• Ah şu son üç gün! Devr-i alem yapıp geldim Cosmos’da. Bir zaman makinesi ile tanıştım adı Ali. Önce bir çay bahçesinde bir iki saatlik sohbetle büyülendim ondan, ikinci buluşmada evine ziyarete gittim iki gün aradan sonra. Ben ömrüm boyunca ara vermeden 11 Saat gezmedim, ben 11 saat eğlenmedim, ben 11 saat uyumadım ama Ali abi ile tam 11 saat ara vermeden sohbet ettik. Akşam 8 den sabah 7 ye kadar. İzlemediği film, okumadığı kitap, yaşamadığı birşey kalmamış o anlattıkça ben dinledim o anlattıkça ben büyülendim. Kendimce bir hedefim var üç günde bir kitap bitirecem diye, Ali abi ile sohbet edince bunun bile yetersiz olduğunu gördüm. Çünkü benim okuduğum tüm kitapları zaten okumuş, okuduklarım onun yanında denizde damla kalır. Okumadığım ne çok kitap izlemediğim ne çok film varmış. Uyku ve yorgunluk olmasa 11 saat ne ki onun bir sohbeti için. “Şoreş kadın olsan kesinlikle seninle evlenirdim” dedi, ilk defa böyle hızlı bir teklif aldım hem yüzümü gülümsetti hem onurlandırdı bir espriyle. Üstad çok iyi bağlama çalıyor, az dayak yemedim diyor çaldığım şarkılarla Ankara sokaklarında. Kolay da bir bölüm bitirmemiş koca Hacettepe’den Sosyoloji mezunu. Belki şimdiye kadar okuduklarınız size normal gelmiş olabilir ama hadi sıkıyorsa bunu olmayan iki gözünüzle yapın. Ali abi doğuştan görme engelli. İlk buluşmadan sonra ikinci buluşmayı hayalini kurarken çok düşündüm görmemenin avantajını dezavantajını, biz bir insanla tanışırken görünüşüne, giyimine önem veriyoruz ya, o sadece sohbetine, yani insanın içine önem veriyor. Ah Ali abi seninle konuşacağımız ne çok konu var, iyi ki okuyacak kitaplara ömrümüz yetmeyecek, bizim de sohbetimizin sonu gelmeyecek.
  • "Ah, bundan kuşkun olmasın, kesinlikle bir yere varırsın, tabii eğer yeteri kadar yürürsen."
  • Gözlerini açtığında Veronika, " Burası cennet olmalı," diye düşünmedi. Cennette odaları florasan ışıkla aydınlatmazlardı kesinlikle ve de ânında başlayan sancı tipik bir dünya sancısıydı. Ah, bu dünya acıları hiçbir şeye benzemez, hemen anlaşılır.
  • İNCELEMEM SPOILER İÇERİR!
    Bir konunun makalesi nasıl ki giriş gelişme sonuç olarak yazılıyorsa bu incelememde de duygularımı giriş gelişme sonuç olarak yazdım.. Bu nedenle sadece girişi okuyup gerisini es geçmemenizi rica ederim..
    Kitabı geçen yıl bu zamanlarda A101'den almıştım.. Gerçi Operadaki Hayalet'i bulmak biraz lüks oldu çünkü birkaç marketini gezdim ama bulamamıştım, rastgeldi aldım.. Sonra tabi çeviri farkları yüzünden tercih etmememi söylediler, ben de bir daha oradan kitap almadım..
    Kitabın adından ötürü esasen çok merak etmiştim.. Hep vardı aklımda okumak işte keşke önceden okusaymışım da bir yıl bekletmeseymişim..
    Kitaba iki kere başa aldım çünkü anlamadım.. Başlarda adapte olamadım.. İsimler, olaylar biraz kopuk gibi geldi bana ama sonra hızla toparladı.. Christine Daae çok masum bir kız.. Öyle ki hala hayallere, rüyalara inanıyor.. Bir trajediye kurban gideceğini hiç mi hiç düşünmüyor.. Kitabın sonuna kadar Christine'e hep hak verdim.. Evet dediyse de hayır dediyse de.. Çok merhametli bir insan.. Erik'e çok nazik davrandı bana göre.. Eminim Erik de böyle düşünüyordu..
    Vikont C.'ye gelince de cidden aşkının peşinden gideceğini hiç düşünmemiştim.. En az Erik kadar gözü karaymış..
    Hız treni etkisi gibi oldu.. Başta yavaş yavaş ilerledik taa ki tepeye varana kadar.. Sonra kendini bir bıraktı sabah dörde kadar okuyordum kitabı..
    Beni etkileyen kısma geleyim direkt..
    Erik'in hayatı.. Yani ona tamamen hak vereceğiniz bir hayat yaşamış.. Damla Kasapoğlu 'nun önerisiyle filimini de izledim tabi film-kitap arasında fark oluyor..
    Ah Erik..
    Soluğun ölüm olsa da,
    Bir ırkın tüm dehası var sende..
    Tüm o karmaşan ve müziğin,
    Tüm o kudretli dehan ve aşkın..
    Çizemiyorum seni bir maskenin ardında..
    Öfkenin rengine daha koyu ton ekleyemiyorum..
    Düşünemiyorum aşkına olan sonsuz sadakatini..
    Bana Erik kim deseniz size şunu söylerim.. Kendisi doğuştan bir cilt hastalığına sahip.. "Onu gördüğümde ölmek üzere olduğunu sandım." diyor Christine.. Esasen yaşayan ölü olarak da zamanında sirklerde gösterilmiş, tıpkı bir hayvan tanır gibi tanıtmışlar onu.. Çürüyen bir cesete aşık olabilir misiniz?! Hoş, sapyoseksüeller bunun için ne der bilemem ama Erik muhteşem bir zekaya sahip.. Annesini sevmek istediğinde annesinin yüzüne maskesini fırlatması içimi acıtmıştı.. Erik'in sevgisiz büyümesi onda geri dönüşülmez ve sabit bir ruh ortaya çıkarttı bana göre..
    Erik aynı zamanda muazzam bir mimardı.. Öyle binalar, odalar, saraylar inşa etmiş ki sonunda bir başkasına yapmaması için büyük insanlarca öldürülmek istemiş.. İran'da da insanlara zevkine öldürebilecek işkence odaları inşa etmiş o zamanın şeyhine.. Hatta İstanbul'daki sultanlara bile saraylar, gizli geçitler yaptığından bahsediliyor kitapta..
    Erik'in Opera binasına gelme serüveni de burada başlıyor esasen.. Acem denen karakter onu ölümden kurtarıyor ve kaçırıyor.. Erik'in herkesi amacı uğruna öldüreceği bir gerçekken Acem'e hep tolerans sağlıyor.. Operayı kendisi inşa ediyor ve binanın altına kendisine uygun bir yer inşa ediyor.. O kadar muazzam bir yapı ki İşkence Odası adını verdiği yapının şimdiki tekniklerle donatıldığını düşünebiliriz ki kitap eski bir zamana ait.. Erik sadece bir mimar değil.. Aynı zamanda büyük de bir müzik dehası.. Muzaffer Don Juan adını verdiği eseri tanıtırken o müziği duyanların kendini asabilecekleri aklıma geldi.. " Sana Mozart çalarım; eğer istersen. Bu seni sadece ağlatır. Ama benim Don Juanım, yakar hem de cennetin ateşinden doğmamış olmamasına rağmen." diyordu.. " Bazı müzikler öyle fecidir ki, ona yaklaşan herkesi yakıp kül ederler. Neyse ki, sen o tür müzikle henüz karşılaşmadın. Yoksa yüzünün o güzel rengini kaybederdin ve Paris'e döndüğünde seni kimse tanıyamazdı." diyordu.. Filmde çalan müzik Muzaffer Don Juan olabilirdi bence.. Keskin bir müzikti..
    Erik'in sesi ve eserleriyle Christine'i kandırması aşık olduğu içindi ve buna masumca tamam diyorduk taa ki kıskançlık duygusu araya girene kadar.. Öyle ki gözünü kırpmadan Paris'in dörtte birini yok edecek kadar saf kıskançlıkla dolmuştu..
    Erik'in Christine'i öptüğünü Acem'e anlattı yerde o kadar çok içim yandı ki anlatamam.. Sonuçta annesinin bile yüzüne bakmadığı çocuğu, güzeller güzeli Christine'i öptüğünde kız ondan kaçmıyor ya da en ufak bir tiksinti belirtisi göstermiyor.. Zaten canavar dedikleri Erik kızı, sevdiği adamla özgür bırakıyor.. Ve "Erik Öldü." yazıyor gazete ilanlarında.. Baştan aşağıya etkiledi beni kitap.. Aynı hissi Koku 'da yaşadım.. Ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi.. Yine çok şey değişti.. Kitabı elden çıkartmayı düşünmüştüm fakat onu sonsuza dek kitaplığımda tutma kararı aldım ve tekrardan okuyacağım.. O kadar tuhaf hissediyorum ki sanki Erik'le yaşadım ve onu kaybettim.. Aşırı etkilendim.. KESİNLİKLE OKUYUN.. BEKLETMEYİN KİTABI.. Belki aklıma geldikçe ya da dertlendikçe incelemeyi güncellerim..
  • Her yaştan okuyucuya hitap eden derin bir hikaye. Dinsel bazı kavramları hikayenin içine işlemiş. Okurken sizde bir şeyler çağrıştırıyor kesinlikle.Ayrıca çocuklar için okutulmasını katiyen tavsiye ediyorum. Akıcı ve simgesel..Çok sevdim sercekuşu. Avcı insan onu eline aldığında adeta benim elimdeydi o mınık kuş. Ah biz insanlar ah. Bile bile yanlışa sürükleniyoruz ah....