• 76 syf.
    ·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Didem Madak 23 Temmuz'u 24'üne birleştiren gece hayata gözlerini yumduğunda 3 kitap bırakmış ardında - bir de 3 yaşında Füsun'u. Annesi gibi genç yaşta ölmüş, 40'lı yılların daha başında. Ve 2011'den itibaren her yıl insanlar tanımaya başlamış Didem'i. Açıkçası şu an Türk edebiyatının en çok okunan bayan şairi diyebiliriz kendisi için. Nilgün Marmara var bir de kendisi gibi erken yaşta kaybettiğimiz, intihar gerçi o.

    Peki neden 70 sayfalık bu kitabın tamamı onlarca kez alıntılarda paylaşılıyor Didem Madak edebiyat dergilerinde sürekli öne çıkarılıyor, her yerde ismi geçiyor. Gerçekten bunu hak ediyor mu, yoksa erkek egemen şiir dünyamızda, sırf kadın olduğu ve erken yaşta göçtüğü için pozitif bir ayrımcılık mı uygulanıyor kendisine?

    Sadece kendi izlenimimi aktarabilirim burada. Ama eminim kendisiyle ilgili düşünceler genelde benzerdir. Ben şiiri Cemal Süreya ile tanıdım ve sevdim , daha önce de söylediğim gibi. Okulda benim doğduğum köylerde vb. vardı tabi de herkesin hoşuna giden ama o yıllarda romantik insanlar yoktu fazla, şiir eh işteydi. Sevince ama Cemal Süreya oldu. Yıllar sonra sevdiğim bir arkadaşım gösterince, Didem Madak'la ilgili bir dergiyi - klasik ukala erkek tavrıyla- baktım biraz ama fazla da girmedim yazılara, ölmüştü zavallı, Allah rahmet etsindi, diğer şairler gibi çiçekli böcekli şiirleri vardır diye düşünmüştüm. Hatta arkadaşım biraz okumuştu da fazla dinlememiştim herhalde.

    Sonra ama, belkide o davranışımın verdiği vicdan azabıyla araştırdım biraz internette şiirlerini. Siz aşktan ne anlarsınız bayımla, Pollyanna'ya mektup'u okumuştum başta ve gerçekten etkilenmiştim. Mutlu mutlu okurken şiirleri o kelime aralarında insana batan şeyler, beyni kalbi her şeyi ele geçiren dizeler vardı. O gün bayağı okudum internette, şiir yazan ama şiir sevmeyen benim en sevdiğim şair olmuştu belki o an Didem Madak.

    Neyse kısaca, her türlü övgüyü hak eden birisi bence, kadınlar kendilerinden bir şeyler buluyorlardır belki, hiç anlamam. Ama biz erkeklerin de içini dağlıyor. Ahlar ağacında 9-10 tane şiir var topu topu , en uzunu kitaba ismini veren Ah'lar ağacı- 20 sayfalık şiirin her satırında ayrı dağılıyorsunuz, bazen ustura gibi kara bir tren geçiyor içinizden, bazen küçük bir kızın bebeğine göz yaşı arıyorsunuz. Bir kadın var karşımızda, üzgün bir kadın, umutlu ama yalnız, annesini özleyen hasta bir kadın, çokomel kağıtlarını tırnaklarıyla düzelten kara yazgılı bir kadın. Sadece AH diyen bir kadın, hayatın onca sillesine AH diyerek meydan okuyan. Seviyorsunuz o kadını, bir şey yapamasanız da onunla karşılamak istiyorsunuz üzerine gelen her şeyi. Sonra da öldüğü aklınıza geliyor ve susuyorsunuz.

    Özetle, Didem Madak şu aralar bıraktığı az sayıda şiirine rağmen Türkiyenin en çok okunan şairlerinden biriyse, kesinlikle Türkiye'nin iyi şairlerinden birisi olması sebebiyledir. Ya da bizim gibi şiirden anlamayan, ama güzel şeyleri seven insanlar yüzünden.
  • 190 syf.
    ·9/10
    Spoiler belki vardır belki yoktur bilemiyorum. Yazı bitince bakarız.

    Özetle bir kaç aptal adam ve bir kaç aptal kadın sayesinde mahvolan hayatlar yumağıyla örülü bir kitap.

    Şimdi şöyle bir durum var. Güler hanım kitabın hikayesinin gerçek hayattan alındığını söylemişti. Umarım ve dilerim ki bu kişiler Güler hanımın yakın akraba veya aile bireyleri değildir. Hiç iyi şeyler yazamayacağım ayıp olmasın. Benim için dua edin. Bir de Güler hanım "Naciye benim" diyormuş düşünmek istemiyorum algılarımı kapattım:)
    Güler hanımın sitede olduğunu bildiğim halde okumayacakmış gibi yazayım.

    Ahh Naciye beni mahvettin Naciye. Sen ki babamın en sevdiği Seyyal Taner şarkısı ve benim sonradan duyup beğendiğim Hande Yener şarkısıydın Naciye. Saf masum fakir bir ananın öksüz kızıydın. Kafamdaki Naciye imajını yerle bir ettin. Naciye sen ne şirret ne cadaloz bir kadınmışsın. Allah senin gibisini düşmanıma vermesin gibi iyi niyetli bir dilek dileyemiyorum özellikle onlara versin oh olsun.

    Bu Naciyeyi bulsam var ya saçını başını yolacağım o derece. Daha ilk sayfalarda karşıma Naciye çıktı tamam dedim kesin kötü kaynana olacak. Oğlunu habire pohpohlamasından belli. Nasıl sinir etti beni aha bak yine tansiyonum çıktı.

    Canan Tan'ın Yüreğim seni çok sevdi romanında da vardı böyle bir kaynana ona da uyuz olmuştum. Kıymetli oğlun senin seçemediğin biriyle evlenmek istedi diye kalp krizi geçirmek niye. Evlensin ne olacak yani. Farklı bir kültürle tanışır kaynaşırsın fenamı olur. Yok elin gavurundan bize gelin olmaz da bilmem ne. Elin gavuru da bayılıyordu zaten sana kızını vermeye. Al Naciye bu kız senin tepe tepe kullan.

    Çevremde de var böyle kadınlar uyuz oluyorum. Kızlar elin gavuru olmasa da kimseleri oğullarına layık görmezler. Hele de tek erkek çocukları varsa o sümsük oğullarını göklere çıkartırlar dünyada eşi benzeri yoktur derler. Aman kızlar siz siz olun tek erkek çocuklarla evlenmeyin. Yoksa kaynananız bir gölge gibi peşinizde olacak huzur vermeyecektir.

    Murat desen tam bir salak seviyorum aşığım ayaklarına yattı. O güzel ve en güzel, kitaba adını veren şarkı eşliğinde sarf ettiğin aşk sözcüklerine ben bile tav oldum ama sonuç hüsran, neymiş efendim sarhoştum hatırlamıyorum. Seninde boyun posun devrilsin.

    Mary iyi güzel hoş kadın oda biraz aptal sen öyle bir şeyi nasıl kabul edersin. Tamam gavursun ama insanda biraz kadınlık gururu olur.

    Mustafayı biraz ılımlı olgun bir adam sandım ama oda beni yanılttı ah Mustafa ah senden beklemezdim.

    Emine tam bir geri zekalı yazmaya gerek duymadım. İlk başlarda sana acıdım ama kaynananla birlik olup çevirdiğin dolaplar yüzünden seni de sevmedim bilesin.

    Karakterler okuyucuya güzel yansıtılmış ki aksi olsa zaten sinir olmazdım.

    Kitap konu olarak Türk filmi tadında hemencecik okunuyor. Değişik etkileyici bir hikayeydi konuyu sevdim.

    Sanırım kitap yazarımızın ilk kitabı yani bende olan kitapların ilk yayınlananı bu kitap. Ben yazarları eskiden yeniye doğru okumayı tercih ederim. Her kitapta kendilerini geliştirip geliştiremediklerini görebilmek için. Şimdi baktım sitedeki sıralama doğru ise ikinci kitabı imiş. Kitaplar öyle akıcı ki daha 24 saat olmadan ikinci kitabı yarıladım Sevda'da Naciye'den aşağı kalmaz cadalozlukta
  • +İşiniz nedir?

    - Sayarım, bayım.

    +Ne ?

    -Sayarım. Derim ki:
    Bir, deniz,
    iki, gök (ah, ne de güzeldir),
    üç, kadınlar,
    dört, çiçekler (ah! ne kadar hoşnutum!)

    + Öyleyse, bunun sonu saçmalık.

    - Tanrım, siz sabah gazetenizin düşüncesine önem veriyorsunuz.
    Ben ise, dünyanın düşüncesine.
    Albert Camus
    Sayfa 68 - İthaki Yayınları 1.Baskı
  • 533 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    İnsanoğlu düzenli bir yaşam sürerse saygı görmekte. Peki, düzensiz bir yaşam sürerse, iffetli dahi olsa da saygıyı hak etmez mi? Erdem dediğimiz olgu, insanın yaşam tarzıyla sınırlı olabilir mi?

    Değer yargısı ve düzgün bir hayat sürme inancı, kişiden kişiye farklılık gösteren bir yaşam biçimidir. İnsanoğlunun tek gayesi, melekler kadar saf ve temiz olarak gözünü açtığı bu fani dünyadan, Allah'ın rızasını kazanmış olarak ve yine tertemiz olarak veda etmek değil midir? İnsan bazen hatalı seçimleri yüzünden, istemese de yanlış yollara sapabiliyor. Ne kadar vahim bir durum. Hatalı seçimlerimizin kurbanı olmak ve onları bir ilmek gibi, ölesiye dek boynumuzda taşımak. Biliyor musunuz, aslında hiç birimiz günahsız değiliz! Ama insan olarak, önem verdiğimiz bazı değerlerimiz vardır ki, onlardan biri de " Namus " kavramıdır. Evet, namus öyle iffetli ve öyle erdemli bir terimdir ki, kolay kolay ayaklar altında çiğnenmesine seyirci kalamayacağımız bir hasletimizdir.

    Özellikle biz kadınlar için, namus kavramı daha bir önem arz eder. Çünkü, fıtratımızdan gelen bir özelliğe sahibizdir ki, o da " Anne " olabilme kimliğine sahipliğimizdendir. Ne yazık ki biz kadınlar, iffetli olanları tenzih ederim ki, karşı cinsin üzerinde etkili olan, dişiliğimizi kullanarak kendimizle birlikte, karşı cinsi de günaha sürükleyebiliyoruz. En kolayıdır bir kadın için, bedenini satarak, para uğruna kendini güvenceye almak istemesi. Peki ya sonrası? Anlık geçici zevklerden sonra, insan ruhunun üzerinde bıraktığı, tamiri olunamaz hasarların yol açtığı yıkım. Bunları idrak edemez mi, insan?

    Ama kadına en büyük kötülüğü, yine bir kadın yapar, değerli okurlar. Sakın şaşırmayın! Ben de bir kadın ve bir anne olarak dile getiriyorum bu varsayımımı. Çünkü, biraz ağır olacak ama öyle arsız ve bencil hemcinslerimiz var ki. " Yuva yıkanın yuvası olmaz! " gibi, çeşit çeşit atasözleri türetilse de, yine de sefahat ve zevkleri uğruna yuva yıkmaktan geri durmazlar. Tabii ki, bir savunma mekanizması olarak zihnimize şu sorular hücum eder. " Erkeklerin hiç mi, suçu yok? Madem ki, o da aldatmasın! " Söyler misiniz, kaç erkek cazibesini kullanan bir kadına dirayet gösterebilir. Elbette ki, namus timsali erkekler de vardır, var olmasına da ama çoğunluğun yanında azınlıkta kalırlar. Çünkü karşı cinsin fıtratı gereği, şehevi arzuları kuvvetlidir ve asıl manevi imtihan o nefsi arzuyu köreltebilmektir.

    Ah! Nana, ah! Kuşkusuz insandır, hata yapar. Bir hatadır olmuştur. Kabul ederim etmesine de. Yapılan bu yanlış davranışın, akla mantıklı gelecek hiçbir izahı olmasa da! Hiç mi, doğru yolu bulamaz bir insan! Nedir, doğru yolu bulmasına engel! Nefsi mi, şehevi arzuları mı?

    Kentin dış mahallelerin birinde çamaşırcı bir kadın ve ayyaş bir adamdan doğan, bahtsız güzel. Daha on beş yaşındayken, baba dayağından kaçmak bahanesiyle, geçici hevesleri uğruna sığınır erkeklere. Görselde tiyatro da çalışır, hiçbir kabiliyete sahip olamasa da. Ama sahne arkasında hayat kadınıdır, Nana. Nana'nın hayatı inişli, çıkışlıdır. Yeri gelir dayak yer, yeri gelir aranılan, özlenen kadındır. Ama Nana'nın başına ne gelirse gelsin sonuç, hep hüsran, hep hayal kırıklığıdır. Bazen kelimeler yüreğini dağlar, Nana'nın. Çünkü kelimeler cam kırıkları gibi, batar ağzına. Sussa yüreği dağlanır, konuşsa kan ağlar dile dökülen kelimelerden.

    Émile Zola'yı ilk defa tanıma şerefine, bu eser vasıtasıyla eriştim. Ve nedendir bilinmez, yazarın kadın olabilme yanılgısına kapıldım. Sanal ortamda araştırdığımda erkek profil fotoğrafını gördüğüm de, hayretten donup kaldığımın resmidir yaşadığım. İlk defa yazarın bir eserini okumama rağmen, kalemine ve anlatım diline hayran kaldım. Ben ki eseri okumakla kalmadım, adeta bütün benliğimde hissettim ve yaşadım. Kişilik analizleri ve yer tasvirleri muhteşem. Hayatımda isimlerini dahi ilk defa duyduğum Variétés Tiyatrosu, Panoramas Pasajı gibi yerleri, gezip görmüş gibi hissettim. Anlayacağınız eser, derin ve kuvvetli bir anlatım diline sahip. Özellikle yazarın Nana isimli karakter üzerinden hayat kadınlarının gizli kalmış yönlerini naif bir dil kullanarak, okuyucunun aklında hiçbir soru işareti bırakmaksızın irdelemesi. Konu itibarıyla biz kadınların genelini ilgilendiren, ince ve hassas bir terazi. Hemcinslerimiz yüzünden adımız çıkmış bir kere. İstediğimiz kadar iffetli olalım, karşı cinse arkadaşça yaklaşalım, karşı cins tarafından kuşkuyla bakılmıyor muyuz? " Acaba, bu kadın bana pas verir mi? " diye, çağrışımlara sebep olmuyor muyuz? Yoksa değerli okurlar bu söylevlerim, bana ait bir paranoyadan mı ibaret. Adını koyamadığım...

    Émile Zola Nana üzerinden sorgulamış iğrenç eğilimleri ve nihayetinde getirdiği yıkımı. Saygının olmadığı yerde, sevginin de barınamayacağına dem vurmuş. Her şeyin bir güzelliği olduğunu. Herkes göremese de. Ama anlayana...

    Zaten biz kadınlara; tarih boyunca insan neslinin devamını sağlayan tarla, bazen kocası tarafından misafire sunulan bir ikram, uzun yıllar hizmetçi, bazen de eşya gibi alınıp satılan bir köle nazarıyla bakılmadı mı?
    Hak ettiğimiz değeri, sadece ve sadece masallarda bulmadık mı?
    Aristo insanı tarif ederken, " İnsanlar iki şekilde doğarlar; hizmet edenler ve hizmet edilenler. Hizmet edenler köleler ve kadınlardır. " demedi mi?

    Yahudilerin kitabı Tevrat'ta; " Kadın ölümden acıdır. Allah nezdinde iyi kimse kadından kurtulandır. Kadınlar arasında iyi birini bulamadım." diye, yazmıyor mu?

    Kadın, İncil'e el süremeyecek kadar murdardır, anlayışı yüzünden İngiltere'de 16.yüzyıla kadar kadınların ne kadar dindar olursa olsunlar, dinlerinin kitabını ellerine alıp okuyamadıklarını biliyor musunuz?

    Biz kadınlara hak ettiğimiz değeri bir tek İslâmiyet vermiştir. Kur'an-ı Kerim'de " Kadınlar sizin elbiseniz, örtünüz; siz de onların elbisesi, örtüsüsünüz." der, Alemlerin Rabbi.(Bakara/187)

    Ama bazı dilinin haddini bilmezler, haklı mazeretlerine kılıf uydurmak adına, çok eşliliğin gerekçesini İslâm'a bağlarlar. Ve çok iyi bilirler ki, İslâmiyet evvel uygulanan birden fazla sınırsız sayıda kadınla evlenmeyi engellemek maksadıyla, dört kadına indirgediğini. Tabii ki eski uygulamalara dönülmemesi için de, bir takım ceza'i müeyyideler getirmiştir.
    " Sahip olduğunuz kadın ile yetinin bu adaletten ayrılmamanız için en uygun olandır. " (Nisa/3) der, Alemlerin Rabbi.

    Hakikatler ayan bir şekilde bu kadar ortadayken, ben dört tane kadınla evleneyim, demek ne kadar doğru bir davranıştır. İşte orası tartışılır. Genel yargının aksine bir erkeğin dört kadın ile evlenmesi, Allah'ın bir emri değil, iznidir.

    Sizce değerli okurlar neden, bu kadar ayrıntıya gerek gördüm. Gerek gördüm ki, kadın kimliğimizle karşı cinse varlığımızı kanıtlamak durumundayken bile, Nana gibi kadınlar yüzünden, biz daha çok ikinci plana atılır ve hor görülürüz.

    Bırakalım bütün iğrençlikler kitaplar ile sınırlı kalsın!
    Kadınların süsü ilim, edep ve tahsilidir.
    Boş verelim, kişiliğimize zarar veren kötü alışkanlıkları.

    Dünyada güzellikler adına, ne varsa arta kalan, siz değerli okurlara gelsin...
  • Değerli 1000k sakinleri:
    Sizin de kitaplarınızı en yakınınıza bile emanete verirken elleriniz titriyor değil mi? Hiçbiriniz kitaplarınızdan kopmak istemiyorsunuz, kitaplığınızın başına geçip ah çekiyorsunuz. Güneşin doğuşunu izler gibi seyrediyorsunuz.
    Peki ya bir gün maddi durumunuz kitaplarınızı satmak zorunda kalacak kadar kötüleşirse? Benim başıma gelmez diye düşünmeyin. Hepimizin başına gelebilir.
    Sitede bir arkadaşımız bu sebeple kitaplarını çok makul fiyatlara satıyor. Kitap listesi aşağıdadır:
    Siz de bu kitaplardan seçerek hem arkadaşımıza destek olun hem de uygun fiyatlarla kitap sahibi olun. Yorumlarda veya özel mesajlarda başvurabilirsiniz.
    Hadi kitap kardeşliğine...

    Güncelleme: Bütün kitaplar satılmıştır. Destek verenlere sonsuz teşekkürler

    Barış Soydan- Türkiye'de Anarşizm ✍️
    Erken Kaybedenler ✍️
    Beyaz Şaman ✍️
    Denemeler ✍️
    Christoph Martin-Odysseia ✍️
    Felsefenin Temel İlkeleri ✍️
    Entelektüel ✍️
    Toplum Sözleşmesi✍️
    Hans Giese&Peter Hesse-Özgürlük İki Kişiyle Başlar ✍️
    İntihar ✍️
    Yaz ✍️
    Geceleri Sokaklarda ✍️
    Yalnız Kadınlar Arasında ✍️
    Daha ✍️
    Felsefenin Tesellisi ✍️
    Beyaz Zambaklar Ülkesi ✍️
    Hiç Yoktan Bir Evren ✍️
    Putların Alacakaranlığı ✍️
    Şu Hortumlu Dünyada Fil Yalnız Bir Hayvandır ✍️
    Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu ✍️
    Ahlakın Soykütüğü Üstüne ✍️
    Anarşizm Neyi Savunur? ✍️

    ✍️ işaretliler rezerve edilmiştir. Destek için teşekkürler
  • 144 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    "Bazı acılar vardır. Geçtiğine siz bile inanırsınız ama geçmez. O sızı hiç dinmez ve bir yerlerde gizlenir kalır."
    Huzursuzum... Son sayfayı okuyup kitabın kapağını kapattığımdan beri huzursuzum. Evet huzur dolu bir renk mavi, içimi açan bir renk mavi ama artık maviyi görünce o mavi otobüsle İstanbul-Ankara yolunda olan yolculuğum gelecek aklıma hep, içlerine siyahın fazlasıyla karıştığı bir sürü rengarenk hayat hikayesi gelecek...

    Kemal,Bahar,Musa,Ömer,Aida ve İbrahim,Nermina,Mirza,Marko,Merve,Abdullah Sami,Ceylan,Matbaacı,Aysel ve İlyas ve dahası. Ben onların hayatlarına dokunamadım ama onlar tek tek benim hayatıma dokundular. Aç gözlerini Hilal, görmüyorsun! Acı çeken onca insanı görmüyorsun. Hilal, bak yolumu kaybettim, neden tutmadın elimden kayıp gidiyorum! Dinle Hilal, duymuyorsun! Dini, dili, rengi ne olursa olsun mazlum birinin çığlıklarını duymuyorsun. Sana seslendik Hilal, tıkadın kulaklarını neden?!

    ...

    Aslında bu yazı incelemeden daha çok kendime olan kızgınlığımı kendime ve sizlere itirafımdan oluşacak. Sebeplerini birazdan anlayacaksınız ve ben, benim gibi çok kişinin olduğuna eminim. Neyse başlıyorum.

    Bir yolculuğa çıktım bu kitapla ve yolculukta bir çok kişiyle tanıştım evet ama en çok etkileyen Ömer ve onun sayesinde tanıdıklarım oldu. Aida, İbrahim ve küçük oğulları Mirza...
    Kuru bilgi: Bosna'da Sırplar katliam yaptılar.
    Ama sadece bu muydu? Orada neler yaşandığını, neler hissettiklerini hiç düşündün mü? Eh ben hiç düşünmemiştim.
    Aida'yla tanışana kadar. Hırvat,Sırp ve Boşnakların hepsinin aynı kökenden geldiğini ve hatta aynı dili konuştuklarını tek sorunun Boşnakların Türkleşmesi yani müslüman olması olduğunu... Böyle bilmiyordum. Bir arada yaşarken ne oldu da bu denli düşmanlaştılar? Onlar birbirlerinin komşusuydular. Dostlardı. Neden?
    "Ruh hastası politikacılar, kendi kitlelerini zehirleyebiliyormuş. O kitleler, artık aynı o hasta gibi konuşmaya, onjn gibi davranmaya ve onun gibi düşünmeye başlıyorlardı. Yani bir bakıma bulaşıcı bir hastalığa dönüşüyordu bu."(s.74)
    "Mesela Adolf Hitler diye bir ruh hastası olmasaydı milyoblarca insan yaşayacakltı. Hâlbuki o milyonlar Adolf Hitler'i tanımazdı, o da onalrı tanımazdı. Gelgelelim o delinin ve avanelerinin aptalca politikaları, konuyla ilgisi olmayan milyonlarınhayatını karartmıştı."(s.120)
     Doktor Aida, gözleri önünde eşi İbrahim acımadan öldürüldü. Eşinin ona son sözleri ise "Seni seviyorum Aida, biz KÖLE OLMAYACAĞIZ" oldu. Olmadılar da... Kadınlara Sırp çocuklar doğursunlar diye defalarca tecavüz ettiler, insanlıktan iğrendim. Nermina, ah o küçük kız, bırak abla öleyim,kurtulayım diye ağlarken insan olmaktan nefret ettim.
    Senelerce sustu Aida. Şimdi Zene Zvarta Rata(savaş mağduru kadınlar)derneğinin bir üyesi ve tek istedikleri ADALET!

    "Bu insanların bizimle ilgili düşünceleri bunlarken ben hiçbir şeyin bile farkında değildim. Dedelerimizin beş asır idare ettikleri toprakları bugün haritada gösterebilmekten bile aciziz. Boşnak gençlerle birazcık dahi sohbet etseniz, nasıl bir Türkiye hasreti duyduklarını, Türkiye'ye ne gibi sevgiler beslediklerini hemen anlayabilirdiniz. Onlar rüyalarında bile Türkiye'yi görürken , Türklere ve Türkiye'ye çok büyük manalar yüklerken, bizim daha "Bosna neresidir, Boşnaklar kimdir?" gibi soruları bilmiyor oluşumuz ise büyük bir acıydı."(s.100)
    "Biz toplum olarak pek tarih bilmiyoruz ama coğrafyayı hiç bilmiyoruz."(s.106)
    Bu iki alıntı işte beni sarsan gerçekler oldu. Ben tam olarak Ömer'in dediği gibi bilmiyorum, araştırmadım, o insanların duygularını önemsemedim. Bunların farkına vardıkça canım yandı. Kızdım kendime. Kitabı okumadan önce hiçbir şey bilmezken artık bir çok şeyin farkındayım. Ne yapmam gerekeni biliyorum mesela. Rahmetli Aliya'nın dediği gibi "Tarih, hayatın öğretmenidir." ve ben artık öğretmenimi dinlemeye başlayacağım... Dersimi alacağım! Yeterince geç kaldım zaten.

    ...

    Ceylan, Irak Türkmenlerinden. Konuyla ilgili kuru bilgim bile yoktu ama çektiği acılar yüreğimi dağladı. Neden insanlar bu kadar kötü?

    Üç arkadaş dedi ki: Bu dünyada ADALET YOK. Onlara katılan bir kişi daha var Matbaacı. ADALET YOK!
    Ama er ya da geç burada ya ahirette adalet yerini bulacaktır. En azından ben buna inanıyorum.

    Musa, ondan nefret ettim ama keşke elinden bir tutan olsaydı da böyle kayıp gitmeseydi kötüler arasına...

    Merve, keşke biraz daha mantıklı bakabilseydi yaşadıklarına...

    Kemal, keşke babası hep yanında olabilseydi, onunla büyüyebilseydi...

    Aysel ve İlyas, öyle hoş ki sevdaları keşke kavuşabilselerdi...

    Ne denir tüm bunlara, tüm bu keşkelere..
    Kader. Herkesin kaderi işte bunlar ve bunca insanın kaderinde bu mavi otobüste birlikte yola çıkmak varmış bunca insanın kaderi bu otobüste kesişmiş. Bilmeden birbirlerinin hayatlarına, kaderlerine dokunmuşlar. Bu yolculuğa dışarıdan dahil olan bana da...
    Artık insanların yüzlerine daha bir dikkatli bakmaya başladım biliyorum ki o yüzde görülen her kırışığın derin bir acısı derin bir anlamı var. Her çatının altında bir sürü hayat, her çatının altında bir sürü neşe, umut, hüzün, acı... 

    Söylemek istediklerim bununla da bitmiyor aslında ama alın okuyun bu kitabı. Fazlası bu 144 sayfanın içinde.
    "İnsan için en zoru, her gün İNSAN olmaktır."
    Cengiz Aytmatov

    inci Abla sana ne kadar teşekkür etsem azdır. Beni Mehmet Y. Hocamla tanıştırdığınız için bu güzel etkinlik için.
    Ve Mehmet Y. Hocam kitabı imzalı alacağımı duyunca o kadar çok mutlu oldum ki. Tekrar tekrar teşekkür ederim. Kitabınız beni derinden etkiledi gerçekten. Her daim yazın. Elinize yüreğinize sağlık. Okurunuz, anlayanınız bol olsun.
  • 138 syf.
    ·32 günde·Beğendi·10/10
    SAİT FAİK :İNSANI VE ÇEVRESİNİ GÖZLEMLEMEK İÇİN DÜNYAYA GELMİŞ BİR ADAM

    Yeditepe İstanbul diye bir dizi vardı 2000 yılında TRT1’de , orada Yusuf diye bir karakter vardı ve bir keresinde şöyle demişti, “35 yaşındayım, hiçbir şey yaşamadım ki ortasında olayım hayatın” Bugün ben de 35 yaşındayım ve ilk defa Sait Faik okudum, ama ne büyük ihmal !! Hiçbir şey okumamışım ki ortasında olayım okumanın diyesim geliyor. Geç de olsa tanıştım bu anlatım ustasıyla, evet anlatım yani onunki, yazmak kelimesi hafif kalıyor.

    Semaver sanırım doğru bir başlangıç oldu. Bu kitabı seçerken Necip’in yazdığı incelemeden çok etkilenmemim payı büyük oldu. İbrahim öncülüğündeki Sait Faik fırtınası da çok güzel oldu.

    Bir üslup adamı elbette her şeyden önce. Bir gözlem ustası. Sabahattin Ali gibi, Tanpınar gibi kendine has bir üslubu var. Fakat kimseye benzemiyor Sait Faik, çok başka geldi bana herkesten. “Yahu bu detayı da nasıl fark edersin?” diye sormadan duramıyor insan.

    Kitaba ismini veren Semaver öyküsü tam bir yürek hikayesi, anlatması çok zor. Sevgi,merhamet,insanın özü işte kısa ama müthişti.

    Yalnız adamları anlatmış hep, bütün öyküler yalnız adamlar üzerine kurulu diyebiliriz.

    Stelyos Hrisopulos Gemisi öyküsünde şöyle diyor mesela,

    “Bu gemi Trifon için mavi gözlü bir kızdı.En tuhafı bu mavi gözlü kızı Trifon kendisi yaratmıştı. Bu mavi gözlü kız da Trifon’u seviyordu. Hiç mavi gözlü sahici kızlar Trifon’u severler miydi?”

    Meserret Oteli öyküsünden muhteşem bir cümle ise,

    “Ve kadın hayaline,tekrar bir haydut çehresi mıhlayarak, kasabanın çamurlu, ıslak,ölü çarşılarını seyre daldı”

    Şehri Unutan Adam öyküsünden yine olağanüstü bir tasvir,

    “Birden bütün neşemin bir camın kırılışı kadar ses ve şıngırtı çıkararak düşüp kırıldığını gördüm. Ayakucuma düşüp kırılan neşemi gözlerimle topladım”

    Üçüncü Mevki öyküsünden,

    “Lisanlarını anlamadığımız insanların haleti ruhiyelerini keşfetmek konusunda çok aciziz.Onların bizim her günkü konuştuğumuzdan daha başka, daha mühim şeyler konuştuklarını sanırız.Bir müddet onlarla çok alakadar olduğumuz halde biraz sonra onları unutuverir,yine kendimize,lisanımıza ve etrafımıza yani kendi kendimize döneriz.”

    Garson öyküsünden, iş ve insan tipi arasında çoğumuzun düşündüğü şeyi anlatıyor,

    “Yüz kişinin içinde , bu adam bir garsondur,denebilecek bir yüzü,saçı ve hali vardı. İnsana öyle gelir ki bu adam garsonluk için doğmuştur. Kendisi de bunun farkındadır.Halbuki hiç de öyle doğmamıştır.Pekala bir doktor da olabilirdi.”

    Sevmek Korkusu öyküsünden, hangimizi anlatmıyor ki?

    “Sevmekten korkuyorum. Başka arzular,ihtiraslarla atıldığım yolda beni avare ve çırılçıplak , başı her manada boş bırakacak yalnız bir şey olduğunu biliyorum ve ondan karanlıktan,riyadan,zulümden,hürriyetsizlikten korkar gibi korkuyorum.”

    Avrupa ve Avrupalılar da onun gözlemlerinden nasibini almıştır.

    İhtiyar Talebe öyküsünden,

    “Cins ve terbiye bakımından Fransız olan kadınlar içtikçe coşuyorlar,sululaşıyorlar,kan kırmızı kahpeliklerini billur kadehlere doldurup sunuyorlardı.”

    Bu kitabın en uzun öyküsünden birkaç alıntı daha sunalım,

    “Gün oluyor ki ben onu müthiş seviyorum. Her tarafı arıyorum. Yok.. Yok.. Günlerden sonra o beni takibe başlıyor.Ben yanına yaklaşınca kaçıyor” Siz bunu günümüze de her yere her şeye de uyarlayabilirsiniz, takibe takip :)

    “Güzel kadınlara karşı fevkalade cesaretsizdir. Onlar kendisine güldükleri zaman ya kahpe ya hafifmeşreptirler. Kendisini çabucak unutuyorlar ve bir adamın, üzerlerine bu kadar düşmesinden sinirlenip kaçıyorlar.”

    “O kendi dimağına göre yarattığı bu alemden memnundur. Bir kadının hem güzel hem çirkin, hem şu hem bu olabileceği kanaatini benimsemiştir.Kendi tedavisini yine kendi yapmalıdır.Başka çare yok. Hiçbir doktor,hiçbir alim onu iyi edemez. Ancak kendi kendisi buna kadirdir.”

    “O yalnız yüzünü değil,içini boyayan bir kadındı. O halde zaman zaman aldığı çirkinlik, muhakkak bir çirkinlik değildi.Bu bir modaydı.”

    “Temiz yüzlü bir bina.. İnsana, içindeki insanların derdini söylemeyen binalardan bir binaydı” İşte tam da böyle bir şeyi nasıl söyleyebildin Sait Faik diyorum nasıl ama nasıl yani şaşkınım !!

    Bir Vapur öyküsünden,

    “Yine bu vapurda bir kız tanıdım. Bir delikanlı seviyordu, bana:
    -Ne eşek şey o ,diyordu. Ben onu o kadar sevdiğim halde bir sabah gelip de “bonjur” demiyor,yanıma tesadüfen gelse bir kelime konuşmuyor.
    -Ben varım ya ! diyordum.
    -Ah,diyordu,sen çirkinsin.”

    Sevgili Sait Faik abi, sizinle tanıştığıma çok memnun oldum, tekrar görüşeceğiz bayım. Sizi Burgazada’daki ikametgahınızda da ziyaret etmeyi çok istiyorum. Sevgiyle kalın diyemiyorum çünkü sizde zaten sevgiden başkasını görmedim..