı yüz hatlarına bakıyordu. Bir an göz göze gelince onun kendisini tanıyacağını umuyor, bunu bekliyordu. Bir oğulun öz anasını tanımasından daha kolay ne vardı?

    Gel gör ki, onun karşısına dikilmesi, bu hâli, oğlunun üzerinde en küçük bir etki, bir tepki yaratmadı. Sanki her zaman burada yaşıyor, ya da her gün onu görmeye geliyordu. Çoban ona kim olduğunu, niçin ağladığını bile sormadı. Bir süre öyle durduktan sonra kadının elini kendi omuzundan çekip itti, yanından hiç ayırmadığı yüklü binek devesini yedeğine alıp, oyuna dalan köşeklerin (deve yavrularının) uzaklaşıp uzaklaşmadığına bakmak için sürünün öbür başına doğru yürüyüp gitti.

    Nayman Ana çöktü kaldı oracıkta. Ellerini yüzüne götürdü ve başını yerden kaldırmadan hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam etti. Neden sonra biraz toparlandı, kalkıp yine oğlunun yanına gitti. Çoban onun geldiğini görüyor, başına sımsıkı geçirdiği şapkasının altından ona, hiçbir şey olmamış gibi anlamsız, kayıtsız bakıyordu. Ama, güneşin, rüzgârın kavurduğu zayıf yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı sanki. Yüzü gülümsüyor gibiydi ama gözleri bomboş, pek ilgisizdi.

    Oğlunun yanına gelen Nayman Ana derin bir ah çekerek:

    - Gel şuraya otur da biraz konuşalım, dedi.

    Yere oturdular.

    - Beni tanıdın mı?

    Mankurt ‘hayır’ anlamında başını salladı.

    - Adın ne senin?

    - Mankurt.

    - Bu senin şimdiki adın. Eski adın neydi? Asıl adını hatırlamaya çalış bakalım.

    Mankurt sustu. Hiç konuşmuyordu. Ama, iki kaşının arasında ter tanelerinin birikmesinden, gözlerinin bir sis perdesi ardında kalmış gibi görünmesinden hatırlamaya çalıştığı belliydi. Hatırlamasını engelleyen kalın bir duvarı aşamadığı da anlaşılıyordu...

    - Peki, babanı hatırlıyor musun? Babanın adı neydi? Kimsin, kimlerdensin? Hiç olmazsa doğduğun yeri, memleketini hatırla..

    Hayır, mankurt hiçbir şey bilmiyor, hiçbir şey hatırlamıyordu.

    - Vah yavrum, ne yapmışlar sana!

    Böyle diyen Nayman Ana’nın dudakları acı ve hiddetten titredi, kendini tutamayıp yine hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ama mankurt yine öyle kayıtsız duruyordu.

    - Bir insanın elinden malı-mülkü, bütün zenginliği hatta hayatı bile alınabilir, diye söylendi, ama insanın hafızasını almak gibi bir cinayet işlenir mi? Ey rızık veren Tanrı! Eğer varsan, insanların aklına böyle bir şeyi nasıl getirirsin? Yeryüzünde zulüm, kötülük az mı ki!

    Böyle diyen Nayman Ana, gözlerini mankurt oğlundan ayırmadan, Sarı-Özek’te söylenen o meşhur ağıta başladı. Bu, Sarı-Özek tarihini, kültürünü bilen kişilerin çok iyi hatırlayacağı bir ağıttı. Talihsiz, dertli ananın, Güneşle, Tanrı ile ve kendisiyle ilgili olarak söylediği yakınmalardı. Geleneklere bağlı olanlar onu ezbere bilir ve bugün bile söylerler. Bu ağıtın başlangıç sözleri şöyleydi:

    Men, batası ölgen boz maya
    Tulıbın kelip iskegen...

    Uçsuz bucaksız Sarı-Özek bozkırının ortasında, dertli ana, gönül avutmaz, dert söndürmez ağıtlarını hıçkırıklar arasında söylemeye devam etti.

    Heyhat, mankurtun kılı bile kıpırdamıyordu.

    Nayman Ana oğluna kim olduğunu hatırlatarak değil, söyleyerek, tekrar ederek bildirmeye karar verdi:

    - Senin adın Colamandır[12]. İşitiyor musun? Sen Colamansın. Babanın adı Dönenbay idi. Babanı da hatırlamıyor musun? Küçüklüğünde ok atmayı sana o öğretti. Ben ise senin ananım, sen de benim oğlumsun. Naymanlar kabilesindensin. Anlıyor musun? Sen bir Nayman’sın...

    Mankurt, kadının söylediklerini en küçük bir tepki göstermeden ve umursamadan dinliyordu. Sanki o sözlerinin hiçbir anlamı yoktu. Otlar arasında cırlayıp duran çekirgelerin sesini de böyle dinliyordu.

    Nayman Ana mankurt oğluna sordu:

    - Sen buraya gelmeden önce neler oldu?

    - Hiçbir şey olmadı.

    - Gece miydi, gündüz müydü?

    - Hiçbir şey değildi.

    - Kiminle konuşmak isterdin?

    - Ay ile konuşmak isterim. Ama birbirimizi işitmiyoruz. Orda oturan biri var.

    - Başka ne isterdin?

    - Efendiminki gibi örgülü saçımın olmasını.

    Nayman Ana elini mankurtun başına uzatarak:

    - Uzat başını da sana ne yaptıklarını göreyim.. dedi.

    Mankurt birden geri çekildi. Şapkasını iyice bastırdı. Başını öbür tarafa çevirmiş, annesinin yüzüne bile bakmıyordu. Nayman Ana o zaman ona asla başından söz etmemek gerektiğini anladı.

    Bu sırada uzaktan, deveye binmiş bir adamın onlara doğru geldiği görüldü.

    - Kim bu gelen? dedi Nayman Ana.

    - Bana yiyecek getiriyor.

    Nayman Ana telâşlandı. Böyle bir anda birdenbire ortaya çıkan Juan-Juan’a görünmemek için devesini ıhtırdı ve üzerine bindi. Oradan ayrılırken:

    - Ona bir şey söyleme, dedi, ben az sonra yine gelirim.

    Oğlu bir cevap vermedi. Hiçbir şey umurunda değildi zaten.

    Nayman Ana, yayılan sürünün arasından devesine binerek gitmekle büyük hata ettiğini anladı. Yaklaşan Juan-Juan, onu Akmaya’nın üzerinde kolayca görebilirdi. Akmaya’yı yedeğine alıp develerin arasından yürüyerek gitseydi görünmeden uzaklaşabilirdi. Ama artık geç kalmıştı bunu yapmak için.

    Otlaktan epeyce uzaklaştıktan sonra, yamaçlarında öbek öbek pelinlerin bulunduğu derin bir vadiye girdi. Orada devesinden indi ve hayvanı görünmesin diye ıhtırılmış olarak bıraktı. Sonra da sinip gözetlemeye başladı. Yanılmıştı. Juan-Juan görmüştü onu. Devesini mahmuzlaya mahmuzlaya koşturuyordu. Telâşlıydı. Elinde uzun bir kargı, omuzunda yay ve oklar vardı. Nayman Ana’yı otlakta gördüğü yerde dolanmaya başladı. Belli ki Nayman Ana’nın ne yana gittiğini anlayamamıştı. Bir o yana bir bu yana dolandıktan sonra Nayman Ana’nın saklandığı derenin yakınından geçti. İyi ki Nayman Ana yazmasıyla Akmaya’nın çenesini bağlamayı da akıl etmişti. Yoksa hayvan ses çıkarır, yerini belli edebilirdi. Gizlendiği pelinlerin arasından Juan-Juan’ı iyice yakından gördü. Uzun tüylü bir deveye binmişti. Şişik, gergin yüzlüydü. Kenarları yukarı doğru kıvrılmış, kayığa benzeyen kara bir şapkası vardı. Ensesinden çift örgülü saçları sarkıyordu. Üzengide doğrulup, şimşek gibi çakan gözleriyle sağa sola bakıyor, kargısını da hazır tutuyordu. Nayman Ana, Sarı-Özek’i istilâ eden, birçok Nayman’ı tutsak alan ve ailesine bunca felâketler getiren Juan-Juanlar’ın bir savaşçısıyla karşı karşıya idi şimdi. Ama, silahsız bir kadın vahşi bir Juan-Juan savaşçısına karşı ne yapabilirdi ki? Kendi kendine de soruyordu: Bu insanlar hangi şartlar altında, nasıl bir hayat yaşıyorlardı ki böylesine vahşi, barbar olabiliyorlar? Esir ettiklerinin hafızasını da bu kadar acımasız yok edebiliyorlar?

    Juan-Juan devesini o yana bu yana koşturarak çevreye göz attıktan sonra sürüsünün yanına gitti.

    Artık akşam olmuştu. Batmakta olan güneşin son ışınları bozkır ufkunu yangın kızıllığına çevirmişti. Ama az sonra, hava birden karardı, gecenin suskun karanlığı çöktü.

    Nayman Ana, o geceyi, bozkırın ortasında tek başına geçirdi. Zavallı oğlunun yakınındaydı ama, Juan-Juan’ın sürünün başından ayrılmamış olacağını düşünmüş ve oğlunun yanına gitmekten korkmuştu.

    O gece düşünüp taşınan Nayman Ana, oğlunu buralarda köle olarak bırakmamaya karar verdi. Varsın bir mankurt olsun, varsın hiçbir şeyi anlamasın, yine de kendi ülkesinde, kendi soydaşlarının arasında bulunması, Sarı-Özek bozkırında Juan-Juanlar’a çobanlık etmekten daha iyi olurdu. Ana yüreği ona böyle düşündürüyordu. Başkaları gibi oğlunun başına gelenlere, bir şey yapmadan katlanamaz, kendi canından, kendi kanından olan oğlunu kölelikte bırakıp gidemezdi. Belki oğlu doğduğu yere dönünce aklı başına gelir, çocukluk günlerini hatırlayabilirdi...

    Sabah olunca Nayman Ana, Akmaya’ya bindi. Uzaktan, kenardan dolanarak, geceleyin bir hayli dağılmış sürünün yanına sokuldu. İyice sokulmadan önce Juan-Juan’ın hâlâ orada olup olmadığını anlamak için dikkatle baktı etrafına. Onun orada olmadığına, gittiğine karar verince de oğluna asıl adıyla seslendi:

    - Colaman! Selam Colaman!

    Oğlu dönüp baktı ve kadın bir sevinç çığlığı attı. Fakat, çocuğun onu tanıdığı, adını hatırladığı için değil, sadece bir ses duyduğu için dönüp baktığını hemen anladı. Yine de, onun silinmiş hafızasını canlandırmak, uyandırmak için devam etti konuşmaya:

    - Adını hatırlıyor musun? Hatırlamaya çalış oğlum... diye yalvardı.

    - Hatırla yavrum, babanın adı Dönenbay idi. Unuttun mu? Senin adın da mankurt değil. Colaman senin adın.. Colaman! Sana bu adı verdik, çünkü sen yolda, Naymanlar’ın büyük bir göçü sırasında doğdun. Doğduğun yerde üç gün konakladık, üç gün şenlik yaptık.

    Bütün bu sözler Mankurt’a hiçbir şey hatırlatmıyor, ona hiçbir etki yapmıyordu. Ama Nayman Ana anlatmaya, oğlunun karanlık bilincinde bir şeyler uyandırabilme umuduyla konuşmaya devam ediyordu. Tekrar tekrar konuşuyor, sımsıkı kapalı bir kapıyı döver gibi, ısrarla ayni soruları soruyordu:

    - Adını hatırlıyor musun? Babanın adı Dönenbay idi!

    Bundan sonra, getirdiği yiyeceklerle oğlunun karnını doyurdu, içeceklerden içirdi ve ona ninniler söyledi.

    Mankurt ninniden çok hoşlanmıştı. Rüzgârın sertleştirdiği, güneşin kavurup kararttığı yüzünde tatlı bir yumuşama, bir hoşlanma dalgası görüldü. Onun yüzündeki bu değişmeyi gören ana sevindi, umutlandı ve buraları, Juan-Juanlar’ı terkedip kendisiyle köylerine, doğup büyüdüğü yere gelmesini istedi ondan. Ama Mankurt’un aklı almıyordu bunu. Buralardan çekip giderse sürü ne olacaktı? Efendisi ona hayvanların yanından ayrılmamasını emretmişti. Efendisi ne söylerse o olurdu sürüden asla uzaklaşamazdı...

    Nayman Ana yitik hafızanın kapısını, bir daha, bir daha zorladı:

    - Kim olduğunu hatırlıyor musun? Adın neydi? Babanın adı Dönenbay!..

    Kadının çabası boşunaydı. O sımsıkı kapanmış kapıyı aralamak için uğraşırken vaktin geçtiğini farketmedi. Tam da o sırada, sürünün öbür başında bir Juan-Juan’ın yaklaştığını gördü. Bu defa çok daha yakındı ve bindiği deveyi daha hızlı sürüyordu. Nayman Ana hemen kalktı, kendi devesine bindi ve aksi yönden giderek uzaklaşmak istedi oradan. Ama ikinci bir Juan-Juan yolunu kesti. Bunun üzerine Nayman Ana, Akmaya’yı ikisinin arasından sürdü, olanca hızıyla koşturmaya başladı. İki Juan-Juan da kargılarını sallayarak düştüler peşine. Bereket versin dişi deve Akmaya çok hızlı koşan bir deveydi ve kısa zamanda arayı açıp uzaklaştırdı Nayman Ana’yı. Juan-Juanlar’ın uzun kıllı develeri Akmaya’ya yetişebilir miydi hiç! Sarı-Özek bozkırında inanılmaz bir hızla koşup uzaklaşıyordu Akmaya.

    Juan-Juanlar kadına yetişemeyeceklerini anlayınca kovalamaktan vazgeçtiler. Onların, sürünün başına döndüklerinde mankurtu ölesiye dövdüklerini zavallı ana bilemezdi. Adamlar onu döve döve o yabancının kim olduğunu, niçin geldiğini soruyor, ama hep ayni cevabı alıyorlardı mankurttan.

    - Bilmiyorum, annem olduğunu söylüyor.

    - Hayır, annen değil, senin annen yok! Onun buraya niçin geldiğini biliyor musun? O kadın senin şapkanı çıkarıp başını buğulamak istiyor! Onun için geldi buraya!

    Bu sözleri duyan zavallı mankurtun yüzü korkudan sapsarı oldu. Boynunu omuzlarına çekti, şapkasını iki eliyle tutup başına bastırdı. Ürkmüş yabani bir hayvan gibi etrafına bakındı.

    Juan-Juanlar’dan yaşlı olanı:

    - Hadi artık korkma! Al bakalım şunları! dedi.

    Böyle derken mankurtun eline bir yay ve birkaç ok tutuşturdu. Daha genç olan Juan-Juan da şapkasını havaya fırlatarak:

    - Haydi, iyi nişan al! Vur bakalım!

    Ve ok, havaya fırlatılan şapkayı delip geçti.

    - Gördün mü? dedi şapkanın sahibi. Başındaki hafızasını yitirmiş ama elinin hafızasını yitirmemiş.

    Nayman Ana, yuvasından ürkütülmüş bir kuş gibi, Sarı-Özek bozkırında oradan oraya koşturuyor, ne yapacağını bilemiyordu. Juan-Juanlar sürüyü alıp başka bir yere götürmüşlerse? Çocuğunu da alıp gitmişlerse? Gittikleri yer kendi obalarına çok yakınsa? Ya sürüyü bırakıp onu bulmak için iz sürmeye başlamışlarsa?

    Bu düşüncelerle kaygılanıyor, kimseye görünmemeye çalışarak ve dört tarafına bakınarak dolanıp duruyordu çölün ortasında. Sonra birden, iki Juan-Juan’ın sürüyü bırakıp gitmekte olduklarını gördü. Yanyana gidiyor, geriye dönüp bakmıyorlardı bile. Buna çok sevindi. Juan-Juanlar iyice uzaklaşınca tekrar oğlunun yanına dönmeye karar verdi. Bu defa ne olursa olsun çocuğunu kaçırıp götürmek istiyordu. Çocuğun başına ne geldiyse gelmişti ama bu onun suçu değildi. Düşmanlar yok etmişti onun bilincini, hafızasını. Kaderi böyleymiş. Ne olursa olsun, anası onu köle olarak bırakamazdı. Onu Naymanlar’ın arasına götürecek ve barbar Juan-Juanlar’ın tutsak ettikleri Nayman yiğitlerine neler yaptıklarını herkese gösterecekti. Bunu görüp silaha sarılırlardı. Mesele toprak değildi. Herkese yetecek kadar toprak vardı buralarda. Mesele, Juan-Juanlar’ın dayanılmaz kötülüğünde idi. Uzak bir komşu olarak da tahammül edilmezdi onlara!

    Nayman Ana bu düşüncelerle oğlunun bulunduğu yere doğru ilerledi. Bir yandan, onu hemen bu gece kendisiyle gelmeye nasıl razı edeceğini düşünüyordu.

    Engin Sarı-Özek bozkırında akşam oluyor, derelerin, tepelerin arasında hava kararıyordu. Batmakta olan güneşin kızıl ışınlarıyla, geçmiş ve gelecek sayısız gecelerden biri daha yavaş yavaş iniyordu bozkırın üzerine. Beyaz deve Akmaya binicisini, hafif, serbest bir yürüyüşle deve sürüsünün bulunduğu yere götürüyor, batan güneşin kızıl ışınları Nayman Ana’nın yüzüne vuruyor, net bir görüntü veriyordu. Nayman Ana dikkatli, kaygılı, yüzü sararmış, hatları iyice gerilmişti. Ağarmış saçları, kırışıkları alnına ve gözlerine nakşedilen düşünceleri, Sarı-Özek’in alacakaranlığı gibi, dinmeyen yürek acılarının yüzüne yansımasından başka bir şey değildi.

    Nihayet deve sürüsünün yanına geldi ama develerin arasında boş yere dolandı bakışları. Onun öteberisini taşıyan devesi, yularını yerde sürüyerek dolaşıp duruyordu kendi başına. Çoban yoktu! Neler olmuştu? Nerelere gitmişti?

    - Colaman! Colaman! Neredesin oğlum? diye bağırdı Nayman Ana.

    Cevap veren olmadı, görünen yoktu.

    - Colaman! Neredesin? Ben geldim, ben, annen! Neredesin?

    Nayman Ana merakla her tarafa göz gezdirirken, mankurt oğlunun bir devenin ardında diz çökmüş, yayını germiş, ok atmaya hazır beklediğini göremiyordu. Mankurtun gözüne güneş ışığı düşüyor ve bu yüzden tam nişan alabilmek için uygun ânı bekliyordu.

    Oğlunun başına bir şey gelmiş olmasından korkan Nayman Ana ise seslenmeye devam etti:

    - Colaman! Oğlum!

    Nayman Ana birden eyerin üzerinde döndü ve oğlunun kendisine nişan aldığını gördü.

    - Dur! Atma!

    Ancak bunu diyecek kadar zamanı olmuştu. Deveyi mahmuzlayıp hızlandırmak istemişti ama fırlatılan ok vınlayarak sol böğrüne saplanmıştı bile!

    Darbe öldürücüydü. Nayman Ana’nın başı sarktı, devenin boynuna sarılmak istediyse de tutunamadı, yere yuvarlandı. Ama kendisinden evvel beyaz yazması düştü başından. Ve bu beyaz yazma bir kuş olup havalandı. Ana’nın ağzından çıkan son sözleri tekrar ede ede gökyüzüne uçtu gitti: “Adını hatırla! Kim olduğunu hatırla! Babanın adı Dönenbay! Dönenbay! Dönenbay!”

    İşte o gün bugün, Dönenbay kuşu, Sarı-Özek bozkırında geceleri uçar dururmuş. Bir yolcuya rastlayınca onun yanına sokulur, “Adını biliyor musun? Kim olduğunu biliyor musun? Babanın adı Dönenbay! Dönenbay! Dönenbay!” diye ötermiş.

    Sarı-Özek’te Nayman Ana’nın gömüldüğü yere Ana- Beyit (Ana’nın yattığı yer) diyorlar. Mezarlığın adı bundan geliyor...

    Ak deve Akmaya’nın soyundan gelen develer üreyip çoğalmış. Onun soyundan gelen bütün dişi develer tıpkı onun gibi ak başlı imişler. Yine onun soyundan gelen erkek develer ise, tıpkı Karanar gibi kara renkli, iri ve çok güçlü olurlarmış...

    Şimdi Ana-Beyit’e gömmek üzere götürdükleri merhum Kazangap, Boranlı Karanar’ın, Nayman Ana’nın ölümünden sonra Sarı-Özek bozkırında kalan ünlü ak deve Akmaya’nın soyundan geldiğini anlatırdı.

    Yedigey, Kazangap’ın devesi için anlattıklarına inanırdı. Niçin inanmayacaktı? Boranlı Karanar buna lâyıktı.. İyi günlerde, kötü günlerde birçok sınavdan geçmiş, sahibini hiçbir zaman darda, çaresiz bırakmamıştı. Yalnız, kızışma zamanında çok azgınlaşırdı. Kızışması da hep kara kışa rastlardı. O zaman iyice azgınlaşır, kara kış gibi dayanılmaz, zaptedilmez olurdu. Yedigey, hem kara kış, hem devesi ile uğraşmak zorunda kaldığı için, ayni anda iki kışı birden yaşardı. Bir keresinde Karanar ona öyle bir iş yapmış, öyle eziyet çektirmişti ki, anasından emdiği süt burnundan geldi. Eğer o bir hayvan değil de, bilinci, mantığı olan ama insan olmayan bir yaratık olsaydı, Yedigey onu asla bağışlamazdı. Ama, çiftleşme zamanında azmasın da ne yapsın! Aslında mesele o da değil. Bazıları hayvanı suçlu, sorumlu sayar. Oysa hayvanın yaradılışı, kaderi öyledir. Kazangap bunu çok iyi biliyordu ve Yedigey’in yanlış bir şey yapmasını engellemişti. Yoksa Karanar’ın sonu kimbilir ne olurdu...
  • 377 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Mazlum ÖZEL


    ‘KANLI TOPRAKLAR’ ROMAN İNCELEMESİ
    YAPI:
    1-Romanın Kimliği: 1934 yılı, Ağustos sonları.
    2-İsim-içerik ilişkisi: Romanda geçen tüm haksızlıklar, ölümler, toprak(lar) için yaşanmıştır.
    3-Olay örgüsü ve karakter analizleri: Romanın baş karakteri olan Topal Nuri’nin(bundan sonra Topal ismiyle anılacaktır)katipliğini yaptığı fabrikada başlayan roman, Topal’ın bir nevi projelerinin pratiğe geçmesiyle devam eder. Topal, zengin olmak uğruna önce çalıştığı fabrikanın sahibi Nedim Ağa’nın gözünü boyayıp, ağanın en yakın adamı haline gelmişti. Öyle ki yazın ağanın ona verdiği Börücek Yaylası’na gidip gelirdi. Topal, fabrikada çalışan Kantarcı Mustafa’dan hiç hoşlanmaz hatta nefret etmektedir. Ancak çıkarları söz konusu olduğu için Kantarcı Mustafa’ya önceleri açıktan beslediği düşmanlığı bir şekilde dostluğa çevirmeyi başarmıştır. Topal, Nedim Ağa’nın zaaflarını ve huyunu bildiği için onu elde etmek uğruna öncelikle Kantarcı Mustafa’nın zaten halinden pek memnun olmayan karısı Şehnaz’ı Nedim Ağa’ya metreslik yapsın, hem de kendi işini de görsün diye ayartmış, yaptığı entrikalarla bir şekilde Kantarcı Mustafa’yı cezaevine tıktırmıştır. İçten pazarlıklı Topal, yine çıkarları uğruna Şehnaz’ı da kullanıp Ağa’ya önce konak aldırmış, kendine de hep hayalini kurduğu sebze komisyonculuğu dükkanı için yer tutmuştu. Ardından sözde Nedim Ağa’yı düşündüğü için fabrikadan ayrılmış, kendi yazıhanesine gelip oturmuştu. Öyle ki Nedim Ağa, yaptığı bu ‘iyiliklerle’ Topal’ı daha fazla sevmiş, ne isterse yapar hale gelmişti. Topal bir yandan Nedim Ağa ile Şehnaz’a çöpçatanlık yapıp onları buluşturadursun bir yandan da kendisi Şehnaz’a kur yapıp ki Şehnaz’ın da bunu yaptığını bilerek, ona güven vermeyi amaçlamıştır. Ayrıca planlarıyla hapse tıktırdığı Kantarcı Mustafa’yı da ziyaret etmekten çekinmeyen Topal, Kantarcı’nın güvenini tazelemeyi de unutmamıştır. Tüm bu plan ve projelerinin esin kaynağı olan eski dostu Kabak Hafız’ı bizlere hatırlatıp duran Topal, yaptığı her işte onu model alıyor, onun bu tip durumlarda nasıl davranacağını, nasıl düşüneceğini hesap edip öyle hareket etmeyi hedefliyordu. Ayrıca iş yaptıkları diğer fabrika katibi Katip Tevfik ile hırsızlık yapmayı ihmal etmiyordu. Tek başına tüm bu insanların ve işlerin üstesinden gelen Topal, bir gecede kendi karısını boşayıp rahat bir nefes almış, yükten kurtulmuştu. Karısını boşama sebebi ise karısının Nedim Ağa’yla yaptıkları yüz kızartıcı işlerden haberdar olması, ve o gece ona bunun gerçekten böyle olup olmadığını sormasıydı. Böylece kadın o geceyi komşularında geçirmiş, sabahında ise Nedim Ağa’nın evinin yolunu tutmuştu. Her şeyi bir bir Nedim Ağa’nın karısına anlatmayı hedefleyen Topal’ın karısı, nedense Nedim Ağa’ların evinde her şeyi anlatamamış, ancak ağanın karısına şüphelenmesi için yeterince davranış sergilemişti. Bu olayda da Topal şimşek hızıyla aklına gelen piçliklerle sıyrılmış, bir kez daha sözde Ağa’sını düşünerek onu kurtarmıştı. Hoş, Nedim Ağa’da kurnaz geçinerek safın kralı olduğu için Topal’a bir kez daha minnet, bir kez daha saygı duymuştu. Zekasına hayrandı. Topal’ın ‘ahret becısı’ olan Nedim Ağa’nın karısı Pamuk Teyze, ahret bacısını ortada bırakmamış, biraz da Topal’a nispet olsun diye onu evinde misafir kabul etmişti. O günden sonra ‘Topal şeytanına’ kin beslemişti. Yalnızca Pamuk Teyze değil, iki oğlu da aynı şekilde kin besliyorlardı. Nitekim önce büyük oğlan, ardından Pamuk Teyze, Topal’ın yazıhanesine gidip ona haddini bildirmişlerdi. Bu kavgalar sürüp giderken Topal yine düşünmekte, yazıhanesinin üst katında oturan Şehnaz’la gününü gece, gecesini gün etmekte, halinden memnun, ağayı eline avucuna almış olmanın verdiği mutlulukla günler geçirmekteydi. Nedim Ağa ise son olaylardan sonra karısı tarafından tutulan adamların takibinde, bunu bilmekte ve Şehnaz’a olan aşkıyla yanmaktaydı. Şehnaz’ın şu sıralar ‘Topal itiyle’ beraber olduklarını adı gibi bilmekteydi. Onu kıskanıyordu. Aşık olmuştu ‘yeşil, iri gözlü Şehnaz’a. Sürekli onun yeşil, iri gözleriyle, dolgun fiziğiyle yanıp tutuşuyor, aşkından ölüyordu. Ah şu erkek suratlı karısı Pamuk olmasa! Şehnaz ise, Kantarcı Mustafa’ya boşanma davası açmış, kendi evinde, kendi konağında mutlu mesut yaşıyordu. Bir de sevgilisi Topal eklenince zevkten dört köşe oluyordu tabi. Topal’ı seviyordu Şehnaz, ama nedendir ona güvenemiyordu. Topal’ın dini imanı, Allah’ı paraydı, kendisini yeri geldiği zaman tek kalemde silmekte tereddüt etmeyeceğini biliyordu. Çünkü kendisi de, kocası Mustafa’ya böyle yapmıştı. Mal, mülk, rahat yaşam sevdası onu bu yollara sokmuştu. Halinden de memnundu. Nedim Ağa filan umurunda değildi artık, alacağını almış, emeline ulaşmıştı. Onun tek isteği Topal’dı artık. Çünkü Topal zeki, kurnaz, gemisini yürütendi. Elbet bakacaktı ona, onu konaktan konağa taşıyacak, elbiselere, takılara boğacaktı. Topal ise Ağa’yı sömürmenin, milyonları kazanmanın ve hayalindeki çiftliği kurmanın peşindeydi. Her yol mubahtı Topal için. Onun için maneviyat diye bir şey yoktu. İnanç vs. bunlar içi boş şeylerdi Topal için. Aslında Topal’ın tüm hayatı Şehnaz’a romanın 166. Sayfasında dediklerinde özetlenmişti Orhan Kemal tarafından. Şimdi Topal efendiye! Kulak verelim.
    ‘’Biliyor musun nedir milyon?’’
    Kadın başını, ‘’hayır’’ demek istercesine kaldırdı.
    ‘’Bilmiyorsun ama bil, öğren ve sen de aşktan önce milyon iste. Milyonun olduktan sonra aşkı da, dini imanı da, Allah’ı da satın alabilirsin. Hatta sana daha önemlisini söyleyeyim: Milyonun olduktan sonra ne namusa, ne şerefe haysiyete, ne dine imana, ne de Allah’a ihtiyacın olur. Allah, fakir fukaranın dayandığı bir kuruntudur, kuruntu!’’
    İşte Topal’ın hayatı buydu. Milyon!
    Bundan sonra Topal, Şehnaz, Nedim Ağa ve diğerlerinden kısmen kopuk olarak devam etti hayatına romanda. Topal, bu kavgalar, gürültüler vesilesiyle bir süre ortalıkta görünmemek için sebze komisyoncusu olan arkadaşı Haydar’ın evine gitmişti. Sebze komisyoncusu Haydar, kendine göre kurnaz geçinen, başkalarının emeklerini çalmaktan çekinmeyen, ‘küçük Topal’ gibi bir şeydi. Sebze ve meyvelerini, İstanbul, Ankara, İzmir’deki büyük komisyonculara sattığı köylünün gelip hakkını istediği, her defasında bin bir palavrayla onları başından savan bir adamdı. Bununla birlikte defineci arkadaşlarıyla girişmiş olduğu definecilik dalaveresi işleri vardı. Topal’ı evinde karısı ve dul yeğeniyle yalnız bırakıp giden, ardından da erkeğim diye geçinen biriydi. Topal bir fırsatını bulmuş, zaten gözleri fıldır fıldır, eski kocasını bilmem kaç kere aldatmış olan komisyoncu Haydar’ın dul yeğeniyle ilişki yaşamaya başlamıştı. Hatta bir gece karısına bile niyeti bozmuştu ki kadın da Topal’a yüz vermişti. Fırsatını bulamamışlardı namussuzluklarının. Haydar bazı sıra Topal’dan şüphelenmişse de Topal bunu sezip ona göre davranmış, Haydar’ın da güvenini tazelemişti. Bir gün Haydar, Topal’a paşazade Hakkı’dan söz etmiş, bilmem kaç dönüm arazisinin olduğu ‘Kanlı Topraklar’dan dem vurmuştu. Bizim Topal’ın da haliyle iştahı kabarmış, oralara bir an önce el atmak için sabırsızlanmıştı. Bu arada Topal’ın karısı memleketi İncesu’ya(Kayseri), kardeşinin evine gitmişti. Nedim Ağa’nın karısı Pamuk Teyze ise şaşı olan kızını evlendirmek düşüncesiyle Topal’ın konusunu açmıştı kocasına. Erkek suratlı karı ahret bacısını sırtından vuracaktı. Nasıl olsa onun bir daha buralara gelmeyeceğini düşünüp, kızını Topal’a vermek istiyordu. Topal’a hayran Nedim Ağa’da böyle bir şey istiyordu zaten. Bu sayede karısı tarafından konulan ‘Topal’ yasağı kalkacak, Topal ile görüşebilecek ve Şehnaz’ına kavuşacaktı. Ayrıca Şehnaz’da boş durmayıp, Topal ile kurdukları hayaller doğrultusunda Nedim Ağa’ya mektup yazıp, konağında temizlikçilik yapan kadın aracılığıyla Nedim Ağa’ya ulaştırıyordu. Çünkü aynı kadın, Nedim Ağa’nın fabrikasında çalışan bir işçiydi aynı zamanda. Nedim Ağa’dan gelen mektupları da, Ağa’nın odacısı olan kız yüzlü oğlan getiriyordu Şehnaz’a. Odacı bütün olanları biliyordu çünkü Ağa’nın okuma yazması olmadığı için Şehnaz’ından gelen mektupları odacıya okutuyor, ardından cevabını kendisine yazdırıyordu. Bu arada şaşı kızını Topal’a vermeye çalışan Pamuk Teyze’nin planı tutmuş. Şaşı kızla Topal nişanlanmıştı. Şehnaz bu olayı duyunca, mektup götürüp getiren kız yüzlü odacıyla kaçmıştı. Zaten bunlar birkaç kez beraber olmuşlardı konakta. Topal elden çıktığına göre artık yaşlı Nedim Ağa’yla ne işi vardı ki Şehnaz’ın, zaten almıştı alacağını. İlçede böyle olaylar zincirleme gelişirken Topal, Haydar’la olan durumu Nedim Ağa’ya yani kayınpederine anlatmış, kayınpederin ağzını sulandırmıştı. Öte tarafta komisyoncu Haydar, Kuyumcu Sırrı Usta, ve sahte paşazadeyle (sahte paşazadenin olaylar üzerinde pek bir etkisi yok, kırmızı boyalı 1929 model Ford’u ordan buraya sürerek arkadaşlarını götürüp getirmekten başka) kendi entrikalarını çevirip Topal’ın ve kayınpederi fabrikatör Nedim Ağa’nın paralarını götürmenin planlarını yapıyorlardı. Bunların yanında o toprakların gerçek sahibi, paşazade Hakkı bey bir şekilde, Orhan Kemal’in deyimiyle hinoğlu hinlerin ortamına girmişti. Hakkı bey saf, temiz yürekli, biraz da felsefi bir kişilikti. Elinde on binlerce dönüm arazinin tapusu olmasına rağmen ses çıkarmayan, köylüleri oldukları yerden etmeyen, ancak parasız olduğu için topraklarını cüzi fiyatlara elinden çıkaran bir adamdı. Zaten Topal’ı ve kayınpederini ilgilendiren konu buydu. Ucuza çok ucuza toprak almak. Bu doğrultuda hareket eden Topal ve kayınpederi Topal’ın öncülüğünde bu işe girmek istemişlerdi. Tabi her zamanki gibi Topal’ın kendi planları da vardı. Ekip toplanıp toprakları görmek için yola koyulmuşlardı. Orada Ali Şahin onları beklemekteydi. Ali Şahin fazlasıyla sol görüşlü, hatta komünist biriydi. Tuhaf bir kişiliği vardı. Define avcılarından biriydi o da. O köyde ayrıca Şerif Ağa, yeğeni Yaşar, Sinan Efendi, Kabak Hafız! Vardı. Kabak Hafız, Topal’ın eski dostu, akıl hocası, muhabbetini özlediği Kabak Hafız. Köyün imamıydı. Allah, din gibi şeyleri(onlar için Allah ve din, ‘şey’den ibaretti) kullanıp milletin gözünü bağlayan, din tüccarı şerefsiz Kabak Hafız. Şerif Ağa köyün ağır basan ağasıydı. Köylü onun elinin altında çalışırdı. Yeğeni Yaşar da yaramaz herifin tekiydi. Ağasının izinde. Sinan Efendi’yse Topal gibi düşünen, çıkarcı, Kabak Hafız’la bazı konularda beraber hareket eden bir adamdı. Adam mıydı orası da tartışılır işin gerçeği. Bu Sinan Efendi, Ali Şahin’in eski can dostu, yoldaşıydı. Ama şuan çıkarları doğrultusunda Şerif Ağa’sı ve diğer köylüler gibi muhafazakar takılıyordu. Sinan Efendi köyün kurtarıcısıydı. Sayısız kez köylüyü ve Şerif Ağa’yı, bu toprakların gerçek sahiplerinden korumuş, kurtarmıştı. Bir şekilde planını tutturmuş, köylünün buradan çıkarılmasına mani olmuştu. Bu topraklar zamanında buralardan giden Ermeniler’in ve paşaların toprağıydı. Ermeniler neyse de paşaların torunları tapu sahibiydi ve arada gelip topraklarını kontrol ediyorlardı, ellerinden bir şey gelmiyordu başkaca. Çünkü Sinan Efendi ne yapıp yapıp onlarla başa çıkıyor, köylüye rahat bir nefes aldırıyordu. Zaten toprakların önemli bir kısmına da tek başına sahipti. Ektirip biçiyor, kazanıyordu. Topal ve arkadaşlarının 1929 model külüstür Ford’la köye geldiklerini evinin balkonundan izledi. Köylü çocuklar da ona haberi getirdi zaten. Gelenleri tanımıştı Sinan. Sahte paşazade, paşazade Hakkı, komisyoncu Haydar ve Kuyumcu Sırrı Usta, diğerini tanımamıştı. Bunlar böylece doğrudan Ali Şahin’in evine gittiler. Define avcıları, Topal ve paşazade Hakkı ilk gece define avına çıktılar, yağmur yağınca ger dönmek zorunda kaldılar, Topal hastalanmıştı bu arada. Sabaha kadar öksürdü. İkinci gece yine öyle, eli boş. Sabahı ise köy yerindeki Sümbül’ün kahvesine gittiler erkenden. Bu arada Topal ve eski dostu Kabak Hafız karşılaşmış, konuşmuşlardı. Kabak Hafız, Topal’ın bu topraklara girmemesi tavsiyesinde bulunmuştu, kendi çıkarlarına böylesi uygun düşüyordu. Ama Topal her zaman dinlediği eski dostunu bu kez dinlememişti. Söz konusu topraktı çünkü. Kabak Hafız işin ciddiyetini anlamış, hele de Topal’ın, Nedim Ağa’nın damadı olduğunu öğrenince büsbütün anlamıştı. Şerif Ağa ve Sinan Efendi’ye durumun ciddiyetini, Topal’ın ne kadar tehlikeli biri olduğunu anlatmıştı. Ayrıca şu sıralar iktidarda olan Halk Fırkası’nın desteğini de almaları için Sinan Efendi elinden geleni yapmış, kendisini bu partiye geçirmekle kalmamış, Serbest Fırka’dan yana olan Şerif Ağa ve köylüleri de Halk Fırkası saflarına çekmişti. Ancak böylece onlara hiçbir şey olmazdı. Sinan Efendi partiye gidip durumu izah ettiğinde partililer kanunun keyfiyete göre işlemediğini ona söylemişler, ama rahat olmalarını da istemişlerdi. Çünkü parti adam kazanmıştı. Onca adamı bırakmak istemiyorlar ancak kanunlara da karşı gelemezlerdi. Bu iş böyle muallakta kaldı. Sümbül’ün kahvesinde otururlarken köylülerde gelmeye başladı. Nihayet Kabak Hafız, Sinan Efendi sonrasında da Şerif Ağa ve yeğeni Yaşar gelmişlerdi. İki taraf bir süre diken üstünde bakışmışlar, psikolojik baskı yapmışlardı birbirlerine. Sonunda kavga çıkmış ortalık karışmıştı. Bu arada Topal toprakların tapusunu almış, çiftliğini kurmanın hayalini yaşatıyordu içinde. Kavgadan sonra Yaşar annesiyle konuşmuş, annesi ise köylü kadınları örgütlemek için sokaklarda naralar atıyordu. Sonunda Yaşar, yılanın başı Topal ve Nedim Ağa’ya hadlerini bildirmek için ilçeye gitmişti. Belinde silahıyla fabrikada Nedim Ağa’nın odasını basan Yaşar, ikisini de orada buldu. Topal sivri zekasıyla ortamı yumuşatıp Yaşar’ın asıl düşmanının kendileri değil, yandaşları Sinan Efendi olduğunu söylemişti. Yaşar’ı buna ikna edip gönderdi. Yaşar, gençliğinin de verdiği atarlılığıyla hızla oradan uzaklaşıp köy yerine gelmiş, olanları anlatmıştı millete. Topal’da bu arada boş durmamış, Sinan’ın evini yaktırmak için adam tutmuş, evi o gece yaktırmıştı. Sinan, karısı, küçük kızlarıyla köy yerine inmiş, canlarını zor kurtarmışlardı. Sinan olanları Yaşar’dan biliyor, Yaşar ise Topal’ın anlattıklarıyla Sinan’a son darbeyi indirmek için fırsat kolluyordu. Nitekim bunlar köy yerinde buluşunca kıyamet koptu. Bu arada Topal, Sinan’ın evini Nedim Ağa’nın Şehnaz’ıyla kaçan odacıya yaktırmıştı. Odacı, Şehnaz’ı Topal için kaçırmıştı, kendisi fabrikada çalışan Boşnak kızına aşıktı çünkü. Topal’ın evi yakınca ona vereceği parayla kaçmıştı gerçek sevgilisiyle. Evi yanan Sinan Efendi, bunun Yaşar’dan bilip elinde silahıyla ortalıklarda bas bas bağırıyordu. Haberi alan Yaşar, demek iftira atıyor diye düşünüp silahıyla köy yerine gelmişti. Yaşar ve Sinan Efendi birbirlerini gördükleri sırada kavgaya tutuşmuşlardı. Sinan Efendi bir iki tokat yiyip yere yuvarlandıktan sonra Topal’ın ona söylediklerini düşündü, ‘’gerekirse çek vur, Nedim Ağa arkanda, bilirsin adamı ipten alır o’’ gibi şeyler söylemişti Topal. Sinan silahını çekip bir anda patlatmıştı Yaşar’a. Yaşar olduğu yere yıkılmıştı, bu sırada Yaşar’ın annesi rahmetli kocasının tüfeğini kapıp gelmişti, Sinan Efendi ise silahını atıp kaçmıştı oradan, Yaşar’ın annesi ise Sinan Efendi’nin karısına ve kızlarına silahı doğrultup tetiği çekmişti. Yavrularına kendisini siper eden anne vurulup yatıyordu. Oluk oluk akan kan. İşte ‘Kanlı Topraklar’ böyle oluyordu.

    4-Bakış açısı ve anlatıcı: Tanrısal bakış açısı.
    5-Zaman: Vakıa zamanı-1934, Yazılış zamanı-1963, İtibar zamanı-3-4 ay
    6-Mekan:
    6.1-Çevresel Mekan: Adana, İncesu, Şahut’un mekanı, Tahsin’in mekanı, Sümbül’ün kahvesi, fabrika, Nedim Ağa’nın konağı, Şehnaz’ın konağı, Komisyoncu Haydar’ın evi, Topal’ın yazıhanesi, Adana’nın bir köyü, Bürücek yaylası, Ali Şahin’in evi.
    6.2-Algısal Mekan:
    6.2.1-Açık ve Geniş Mekan: Fabrika, Yazıhane, Haydar’ın evi, Şehnaz’ın konağı, Bürücek yaylası.
    6.2.2-Labirentleşen Mekan: Fabrika, Yazıhane, Nedim Ağa’nın konağı, Ali Şahin’in evi, Sümbül’ün kahvesi, Adana’nın bir köyü, Topal’ın kendi evi.
    7-Kişiler:
    7.1-Başkişi: Nuri Haktanır (Topal Nuri)
    7.2-Norm Karakter: Nedim Ağa, Katip Tevfik, Komisyoncu Haydar, Şehnaz, Odacı.
    7.3-Kart Karakter: Pamuk Teyze, Nedim Ağa’nın oğulları, Topal’ın karısı, Fabrika Genel Müdürü, Batıdan getirilen gözü açık işçiler, Kabak Hafız, Şerif Ağa, Yaşar, Topal’ın komşuları.
    7.4-Fon Karakter: Kantarcı Mustafa, Fabrika işçileri, Şahut, Tahsin, Kooperatif bakkalı, Köylüler, Sinan Efendi, Ali Şahin, Paşazade Hakkı, Kuyumcu Sırrı, Nedim’in şaşı kızı.

    KORA ŞEMASI
    Ülkü Değer

    Kişiler: Kantarcı Mustafa, Fabrika Genel Müdürü, Köylüler, Fabrika işçileri, Topal’ın karısı.
    Kavramlar: Namus, Şeref, Onur, Haysiyet, Adalet, Hukuk, Dini ve manevi değerler.
    Semboller: Kravat, Havalandırma Aspiratörü.

    Karşıt Değer

    Kişiler: Topal Nuri, Nedim Ağa, Şehnaz, Şerif Ağa, Yaşar, Katip Tevfik, Pamuk Teyze, Nedim’in oğulları, Komisyoncu Haydar, Kuyumcu Sırrı Usta.
    Kavramlar: Menfaat, Maddi değerler, Yalan, Sahtecilik, Dolandırıcılık, Sömürü.
    Semboller: Silah, Toprak, Fabrika, İçki.

    İzlek: Aç gözlülük, ihanet, güven, sömürü.




    SONUÇ
    Orhan Kemal’in bu romanda bana göre vermek istediği öncelikli mesaj, bilhassa dindar görünen ancak tam aksi olan, dini yalnızca çıkarları uğruna kullanan kişilere karşı dikkatli olmak, böylelerini tanımak, bilmek ve oyunlarına gelmemektir. Çünkü roman boyunca Topal Nuri, yaptığı onca kötülüklere rağmen sinsiliği sayesinde, biraz da insanların ‘herkesi kendi gibi bilme’ düşüncesiyle başına gelecek olan kötülükleri engellemektedir. İnsanların saf din dışında veya insanların kendisinin dinin içine soktuğu, dinden saydığı doğmaların kullanılarak insanların ne hale getirilebileceği net bir şekilde anlatılmaktadır romanda. Orhan Kemal bunu yaparken dini yaşamak ile körü körüne inanmak arasında ince bir çizgi çizmiştir. Bu çizgiyi fark eden başkarakter Topal Nuri böylece insanları kullanmaktan, hatta öldürtmekten çekinmemiştir. Tüm kirli işlerine bir kılıf olarak uydurduğu dini değerleri sömürmüş, insanların bu konudaki hassasiyetinden faydalanmıştır. İnsanların mal, mülk sevdası için yapamayacağı şeyin olmadığını gösteren bu romanda birçok gizli mesaj da vardır. Mesela başkarakter roman boyunca Topal veya Topal Nuri olarak geçmektedir oysa romanın hemen başında bu karakter Nuri HAKTANIR olarak geçiyor. HAKTANIR. Hak tanımaz, gözünü bile kırpmadan insan emeği, hakkı yiyen Topal Nuri’nin soyadı tabi ki tesadüfen verilmemiştir ona. Buradan benim çıkardığım, insanlarla ilk karşılaştığımızda olduklarından çok farklı veya tam tersi görünebilirler. Oysa onları tanıdıkça, bildikçe hainlikleri, iki yüzlülükleri çıkar ortaya. Yalnız burada dikkat edilmesi gereken bir başka husus ise, Nuri Haktanır’ın foyasını en yakınındakilerin bile çözememesidir. Çünkü Topal Nuri, insanlar ondan şüphelense bile küçük bir hamleyle tekrar eski güveni, hatta daha kuvvetlisini yerine getirmekte zorlanmamıştır. Ayrıca Nuri Haktanır’ın topal olmasına rağmen, romanın başından sonuna kadar, kimsenin ona içinden bile ‘Topal’ dememesinin nedeni varlıklı olması, ve zekası sayesindedir. Öyle ki romanda var olan neredeyse tüm kadın karakterler onunla ilişki yaşamış, ona gönül kaptırmışlardı. Romandaki insanlar fiziki güzelliğe neredeyse hiç önem vermeyen, tamamıyla zekaya ve servete önem veren insanlardır. Zaten Topal Nuri bu insanların bu anlamda bir üst seviyesine çıkmış biridir. Topal denmemesinin nedeni ise paranın kusurları örtmesidir. Topal’ın dışında Pamuk Teyze ve Şehnaz karakterlerinin isimlerine de değineyim. Pamuk Teyze, aslında isminin tam tersi, kaba, sert ve otoriter bir kadındır. Orhan Kemal burada bana göre yine her madalyonun iki yüzünün olduğunu vurgulamaktadır. Şehnaz ismi ise Orhan Kemal’in kitaplarında kullandığı ‘kötü kadın’ ismidir. Suçlu adlı kitabında da Cevdet’in üvey annesi olan, ona kötülükler eden kadının ismi Şehnaz’dır. Bunların dışında Topal’ın Kantarcı Mustafa’nın aklını çelmesi bir rakı sofrasında olur. Burada yine dikkat etmemiz gereken eğer böyle alışkanlıklarımız varsa veya yoksa bile böyle boşlukta kalacak bir ortamda bulunursak, çevremizdekilere iki katı daha dikkat etmemiz gerekmektedir. Sırlarımız konusunda da uyarıyor bizi Orhan Kemal. Nedim Ağa’nın başına ne geldiyse, zaafları yüzünden, sırlarının başkaları tarafından biliniyor olması yüzünden gelmiştir. Romanda neredeyse tüm karakterler ahlak yoksunu, çıkarcı, inançsız ve servet dışında hiçbir şeye değer vermeyen insanlardır. Romanda insanlığın belki de son umudu olan Kantarcı Mustafa’da bir rakı masasında Topal’a ve kötü düşüncelerine meze olmuştur. Ancak Orhan Kemal yine de umudumuzu yitirmememiz için ‘’Her firavunun bir Musa’sı vardır’’ sözünü romanda araya sıkıştırmıştır. Romanda okuyabileceğimiz tek güzel söz budur. Romanda bu sözün dışında ‘’Her koyun kendi bacağından asılır’’ ve ‘’Gemisini yürüten kaptandır’’ gibi sözler söylenir. İşçilerle ilgili ise ‘’İşçi en aşağılık, en değersiz biriydi ki insanlıkla ilgisi, insana benzemesinden ibaretti’’. Sözü geçmekte, zamanın zenginlerinin, ağalarının, fabrikatörlerinin birçoğunun böyle düşündüğünü anlamaktayız. Orhan Kemal bunları anlatmakla yetinmeyip bunların iç dünyasını da okuyucuya açıyor ki, böyle insanlarla karşılaşıldığında nasıl davranılması gerektiğini, böyle insanların bir sonraki hamlesini tahmin edebilmemizi daha da güçlendiriyor. Orhan Kemal yapmış olduğu başarılı karakter analizleriyle karakterleri adeta gözümüzde canlandırıyor, ister istemez aklımıza hayatımızda gördüğümüz buna benzer insanlar geliyor. Romandan çıkarılabilecek en önemli sonuç ise, kimseyi kendimiz gibi bilmemek, insanlara kolayca güvenmemek, dindar maskesi takmış insanlara karşı çok dikkatli olmak ve zaaflarımızı insanların eline koz olarak vermemektir.
  • OĞLUM 12 YIL UYUDUKTAN SONRA UYANDI...

    Bir gün çok sinirlendi. Yine kendini balkondan atmak istedi. Zor ikna edebildik. Akşam oldu, onu uyuyor zannettim. Babasıyla ne yapacağımızı konuşurken bir ara "oğlumuzu olmazsa bağlayalım" diye ağlayarak anlatıyordum ki birden yatağından doğrulup sadece bana bakarak, "yazıklar olsun size, yazıklar olsun insanlığınıza" dediğinde sanki dünya başıma yıkıldı. Babası onu ikna etmeye çalıştı. "Oğlum, annen senin iyiliğin için bir şeyler yapmaya çalışıyor. Sen haklısın. Şunu unutma çok hastasın. Belki ilaçların sana yaramıyor, belki de yeterli değil. Hastaneye gidelim doktorunla görüşelim" deyince biraz ikna oldu.

    Ertesi gün hastaneye gittik. Yine yatırdılar. Bu sefer benim artık bütün ümitlerim tükenmişti. Dokuz yılı dolmuş, yolun sonuna geldiğimizi anlamış, çok daha zor günlerin bizi beklediğini düşünmüştüm. Bir gün doktoru bana, "yıllar önce oğlunuzun tedavi olduğu, fakat kan tablosunu bozduğu için verilmeyen ilacı biz tekrar denemek istiyoruz, belki bu sefer iyi gelir, inşallah kan tablosunu bozmaz, siz kabul ederseniz, imza verin, oğlunuza bir daha bu ilaçtan verelim" dediğinde oğluma bir şans daha doğduğu için çok sevindim. Bir an aklıma yıllar önce bu ilacın verildiği, fakat kan tablosunu bozduğu için doktorların bu ilacı kesmiş, bir daha kullanmamasını söylemiş oldukları geldi. Bunu düşününce bir an vazgeçmeyi düşündüm. "Fakat ya bu sefer ilacı iyi gelirse" diye içime bir umut doğdu. Kabul ettim. Sağ olsun doktorlar tedaviye başladılar. Üç ay hastanede tedavi edildikten sonra taburcu edildi.

    Fakat yine sıkıntılıydı. Yine arada bir sinirlenip bağırıyordu, gülmeleri devam ediyordu. Böylece aylar geçiyordu. Sık sık kontrollere gidiyorduk. Tabii ki yollarda binbir sıkıntılarla... Doktoruna ilacı saatinde içtiği halde sıkıntılarının devam ettiğini anlatıyordum. Doktoru yeni çıkan bir ilacı da verdi. Diğer ilaçla beraber içmesini söyledi. Biz ilaçlarını muntazam içiriyorduk fakat sıkıntıları devam ediyordu. Sık sık kontrole götürüyordum. Doktoruna şikayetlerinin devam ettiğini anlatıyordum. Doktoru ilaçlarına devam etmemizi, biraz zamana ihtiyacımızın olduğunu, sabretmemizi söylüyordu, ilaca devam etmesini öneriyordu. ilaçlarına devam ettikçe oğlumda epeyce bir iyileşme olmaya başlamıştı. Arada bir sıkıntılı oluyordu, ona da razıydık.

    Derken iki yıl geçti.
    Sanki uykudan uyanmış gibiydi,
    inanamıyorduk. Oğlum ilaçlara iki yıl sonra cevap vermişti.
    Akşamları erkenden uyuyordu,
    geceleri hiç uyanmıyordu.
    Gündüzleri daha da rahattı.
    Bize artık saldırmıyordu.
    Etrafta olan biteni anlıyordu.
    O hastalandıktan sonra alınan eşyaları fark etmeye başlamış, "Bunları ne zaman aldınız" diye soruyordu.
    Bizimle sohbet etmeye başlamıştı.
    Hastalanmadan önce bana şakalar yapardı. Mesela mutfakta yemek yaparken gizlice gelir, yemek malzemelerini saklardı. Baktım yine o şakalarını yapıyor.
    Bir gün ellerimi tutup öperek, "anne başardık değil mi" dediğinde ben çok şaşırdım.
    Unutmamış benim "başaracağız oğlum" dediğimi.
    Şaşırdığımı anlamış olmalı ki, "anne sen bana sürekli başaracağız oğlum ne olur dayan sabret demiyor muydun" dediğinde,
    Allah'ım ben sanki rüyadan değil kabustan uyanmıştım.
    Sevinçten ne yapacağımı şaşırmıştım. Demek ki beni duyuyormuş. Yıllardır verdiğim mücadele ve çabalarım boşa gitmemiş.
    Oğlumun beyni uykusundan uyanmıştı.
    Ama ne yazık ki oğlum yine de on sekiz yaşındaki bilgisiyle kalmıştı. Bazen kendi yaşındakilere "amca" diyor, bunun gibi şeyler.
    Oniki yıl uyumuş, on iki yıl sonra uyanmıştı.
    Bunca yıl neler değişmişti neler.

    Artık bize düşen görevin bilincindeydim.
    Ona oniki yılda kaybettiklerini kazandırmaya çalışıyoruz.
    Oğlum "12 yıl uyumuş, 12 yıl sonra uyandı" diye düşünüyorum.​

    Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, KA/4, KAT-2'nin değerli doktorları,
    Timuçin Oral, Nesrin Kocal ve çalışma arkadaşları hemşireleri ve tüm çalışanları;
    bu zor savaşımızda bize çok destek oldukları için kendilerine minnettarız.

    Bir insanı hayata döndürmenin haklı gururunu sizler de yaşıyorsunuzdur.
    Oğlum ve ailem adına, özellikle kendi adıma hepinize sonsuz teşekkürler...

    Eskiden hastanenize binbir güçlükle, korku ve umutsuzlukla evladımla gelirdik. Şimdi ise yavrumla sohbet ederek neşe içinde geliyoruz.

    Bu hastalığı yaşayan ve en yakınında olan insanlar bilir ne kadar zor bir hastalık olduğunu. Oğlumu hastaneden taburcu olduktan sonra kontrollerine ne kadar zorluk içinde götürüyordum. Kendi isteğiyle geliyordu buna alışkındı, fakat yollarda ya çok sıkıntısı oluyordu yahut ta ilaçların etkisiyle çok halsiz olurdu. Sürekli dinlenerek, yollarda oturarak giderdik.
    Çok şükür bu yeni ilaçlar o kadar halsizlik yapmıyor.

    Yıllar önce bir gün yine hastaneye kontrole gittiğimizde merdivenleri çıkarken bayıldı. Daha o zaman yirmi üç yaşındaydı. Ben etraftan yardım isterken, yavrum gözlerini açıp "anne korkma, ben iyiyim" demişti.
    Bir keresinde hastaneden hafta sonu için doktorları izin verdiler. "Biraz eve gitsin, değişiklik olsun" dediler. Ben "gidelim oğlum" dediğimde gelmek istemediğini söyledi. Fakat ben oğlumun gelmiyorum demesinden, bakışlarından, bize küstüğünü hissettim. Evet küsmüştü, üzerine gitmedim. Saatlerce camdan dışarısını seyretti, sonra bana dönüp: "Anne ben size ne yaptım? Yıllardır hayatım kaydı, gençliğim hastanelerde geçiyor, ben hiç yaşamadım. Neden beni sürekli hastanede tutuyorsunuz?"
    dedikten sonra sustu. Bir süre konuşmadı.
    "Doktor hanım Serdar bize kusmuş diye ağlamaya başladım. Doktor hanım da üzgün bir şekilde "Üzülmeyin, başka zaman gidersiniz" demişti.

    Bunun gibi çok hatıralar var. Halen aklıma gelince çok üzülür, zaman zaman ağlarım.

    Evet çok genç yaşta şizofreni hastalığına yakalanan yavrumun ve onun gibi nice gençlerin yaşadığı çaresizliği, yıkımları, acı ve korkuları
    ben uzun yıllar görüp bu hastalığın onlara ne kadar acı dolu yıllar yaşattığına şahit oldum.​NELER KAYBETTİK NELER KAZANDIK?

    Uzun yıllar oğlumun, onun gibi hasta olan insanların ızdıraplarını, çaresizliklerini yakından görüp yaşadım. Bazen hastaneden eve gelirken evimin yolunu şaşırıp yanlış vasıtalara binerdim. Yarı yolda inip ağlayarak "Allah'ım bana sabır ver, bu kadar acı, bu kadar üzüntü çektim, çekiyorum, aklımı koru Allah'ım, evimin yolunu bile şaşırıyorum" diye hep dua ederdim. Dualarım kabul olmuştu herhalde. Çok şükür yeni ilaçlar çıktı oğlum iyileşiyordu. ON SEKİZ YAŞINDA UYUDU, YİRMİ DOKUZ YAŞINDA UYANDI. Ben bu yılları sanki oğlumun uyuyarak geçirdiğini düşünüyorum. Geçmişi bütünüyle unutmak istiyorum. Galiba beynim bana unutturmak istiyor. Bu kitabı yazarken bunu daha iyi anladım.

    Koca oniki yılda yaşadıklarımızı ve hatırladıklarımı, yazmaya çalıştım. Allah'ım biz insanları ne kadar mükemel yaratmış. Her şeyi ne çabuk unutuyoruz, her şeye ne çabuk adapte oluyoruz. Oğlumun daha da iyi olup hastalığını kabullenmesiyle geçmişteki yaşadıklarımızı ben unuttum. Ama tek unutamadığım şey umutla beklediğim ilaçlardı. Her yeni çıkan ilaç bizler için çok önemli. Yakınlarımızın iyileşmesi için tek çare... Evet ilaçsız olmazsa olmaz. Bunu artık oğlum da, ben de, ailem de çok iyi biliyoruz. Bu nedenle bu ilaçları çıkaran firmalara, tedavi eden doktorlara, çok ama çok teşekkür ederim.

    Zaman zaman düşünüyorum; çaresizlik on iki yıl bize neler yaşatmıştı. Bir de biz neler kazanmıştık;
    evladımız iyileşmiş, babası alkolü tamamen bırakmıştı, babası kendini içkiyle avutmuştu. Ben de eşime bir kere bile "niçin içiyorsun" dememiştim. Bu nedenle çevremden eleştiri de alıyordum ama biliyordum ki bir gün eşim bu içkiyi bırakacak ve öyle de oldu. Sigara dahi içmeyen eşimin, kendisini yaşadığı sıkıntılardan dolayı alkole vermesini çok bulmuyor, zamanla içkiyi bırakacağına inanıyordum. Benim sabrım ve desteğim, oğlumuzun iyi olması, eşimin işini kolaylaştırdı ve alkol olayı da böylece bitti.

    Eşimin zaman zaman, "sana çok teşşekür ederim, bana ve evladımıza çok sabır gösterdin, çok destek oldun" demesi beni çok mutlu ediyor. Evladım da olsa eşim de olsa ben insana yardım etmenin mutluluğunu yaşıyorum.

    Diğer oğlum, ağabeyi hasta olduğunda ortaokul ikinci sınıftaydı. Sonra liseyi tamamladı. Turizm ve Otelcilik Yüksek Okulu'nu okul birincisi olarak bitirip üniversite sınavına tekrar girip kazanıp Alman Dili ve Edebiyatını bitirdi. Şimdi Almanya'da, bir teknik üniversitenin bilgisayar mühendisliği bölümünde öğrenim görüyor.

    Yarabbim yıllar ne çabuk geçmişti. Ben de ne yazık ki bu kadar acı ve stresli yıllardan sonra yüksek tansiyon hastası oldum. Yıllar önce çok ağır hasta olmuştum. Eşim beni hastaneye götürdüğünde acilen yatırmışlardı. Doktorlar eşime benim çok hasta olduğumu söylemişler. Gerçekten çok hastaydım. On gün hastanede yattım. Sadece "Allah'ım beni Serdar'a bağışla" diye dua ediyordum. Çünkü ben ölürsem yavrum çok perişan olurdu. Böylece zor günler geçirdim. Ben bir hastanede, oğlum başka bir hastanede yatıyorduk. On gün sonra ben iyi olmaya başladım. Doktorlar bu bir mucize demişlerdi. Yine de taburcu olur olmaz oğlumun yanına gittim. Yollarda zor yürüyordum. Ağır bir hastalık geçirmeme rağmen oğlumu yalnız bırakmak istemiyordum. Beni gördüğünde bir çocuk gibi sevinmişti. "Anne" diye koşarak gelmesi, beni de hemşire hanımı da ağlattı. Her gün "annem neden gelmiyor" diye sorup üzülüyormuş.
    Oniki yıl acı, üzüntü ve çaresizlik bizi çok yıpratmıştı, fakat şimdi sabır ve sevginin ve azmin zaferini yaşıyoruz. ​Zaman zaman hastalığı hafif de olsa dalgalanıyor. Ona her zaman söylediğimi yine söylüyorum. "Bak oğlum sen yalan söylemiyorsun senin beynin sana yalan söylüyor, tekrar düşün, bu düşünceler senin düşüncelerin, hastalığından dolayı daha da yoğunlaşıyor". Biraz sonra haklı olduğumu söylüyor. Biraz düşününce, "anne bu sesler galiba benim beynimde bilinç altında kalan şeyler, çünkü daha çok küçükken izlediğim çizgi filmlerin konuşmalarına benziyor" diyor. "Biraz daha düşün, bu sesler ve düşünceler senin düşüncelerin, tekrar düşün" dediğimde, "anne haklısın, tamamen benim düşüncelerim, ben yanlış algılıyorum, bu da hastalığımdan kaynaklanıyor". Yine de bunca acı dolu yıllardan sonra bugünleri bizim için bir bayram diye düşünüyorum. En önemlisi "SERDAR'IMI TEKRAR KAZANMIŞTIK BİZE VE DÜNYAYA YENİDEN MERHABA DEMİŞTİ"

    Beni en çok üzen, küçük oğlumun da aramızda üzülmesiydi. Yine de bize belli etmemeye çalışıyordu. Ailece oniki yıl biz hiç bayram yapmadık. Anlamadık daha doğrusu. Ben hiç bayram yapmadım, bayramı yaşamadım. Özel günler bizim için artık bitmişti. Benim için en güzel bayram yavrumun iyileşmesiydi. Onun o sıkıntılı hali, dünyadan, bizden zaman zaman uzaklaşması, beni kahrediyordu. Çaresizlik çok zor. Allah insanı çaresiz bırakmasın. Bilemiyorum; insanın kaderi kendi elinde değil değil ki. Ne acılar yaşamış, nelere katlanmıştım. Bazen bu yaşadıklarımı hak etmediğimi, bu acıların bana çok büyük haksızlık olduğunu düşünüyorum. Ama kaderin önüne geçilmiyor. Demek ki benim yavrumun alın yazısı buymuş, bunu iyice anladım.

    Dünyaya evladınız sapa sağlam geliyor. Siz emek veriyorsunuz, büyütüyorsunuz, o yıllarca okuyup emek veriyor, siz artık evladım büyüdü kendini koruyacak yaşa geldi derken ne yazık ki kader ona en acımasız tokadını vuruyor. Yavrum, vurgun yemiş gibi bir düşüyor yıllarca kalkmıyor. Anne ve baba için, tüm aile bireyleri için çok zor yıllar başlıyor.

    Bazen düşünüyorum, bilseydim hasta olacağını belki ilkokula bile göndermezdim. Bazen de bu düşüncemin yanlış olduğunu söylüyorum kendi kendime. Böyle olacağını kimse bilemezdi. Galiba biraz ben de haklıyım çünkü her insanın bir dayanma gücü vardır. Zaten yıllarım hep keşkeleri düşünerek geçti. Yine Allah yardım etti. Oğlum hiç olmazsa bizi dinleyip konuşuyor, gülüyor şaka yapıyor. Bundan daha güzel ne olabilir? İşte bayram bu!
    Hastalığının ağır geçen yıllarında zaman zaman yürürken yerlere kadar eğilerek yürürdü. Omuzlarından tutup doğrultmaya çalışınca, doğru yürüyemeyeceğini, çünkü beynindeki seslerin böyle yürümesini istediklerini söylüyordu, insanların yüzüne bakınca gözlerinden çok şüpheleniyordu. Çok şükür bunların hepsi geçti.​

    YALNIZ BIRAKMAYALIM

    Yalnızlık hasta yakınlarımız için belki de en ızdırap veren sorun. Oğlumu küçükken bir yere gittiğimde eşe dosta bırakabiliyordum. Şimdi ise otuzüç yaşında olmasına ve iyileşmesine rağmen hiç yalnız bırakmıyorum. Yakınlarımız her zaman çok sevdiğimizi ve destek olduğumuzu bilmeliler. Biz onlara destek olursak daha da iyiye gideceklerine ben inanıyorum. O yıllarca hastalığından dolayı çok ızdırap çeken, zaman zaman bizden uzaklaşıp kendi dünyasına dalan, sanki beni hiç duymayan oğlum, bizi hiç sevmediğini, annesi babası olmadığımızı söyleyen yavrum iyileşince, "anne senin hakkını nasıl öderim" diyor. Demek ki çok ağır hasta zamanlarında dahi herşeyin farkındaymış. Bu sözü beni çok sevindirmiş, mutlu etmişti. Ben her anne gibi sadece görevimi yapmıştım, ona sevgi ve sabır göstermiştim.

    17 Ağustos 1999 depreminde ilk uyanan o olmuştu. Biz şaşkınlıktan ne yapacağımızı düşünürken o bize bağırıp "anne, baba haydi dışarı çıkalım!" dedi ve sıkışan kapıları açan oğlum oldu.
    Ben çok korkmuştum. Ya oğlum bu korkuyla yine hasta olursa diye endişelenmiştim. Çok şükür bu korkuyu yenmeyi daha o gece başarmıştı. İnşallah bir gün bu hastalığı yenmeyi tamamen başaracak, ben buna inanıyorum. Yine de bu haline şükrediyorum. Hiç olmazsa beni duyuyor. Yıllarca iğne yapıldı. Kalçaları artık taş gibi olmuştu ve hala geçmedi. Biz neler yaşadık yavrumla! Büyük oğlum ve Hakan'ım gibi ellerimi bırakmadı beni terketmedi. Şimdi Serdar beni artık hiç bırakmaz. Gencecik yaşımda iki evlat acısı birden yaşamıştım. Yıllar geçtikçe unutmaya çalışırken Serdar'ın hastalığı bana en büyük darbe oldu. Bu acıları yaşamam yıllarca Serdar'ın hastalığıyla uğraşmam, mücadele etmem, beni duyarlı, sabırlı ve sevgi dolu kılmıştır. Sevgi, sabır ve zaman her derdin ilacıdır. Bunca acı yıllar geçirmiştim; tek tesellim yavrumun iyileşmesi bize geri dönmesi... Sevgi ve sabır olmasa hiçbir şekilde bu hastalıkla baş edemeyiz sanırım. Her şeyin ilacının sevgi olduğuna inandım. Hele şizofreni gibi bir hastalıkla mücadele eden gencecik evlatlarımızın bizim sevgimize, desteğimize ne kadar da çok ihtiyaçları var. Bu hastalık iyileşebilir bir hastalık. Fakat biz ailelerin de görevleri var. Bunca yıllık deneyimlerim bana şunu öğretti; evet iyileşebilir fakat doktor ve ilaç olmazsa olmaz. Ya biz aileler? Biz de sevgimizle, sabrımızla desteğimizle onları, evlatlarımızı, yakınlarımızı yalnız bırakmamalıyız. Onlara sevgimizle, sabrımızla, destek olmalıyız. Hastalıklarını saklamamalıyız.

    Oğlumun hastalığının üçüncü yılında, hastanede bir hasta kızcağız vardı. Kimya Fakültesi'nde öğrenciymiş. O masum yavru da çok hastaydı. Birgün benim yanıma gelip, "siz ne iyi annesiniz, benim ailem benim yanıma sık gelmiyor" dedi. Ona biraz moral verdim. Bana, "teyze söyle, bize ne oldu, niye hastayız" dediğinde cevap vermekte çok zorlandım.
    Bu kızı hiç unutamam. Her zaman o sözünü hatırlarım. "Bize ne oldu?" Zaman zaman hastanelerde tedavi gören gençleri hatırlayıp üzülüyorum.

    Afganistan'lı çok genç birisiydi "Muhammed" Türkiye'ye üniversite okumak için gelmiş, şansızlık hastalanmıştı. Sürekli annesini babasını anlatıyor, üzülüyordu. O yıllarda Afganistan'da savaş vardı. Babası orada öğretmenmiş. Anlattığına göre savaş nedeniyle ailesi dağlarda yaşıyormuş ve haber alamıyormuş. Bu gence çok üzülüp etkilenmiştim.

    Adanalı Ali de bir tıp öğrencisiymiş. Son sınıfta hastalanmış, okulunu ne yazık ki bitirememiş.

    Yine bir gün, oğlumun odasına bir genç hasta geldi. Oğlumun oda arkadaşı oldu. Bu genç te yıllar önce Tıp Fakültesi ikinci sınıfta okurken rahatsızlanmış ve okulunu bırakmak zorunda kalmış. Çok zeki bir insandı. Yıllar sonra tekrar sınava girip elektrik ve elektronik mühendisliğini okuyup bitirmişti. Oğluma "ah Serdar, bu hastalık zalim hastalık" derdi.

    Bu gençler gibi daha nice genç insanlarla karşılaştım. Bu gençler benim yavrumun kader arkadaşlarıydı, hatırladıkça çok üzülüyorum.​TERAPİ VE ...."ANNE BEN ŞİZOFRENİM"

    Bir gün yine kontrol için hastaneye gitmiştik. Doktoru "hastanemizde hastalar için uzman psikolog ve uzman hemşire tarafından terapi yapılıyor, oğlunuzun ismini yazdırıp gidip görüşün" demişti. Ve gidip görüştük. Birkaç gün sonra terapiye alındı. Terapiye başladığı gün ben hemşire hanıma, "oğluma on yıldır şizofreni olduğunu biz söylemedik, hastalığını bilmiyor, sizden öğrenince tepkisi ne olur bilemem" dedim.

    Hemşire hanım, "siz merak etmeyin, biz ona söyleriz" dediyse de ben çok endişeliydim. Dördüncü hafta oğlum terapiden dışarı çıktığında, yüzünde rahat bir ifade vardı gülümseyerek, "anne ben şizofreni hastasıymışım, beynimdeki kimyasal salgıların düzensizliği bu hastalığa neden oluyormuş" dediğinde çok rahatlamış, sevinmiştim. Biz ona on yıldır "sen şizofrenisin" diyemedik. O kendisi uzmanından hastalığının ne olduğunu öğrenmiş ve kabul etmişti. Ailece çok rahatlamıştık. 10 yıl boyunca her dakika bize, "benim neyim var söyleyin" diye isyan ediyordu. O artık hastalığını öğrenmiş, bize soru sormuyordu. Kendisi de rahatlamıştı. Bize de artık "neyim var" demiyor, "ben şizofreniyim" diyor. Hastalığını kabullenmesi de iyileşmesinde çok büyük bir ilerleme idi.

    Düşünüyorum da, evladınıza bu kadar acı veren hastalığını söyleyemiyorsunuz ne kadar acı... Bu kadar acı veren bir hastalığı söylemek bize zor geliyordu. Ne 18 yaşında söyledik, ne 25 yaşında. Ta ki 29 yaşına gelene kadar... Ne yazık ki hayatının baharı da bitmişti. Çok çırpınmış, çok merak etmişti. "Benim neyim var, neden beni hastanede tutuyorsunuz, neden insanlar neden benden uzaklaşıyor". Bunları düşündükçe çok üzülüyorum.

    Hiç olmazsa hastalığını öğrendi. Şimdi soranlara ben şizofrenim diyor. Nedenlerle geçen gençliği ve nihayet nedenini öğrendiği hastalığı "ŞİZOFRENİ".
    Evet şizofreni olduğunu öğrendi. Ne yazık ki yıllar hayatının baharını çalmıştı yavrumun. Ona ne yazık ki tek geri veremeyeceğimiz şey, hiç yaşamadan biten baharı... Yine de çok şükür artık kontrollerine daha rahat gidiyorduz. Önceden her doktora gittiğimizde, "benim neyim var, hastalığım nedir" diye sürekli soruyordu. Artık rahat. Artık durmadan doktoruna da bana da ilaçları içiyorum niye iyileşmiyorum demiyor. Hastalığının ilk yıllarında ilaçları kabul etmiyordu fakat ben içiriyordum. Zamanla iyileştikçe artık ilaçlarını kendisi içmeye, ilaçlarının saatini kaçırmamaya başladı. Şimdi ilaç saatlerini o bana hatırlatıyor. Önceden uyandırdığımda uykulu uykulu elini açıp ilaç için uyandırdığımı zannediyordu. Artık kendisi uyanıp saatinde ilaçlarını içiyor.​AİLE TERAPİSİ

    Kontrollerine gidip gelirken bir gün doktoru "hastanemizde aileler için terapi yapılıyor siz de gider misiniz" dediğinde çok ihtiyacım olduğunu düşündüm ve aile terapisine katıldım. Bu terapiler aileler için çok faydalı oluyordu. Özellikle annelere. Çocuklarının ve yakınlarının hastalığını, ilaçların yan etkilerini, faydalarını çok iyi öğretiyorlardı. Bilginiz artıyor, hastalığı daha iyi tanıyorsunuz. Alevlenmeleri nüksleri öğreniyor, nasıl davranılması gerektiğini öğrenip yakınınıza daha iyi yardımcı olmaya çalışıyorsunuz. Ona göre davranıyorsunuz.

    Bir gün Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde, biz ailelere terapi uygulayan psikiyatrist doktor Ayla Yazıcı Hanım istanbul'da "Şizofreni Dostları Derneği"nin olduğunu söyledi ve bu derneğe gitmemizi önerdi. Adres ve telefonunu verdi. Çok sevinmiştim.

    Yıllar önce yeni çıkan bir ilacı yurt dışından getirtiyorduk. Tanıdıklardan ve akrabalarda defalarca ilaç istemiştik. Artık bir şekilde bunu halletmemiz gerekir diye çareler arıyorduk. Oğlum internetten Almanya'da bir yer bulmuş. Sevinerek, "anne ben bir çare buldum, ağabeyime ilaç gönderecekler" dediğinde çok sevindim. Hemen reçetesini ve ücretini gönderdik, ilaç çok kısa bir süre içinde geldi. Pakette bir de Almanca mektup vardı. Oğlum mektubu okudu. Mektupta istanbul'daki "Şizofreni Dostları Derneği"nden bahsediyordu. Telefon numarasını yazmışlardı. Hemen aradık. Fakat oradan taşınmışlardı. Doktor hanımın verdiği adres bu derneğin adresiydi. Çok sevinmiştim. Çünkü yıllardır "keşke bir dernek kursak" diye hep düşünürdüm. Aileler bir dernek çatısı altında toplansak, birbirimize dertlerimizi anlatıp yardımcı olsak, bilgi birikimimizi paylaşsak...

    Çünkü ben yalnızlığı çok çekmiş ve yaşamıştım. En yakın akrabalarımıza dahi derdimizi anlatamıyorduk. Anlatsak da anlamıyorlardı. Hiç yardım ve destek görmemiştim. Bizi ancak bu hastalığı çeken hasta yakınları anlardı. Özellikle biz anneler birbirimizi daha iyi anlar, destek oluruz...

    Yıllarca hep dua etmiştim. "Allah'ım sen oğluma şifa ver" hiç olmasa yollarda, vasıtalarda bağırıp çağırmasın, insanlardan şüphelenmesin, ben onunla rahat gidip geleyim. Bir dernek kurup bu dernekte hastalara, ailelere elimden ne geliyorsa yardım edeyim. Hiç olmazsa benim gibi evladı hasta olan annelerle dertlerimizi paylaşabiliriz. Biz aileler birbirimize yardımcı olalım çünkü aynı cephede savaşıyor, aynı üzüntüleri yaşıyoruz.
    Ben her sabah oğlum uyandığında, acaba bugün nasıl bir gün geçirecek diye hala endişeleniyorum.
    Çünkü yıllarca, her sabah uyandığında, kalkış şekli ve yüz ifadesinden o günün çok sıkıntılı geçeceğini anlıyordum. Oğlum sanki bir başka boyutta ona hiç yetişemiyordum. Girdiği bunalımlar, hezeyanlar, hayaller ve o sesler, o sıkıntıları sanki ben de yaşıyordum. Tabii ki diğer anneler de benim gibiydiler. Bu hastalık konusunda hiçbir bilgisi olmayan insanlardık. Sağ olsun duyarlı doktorlarımızın sayesinde öğrendik. Sabahları artık tedirgin olmuyoruz. Terapi gören anneler de aynı fikirde.

    Uzun yıllar hastanelerde evladımın ve bu insanların ızdıraplarını, çaresizliklerini yakından görüp yaşadım. Ailelerin ve masum hasta evlatlarımızın böyle derneklere çok ihtiyacı olduğunu hep düşündüm. Yıllar geçmiş, oğlum daha iyi olmuştu ve artık bir dernek vardı. Allah'ım dualarımı kabul etmişti. Doktor Ayla Yazıcı Hanım'a beni bu derneğe yönlendirdiği için çok teşekkür ederim.​DERNEĞE GELİŞİMİZ

    Doktor hanımdan almış olduğumuz derneğin adresini gidip buldum. Ertesi günü oğluma, "çok iyi bir dernek var, senin gibi hasta gençlerin bir araya gelip sohbet ettiği ve arkadaş oldukları bir yer gidelim mi" dediğimde kabul etti ve hemen gittik. O zaman dernek çarşamba günleri açıktı, içeriye girince ben endişeliydim çünkü oğlum kalabalıktan ve alışık olmadığı insanlardan rahatsız oluyordu, içeriye girince oğlum gibi pırıl pırıl gençlerle karşılaştım. Fakat oğlum on beş dakika oturmadan kalkalım dedi. O zaman cana yakın bir sekreter kızımız vardı, çok ısrar etti, "kal arkadaşlarımla tanış" fakat oğlumu ikna edemedi. Oradan ayrılmak zorunda kaldım. Kapıdan çıkarken çok sinirlendi, bir daha gelmeyeceğini söylüyordu. "Burası bana göre yer değil" deyip duruyordu. Eve gelince, "derneği unut anne, asla gitmem" diye tutturdu. Ben de artık üzerinde durmadım. Üç ay sonra ben yavaş yavaş derneğin çok faydalı olacağını, kendisine ve bana çok faydaları olacağını anlatmaya başladım. Bir gün, "anne bugün çarşamba değil mi", "evet çarşamba, neden sordun" dediğimde, "derneğe gitmek istiyorum, gidelim" dedi. Hemen kalkıp gittik. Biraz oturduktan sonra bu sefer ben "kalkalım" dedim kalktık. Böylece üç ay kadar haftada bir gidip kısa süre kalmaya başladık. Oğlum zamanla derneğe ve arkadaşlarına alıştı.
    Derneğimiz sıcacık samimi bir yuvamızdı. Anneler biraraya gelince en yakınlarımızla paylaşamadığımız dertlerimizi birbirimizle paylaşıyorduk. Değerli doktorlarımızın düzenlemiş olduğu sempozyumlar ve şizofreni yürüyüşüyle üye sayımız günden güne artıyordu. Bu sempozyumu ve çeşitli etkinlikleri düzenleyerek bizlere destek olan, şizofreni yürüyüşünde hasta yakınlarımızı ve bizleri yalnız bırakmayan Profesör Doktor Alp Üçok'a, Doktor Şahap Erkoç'a, Doktor Cem Ataklı'ya ve diğer katılımcılara, şizofreniler ve yakınları adına teşekkürler...

    Bu etkinliklerden sonra üye sayımız artmaya başlamıştı ve zaten bir oda bir salon olan dernek binamız artık dar geliyordu. Dernek başkanı ve yönetim kurulu olarak taşınmamız gerektiğine karar verdik. Taksim'de, dört oda bir salonu olan bir daireye taşındık.

    Genel kurulda, değerli üyelerimizin oylarıyla dernek yönetiminde yer aldım. Şu an haftanın altı günü açığız. Devamlı gelen hasta üyelerimiz çok mutlular, çünkü burası onların ikinci evi. Burada birbirleriyle çok iyi anlaşıyorlar. Arkadaşlarına ilaçların yararlarını anlatıyorlar. Kontrollerini aksatmamaları konusunda birbirlerini uyarıyorlar.

    Oğlum artık benimle her gün gelip, arkadaşlarıyla çok güzel günler geçiriyor. Daha önceleri "ben dünyada yapayalnızım, hiç arkadaşım yok" diye isyan ederdi. Çok şükür artık onlarca arkadaşı var. Biz de çok rahatız. Artık oğlumuz yalnız değil... Bazen, "anne dernek olmasaydı ben yine yalnız kalacaktım, benim iyileşmemde derneğin ilaçlar kadar faydası oldu" diyor. Evet; ilaçsız, doktorsuz olmazsa olmaz ama derneğin de çok faydası oldu. Sürekli gelen hasta üyelerimizin 4 yıldır hastaneye yatışları yok. Başta benim oğlumun 4 yıldır hastane yatışı olmadı, işte derneğin faydası. En azından bu insanların vasıtalara binip derneğe gelmesi bile bir sosyal terapidir diye düşünüyorum. Uzun yıllar boyunca, gerek hastalığı, gerekse sık sık ve uzun süreli hastane yatışları oğlumu toplumdan uzaklaştırmıştı. İyileşince bunu daha iyi anlamıştım. Fakat ben hiç yılmadım. Onu sürekli toplum içine sokmaya çalıştım. Hastaneye en son yatışında, taburcu olduğu günlerde, onu çok kalabalık bir çarşıya götürdüm. Fakat çok rahatsız oldu. Eve geldiğimizde insanların onu çok rahatsız ettiğini söyledi. Biraz konuştuğumuzda kalabalıktan rahatsız olduğunu anladım. Daha sonra her gün dışarı çıkarıp hayata, topluma alışmasını sağladım, iki yıl mücadele verdim. Çok şükür bunu da aştı.

    Bu hastalığı bir savaşa benzetiyorum, ilaçları da silaha. İlaçlar bizim en etkili silahlarımız. Daha sonra zaman ve sosyal destek... Şu an oğluma en iyi sosyal destek veren yer dernek. Dernekte kendisi gibi hasta gençleri gördükçe kendine güveni geldi. Gördü ki kendisi gibi nice insanlar var. Dernekteki tüm hasta üye gençler, benim için hepsi bir Serdar. Hepsi de benim oğlum gibi, çok acılı ızdıraplı yıllar geçirmişler. Tabii ki aileleri de benim gibi üzülmüşlerdir. Bu üye gençleri çok seviyorum. Hepsi benim evladım sayılır. Onları gerçekten sevip gözetiyorum. Benim kendime sözüm vardı, "Allah'ım oğluma şifa ver dedim. Hiç olmazsa yollarda vasıtalarda bağırıp sinirlenmeden şüphelenmeden gitsin. Ben dernek kurup bu insanlara ölünceye kadar elimden geldiği kadar yardımcı olayım. Çok şükür dualarım kabul edilmişti. Şimdi ben dernekte bu insanlarla çok mutlu oluyorum. Bütün gün elimden geleni yapıyorum. Elimden geldiği kadar yardımcı oluyorum. Hele annelerle bir araya gelince ne kadar da çok konuşacağımız şeyler varmış. Hiç tanımadığım bu insanlarla ne çok paylaşacak dertlerimiz varmış.

    Oğlumu Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'ne her götürüşümde, "ne Allah'ım şu bahçede küçük bir yer verseler, dernek kurup tüm aileler burada bir araya gelip dertlerimizi, bilgi birikimimizi paylaşsak, kim bilir bizim gibi ne yalnız aileler vardır" diye düşünürdüm.

    Türkiye'de ilk defa Şizofreni Derneği'ni kuran Doktor Ercan Kesal Bey'e, Doktor Fatih Altınöz Bey'e ve derneğin kurucu üyelerine teşekkür ederim. Allah razı olsun. Emeği geçen insanlara çok teşekkürler. Toplumsal destek şart!​

    Ne yazık ki bu kadar ağır ve yıllarca süren bu hastalık çok ihmal edilmiş, hasta aileleri ne maddi ne de manevi yönden hiç mi hiç destek görmemiştir.
    Toplum olarak şizofreni hastalarına borçluyuz. Çünkü hiç bir insanlık görevimizi yapmadığımız kanısındayım. Sadece damgaladık. Hiçde hak etmedikleri halde dışladık. Onların hastalığı nedir ne değildir? Nasıl bir hastalıktır? Toplum olarak bilinçlenmemişiz. Bu hastalık hiç kimsenin suçu ve tercihi değildir. Tek suçları insan ve hasta olmak. İyileşseler bile yine de toplumun bilinçsizce damgalamalarından kurtulamıyorlar. Bence bu insanlığa hiç mi hiç yakışmıyor. İlimin ilerlediği çağda yazık, çok yazık...

    Bir hasta annesi olarak oğlumun devletimiz tarafından desteklenip iş verilmesini isterim.
    Bütün gün ilaçlarını içip, evde veya hastanede boş boş oturması, sürekli düşünmesi, hiçbir şeyle meşgul olmaması iyileşmesine ne kadar yardımcı olabilir?
    Doktorlarımız, şizofreni iyileşebilir bir hastalıktır diyorlar. Ellerinden geleni yapıyorlar, ilaçlarını yazıp tedavi ediyorlar. Fakat kontrollerine vaktinde gidilmesi gerekir.
    Ben oğlumu sıkıntılı görünce hemen doktoruna götürüyorum. Doktoru belki yine ilaçlarını ayarlar diye... Öyle de oluyor.

    Bir hasta annesi olarak yıllardır edindiğim tecrübelere göre, ailelerin biraz daha dikkatli olmaları gerekir.
    Vaktinde ilaç, doktor kontrolü, sevgi, destek... Bunca yıllık deneyimim bana bunları öğretti.

    Sadece bir beyin hastalığı olduğunu bilerek yakınlarını suçlamamalarını, kendilerini suçlamamalarını, bu bilince varınca çok şeyleri aşacaklarına inanıyorum. Ben hiçbir zaman oğlumun hastalığını saklamadım. Onun hastalığından hiç utanmadım. Çünkü oğlumun hastalığı kendi tercihi değildi. Benim oğlum ne devletine ne de milletine zarar vermemişti. Zarar verenler utanmalıydı.

    Eşim, oğlumun hastalığının ilk yıllarında, "Oğlumuzun hastalığını çevremize söylemeyelim, oğlumuzu damgalarlar, bu onun için iyi olmaz, toplumumuz bu konuda fazla bilinçli değil" dediğinde çok şiddetli tepki göstermiştim. "Saklamanın ne anlamı var?" dedim. Saklamadım. Oğlum kimseye kötülük yapmamıştı, o sadece hastaydı.​HASTA VE YAKINLARINA TERAPİ

    Çok şükür derneğimizde gönüllü psikiyatristler, psikologlar ve hemşireler tarafından haftanın belirli günlerinde hasta ve yakınlarına terapiler yapılmaktadır. Dört yıldır süren bu uygulamalar çok faydalı oluyor. Hasta üyelerimiz hastalıkları konusunda, ilaçlar ve sosyal hayata uyumla ilgili çok şeyler öğreniyorlar. Ailelerin terapiler sonrası salondan ağlayarak çıktıklarını görüyorum. "Biz hasta yakınlarımıza ne yanlışlar yaptık" diye çok üzülüyorlar. Keşke bu terapiler yıllar önceden ailelere uygulanmış olsaydı, çok daha iyi olurdu. Belki çoğu anne ve baba evlatlarının hastalığının ne olduğunu öğrenmeden ölmüşlerdir diye düşünüyorum. Çok üzülüyorum.

    Ülkemizde çok büyük hastaneler var. Yakınlarımız doktorları tarafından bu hastanelerde tedavi ediliyor. Ya aileler? Evet ya aileler? Şaşkın ve bilinçsiz bir şekilde ızdırap çekiyorlar.
    Bir anne bana; "derneğe gelmeden önce oğlumun hastalığından çok utanıyordum, burada hastalığı öğrenip terapiler sayesinde artık çok rahatladım, oğlumdan utanmıyorum" dedi.

    Yine bir hasta ablası; "annem, babam rahmetli oldular ama bana öyle bir miras bıraktılarki her gün yudum yudum zehir içiyor gibiydim, sizleri tanıdıktan sonra çok rahatladım artık yalnız değilim" dedi. Utanç ve üzüntü...

    Neden bu kadar acı veren bir hastalık için bu kadar büyük hastanelerde aile ve hasta terapi merkezleri kurulmuyor?

    Hasta hastaneye yatırılınca neden aileler bilinçlendirilmiyor? Niçin insanlar hiçbir şekilde bu konuda bilinçlendirilmiyorlar. Tam bir muamma...

    En yakın zamanda bu merkezlerin açılmasının, işin uzmanları tarafından hasta ve yakınlarının bilinçlendirilmesinin çok yararlı olacağını düşünüyorum. Ülkemizde büyük eksiklik.

    Ülkemizdeki Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanelerinde terapi ve bilgi hizmeti veren hiçbir merkez yok.
    Bazen anneler, "Bu nasıl bir hastalık, ne olur siz biraz yardım edin, bize bilgi verin" diye ıstırap içinde bizden yardım istiyorlar. Sağ olsun gönüllü uzmanlar ellerinden geldiğince yardımcı oluyorlar.

    Doğal olarak hasta ve yakınlarının düşmanını iyi tanıması gerekir. Bir beyin hastalığı olan şizofreniyi tanımalarının en doğal hakları olduğunu düşünüyorum, insan düşmanını tanırsa savaşması kolay olur. Evet ülkemizde çok büyük ruh ve sinir hastalıkları hastaneleri var. Örneğin Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi. Bünyesinde bulunan terapi merkezinin kapatılıp sağlık ocağına dönüştürülmesi... Yazık! Çok yazık! En önemli yeri kapatmışlar. Ülkemizde çok büyük eksiklik. Ne yazık ki hasta ve yakınları için hiçbir terapi ve bilgilendirme merkezleri yok. Aileler bilinçlendirilmezlerse yakınlarına yardım ve destekleri ne derece olabilir bilmiyorum. Hasta bilinçlendirilmezse ne derece ilaçlarını kabul edip zamanında ve sürekli içer? Çok hasta yakınını biliyorum ki ilaçların önemini daha kavrayamamış, yazık! Yakınlarını doktora götürdüklerinde verilen ilaçları içtikten sonra hemen iyileşeceklerini zannediyorlar veya sürekli ilaçlarını içse de tekrar doktora götürmüyorlar.
    Onun için bu terapi ve bilgilendirme merkezleri çok önemli.

    Hasta ve yakınlarının çoğu sosyal haklarını bile bilmiyorlar.

    Sağlık Bakanlığı hastanın sosyal hakları adlı küçük bir kitapçık yayınlayıp hastanelere dağıtsa, hasta ve hasta yakınları hiç olmasa bu kitapçıktan yararlanırlar.

    Derneğe gelen hasta ve yakınları sosyal haklarını duyduklarında şaşırıp kalıyorlar. Çoğu yıllardır ilaçlarını parayla aldıklarını, çok mağdur olduklarını, zaman zaman ilaçları alamadıklarını, ilaç içmeyince yine hastalandıklarını söylüyorlar. Bu konularda insanlar bilinçlendirilmeli.​DERNEĞİN FALİYETLERİ

    Benim çok genç yaşta iki evlat acısı çekmem, daha sonra Serdar'ımın şizofren olması...

    Bütün bu acılar beni insanlara karşı duyarlı ve sevgi dolu bir insan kıldı. Evet anılarım, acılarım ve şizofreni... İşte her anı üzüntüyle geçen yıllar. Onun için dünyada hiçbir insanın acı ve üzüntü çekmesine dayanamam. Zamanım evimden çok dernekte geçiyor. Sağ olsun uzmanlar terapiler yapıyorlar. Biz de dışarıdan işinin uzmanı gönüllü resim öğretmeni, folklor hocası ve tiyatro öğretmeni bulduk. Bu insanlar gönüllü geliyorlar. Hasta üyeler resim ve ebru çalışmaları öğrenip çok güzel şeyler yaptılar. Yaptıkları resimlerle çok güzel tebrik kartları bastırdık. Folkloru öğrendiler. Bana yıllar önce senin oğlun iyi olup folklor oynayacak deselerdi inanmazdım. Kesinlikle olmaz derdim. Evet oğlum folklor oynuyor. Arkadaşlarıyla çok güzel bir gösteri sundular. Yaklaşık 500 kişi, sergiledikleri halk oyunları dakikalarca ayakta alkışlandı. Biz hasta aillerine bundan daha fazla mutluluk verecek hiçbir şey düşünemiyorum.

    Bu başarılı folklor ekibimiz Almanya ve Hollanda'ya davet edildi. Çok da başarılı gösteriler sundular. Demek ki ilgilenince, destek olunca bu yakınlarımız çok başarılı işler yapabiliyorlarmış.

    Genç yaşına rağmen çok duyarlı bir insan olan ve çok emek veren destek olan halk oyunları hocası Mehmet Ali Taşdemir'e ve Sarp Akyüz'e, M. Onur Güngör'e çok teşekkür ederim.

    İstanbul çok büyük bir şehir. Bu nedenle Kadıköy'de de bir dernek kurmaya karar verdik. Bir gün Taksim'deki derneğimize seksen yaşlarında bir baba, kırk beş yaşındaki oğluyla geldi. Kalp hastası olduğunu, bu nedenle çok zor geldiğini, neden Anadolu yakasında da dernek kurmadığımızı, oradaki insanların da çok ihtiyaçları olduğunu söylediğinde çok etkilendim.
    Duyarlı doktorlar ve biz hasta yakınları, Kadıköy'de "Şizofreni Evi Dostluk Derneği"ni kurduk, inşallah insanlara biraz da olsun faydalı olur.
    İki dernekte de günlerim çok yoğun geçiyor. Çok yorulduğum günler oluyor ama ben çok mutlu ve iç huzuru ile akşamları oğlumla beraber evime dönüyorum. Bazen çok üzüldüğüm olaylar da oluyor. Üzüntüm bu insanların çoğunun sosyal güvencelerinin olamaması.

    Bir gün bir hasta genç çok üzüntülüydü. Böyle üzgün görünce sordum. "Neyin var?" "Yok bir şey" dedi. Yine ısrarla sorunca arkadaşları ilacını içmediğini söylediler. İlacını ihmal etmemesini söyleyip çıktım. Arkadaşlarına ilacını içmeyeceğini söyleyince gelip bana haber verdiler. Tekrar yanına gidip ilacını içmesini söyledim ve ağlamaya başladı, "ilacımı içersem ilacım bitecek, almaya paramız yok" dediğinde ben gerçekten yıkıldım.

    Yine başka bir üyemiz evli ve dört yaşında bir kızı var. Kendisi de iktisat fakültesi son sınıf öğrencisi, hastalığı nedeniyle okulu bitirememiş. Bir gün gazetedeki bulaşıkçı aranıyor ilanını okuyunca gidip müracat etmiş, iş yeri sahibi, bulaşıkları iyi yıkamadığı için aynı gün işten kovmuş. Derneğe gelince çok üzgündü, "iş buldum diye çok sevinmiştim, kızıma bir şeyler alırım diye, fakat beni kovmaları çok gücüme gitti" demesi beni çok üzmüştü.

    Bunun gibi olaylar beni çok üzüyor. Dernekteki üyelerimiz birbirlerine çok destek oluyorlar. Hastalıklarını, sıkıntılarını birbirlerine anlatıp dertlerini ve bilgi birikimlerini paylaşıyorlar. En önemlisi ilacın, doktorun, onların hayatında nedenli önemli olduğunu birbirlerine anlatıyor, yardımcı oluyorlar. Zaten dertler paylaşıldıkça hafifler.

    Bir gün derneğe gelen bir telefon beni çok etkiledi:

    Erzurum'un bir köyünden duyarlı bir vatandaş köylerinde otuz altı yaşında bir kızcağızın şizofren hastası olduğunu, üstelik de cilt kanserine yakalandığını, annesinin öldüğünü, ailesinin ilgilenmediğini, dağda koyun çobanlığı yaptığını, akşamları da hayvanlarla ahırda kaldığını söyleyip bizden yardım etmemizi rica etti. İşte Anadolu'daki bir hastanın durumu. Yurdumuzun her yerinden buna benzer telefonlar açıyorlar. Çok çaresiz insanlarımız var.​ŞİZOFRENİ HASTALARI BİZDEN ŞANSLI

    Evet, aslında şizofren hastaları bizlerden, toplumdaki o çok sağlıklı insanlardan daha şanslı. Evet, çok şanslı sakın şaşırmayın. İnsan olarak şanslılar. Çünkü dürüst, iyiliği unutmayan, insancıl duyguları tertemiz, bozulmamış bir bebek kadar tertemizler. Bu anlamda bizlerden çok daha şanslılar.

    Dört yıldır derneğe geliyorlar daha birbirlerine yüksek sesle bile hitap ettiklerine, bir kere olsun kavgalarına şahit olmadım.
    Maçlarda insanların kavgalarını, kahvehanelerde, sokaklarda kavgalarını görüyoruz. Hasta bir gencimiz, "Biz şizofreniler bir ceylan kadar nariniz" demişti. Haklı.

    Onların topluma zararı yok. Toplum olarak bizlerin o masum insanlara zararımız çok. Çünkü hiç hak etmedikleri halde damgalıyoruz onları. Bu masum insanlar yıllarca çok ıstırap ve acı çekmişlerdir. Buna inanıyorum. Yine de kimselere küsmüyorlar, isyanları ve sitemleri sessiz birer çığlık olarak kalıyor.
    Bazen kendimizi onların yerine koyalım.
    Ne kadar zor bir yaşam olduğunu biraz anlarız.
    Keşke toplum olarak bu insanlara yardımcı olabilsek, o zaman daha da çabuk iyileşeceklerine inanıyorum.

    Artık ülkemizde sokak hayvanları için bakım evleri, rehabilitasyon merkezleri kuruluyor.

    Ama neden ülkemizde insan sağlığı önemsenmiyor?

    Bu insanlara neden bakım evleri, rehabilitasyon merkezleri kurulmuyor, kurulamıyor? Takdiri sizlere bırakıyorum.OĞLUMUN HASTALIĞINI İYİ TANIDIM

    Bir hasta annesi olarak, bunca yıldır edindiğim tecrübeler hem benim hem de yavrumun hayatını kolaylaştırdı.

    Önce yakınımızı iyi tanımaya çalışalım. Nelerden hoşlanır, nelere üzülür, nelere sinirlenir?

    Sonra hastalığını iyi tanıyalım. Hastalığın ona verdiği sıkıntı, huzursuzluk ve acıyı iyice öğrenelim. Bir takım şeyleri isteyerek yapmadığını anlayalım. O insan nasıl bir ızdırap içinde, iç dünyasında nasıl fırtınalar içinde bulunduğu öğrenirsek, onlara çok yardımcı oluruz.
    Ben böyle başarmaya çalıştım.

    Oğlum yıllardır, kafasındaki seslere, konuşmalara çok üzülüp, inanıyor. Bana anlatıyor. Örneğin, onun birçok takıntısı olduğu gibi, kedi takıntısı da onu çok rahatsız ediyordu.
    Yıllarca, ayaklı kedi pilot olmuş, yok bilge adammış, kedilerin cinleri, v.b. takıntılar.... Birçok anlamsız saplantılar.

    Bunların kendi düşüncelerinden olduğunu anlaması oniki yıl sürdü.

    Yıllarca, mübalağasız günde bana en az yüzlerce saçma sapan sorular soruyordu. Ben her defasında, "hayır oğlum, sen yalan söylemiyorsun, sana beynin yalan söylüyor, sana doğru geliyor, düşüncelerin bozuk, inanma, bunlar geçecek" diyordum.
    Hiç yılmadan, usanmadan, onu kırmadan, üzüp sinirlendirmeden, ses tonumu bile yükseltmeden söylüyordum.
    Bana güvenip sakinleşirdi. Yıllarca ona, "bunları tekrar düşün" dediğimde, biraz düşünüp, "haklısın, bunlar yalan" der, biraz sonra üzülerek tekrar sorardı. Ve acı dolu yılları böyle geçirdik. Daima, onun mantığının kabul edeceği cevabı daha o bana soru sormadan beynimde hazırlamaya çalışırdım. Onu nasıl ikna edeceğimi, kırmadan, incitmeden nasıl cevaplayacağımı düşünürdüm ve de bulurdum. Ama beş dakika sonra başka bir sorusuna hedef oluyordum. Demek ki, Allah insana sabır veriyor.

    Şimdi oğluma gösterdiğim sabrı ve sevgiyi dernekteki hasta gençlere, hasta insanlara gösteriyorum. Oğlum gibi onlar da soru soruyor. Onlara da yardımcı olmaya çalışıyorum.
    Çok daha mutlu oluyorlar. Oğlum, "derneğe geldiğimde hastalığımı unutuyorum" diyor.
    Dernekteki diğer üyeler de derneğe geldiklerinde çok mutlu olduklarını, hastalıklarını unuttuklarını söylüyorlar.​

    OĞLUM DA ASKER

    Jandarma Genel Komutanlığı, hastalığı nedeniyle askerlik yapmamış engelli vatandaşları, bir günlüğüne askerliğe çağırdı. Dernekte askerliğini yapmamış gençler de katıldı, biz aileler de beraber gittik. Çok duygusal anlar yaşadık. Evlatlarımızın çoğu üniversite mezunuydu. Askerliklerini yedek subay olarak hak etmişlerdi. Ama ne yazık ki rahatsızlıkları nedeniyle askerlik yapamamışlardı. Biz anneler yine de çok mutluyduk. Çocuklarımız sembolik de olsa askerdiler. Çünkü çok istiyorlardı asker olmayı ve oldular. Arkadaşlarıyla resim çektirirken mutlulukları gözlerinden okunuyordu.

    Kendisini tanımakla çok mutlu olduğum, çok duyarlı bir insan olan Nazlı Akdemir hanımefendinin şizofreni hastaları için yazmış olduğu şiir:

    YİĞİTLER

    Duydum ki yiğitler hasta olmuşlar
    İyiden kötüden her dem korkmuşlar
    En güzel çağında matem tutmuşlar
    Dilerim Allah'tan şifa bulsunlar

    Dermansız dertlere düşürme rabbim
    Dermanı vermezsen nice olur halim
    Nefsime bakıp da eyleme zulüm
    Dilerim Allah'tan şifa bulurlar

    Senin yükün çoktur yükleme bize
    Denersin kulunu verirsin ceza
    Bizi muhtaç etme kendin bilmeze
    Dilerim Allah'tan şifa bulurlar

    Hekimler hekimi ey yüce Allah
    Dermanı sendedir hem vallah billah
    Nazlı da hiç durmadan eyliyor dua
    Dilerim Allah'tan şifa bulurlar
    KEŞKE TÜM YURTTA REHABİLİTASYON MERKEZLERİ KURULSA!

    Evet tüm Türkiye'de rehabilitasyon merkezleri kurulsa, tüm hasta ve hasta yakınları için çok faydalı olur. Bu rehabilitasyon merkezleri açıldıkça, ailelerin ve hastanelerin yükü hafifleyecektir. Bizim derneğimize yıllardır gelen hastalarda hastane yatışları hemen hemen yok gibi. Sosyal destek şart. Artık tüm dünya bunu kabul ediyor. Ne yazık ki Türkiye'de dernek, Uganda'dan bile sonra kurulmuş. Afrika ülkeleri bile bizden önce kurmuşlar. İnşallah biz de de, geç de olsa tüm Türkiye'de bu tür merkezler kurulur. Umarım!

    Yıllar önce bu dernekler kurulsaydı veya rehabilitasyon merkezleri açılsaydı bu insanlar kamu kurum ve kuruluşlarında, özel sektörde istihdam edilseydi, şimdiye kadar çok yol alırdık. Şizofreni, tedavisi çok pahalı olan bir hastalık. Zaman zaman hasta varı yoğu bilmiyor, istekleri bitmiyor. Çoğu ailenin maddi gücü yok bunları karşılamaya, ilaçlarını sürekli almaları gerekiyor. Diğer hastalıklarda olduğu gibi bir müddet ilaç içince iyileşmiyorlar. Uzun yıllar, belki de bir ömür boyu ilaç içecekler, işte ailelerin bu yönden de sıkıntıları var. Keşke bu hastaların ilaç ve tedavileri devlet tarafından karşılansa. insanca yaşayabilecekleri bir ücret verilse.

    Yurt dışından bazı örnekleri duyuyorum. Orada şizofren hastalara hatırı sayılır bir ücret bağlanmış. Aileler bu yönden rahatlar. Bizim gibi hastaneye binbir zorlukla götürmüyorlar. Oralarda ambulans, doktor, polis gelip evden alıyorlarmış. Bizde tam tersi. Kaymakamlıklara dilekçe verip polis bekliyorsunuz. Ambulans çok pahalı. Herkesin gücü yetmiyor. O da ayrı bir mesele. Halbuki diğer ülkelerde olduğu gibi telefon ettiğiniz zaman, ambulansı, doktoru hemen evinize gelmelidir. Ne yazık ki bizde böyle bir sistem yok. Kendi imkanlarınızla hastaneye götürdünüz diyelim, bu sefer de hastanede yatacak yer yok. Doktor çaresiz, hasta ve hasta yakınları çaresiz. Ülkemizin nüfusunun artış oranıyla birlikte hasta sayısı çoğalmakta. Maalesef, hastanelerimiz yeterli hizmeti vermekte zorluk çekmekteler. Yatak sayıları yerinde saymakta. Yakınlarımızın hastalıkları alevlenince evlerde bir cehennem hayatı yaşanmakta. Hasta ve yakınları çaresiz kalmakta. Artık bu sistem değişmelidir. Devlet babalığını göstermeli, ilgili hükümet yetkilileri gerekli ilgiyi gösterip yardım ellerini uzatmalıdırlar.

    İstanbul'da eylül ve ekim 2003 yılında Taksim Meydanı'nda panolarda gördüğüm ilanlar beni ve benim gibi hasta annelerini çok üzmüştür. Büyük şehir belediyesi tüm şehir panolarına büyük bir akvaryum yapılacağı ilanları asmış.
    Yeterli hastanesi olmayan, rehabilitasyon merkezi bulunmayan, kimsesiz kalan hastaların barınacağı, insanca yaşayabileceği, sıcak bir çorba içebileceği, bir bakım evi olmayan bir şehirde ve bir ülkede ne kadar anlamsız olduğunu taktirlerinize bırakıyorum.
    Bir yanda lüks, bir yanda sefalet.
    Akvaryum bizler için en son düşülünecek lüks diye düşünüyorum. Belki sağlık devletimizin görevi değil diye düşünülebilinir. Hayır sağlık için destek, herkesin hepimizin görevi. Bu ülkede herkesin insanca yaşamaya hakkı var diye düşünüyorum. Keşke belediye, hastalarımızı hastaneye kolayca götürebileceğimiz ambulanslar alsaydı daha yararlı olurdu. Akvaryum ilanı yerine,
    "Avrupa'nın ve ülkemizin en büyük şizofreni hastaları için tedavi ve rehabilitasyon merkezi yapılıyor" ilanını görseydim
    bir anne olarak minnettar kalırdım. Benim gibi yüz binlerce anne minnettar kalırdı. Ne yazık ki ateş düştüğü yeri yakıyor. Şimdiye kadar unutulan, umursanmayan, dışlanan bu insanları umarım bundan sonra hatırlayan duyarlı birileri çıkar.
    Ülkemizde ne yazık ki kaldırım taşlarına verilen önem insan sağlığına verilmiyor, inşallah bundan sonra verilir.​Hastanız hastaneye yattı diyelim. Yer yokluğundan kısa sürede taburcu ediliyor. Hastanız daha ilaca alışmadan, o ilaç iyi mi geldi, yoksa yaramadı mı? Hasta ilacına alışmadan yer yokluğundan taburcu ediliyor. Eve gelince hastanız yine ilacı bırakıyor. Hasta ve yakınları için yine aynı sıkıntılar başlıyor.

    Ben kendi oğlumda yaşadım bunları. Eğer benim oğlum yıllarca hastaneye sık sık yatmasaydı, uzun müddet kalmasaydı, bugün bu iyileşmeler olmazdı. En azından ilaca alıştı. Yine de hastanelerde yatak sayıları çoğaltılmalı. Daha doğrusu insanlığa yakışır hastane binaları yapılmalı. Aile günlerce polis için dilekçe verip uğraşmamalı. Zaten hasta ve hastalıkla uğraşıyorlar. Bunlar, batı ülkelerinde olduğu gibi bir sisteme oturtulmalı. Hasta taburcu olduktan sonra kontrol için hastaneye gelmeyince aranmalı, sorulmalı. Gerekirse doktor veya uzman evine gitmeli. Artık bir şeyler düzene girmelidir. Bu insanlar da bu memleketin çocukları, evlatları. Bu aileler de vergi verip, devlete hizmet ediyor. Bu hastanın yakınları da bu ülke için askerlik yapıyor. Herkes kendine düşeni yapmalıdır. Ülkemizde o kadar güzel yerler var ki. Cennet ülkemizin harika denizleri, gölleri, dağları var. Böyle güzel bir yerde acaba şizofreni hastalar için kamplar, tatil evleri yapılamaz mı?
    Hastahanelerdeki sürekli kalan depo hastalar veya ailesiyle yaşayan. Bu masum insanlar belki yıllarca, hastane ve evlerinden başka bir yer görmüyorlar. Aile götürmek istese de götüremez. Çünkü böyle bir yere gitmek, maddi imkansızlıktan bizim ülkemizdeki bizim insanlarımız için çok zor. Sanki ülkemizin o güzel yerleri, doğası, denizleri yasak bölge. Hasta ve yakınlarının oralara gitmesi hayal bile edilemez. Yıllardır hastane ve evlerinden başka bir yeri görmeyen insanlar için bahsettiğim gibi acaba devletimiz tatil köyleri yapamaz mıydı?
    Hep merak etmişimdir. Acaba ülkemizdeki devlet dairelerinde ve özel sektörde, belediyelerde kaç şizofreni hastası çalışıyor, merak ediyorum?
    Yasamızda var ne yazık ki uygulamada yok. Umarım birtakım şeyler düzene girer. Umarım süreğen hastalıkla mücadele eden insanlarımıza devletimiz, özel kurumlar ve belediyeler, daha şefkatli daha duyarlı olurlar destek olurlar.

    Benim veya sizlerin çocukları hasta olunca ben paniklememeliyim. Çaresiz sahipsiz kalmamalıyım. Bilmeliyim ki devlet sahip çıkıp tedavi ettirecek. Terapi görecek eğitilip meslek sahibi olacak. Aile de hasta da yıllarını çaresiz geçirmeyecek.
    Bir anne olarak, bir vatandaş olarak ve insan olarak devletimizden bunu istiyorum. Özellikle aileler bunu istiyor.
    Bu hastalık uzun süren bir hastalık. Buna göre herşey düşünülmeli. Evladınız hayatının baharında yakalanıyor bu hastalığa. Üniversitedeki sistem daha bir başka. Üniversite yıllarında hastalanan bir gencin ailesi A şehrinde yaşıyor, genç B şehrinde okuyorsa onun ailesinin yanında okuması gerekir. Fakat ne yazık ki, eğitim sisteminde bu gözardı ediliyor. Bu insanlara hiçbir kolaylık tanınmıyor.

    Dünyada hiçbir şey insan hayatından önemli değil. Ne yazık ki bir 'insan' hasta olunca, yine biz insanların koymuş olduğu o katı kurallarımızla, hastayı hayata bağlamak yerine hayattan koparmaya, hastanın umutlarını yıkmaya çalışıyoruz. İnşallah yetkililer buna da bir çare bulur.

    Gerçekten şizofreni hastaları, toplumsal destekle çok daha iyi mesafeler alabilirler. Bir insan yıllarca okuyup üniversiteyi kazanıyor. Fakat şanssızlık, hastalanıyor. Tüm emelleri idealleri, geleceği bir anda yok oluyor. Biz aileler ve yetkililer bir anda sanki o hastanın geleceğini yok sayıp maalesef hiç de yardımcı olamıyoruz.

    Değerli bilim adamları ve yetkililer!
    Lütfen biraz destek olun.
    İyileşen fakat tedavisi süren bu gençlere sahip çıkın.
    Hastalık evlatlarımızın suçu ve tercihi değil!​
    BİZDEN SONRA NE OLACAK?

    Evet bizden sonra ne olacak?
    Tüm ailelerin kaygısı, en büyük kaygısı, bizden sonra ne olacak? Kim sahip çıkacak? En yakınlarımız bile bizim sağlığımızda uzaklaştı, ilgisiz kaldılar. Sonları ne olacak?
    Aş veren yok. İş veren yok. Devlet desteği yok.
    Devletin tüm özürlülere üç ayda yüz elli milyon lira [2012 senesinde 3 ayda 1000 TL] yardımı var. Bu rakam sizce de çok komik değil mi? Bununla bir insan bırakın insanca yaşamayı açlıktan ölür. Ayıptır. Yazıktır. Günahtır. Başka diyecek bir söz bulamıyorum. Ben de zaman zaman düşünüyorum, çok üzülüyorum.
    Ben ve babası öldükten sonra oğlumun sonu ne olacak? Devletimizi yönetenlerin, parti liderlerinin, iş adamlarının evlatlarının düğünleri saraylarda oluyor. Balayıları da Dubai'de veya dünyanın en güzel yerlerinde... Kimininki çifte vatandaşlı, çoğununki Amerika'da okuyor.
    Allah daha iyisini versin, istedikleri ve evlatlarını özledikleri zaman uçağa atlayıp gidiyorlar. Ne yazık ki bizlerde evlatlarımızın geçmişteki duyarsız devlet yöneticileri yüzünden bizden sonra ne olacağını düşünüyoruz. Bu hastaların bırakın bu gibi lüksü, çoğu ilaç alamıyor!
    Çoğu, sahipsiz kalınca aç susuz sokakta kalıyor, iyileşse de iş veren yok!
    Çoğu parasızlıktan hastaneye gidemediğinden evlerinde yıllarca hapis hayatı yaşıyor!
    Çoğu aileler de parasızlıktan hastanede yatan evladını gidip göremiyor, ilacını alamıyor!
    İlaç konusunda bir başka yaşanan sorun yeni çıkan ilaçların ne yazık ki ülkemize çok geç gelmesi. Halbuki bir umuttur diye o ilaçları bekliyoruz. Belki evladımız iyileşir. Ama dünya ülkeleri arasında ilaçların geç geldiği ülkelerdeniz. Bizler de ana babayız. Herkesin evladı kıymetli. Lütfen bunu unutmasınlar. Yarın ben ve babası öldüğümüz zaman evladımız sokaklarda, yarı aç yarı tok yaşamasın.

    "Yetkililer Hazreti Ömer'in adaletini örnek almalılar"
    Hazreti Ömer, bir devenin yükünün fazla yüklenmesinden kendini sorumlu tutmuş, devenin yükünü elleriyle boşaltmıştır.
    Yıllardır unutulan, ihmal edilen şizofreni hastaların sorumluluğunu, vebalini kim üstlenecek!?
    Bu güne kadar, hiçbir hükümet yetkilisi ne yazık ki şizofreni hastalarına yönelik hiçbir çalışma yapmamıştır. Geçen bunca yıllara rağmen ilimin ilerlediği bilgi çağında ne yazık ki bir yenilik yapılmamıştır. Ülke nüfusumuz arttıkça buna oranla da bu hasta insanlar gün be gün çoğalarak kaderleriyle baş başa kalmışlardır.

    Otuz yıldır hasta olan bir üyemiz, kitap satarak yaşlı annesine ve kendine bakmakta, hayatını zorluklar içerisinde geçirmektedir.

    Hep düşündüğüm şey, bir rehabilitasyon merkezinin bu hastalar için kurulmasıdır.
    Çok büyük bir alanda kurulsa, bünyesinde iş alanları açılsa, sahipsiz hastalara sahip çıkılsa.
    Barınma, tedavi merkezleri, atölyeler açıp bu insanları sabah evden alıp, bu iş alanlarında eğitip, yeteneklerine göre çalıştırsa, tüketici durumdan üretici duruma geçseler.
    Yüzme havuzu, spor alanları olsa... Bu insanlar sosyalleşirler.
    İnşallah ülkemizde bundan sonra sağlık hizmetlerine daha çok önem verilir, insanlığın gereği de budur. Bilemiyorum acaba çok şey mi istedim? İstiyorum?
    İnşallah ben ölmeden bunları görürüm. Gözlerim açık gitmem. Oğlum için, dernekteki tüm gençler için, tüm hastalar için.
    İnşallah bir gün bu hayaller gerçek olur.
    En önemlisi bu hastalığa yakalanan yakınlarımızı öyle kolay hastaneye götüremiyoruz!
    İşte bu gibi durumlarda aileye ve hastaya devletimiz sahip çıkmalı!