• 459 syf.
    ·3 günde·10/10
    Siz Şahin kuşunu bilir misiniz? Koyu boz rengi uzun kanatları, kırçıllı beyazlı tüyleri, açık sarı kısık gözleri gözlerinin içinde siyah gözbebekleri vardır. İki kanadını açıp ayaklarını ağır ağır atarak efeler gibi yürür. Göklerde süzülür, dünyayı, olan biten yükseklerden seyreder, bir yandan da avını arar. Tavşanları, kuşları gözler… Avını gözüne kestirdi mi siyah gözbebeklerinde bir ışıltı yanar. Avının her hareketini adım adım izler. En uygun zamanı kollar. Avının bir anlık dalgınlığında dalışa geçer. O vakitten itibaren gözü avı dışında hiçbir şeyi görmez. Ağaçlar, böcekler, hayvanlar, binalar, insanlar ona vız gelir. Avının peşini bırakmaz, tek hamlede keskin pençeleriyle çarpar. En keskin gözlüler bile onun avlanışını göremez. Sadece uçuşunu, dalışını ve geriye yükselişini görürsünüz.

    İnce Memed de Koca Osman’ın deyişiyle bir şahindir. Ufacık bedeniyle. Sürekli zulüm imparatorlarını izler. Gözlerinde ışıltı yanana kadar. Müsait zamanı kollar ve dalar. Sadece dalışını ve dönüşünü görürsünüz. Bin başlı zulüm ejderhasının başını tek tek kopartır keskin pençeleriyle… Koparttıkça da aynı yerden üç baş daha çıkar.

    Ah Memed ah… Ah ala gözlü şahin ah. Bu zulüm hiç bitmeyecek mi? Biter elbet biter ya… Öldürmekle bitmez. Sen sadece sanırsın ki suç zulmedendedir. Sanırsın mısın ki bu zulme boyun eğenlerin hiç suçu yoktur? Esas asıl suç onlardadır Memed’im.

    Biz köylüler düşünmeyi pek sevmeyiz. Biz aklımızı kiraya verenlerdeniz. İsteriz ki hep başımızda bir baş olsun. Bizim yerimize o düşünsün. Biz muhtarımızın, imamımızın, azıcık okumuş yazmış bellediklerimizin, bir yer edinmişlerin ağızlarının içine bakarız. Bakalım ne diyecekler diye… Ağızlarından çıkan her kelimeye de türlü manalar yükleriz. Ağzımızdan kötü bir laf çıkacak da başımıza türlü işler açılacak diye el pençe oluruz. Köyümüze geldiklerinde onları en güzel şekilde ağırlamaya, yedirip, içirmeye, gönüllerini hoş etmeye bakarız. Biz böyle alışmışız. Kendimizi doğuştan cahil sayarız. Koskoca imam, muhtar, ormancı, başçavuş varken biz ne biliriz…

    Bize pek iyi niyette yaramaz. Azıcık güler yüz gördük mü, arkalarından bunda da hiç iş yok deriz. Biz bize sertlik etmeyeni pek adamdan saymayız. Sertliği gördük mü bu da pek yaman deriz.

    Biz bir tek toprağı ekmeyi biliriz. Hesapsız, kitapsız. Her sene aklımıza ne ürün yatarsa onu ekeriz. Yaz sıcağında tarlalarda çalışır, oraya buraya yaptığımız masrafları üzerine pek koymadan tek seferde alınca da mahsul parasını aldık deriz. Mahsul parasına yaptığımız borçları da kapatınca bize bir tek o yılki karın tokluğumuz kalır. Eh buna da şükür karnımız doydu ya…

    Biz dünyayı para kazanmak için yaşamayız. Dünyaya geldiğimiz için yaşarız. Tarlamızı her yıl ekmemiz gerektiği için ekeriz. Evlenme yaşımız gelince evlenmemiz gerektiği için evleniriz. Yaşlanınca ocağımız tütsün, başımızda bize bakacak birisi olsun diye çocuk yaparız. Birisi çıkar da bunların aksini derse, aramızdan biriyse hiç takmayız, “Yüzyıllık köye yeni adet” “Biz dedemizden böyle gördük” der, arkasından bir de güleriz. Okumuş yazmış birisiyse “Seçimlere girecek herhalde” deriz. Bekleriz ki biri bize öncülük etsin o göstersin biz yapalım.

    Bir de savaş zamanı cenk etmeyi biliriz. Hep medet umduklarımız türlü yerlerdeyken biz çıkar savaşırız. Topraklarımızı elin gavuruna bırakacak halimiz yok ya. Bir canımız var onu da toprağımız uğruna veririz.

    Biz böyleyiz işte Memed’im. Bizim adetimiz böyle. Sen istediğin kadar bizi koru, toprak sahibi et, bize zulmedenleri öldür. Sen gidince biz yine kendimize bir baş buluruz. Yine akıllarımızı birisine kiraya veririz. Yine tarlamızı eker mahsulünü başkasının ambarına koyarız. Senin de arkandan atar tutarız. Bizdeki bu cahillik gitmedikçe bize zulüm haktır.

    Savaş gelince köy köydür
    Seçim olunca köy köydür
    Ondan gayrı hiçbirşeydir
    Eyvah köyüm yiğit köyüm

    Aşık Mahsuni Şerif’e en derin saygılarımla…

    https://www.youtube.com/watch?v=YOgIF1vtesM

    Herkese keyifli okumalar dilerim.
  • Ah o gözü kör olası şarkılar yok mu, bir tek onlar biliyor çektiğim acıyı.
  • Liebknecht’in hapisteyken karısı Rosa Luxemburg'a yazdığı mektup:

    “Ah, Sonitschka! Burada çok keskin bir acı yaşadım. Volta attığım avluya sık sık çuvallarla ya da çoğunluk kan lekeli üniformalar ve gömleklerle yüklü askeri arabalar gelir. Eşyalar buraya yığılır, hücrelere dağıtılır, sökükleri dikilir, arabalara yüklenir ve gerisingeri askere yollanır. Geçen gün, at yerine mandaların çektiği bir araba geldi. Bu hayvanları hiç bu kadar yakından görmemiştim. Bizim öküzlerden daha iri ve güçlüler, kafaları basık, boynuzlarının kıvrımı yayvan, kafatasları bizim koyunlarınkini andırıyor; mandalar iri, yumuşacık gözleri olan simsiyah hayvanlar. Romanya’dan savaş ganimeti olarak getirilmişler. Arabayı süren asker, bu vahşi hayvanları yakalamanın çok güç olduğunu, özgürlüğe alışık oldukları için yük hayvanı olarak işe koşmanınsa daha da güç olduğunu anlattı. ‘Altta kalanın canı çıksın’ sözünü hak edecek biçimde öldüresiye dövülüyorlarmış. Sadece Breslau’da sayılarının yüz civarında olduğu söyleniyor. Romanya’nın bereketli otlaklarına alışmış hayvanlar burada bir tutam sefil samanla besleniyor. Acımasızca her türlü yüke koşuluyor ve kısa zamanda telef oluyorlar.

    Neyse, birkaç gün önce, çuvallarla yüklü bir araba hapishaneye geldi. Öylesine tepeleme yüklüydü ki mandalar arabayı giriş kapısının eşiğinden bir türlü geçiremediler. Zalim bir kişiliği olan görevli asker, kamçısının kalın yanıyla hayvanları öyle vahşice dövmeye başladı ki ustabaşı dayanamayıp şöyle seslendi: ‘Şu hayvanlara hiç merhametin yok mu?’ Asker, ‘Biz insanlara da kimsenin merhamet ettiği yok!’ diye cevap verdi pis bir kahkaha atarak, dönüp hayvanları daha da sert dövmeye devam etti. Sonunda hayvanlar çırpınıp arabayı eşikten atlattılar, ama birisi kanıyordu… Sonitschka, manda derisinin kalınlığı ve sağlamlığı özdeyişlere geçmiştir, düşün artık, derisi yarılmıştı. Yük boşaltılırken hayvanlar yorgunluktan bitkin, hiç kıpırdamadan duruyorlardı ve biri, kanayan, bütün bu süre içinde o kara suratında ve yumuşacık kara gözlerinde ağlayan bir çocuk ifadesiyle önüne bakıyordu. Bu gerçekten de tam olarak, şiddetli bir şekilde cezalandırılmış, üstelik nedenini, niçinini anlayamamış, zulüm ve işkenceden nasıl kaçacağını bilemeyen bir çocuğun ifadesiydi. Hayvan’ın karşısında duruyordum, bana baktı. Gözlerimden yaşlar boşalıyordu. Akıttığım yaşlar, onun gözyaşlarıydı.

    İnsan, ancak canı kardeşinin kederi karşısında, benim bu sessiz ıstırap karşısında çaresizlik içinde titrediğim kadar acıyla titrer.

    Romanya’nın özgür, bereketli, yemyeşil otlakları ne kadar uzak, nasıl sonsuza dek yitirilmiş. Ne kadar farklıydı güneşin ışıltısı, rüzgârın esişi; ne kadar farklıydı kuşların güzelim cıvıltıları, çobanların şarkılı çağrıları. Buradaysa; bu tuhaf, sevimsiz şehirde; boğucu bir ahırda, çürümüş samanla karışık küflü, kusturucu otlar, tuhaf, korkunç insanlar ve dayak, taze yaradan akan kan… Ah! Zavallı mandam! Benim zavallı canım kardeşim! İkimiz de burada öyle güçsüz, öyle hevessiz duruyoruz; ancak acıda, güçsüzlükte ve özlemde ortağız.”
  • Mehmet Bey ve Remziye Hanım fidan ekmek için arka bahçeyi çapalarken, yan bahçeden gelen sesler üzerine donup kaldılar. Çaresizce birbirlerine bakarken, ellerinde tuttukları çapalar kayarak yere düştü. Tek çocukları olan Elif'in ön bahçeden telaşlı bir sesle " Anne!... Baba!... Neredesiniz? " diye, haykırmasıyla, ilk Mehmet Bey toparlandı ve öne doğru atıldı. Bakışlarıyla Remziye hanıma, sakın Elif'e bir şey hissettirme dercesine başını sağa sola sallayarak " Elif, arka bahçedeyiz kızım. Buraya gel! " diye bağırdı. Babasının sesini duyan Elif, koşarak arka bahçeye yöneldi. Anne ve babasının bulunduğu yere gelince,
    " Duydunuz mu? Bizim yan tarafımızdaki eve gelin gelmiş! Hem de yaşı çok küçükmüş... " diye, söyledi. Akabinde, kendi kendine bir karara varmaya çalışıyormuş gibi sessizce,
    " Doğru mu, acaba!..." diye mırıldanarak annesinin omzuna usulca dokunup " Hadi! Anne!... Bırak şu işi, gelini görmeye gidelim!" diyerek, sarstı.
    Mehmet bey'in ardından kendini toparlayan Remziye Hanım, bakışlarını Elif'e doğrultarak " Kızım sen nasıl öğrendin? Biz bile daha yeni duyduk! " deyince,
    " Ah, be annem, nereden olacak! Ayaklı gazete Ayla'dan. Bugün okulda öğle arası yanıma gelerek beni soru yağmuruna tuttu. Haberim yok, desem de bana inanmadı. "
    Ne söylemesi gerektiğini kestirmeye çalışan Remziye hanımın imdadına, Mehmet bey yetişti.
    " Elif, yavrum az sabret! Öncelikle işin aslını öğrenelim sonra gidersiniz olur mu? " dese de, ısrarından vazgeçmeyen Elif,
    " Ama baba, çok merak ediyorum! Nasıl bir insan, çocuk denecek yaşta evlenir ki!... Ben on sekiz yaşında olduğum halde değil evlenmek, evlenmeyi hayal bile edemezken! Küçük kızın, cesaretine hayranım doğrusu!... "
    Mehmet bey,
    " Belki de çok sevmiştir, kızım! " deyip mevzuyu örtbas etmeye çabalamasına rağmen, az önce duyduğu sözler hala kulaklarında yankılanıyordu. Söylediğinin doğru olmadığına emin olmasa da, emin olduğu bir şey vardı o da Elif'in bugün duyduklarını öğrenmemesi gerektiğiydi.
    " Hem ben kahveye gidip, sorup soruşturayım. Belki işin aslını bilen vardır. " diye fısıldayarak, Remziye hanıma dönüp " Hanım bahçeyi kazmayı yarına bırakalım, olur mu? " diye, sordu. Remziye hanım,
    " Tamam bey! Ben de gidip yemek hazırlayayım. " diye, cevap verdi.
    Of, baba ya, diye kendi kendine söylenen Elif'i de kolundan çekerek, müstakil olan evlerine doğru yöneldiler.
    Mehmet bey bahçedeki çeşmede toprak olan elini yüzünü yıkadıktan sonra kahveye gitti. Herkesin dilinde, akşam yaşanan hengame. Nasıl oldu da hiç bir şey duymadık diye, hayıflandı. Oysa ki kendi evleri ile bitişikdeki evi tek bir duvar ayırıyordu. Mahalleye polisler gelmiş, mahalleli gece gece yataklarından kalkıp sokağa dökülmüştü. Yan masada oturan karşı komşusu Fuat bey, " Komşum akşam evde değil miydiniz? " sorusuna,
    " Evdeydik komşum ama hiç bir şey duymadık! Ne olmuş öyle ortaklık karışmış." diyerek, soruyla cevap verdi. Anlatmaya dünden hazır olan Fuat bey,
    " Kaynak mahallesinin berduşlarından biri, istasyon mahallesinden kendinden küçük bir kız kaçırmış. Ahali, sözde kızın da gönlü varmış, diyor. Gönlü olsa nolcak! Çocuk daha!... On dört yaşında, bir çocuk. Anlayacağın reşit değil! Ailesi polisle almaya geldi ama nafile! Şerefsiz hemen nikahı basmış. Kapı gibi cüzdanı gören polisler elleri boş döndüler. Ah bir anasını görseydin, için parçalanırdı. Zavallı, kendini yerden yere... " arkadaşının lafını tamamlamasını beklemeden bir ok gibi yerinden kalkan Mehmet bey,
    " Komşum bak, bu çayın parası. Çayı sen iç, ben kaçtım. " deyip, sokağa fırlayarak soluğu evde aldı. Babasının eve geldiğini duyan Elif, okuduğu kitabı bırakıp, hızlıca antreye seğirtti. Antre de babası ile annesini birbirlerine manalı bakışlar fırlatırken yakaladı. Sitem dolu bir sesle kollarını yana doğru açarak, " Hadi ama... Nedense, benden bir şey sakladığınız hissine kapılıyorum! Nasılsa siz söylemezseniz de ben yarın Ayla'dan öğrenirim. " diye, tehdit edince,
    Mehmet bey daha odaya girmeden antre de duyduklarını bir çırpıda anlattı. Yeise kapılan Remziye hanım, bahçede duyduklarının üzerine bir de bunlar eklenince " Vah, yavrum! Vah..." diyerek, üzüntüsünü dışa vurdu. Duydukları karşısında öfkelenen Elif, " Ne yani! Şimdi küçücük kız, bu adamın elinde esir mi olacak! Kendi arzusu doğrultusunda hareket etmiş olsa bile, devlet nasıl bu gidişata müdahale edemez? "
    " Bilmiyorum, kızım ama hele bir sabah olsun! Allah'ın izniyle ben bu meseleyi halletmeye çalışacağım. " dedi.

    O gece Mehmet bey ve Remziye hanıma bir türlü geçmek bilmedi. Dün gece hiç bir şey duymamış olmalarına karşın, bugün bahçede duyduklarından fazlasıyla etkilenmiş ve üzülmüşlerdi. Bizim de kızımız var, demişti Mehmet bey, konuşma arasında Remziye hanıma. Saçının teline zarar gelse, yüreğimiz dağlanır. Hanım, elbirliği verelim de şu yavruyu kurtaralım dediğinde, Remziye hanım buğulu bakışlarıyla çoktan onaylamış yanında olduğunu hissettirmişti bile!

    Sabah olunca, Remziye hanım elinde tuttuğu bir tabak kurabiye ile komşu kapıyı çaldı.
    Karşısında otuza merdiven dayamış konuştukça nefesi alkol kokan, saçı sakalı birbirine karışmış bir adam belirdi. Küçük kız perde aralığından uzaktan bile olsa fark edilen mosmor olmuş bir surat ve ürkek bakışlarla bakıyordu. Remziye hanımın arkasında bir noktaya baktığını gören adam, hoşnutsuz bir ifadeyle arkasını döndü. Rüzgarın esintisiyle sallanan perde gözüne çarptı. Neyse ki adam arkasını dönmeden daha küçük kız, korkuyla camdan çekilmişti. Öfkeyle önüne dönen adam Remziye Hanım daha bir şey demeden, karısının uyuduğunu söyleyerek tabağı elinden kaptı ve kapıyı yüzüne kapattı. İçinden adama söylenen Remziye hanım koşarcasına eve gidip, olanı biteni eşine anlattı.
    " Hadi hanım, vakit durma vakti değil! Hemen kızın ailesine gidelim! " dedi.

    Küçük kızın annesi, yaşlı gözlerle karşıladı. Mehmet bey ve Remziye hanımı. Babası başlarda kaçmasına öfkeliydi. Ama Mehmet bey bahçede duyduğu her şeyi anlatınca, yüreği dağlanan babanın göz pınarından yaşlar boşaldı. Gözyaşları arasında misafirlerine babam her zaman ne derdi bilir misiniz, " Oğul! Evlat, deniz suyu gibidir..." Dalgın bakışları arasında, " İçmek istesen de içemezsin, görmezden gelmek istesen de gelemezsin! " diye, ekledi.

    O gün hep birlikte doğru karakola gittiler. Mehmet bey bir kez de komisere olanı biteni anlattı. Altı kişilik bir ekiple mahalleye geldiler. Polisler kapıyı çaldı fakat açan olmadı. İlk deneme de kuvvetli bir polis memuru kapıya yüklendi. Kapı geriye doğru esnedi ama gene de açılmadı. Ayakta durmakta zorlanan küçük kızın babası perişan bir vaziyette olduğu yere çöktü. Zavallı annesi de mahsun gözlerle Remziye hanımın elinden tutuyordu, cesaret almak istercesine. Öğle vakti olduğu için, ortalık fazla kalabalık değildi! İkinci deneme de el birliği yaparak kapıyı kırıp içeri giren polisler, küçük kızı perişan bir vaziyette köşeye sinmiş bir vaziyette buldular. Küçük kızın içler acısı haline dayanamayan öfkeli bir polis memuru, sızan adamın yüzüne indirdiği yumruğun ardından diğer polis arkadaşları tarafından apar topar, zorla dışarı çıkarılmıştı. Bıraksalar o sapığı oracıkta öldürmesi işten bile değildi. Polislerin arkasından içeri dalan komiser ceketini çıkarıp küçük kızın üzerini örttü. Elini uzatarak " Gel! Kızım, ailen seni bekliyor. O şerefsiz artık sana zarar veremez! " diye seslendi. Kendisine uzatılan ele korku dolu bakışlarla bakan küçük kız,
    " Polis amca ben evden kaçtım. Babam beni istemez! " diye, serzenişte bulundu.
    Daha fazla dışarıda beklemeye dayanamayan küçük kızın babası, komiserin arkasından içeri daldı. Gördükleri karşısında, sessiz nidalarla Allah'ım dayanma gücü ver,diye yalvardı. Gözünün nuru perişan bir vaziyette hırpalanmış, yara bere içinde ağlıyordu. Sarılmak istedi ama canı acır, diye sarılamadı. Öylece baktı, saniyelerce... Sonra birden arkasını döndü. Öldürmek istedi, pedofili manyak sapığı olanca öfkesiyle!... Tam adım atmaya yeltenmişken, küçük bir el hissetti bacaklarında. Dönüp baktı. Küçük kızı Serap. Yere çömelmiş, bacaklarına sarılmıştı, yarı korkak yarı ürkek bir halde!... Bir baba yüreği nasıl dayanırsa bu acıya, öyle dayandı çaresizce. Yerde iki büklüm olan kızına eğilerek, " Kalk! Serap, kızım! Annen dışarıda, evimize gidelim!..." dedi.

    Ailenin birbirine kenetlenmesini gururla izledi, Mehmet bey ve Remziye hanım. O gün arka bahçede, küçük bir kız çocuğun cinsel saldırıya maruz kaldığını duymuşlardı. Mehmet bey Remziye hanıma dönüp, buruk bir tebessümle,
    " Hadi hanım, Elif birazdan okuldan gelir! " dedi.
    O gün evlatlar için edilen dualar eşliğinde, kıpırdadı bütün dudaklar, umutla ve inançla...
  • Az önce bir kullanıcının Orwell'ın Hayvan Çiftliği kitabı hakkındaki incelemesini okudum. Hala nasıl kör olmadığımı düşünüyorum. Hadi kendin anlamadın diyelim, ya arkadaşım aç google'dan falan bak bari, bu kitap ne anlatıyor falan diye... Garibim resmen güzelim kitabı "fabl" niyetine okumuş. "böyle çiftlikte minik minik hayvanlar var, Bi de pis domuz var. Ah o domuz yok mu şekerim ortalığı birbirine katıyor hınzır..." kıvamındaydı tam olarak. İyi ki 1984'ü falan okuyup yorumlamamış, günün tesellisi için bu değerli kullanıcıyla karşılaşmamanız yeterli olur bence sizin için...
  • emil michel cioran röportajı (fransızcadan çeviren: haldun bayrı)

    hiç uyku uyumayan kişi başka bir zamanın içinde mi yaşar sorusuna cioran'ın yanıtı: "mutlaka (...) uykuyla geçen gecenin sonrasında, sabah uyanan birinde bir şeye başlıyor olma yanılsaması vardır. ama sizi bütün gece uyku tutmadıysa hiçbir şeye başlayamazsınız. sabahın sekizinde, akşam saat sekizdekiyle aynı hal içinde olursunuz ve zorunlu olarak şeylere bakış açınız tümden değişir."

    beter düşkünü

    christian bussy: 1937 yılında fransa'ya geldiğinizde, değer verdiğiniz yazarlarla tanışmayı denediniz mi?

    cioran: katiyetle. ancak 1949'da, ilk kitabım olan "çürümenin kitabı" (prècis de dècomposition) yayımlandığında yaptım bunu. ondan önce, hiçbir yazar, hiçbir filozof, hiçbir aydın tanımıyordum. o dünyadan biri değildim.

    c.b.: ama her şeye rağmen engeli aştınız...

    cioran: eğer öyle söylenebilirse! o zamandan itibaren özellikle salon hayatı denebilecek bir yaşantım yoktu. 50'li yılların başında, kokteyllere giderdim. üç ya da dört yıl sonra, bundan bezdim. aslında her zaman toplumun kıyısında yaşadım.

    c.b.: ama bir kitap yazmak her şeye rağmen, topluma girmektir. 1949'da sizi bu ilk kitabı yazmaya iten ne oldu?

    cioran: bu kitabın hikayesi oldukça ilginçtir. iki yıl önce, 1947'de dieppe'de kalıyordum ve mallarmè'yi rumence'ye çevirerek eğleniyordum. eğleniyordum diyorum ama, sözün gelişi işte, çünkü birden anladım ki saçma bir şeydi bu, boşa zaman harcamaktı, çünkü artık asla romanya'ya dönmeyecektim ve eninde sonunda benim yaptığım şeyi anlı şanlı bir klasik şairi meçhul bir dille tercüme etmekti. o zaman paris'e döndüm ve doğrudan, kendi adıma fransızca yazma kararı aldım; "çürümenin kitabı"nın kökeni budur. ayrıca yazdığım her şey, bunalım anlarında yazılmıştır. kitaplarımın hiçbirini, ortaya bir kitap çıksın diye yazmadım, hep bir tedavi amacıyla yazdım. bunu ifade etmesi güç ama kitaplarım aslında kitap değiller...

    c.b.: "niçin yazıyorsunuz?" sorusuna paul valèry, "zayıflıktan" cevabını veriyordu. sizin durumunuz da biraz böyle mi?

    cioran: zayıflıktan da fazla bir şey bu. bir nevi sefillik, tepetaklak olma... bundan sonra kitap bir kaza gibi geliyor.

    c.b.: belki aynı zamanda insanlarla karşılaşmak için de yazıyorsunuz. şahitleri etkilemek için.

    cioran: yok, bu değil! bir buhran halindeyken yazdığınız zaman, ötekileri düşünmezsiniz. eğer muhakkak bir diyalog olmasını istiyorsunuz o zaman...

    c.b.: kendinizle bir diyalog mu?

    cioran: hayır, tanrı ile. kitaplarımın bir yalnızlığın başka bir yalnızlıkla karşılaşmasından oluşmaları anlamında - hiç kimsenin tanrı'dan daha yalnız olmaması anlamında.

    c.b.: nihilist olduğunuz söylenir. bu doğru mu yoksa yanlış mı?

    cioran: hayır, nihilist değilim. hiçbir şey değilim. diyelim ki nihilist taraflarım var. inkârcı olduğum kesin. ama belirtmek gerekir ki inkâr bende soyut bir şey değil, içten gelen bir şey. bu... nasıl desem? bir infilâk gibi bu. şamar atmak mesela, o bile tasdiktir. kuşkusuz ben de şamarlar atıyorum ama hiçbir şeyi tasdik etmiyorum.

    c.b.: neden cioran isyancı biri?

    cioran: ama ben isyancı değilim ki! isyancı, bir şeylere çözüm bulmak ister. o bir militandır. ben kendimi baudelaire'e ve pascal'e yakınyakın hissediyorum, onların isyancı oldukları da söylenemez.

    c.b.: peki, daha uzağa gidelim. ümitsiz misiniz?

    cioran: yok, ümitsiz de değilim... tamam benim konumum kuşkusuz ümitsiz, çünkü hiçbir yere vardırmıyor. ama bu durumu hem kabul ediyorum, hem de ne tuhaftır ki bu benim yaşamamı hiç engellemiyor. kendi kendime her zaman , bu durumdan bir çıkış varsa bulmuş olurdum dedim. eninde sonunda, bir başkasından daha aptal değilim...

    c.b.: sizin kadar sert birinin de hayran olduğu, yakınlık duyduğu kimseler var mı?

    cioran: kuşkusuz. her zaman dostlarım oldu ama edebiyat çevrelerinin dışından. en büyük dostlarım yazmıyorlar. insanları hiçbir zaman işlevleriyle takdir etmedim. daha da ileri gidersem: metafizik planda, biraz endişe duyan bir kapıcı, sistemiyle şişinen bir filozoftan daha ilginçtir. aslında hayatta, hiçbir şeyi anlamamış olan çok büyük yazarlarla karşılaşılıyor.

    c.b.: yine de küçük bir istisnayla değil mi? michaux ile?

    cioran: ah, evet, hayran olunacak bir insan! uzun zaman boyunca aynı mahallede oturduk. onu konuşturmayı çok severdim.

    c.b.: aranızda hangi ortak noktalar vardı?

    cioran: söylemesi zor... fakat onun belgesel ve bilimsel sinemayı tutkuyla izlemesi beni büyülüyordu. daha sonra anladım. michaux, bir konuyu tüketmek istiyordu, hangi konu olursa olsun. oysa edebiyat zorunlu bir aldatmacadır. bu anlamda, michaux edebiyattan çıkmıştır.

    c.b.: siz de, gözlemlediğiniz zaman, konuyu tüketiyor musunuz?

    cioran: bilmiyorum. bir akşam, yemekten sonra, michaux ile birlikte gecenin ikisine kadar konuştuğumuzu hatırlıyorum. insanın kaderinden söz etmiştik; sesi birden değişti, bir titreme, bir heyecan hissettim: insanın bir gün yeryüzünden silinebilecek olması fikri onu alt üst ediyordu. bu heyecanı yüzünden onu hiçbir zaman affetmedim. ben, insanın yokoluşu varsayımının o kadar da kötü bir şey olmadığını düşünüyordum. ve o anda, bir hayalkırıklığı hissettim.

    c.b.: zamanla daha mı kinik oldunuz?

    cioran: hayır, çok daha az kinikleştim. aslında, yaşla birlikte her şey tükeniyor, kinizm bile. kuşkusuz yazdığım her şeyi inkâr etmek, düzeltmek veya küçültmek için hiçbir nedenim yok. ama şeyler ifade edilince öyle bir hale geliyorlar ki, onlara daha az inanıyoruz. niye? çünkü yazma olayı yine de bir kadirbilmezliktir. mesela intiharı ele alalım. intihar fikri başıma musallat olmuştu, intihar üzerine yazdığım âna kadar. ondan sonra bunu daha az düşünüyordum. yazmak bu anlamda kadirbilmezliktir: konuyu öldürürsünüz. ele aldığım bütün konuları yarı yarıya öldürdüm. saplantılarım azaldı.

    c.b.: bu aşamada, size şu soruyu sormalıyım. niçin intihar etmediniz?

    cioran: belki kurtaran da, tam olarak, intihar fikri, intihar saplantısı oldu. olumlu ve uyarıcı bir fikir bu, o olmasa hayatıma tahammül edemezdim. hristiyanlık, intiharı dışlayarak büyük bir psikolojik hata işledi. bence özgürlük fikriyle bağlantılı olan bu fikrin itibarını düşürmenin, ağır sorumluluğunu taşımaktır. madem ki her şey bana bağlı, bugün her şeye tahammül edebilirim.

    biyografinin sıfır derecesi

    "herhangi bir meslek icra etmekten, sevmediğimiz ve sevemeyeceğimiz şeyleri yapmaktan, her tür gayrişahsi işle uğraşmaktan kaçınmak için önüne gelen aşağılamayı ya da ıstırabı kabullenmek gerektiğini, aşırı bir zihin açıklığıyla anladım. bir tek fiziksel çalışmayı kabul edebilirdim. sokakları süpürmeyi kabul ederdim, herhangi bir şeyi ama yazmayı değil, gazetecilik yapmayı değil! hayatını kazanmak için her şeyi yapmak gerekiyordu. özgür olmak için önüne gelen aşağılanmaya tahammül etmen gerekir." (cioran)
    cioran'ın gençlik yıllarında katlandığı aşağılanmanın, yazdığı kitapların sayısı ve saygınlığının artması ölçüsünde azaldığı kestirilebilir. belki de bundan dolayı, yaşamının son yıllarında hiç yazmadı ve sadece müzik dinledi. hoşsohbetliği ve keskin zekâsıyla mesr olan insanlar, paris'e onu görmeye gittiler veya ülkelerine davet ettiler. bazen de ispanya'daki okurlarıyla mektuplaşarak tartıştı. ratelere düştünlüğünün sürdüğünden de emin olabiliriz...

    felsefeye olan inancını 17 yaşında başlayan ve yıllarca süren bir uykusuzluk dönemi sırasında kaybettiğini söyler cioran. "hatırıma geldiği kadarıyla, kendimde, insan olmanın kibrini yok etmekten başka bir şey yapmadım. ve tür'ün çevresinde, başka bir maymun çetesinden olduğumu iddia edecek çapa ulaşmadan, pısırık bir canavar gibi geziniyorum" (burukluk). tür'ün ve insanla ilgili her şeyin karşısında, o "pısırık canavar" tarafını daima muhafaza etti. insanların koşuşturmalarına şahit oldukça, "günlerin arasında, kaldırımsız bir dünyadaki bir orospu gibi," sürttü. belki bir intihar tutkunuydu ama yazdıklarıyla, birçok insanın içindeki "intihar enerjisi"ni, "kendi kendine ve her şeye gülüp geçebilme" gücüne doğru iteledi. hayata bulaşmadığı için istifa etmek zahmetinden de muaf olan sevgili kullardan biri oldu. anları mutlaklaştırdığı için, "yanlış anlaşılmak" cioran'la anlam kazandı.

    cioran, 1995 yılının haziran ayı sonunda öldü. insanlık macerasının gözlemcileri arasındaki yeri, isminin yanına gelen ayın ve yılın anlamsızlığı ölçüsünde kalıcıdır.
  • 423.
    Büyük Suskunlukta. — Burası deniz, burada şehri unutabiliriz. Gerçi Ave Maria’nın çanları hala gürültü ile çınlamaya devam ediyor… gece ile gündüzün kavşağında ürkütücü ve budalaca, ama tatlı gürültü… ama sadece bir an! Şimdi her şey susuyor! Deniz orada uzanmış yatıyor, solgun ve parıltılı; konuşamıyor. Gökyüzü sonsuz ve sessiz akşam oyununu kırmızı, sarı, yeşil renklerle oynuyor; konuşamıyor. Küçük kayalar ve kaya şeritleri en ıssız yeri bulmak için denize yuvarlanıyor; bunların hiçbiri konuşamıyor. Aniden üzerimize çöken bu korkunç sessizlik hem güzel, hem tüyler ürpertici, bu sırada kalp kabarıyor. — Ah, bu sessiz güzelliğin ikiyüzlülüğü yok mu! Ne kadar iyi konuşabilirdi, istese ne kadar da kötü! Tutulmuş dili ve çehresindeki acı çeken mutluluğu, senin merhamet duygunla alay etmek için bir hile! — Öyle olsun! Böyle güçlerin alay konusu olmaktan utanmıyorum. Ama sana acıyorum doğa, çünkü susmak zorundasın, dilini bağlayan sadece senin kötülüğün de olsa: - Evet sana kötülüğünden dolayı acıyorum! — Aman, daha da sessiz oluyor ve kalbim bir kez daha kabarıyor: Yeni bir gerçekten korkuyor, o da konuşamıyor kendisi ile alay ediyor eğer ağız bu güzelliğe doğru azcık bir şeyler haykırırsa. Kendisi suskunluğunun, tatlı kötülüğünün tadınıçıkarıyor. Konuşmaktan, evet düşünmekten nefret ettim. Çünkü her sözcüğün arkasında hatayı, hayali, cinneti gülerken duymuyor muyum? Merhametimle alay etmeyeyim mi? Alayımla dalga geçmeyeyim mi? — Ah deniz! Ah akşam! Sizler kötü eğitmenlersiniz! insanlara insan olmamayı öğretiyorsunuz! İnsan kendini size teslim mi etsin? Şimdi sizin olduğunuz gibi, soluk, parlak, sessiz, korkunç, kendi üstünde mi dinlensin? Kendini mi yensin?