• 7 - *** Yazık ***

    Uzun zaman ardından dışarıya çıkmış olmam, yüreğimde ve zihnimde yabancısı olduğum bir heyecana tanıklık etmemi sağladı. Kalabalığın ardına karıştığımda önce kendimi bir ruh gibi hissettim. Sanki görünmüyor gibiydim, insanlarla karşılaştığımda hafif sağa ya da hafif sola çekilerek onlara yol veriyordum. Dalgınlığım bir ara karşıdan gelen kişiyi fark etmemi engelledi. Son anda onu fark ettiğimde irkilir bir biçimde kendimi yeniden sağa attım. Sanki biraz daha geç kalsam beni ezip geçecekti. Bu yabancılık ve görünmezlik o kadar da kötü değildi. İlk zamanlar bunu dert etseniz bile, daha sonraları yokluğunuza alışır ve kendinizi aramaktan vazgeçersiniz. Kendinden de vazgeçmek anlamına gelir bu. İşte bu seviyeden sonra yalnızca başkaları için yaşar, başkalarının hayatlarını yaşarsınız. Bir banka oturup çevreden geçen insanları izlemek bu yüzden benim görev edindiğim bir olaydır. Bu olay öylesi güzeldir ki, birden fazla hayat yaşamak birden fazla mutluluk tatmak veya acı çekmek anlamına gelir. Acıya rağmen güzeldir çünkü hayatın bütününe giden yolda parkeler sanki acıdan var olmuştur. Bir tek onlar gerçektir ve bir tek onlardan çıkarılan dersler neticesinde yeni gerçeklikler yaratılabilir. Kimileri buna tecrübe der, kimileri ise bunun bir umutsuzluk yaratacağını iddia eder. Tecrübelerin yalnızca umutsuzluk yarattığı bir yaşam... Bu ağırdır, hem de çok ağır…
    Esen rüzgar ve bu soğuk hava çiftleri birbirine daha çok yaklaştırıyor, onlar yolun ortasından birbirlerine sarılmış giderken yalnız olanlar, mesele bakın, başında şapkası, elinde bastonu olan ve ağır ağır yürüyen gözlüklü yaşlı amca, daha kenardan yürümeyi tercih ediyor. Bana kalırsa eşini yakın zamanda kaybetmiş ve kendi de artık bu dünyada ki vaktinin dolacağı günü bekliyor.
    Ben de oturmuş kendi hiçliğimi bu gördüğüm insan manzaralarıyla var etmeye, ya da varsa da onu tamamlamaya çalışıyorum. Eğer sayfalardan başka bir dostum olsaydı, ona bu alışkanlığımı anlatsaydım, kesinlikle bana, benim bir zavallı olduğumu söylerdi. Neyse ki hiç dostum yok, sayfalar dışında ve neyse ki sayfalarında konuşmak gibi bir özellikleri yok. Daha çok dinlemek için var onlar, sır tutmak ya da hayallerin kendi üzerlerindeki resmedilişini izlemek için var.
    Ben de bir aralar yaşamıştım, hatta bir vakitler daha da güzelini yaşayabileceğim algısına kapılmış ve güzel bir hayatın varlığına kendimi inandırmıştım. Oysa… Oysa, bu yalnızca ölümümü hızlandırmaya yaradı. O günlerden, ileriki günlere bakıp mutlu olacağımı düşünürdüm, güzel hayaller kurardım ki bir süre sonra insan yalnız başına yapamaz bunu.
    Tükenir.
    Umutsuzluğa kapılır ve yalnızlığının karalığına gömülür.
    Hayal kurmak tek kişiliktir fakat onları gerçekleştirmek için bir kişiye daha ihtiyaç olur. O kişi bulunamadığı zaman, baş başa kaldığınız hayalleriniz tek tek terk eder sizi ve yalnızca nefes almanın yorgunluğunda sürer artık yaşam. Yorucu bir iş, oldukça yorucu, alınan her nefeste geçmişi hatırlamak, kaybolan umutları görmek öylesine kasvetli ve yorucudur ki, inanç denen şeyin içinizde kayboluşuna tecrübe demeye başlarsınız. Ben öyle diyorum. Ben mi diyorum acaba gerçekten, ne kadar varım ki, ne kadarını söyleyebileyim. Birazdan… Birazdan… Ya da yarın belki bilemiyorum, artık ne zaman bulunursam…
    Bunları okuyacak kişi ne düşünecek hakkımda, cesedime baktığında ‘’acaba ne derdi vardı’’ diye söylenir belki ilk önce. Sonra ‘’yazık’’ diye ekler. ‘’Yazık.’’
    Yalnızca ölüm değil birçok başka konu ve olayın kötü son bulmasının ardından, kırılan tarafın söylediği sözcük ‘’yazık.’’
    Beş harfe kimi zaman bir ömür, bir aşk sığdırılır böylelikle. Öyle olması temenni edilir ama o söz söyledikten sonra bu kez yürek sayıklamaya başlar onu, zihinle öyle bir arkadaşlık kurar ki yapılan fedakarlıklar gelir akla ve onlar akla her geldiğinde yine bir yazıklar olsundur dile dökülen…
    Ne değişir?
    Dile dökülenler şu vakitten sonra neyi değiştirme gücüne muktedir?
    Koca bir hiç.
    Birazdan ölecek beden gibi bir hiç..
    Yalnızca insanlarda değildir resmettiklerim ve hayatını yaşadıklarım, çok kez bir çiçeğin bir ağacın bedeninde hissetmişimdir ruhumu. Bu da kötü, Oldukça kötü…


    Çiçeklerin bu denli sık oluşu, insanlar arasında tanığı olmadığım bir olayı hatırlatır bana. Onların etrafa yaydığı bu kokular kendi köklerindeki sevgi ile doğrudan ilintilidir. Neden sonra bu sevgi sembolü, bir başka insana olan aşkını açıklama nedeniyle bir araç olur ve kökünden koparılır?
    İnsanlar… Ah bu insanlar. Siz onları tanımazsınız.
    Uykumun gelmek bilmediği gecelerin baş mimarlarını en iyi anlatan cümle;
    ‘’Bir var, bir yoktur.’’
    Onların o yokluklarından dahi bir vara tezahür etmek mümkündür. Bu tezahürün adına verdikleri tanımı ‘’Acı’’ adı altında toplamışlar. Varken belki size sahte mutluluklar yaşatırlar ve budalalığınız onları gerçek sanmanızı sağlar. Keşke acıları da aynı sahtelikte olsaydı ve ben bugün almış olduğum kararın arefesinde bu cümleleri yazmıyor olsaydım. Bu cümleler, bu kağıdın bekaretini bozma hakkını kendinde hunharca görürken benimde yaşamıma son vermeden az evvelki düşüncelerim oldular.
    Cümleler… Onlarda insanlar gibi bir var bir yoklar. Hayat gibi, oksijen gibi ve Aşk gibi.
    Keşke o çiçekler kökünden yalan sevdalar için ayrılmasaydı…
    Keşke bu ruh yalnızca kendi bedenine hapsolmayı başarabilse ve diğerleri gibi, bencilliğin maskesine sıkı sıkıya bağlanıp ondan hiç ayrılmasaydı.
    Ne derler ölmüş bir bedene?
    Önce yazık, sonra…? Sonra rahmet diler kimileri. Kimileri de bunun bir intihar olduğunu anlar ve zayıflık olarak niteler belki. Ama hayır! İşte bu zoruma gider. Çünkü gerçek zayıflık bencillik maskesinden hiçbir zaman kurtulamamak, vefasızlığın kucağında yaşayıp etrafa hala gülücükler saçabilmek iğrençliğidir. İnsan mutlu olmak için böylesi bedbahtlıkları nasıl olur da hak sayar…
    Belki de onlardır haklı olan, belki de yaşamak için, mutlu bir hayat sürdürebilmek için, böyle davranmak gereklidir. Ölmek için ise…
    Ölmek için gerekli olan tüm şeyleri yaşadım…

    Ötesi yok...

    - Bu mektubun sonuna eklenen tarih, başka bir başlangıcın vücut bulmasıdır. Ölümümden fiziki anlamda kimse sorumlu değildir...


    °°° Vaveyla °°°

    https://www.strawpoll.me/17261037
  • Gözlerini açtığında Veronika,”Burası cennet olmalı,” diye düşünmedi. Cennette odaları floresan ışıkla aydınlatmazlardı kesinlikle ve de anında başlayan sancı tipik bir dünya sancısıydı. Ah, bu dünyanın acıları hiçbir şeye benzemez,hemen anlaşılır.
  • 368 syf.
    ·175 günde·Beğendi·10/10
    Bu kitap hakkında ne yazacağımı gerçekten hiç bilemiyorum. Öyle yoğun duygu karmaşalarına girip çıktım ki. Öyle değişik hislerle okudum ki bu kitabın değerini yeterince iyi anlatamamaktan korkuyorum işin doğrusu.
    .
    Almanya'da yaşayan Özer, Halil ve Mehmet... Ah! Sanırım sizi hiç unutmayacağım. Bu arkadaşlar Türkiye'de olsa belki de birbirlerine düşman kesilecekler, birbirlerini ötekileştirecekler. Neden mi? Çünkü biri sosyalist, biri milliyetçi ve biri(alay ettikleri ismiyle)molla. Ecnebi bir ülkede aynı çatı katında yaşamaya başlayan bu gençlerin öncelikle fikir ayrılıklarından dolayı laf cambazlıklarına girdiklerini görüp kahkaha atıyorsunuz. Bu arada aralarına sonradan katılan Özer'e(sosyalist olan) onlarla birlikte (Halil ve Mehmet) hayranlık besliyorsunuz.
    .
    Kitabın biraz daha ilerleyen bölümlerine doğru dışarıyla olan çatışmalarında birbirlerine nasıl kenetlendiklerini, birbirleri için bir ton dayak yemelerini, aşklarını, Rab'lerini bulmalarını, diğer insanlara da faydalı olma çabalarını okuyoruz.
    .
    Beni en çok Özer etkiledi sanırım. Hiç eğilip bükülmeyen bir ağaç gibi olan Özer'in hele eşine "Ben galiba gerçekten inanmaya başladım, Gina." dediği yerde belli bir süre kıpırdayamadım bile.
    .
    E bu dünyada bir insanın hidayete kavuşmasından daha etkileyici ne olabilir ki, öyle değil mi?
    .
    Ama kesinlikle bu kitabı mucizevi bir şekilde Islâm'la karakterin tanışıp kabullenmesi olayı olarak görmeyin. Yavaş yavaş, içine işleye işleye usta bir biçimde anlatmış yazar ve neden Şule Yüksel Şenler'in Huzur Sokağı kitabı kadar ilgi görmediğini anlayamadım kitabın. İkisini de okumuş biri olarak bu kitabı Nirvana'ya taşıyorum.
    .
    Ama baştan uyarayım. Kitabı okuduktan sonra kendinizi sorgulamadan edemeyeceksiniz.
    .
    "Hüzün kaplamıştı içimi. Bir zamanlar onunla beni, benimle Mehmet'i, Mehmet'le ikimizi, ülkemde bir kaşık suda boğdurmak hıncıyla karşı karşıya getiren keşmekeşi düşündüm. İçimizdeki boşluk ürpertici boyuttaydı. Büyüklerin şefkati yoktu üzerimizde."(syf 133)
  • 312 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    "Nerede? O nerede? Kayboldu kıymetlimss, kayboldu, kayboldu! Lanetler olsun bise, ezilelim biss, kayboldu kıymetlimss!" #jrrtolkien
    .
    .
    Ah ah sen nasıl bir kitaptın öyle ya! Son zamanlarda okuduğum kitaplar arasında en iyisiydi desem haksızlık etmiş olmam herhalde. Filmini de izlemiştim ve kitabı okurken olayları gözümde tekrar canlandırmış oldum. Benim için çok iyi oldu ve tekrardan filmini de izleyeceğim. Ve tabii ki kitap filmden daha da güzeldi. Kitap hakkında ne kadar övgü yazsam az kalır, o yüzden kesinlikle okumanız gerek.
    .
    .
    Orta-Dünya'ya ilk adımı bu kitapla atıyoruz. Bilbo Baggins, Gandalf, Cüceler, Gollum ve Ejderha Smaug. Hani herkesin sevdiği bir karakter olur ya, benimki de Gollum. Ah evet görüntüsü fazlaca ürkütücü ama çok komik be!
    .
    .
    Bilbo küçük ve sevimli evinde yaşarken bir anda hayatı değişiyor. Cüceler ve Gandalf ile bir yolculuğa çıkmak zorundadır. Zorlu bir yolculuktur bu ve başlarına da gelmeyen kalmaz. O efsanevi yüzüğün Gollum'dan Bilbo'ya nasıl geçtiği, Bilbo'nun bunu nasıl gizlediği, Ejderha ile olan anları ve daha niceleri anlatılmakta. Tekrar tekrar okunabilecek bir kitap bence ve dili de oldukça akıcıymış. Iki günde bitirdim.
    .
    .
    #parlakmeltemkitapligi #ithakiyayınları #gollum #gandalf #lotr #yüzüklerinefendisi #bilbobaggins #frodobaggins #ithakiyayınları #bookblogger #book #bookstagram #ortadünya #elf #bookshelf #bookslovers #kitapiyikivar #kitapsever
  • "Ah yetişin yetişin. Hastayım, ölüyorum. Doktor doktor doktor, çabuk. Lütfen. Ah, öleceğim. Kesinlikle. Yetişin."
  • 408 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    "Kitap yakılan bir yerde sonunda insanları yakarlar."
    ~Heinrich Heine, Almansor, 1821 #39266561

    Damarlarımda hissettim, düşlerimde hayal ettim, gözlerimle gördüm, yüreğimle yaşadım, yürürken düşündüm, okurken doyamadım, bir yandan hızlıca sayfaları çevirmek, bir yandan sayfalar bitmesin istedim. Vücuda verilmiş özel bir karışım almışım gibi kendimden geçtim, sonsuz öykülerde kaybolmak, o dünyadan ayrılmak istemedim. Bir yazar, milyonlarca insanı bu ruh haline bir kitapla sokabilir, evet bunu yapabilir. Kitapların gücü o kadar fazla ki, işte bu yüzden korkuyorlar! İşte bu yüzden yok etmek istiyor, yasaklıyorlar!

    Fahrenheit 451 ile Ray Bradbury dünyasına adım attım. O kadar zevk aldım ki, o kitabı da bitirmek istememiştim. Ana kahramanız Guy Montag ile bağ kurdum, o bağ kopmasın istedim. 451 severler, bunu hep dilemiştir muhtemelen. Yakma Zevki ile 451’in daha öncesine gidiyoruz.

    İncelemeyi tamamlamaya yakın, Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi ‘ne başladım. Fernando Baez ‘in 18 sayfalık sunuş bölümü, buraya bir şeyler eklemem gerektiğini hatırlattı. İncelemem eksik gibiydi, tam olmasa bile daha iyi hale getirdiğimi düşünüyorum.

    *

    Sistemin eleştirisini doruklara taşıyan anlar vardır. Bu anları iyi anlamak ve kavramak gerekir.

    1984 ‘ün üçüncü bölüm sonrasında ki Winston ve O’Brien,
    Cesur Yeni Dünya ‘nın on altıncı bölümden itibaren Vahşi, Helmholtz ve Mustafa Mond,
    Yakma Zevki ‘nin ise Montag ve Leahy ile olan yüzleşme diyaloglarını dikkatlice ve anlayarak okuyunuz, gerekirse birkaç kez okuyup, notlar alınız. Güçlü ile güçsüzün diyalogları ve aktarılan bilgiler o kadar önemli ki, nefesiniz tutulurcasına okursunuz. Vurucudur, hakikattir, gizlenmiş tüm sözcüklerin ortaya çıkması, akla karanın yüzleşmesidir. Bilgidir, birikimdir, PATLAMADIR! HAYKIRIŞTIR!

    Her diyalog beyninize inmiş bir balyoz gibidir. Sizi kör eden her şeyin ilacı gibidir. Oradadır, çekip almak size kalmıştır. Bir kitap o kadar çok şeydir ki, neleri başarıp başaramayacağı, okuyucusunda gizlidir.


    YAKMA ZEVKİ!

    İnsanın Yıkıcılığı arttı ve artmaya devam ediyor. İnsanın içinde yok etme içgüdüsü olduğunu savunmuş Sigmund Freud . İnsan eyleme geçmek için bir kıvılcım bekler, her zaman içinde var olanın dışarıya çıkmasını bekler. En masum görünümlü insan, ne yaptığına anlam veremediğimiz ve zihnimizin kabul etmek istemeyeceği suçlar işleyebilir. Bunun önceden kestirilmesi güçtür. İnsan bir şey yapmak isterse yapar, onu ne yasa ne de başka şey durdurabilir.

    Kitapta on üç ana öykü bulunmakta. Sonda ki diğer üç öykü ise, kısa olduğu için diğerlerine nazaran biraz daha hafif. İncelemeyi biraz öykü öykü, birazda doğaçlama yolu ile yapacağım.

    Öykülerin ana teması yakılan ve yasaklanan kitaplar, sansür edilen fikirler, yok edilen özgür düşünceler ve yaratılan otomat kafalı insanlar.
    Dünyayı daha iyi bir yer haline getirme hayalleri içinde, ruhsuz bir dünya yaratılması, ruhsuz dünyanın hiçbir şey hissetmemesi.

    İnsanın doğası mümkün olabilecek her şeye gebedir. En önemlisi, insan dediğimiz varlık, mutluluktan mutsuzluk, mutsuzluktan da mutluluk çıkarabilecek bir yapıya sahiptir. Yeter ki kendi özgür hür iradesi ile yaşasın ve düşünsün. İnsan ilk önce kendisine hükmetmelidir. Kendi kontrolünü başkasına vermek gibi bir ahmaklığa düşmemelidir. Yönetilmesi normal olabilir fakat, kendisini yöneteni de denetlemekle görevlidir. Sustukça balyozu kafana yersin, sonra bir bakmışsın, öyle bir susmuşsun ki, son balyoz darbesi ile toprağa gömülmüş, boğulmuşsun. İpler hiçbir zaman bir başka varlığın eline ya da devlete veya sisteme bırakılamaz. Bilimkurgu, distopya ve ütopya eserler bunlar üzerine kuruludur çoğu zaman. Var olanın tam tersini ya da daha ilerisini gören, düşünüp; kurgulayan ve yazan insanlara ayrıca minnet duymalıyız.

    Öykülerin adlarını büyük harfle yazıp birkaç tanesini az ve öz size aktarmaya çalışacağım. Çünkü bu kitabın adını arattığınızda öykülerin ne anlattığı hakkında bilgi edinemezsiniz. Ben biraz katkı sağlamak istedim.

    *ÖLDÜKTEN SONRA DOĞMAK, yaşamın bittiği, ölümün hüküm sürdüğü mezardan taşan bir yaşama konuk ediyor sizi. Mezardan kalktınız ve hayatınızı geçirmek istediğiniz, yarım kaldığını düşündüğünüz yere koşuyorsunuz, aşkınızın evine gidiyorsunuz. Sizi gördüğünde verdiği cevap ise "Biz artık düşmanız, Paul. Artık birbirimizi sevemeyiz. Ben canlıyım, sen ölü. (...) Doğal düşmanlarız biz." #38930571 burada ki düşmanlık, yaşamın ölüm karşısında ki zıtlığıdır.

    *ATEŞ SÜTUNU, mezardan ölüm doğurmaya devam ediyor. William Lantry 2349 yılında ölüm uykusunda uyanıyor ve beyaz pudra şekeri kıvamındaki bedeni ile uyumsuzluğa adım atıyor. Bu yüzyıl ona çok yabancı. Kitaplar yok edilmiş, insanlar düşünemeyen tek tip halini almıştır. Kendisi gibi ölüler yok edilmiş, mezarların içinde ki ölüler yakılmıştır. Kendisi son kalandır. Yok edilmeden önce uyanmış ve ölümü bu dünyaya getirmeye yemin etmiştir. Bu öyküden başlayarak edebiyat ve kitaplar karşımıza çıkıyor ve bize müthiş bir şölen yaratıyor aslında. Kütüphaneye gider Lantry ve Edgar Allan Poe var mıdır diye sorar…

    "Kim demiştiniz?”
    “Edgar Allan Poe.”
    "Dosyalarımızda bu isimde bir yazar yok.”
    "Bir kez daha bakar mısınız lütfen?”
    Bir kez daha baktı. “Ah, evet. Endeks kartına kırmızı bir işaret konmuş. 2265 yılındaki Büyük Yakma’dan önceki yazarlardan biri olsa gerek.”
    (…) Bu arada, hiç Lovecraft var mı elinizde?”
    “Seksle ilgili bir kitap mı?"
    Lantry kahkahayı bastı. “Hayır, hayır. Adamın adı o!”
    Kadın dosyaları karıştırdı. “O da yakılmış. Poe’yla birlikte.”

    *PARLAK ANKA KUŞU, 2022 yılında geçiyor, Kütüphane ile başlıyor hikâye. Kitapları yakmak için Kütüphanenin kapısını çalıyor Barnes. İnsanlık için yakmak istiyor, onun görevi bu. Kitapların kime ne faydası vardır ki? Kitaplar yakılırken, insanlar toplanmıyor bile, karşı bile çıkmıyor, unutmuşlar onları. “Kitaplar gibi insanları da yakmayacağım ne malum?” diyor ve doğru bir soru soruyor. Kitap yakan, insanı da yakar. Ki yakmadı mı zaten?

    *MARS’IN ÇILGIN BÜYÜCÜLERİ, 2100 Yılı Mars’ta bir sorun var ve oradaki sorunu kökten halletmek için bir roket fırlatıyor, dünyada ki kitaplar yakılmış, yazarlar da yakılmış. Geriye sadece Mars kalmış, çünkü Mars’a kaçmışlar. Bu hikaye de Edgar Allan Poe , Bram Stoker , Mary Shelley , Henry James , Lewis Carroll , H. P. Lovecraft , H. G. Wells , Aldous Huxley , Stendhal , William Shakespeare ve niceleri eşlik ediyor. Okurken bu dünyadan ayrılmak istemeyeceksiniz.
    "Çok acımasız bir adamsın, Poe."
    "Korkmuş ve öfkeli bir adamım. Ben bir tanrıyım, Hawthorne, tıpkı senin gibi, hepimiz gibi tanrıyım." #38983584

    *ÇILGINLIK KARNAVALI, Ray Bradbury Stendhal ‘ın önderliğinde bizi alıp götürüyor. Kendimizi Stendhal’ın kollarına bırakıp, gözümüzü kapatıyor ve karnavalın tadını çıkıyoruz! Edebiyatın en ürkünç karnavallarından bir tanesi ile karanlığın hüküm sürdüğü kalede, kötü ile daha kötünün karşılaşmasına konuk oluyoruz.
    "Cehalet, Bay Garrett, ölüm getirir." #36691790

    Kısa kısa ve bilerek yarım bırakarak anlattım. Her detay size spoiler olarak dönebilir o yüzden okuma zevkinizi almak istemedim. İncelemelerimde spoiler’a yer vermiyorum.

    *

    Kitapta, Fahrenheit 451 ‘in çok iyi bildiğimiz İTFAİYECİ hikayesi de mevcut. Ben bu hikâyeyi ezbere yakın biliyorum. İtfaiyeci yazılmadan önce, GECEYARISINDAN EPEY SONRA ‘yı yazıyor Ray Bradbury’i. İkisinin birbirinden farkları var ama bütünlük olarak aynı hikayeler. Öykücülüğünün iyi olmasının sebebi defalarca defalarca yazması ve edebiyata hakim olmasıdır. Geceyarısından Epey Sonra’yı okuduğumda farkları hemen hissettim. Guy Montag ile yeniden buluşmak fazlasıyla keyiflendirdi beni.

    Kitabın başlangıç konuları, birbirinden farklı. Hatta HBO’nun yeniden çevirdiği ve hiç sevmediğim 451 filmine de bu giriş hayat vermiş. Filmi 20 dakika zor izledim o yüzden geri kalanını pek bilmiyorum. İlk hikâyeyi yani Geceyarısından Epey Sonra’yı baz almışlar. İki hikâyeyi de okuyup kendiniz bu farkları bulabilirsiniz. Ben size iki örnek vereceğim.

    GECEYARISINDAN EPEY SONRA
    Hepsi Bay Montag’a baktı.
    “Dün gece yakaladığımız o yaşlı adama ne yapacaklar şimdi?” diye sordu Montag.
    “En az otuz yıl tımarhaneye atacaklar.” Sy.186

    İTFAİYECİ
    Hepsi Bay Montag’a baktılar.
    Bay Montag yutkundu. “Dün gece kitaplarla yakaladığımız o yaşlı adama ne olacak şimdi? diye sordu.
    “Tımarhaneye atılacak.” sy.274

    GECEYARISINDAN EPEY SONRA
    “Bir kız için ne çok şey düşünüyorsun,” demişti Bay Montag ona bakarak.
    “Düşünmek zorundayım. Düşünmek için o kadar çok vaktim var ki. Hiç televizyon izlemem ya da yarışlara veya lunaparklara ve onun gibi yerlere gitmem.” Sy.196

    İTFAİYECİ
    “Bir kız için ne çok şey düşünüyorsun,” demişti Bay Montag, huzursuz bir edayla.
    “Çünkü düşünmek için vaktim var. Ben hiç televizyon izlemem ya da oyunlara, yarışlara veya lunaparklara gitmem.” Sy.284

    Bu iki örnek birçok yerde önümüze çıkıyor. Sevgili Ray Bradbury tekrar tekrar okudukça daha iyisini yazabileceğini düşünmüş olsa gerek. Benim düşünceme göre de İtfaiyeci öyküsü daha derli toplu, daha usta işi olmuş. Kelimeler, diyaloglar daha iyi kotarılmış. Kitabın sonunda da farklılar var tabi ki. Okuyunca bütün farkları kendiniz analiz edersiniz. Unutmadan, 451 kitabında ki öykü İtfaiyecidir, gece yarısından epey sonra değil. Yakma Zevkinde ikisinin de olması çok isabetli bir karar. Zaten 451 öyküleri diye geçiyor.

    Bu kısa incelememi toparlamam gerekiyor artık. Kısa oldu bence… : )

    Öykülerini yazdığı yılları düşündüğümüzde bol bol “Gotik” edebiyattan alıntılar yapmış Ray Bradbury. Özellikle Poe’yu tanımayan okurlar, bu kitabı okuduktan sonra kesinlikle Poe’nun kitaplarına hücum edecektir. O kadar güzel detaylandırmış ve konu etmiş ki öykülere doyamıyorsunuz. Neredeyse, İthaki’nin “Karanlık Kitaplar Serisi” Yakma Zevki içinde geçen yazarlarla dizayn edilmiş diyeceğim. Kim mi onlar?
    Washington Irving , Stephen Graham Jones, Bram Stoker, Edgar Allan Poe, H.P. Lovecraft, Mary Shelley …

    Listeye buradan ulaşabilirsiniz: https://forum.kayiprihtim.com/...kitaplik-serisi/2874

    Kitapları yakanların “cahiller” olduğu düşüncesini aklımızdan çıkarmamız gerekiyor. Tam tersi, akıllı ve donanımlı insanların kitapları yaktığını ve yok ettiğini düşünebiliriz. Bilgiden, düşüncelerden, kitlelerin bu fikirlerden etkilenmesinden korkuyorlar. Korudukları tahtlarından olmamak için, kitlesel kitap kıyımları gerçekleştiriyorlar. 1984’ün yazıldığı döneme bakın. Araştırma yaptığınızda Sovyet Düşmanı yazar olan çıkıyor karşımıza Orwell. Hedef tahtasıdır. Kendisi de kitapları da yasaklıdır. Zaten kitabının basılması da kolay olmamıştır.

    Okunan kitap sayısı, çoğalmak yerine her yıl azalırsa, bu öngörüler rahatça gerçekleşecektir. İnsanların önem vermediği kitaplar yakıldığında, sabah işlerine gitmeye, yemeklerini yemeye devam edeceklerdir emin olabilirsiniz. Bir grup azınlık direnir ve onlarda susturulur zaten. Her kitap değerli midir sorusu başka bir konudur. Buna kesinlikle evet diyemeyiz. Safsataların dolu olduğu, sırf propaganda yapmak için ısmarlama şekilde yazılmış kitaplar değerli kitaplar değillerdir. Genellikle, tarihi; gerçeklerden saptırmak için uydurulmuş yazılardır. Dünyanın her yerinde bu kitaplara rastlamak mümkündür.

    "On yıldır dünyanın beynini öldürüyor, üstüne gazyağı döküyorum. Tanrım, Millie, bir kitap bir beyin demek.
    Biz tüm bu yıllar boyunca sadece o kadını ya da onun gibi bir sürü başka insanı öldürmedik.
    DÜŞÜNCELERİ YAKTIM BEN, PERVASIZCA, CAYIR CAYIR" #39087426

    Birisi korkutucu kitaplar mı yazmış, YAK GİTSİN!
    Birisi sistemi eleştiren kitaplar mı yazmış, YAK GİTSİN!
    Birisi geçmişin gerçeklerinden bahseden kitaplar mı yazmış, YAK GİTSİN!
    Birisi 2+2=4’tür diyen kitaplar mı yazmış, YAK GİTSİN!
    BURN IT MR. MONTAG, BURN IT!!!

    Jorge Luis Borges şöyle der:
    "İnsanın araçları içinde hiç şüphesiz en şaşırtıcısı kitaptır. (...) kitap bambaşka bir şeydir: Kitap belleğin ve hayal gücünün uzantısıdır." #39269501

    *

    Her Şeyi YAK GİTSİN - I --:>> #30692194

    Bilimkurgu - Çizgiroman - Manga Etkinliğimiz: #28996895

    Ray Bradbury Etkinliğimiz: #38068128

    *

    İncelemeyi okuduğunuz için teşekkür ederim.
    Kitaplarla kalın!
    Onlara birisi el uzatırsa, ne yapmanız gerektiğini biliyorsunuz!
    Montag ne yaptıysa, sizde onu yapın! 10/10
  • Belki ilk romanım ilk klasiğim öğretmenimin zorla okutturduğunu hatırlıyorum nasılda nefret ediyordum sınav olacağımızı söylemese asla okumazdım.İlk sayfalarında içinde kaybolmuştum tüm okul elinde Çalıkuşu ile geziyordu ilk ben bitirmiştim .Koskoca okulda 2 günde çok içerledim ,çok ağladım Feride ruh eşimdi belkide ilk okuyuşum çocukçaydi. Şimdi yıllar geçti ben büyüdüm. Çalıkuşu yine elimde ara ara altını çizdiğim cümleleri okurdum. Şimdi ise tamamen okudum. Feride ah bahtsız kız çocuğu o kadar zorluğa rağmen her zaman yaşama kaynağı olan muhteşem insan Ferideye her zaman çok büyük bir sevgi besledim Kamran ise nefretimi kazandı.İhanet en kötü şeyi yaptı , ihanet çok acıtır çünkü ama son sayfalarda anladım ihanetinde masumunun olduğunu aşkın, sevginin en masumu en güzeli, en deriniydi okuduğum kitapların en güzeliydi belki de benim okur olmamın başlangıcıydı ah eskiden ne güzelmiş o aşklar dedirten bir kitap kitap değil belki yaşanmışlık kesinlikle herkesin okumasını tavsiye ederim...