• Sevdâya mukabil duyulur ruhta her gâh
    Bir def-i peyâpey ile bir cezb-i peyâpey;
    Bir istiyor insan onu, bir istemiyor... Âh
    Sevmek bile doğmak gibi, ölmek gibi bir şey!

    Ah ah şu servetifünun️
  • Bu İltifata Can mı Dayanır?

    Peygamber efendimiz:
    -Yâ Ali, yarın kıyâmet gününde şu yedi sınıf hayırlı ibadeti yapan kullarına Allah’ü Teâlâ bahşedeceği ikram ve ihsanı gören Cebrail Aleyhisselâm:
    -Ah! Keşke ben de melek değil de insan olsaydım ve bu güzel ibadetleri yaparak Rabbimin iltifat-ı ilâhîyesine nail olsaydım diye hayıflanacaktır.

    Bu yedi sınıf hayırlı ibâdetse şunlardır:
    1-Beş vakit namazı güzelce kılmak,
    2-Cenaze namazını kılmak,
    3-Su dağıtmak,
    4-İlmi sohbetlere devam etmek,
    5-Hastaları ziyaret etmek,
    6-Yetimlere saygı göstermek,
    7-İki kişinin arasını bulmak…
  • 224 syf.
    ·4 günde·9/10
    şimdi uzun ve güzel bir anlatım yapmak istiyorum bu kitapla ilgili.
    Birbiri ardına tekrar edip duran aynı isimleri ısıtıp ısıtıp önümüze süren ''edebiyat'' dergilerinin olduğu şu günlerde , bu güzel isimle tanışmadığıma mı yansam yoksa bize tanıtmadıklarına mı yansam bilemedim.
    Hikaye Şeytan'ın cehennemde sıkılıp dünyaya gelmesi ile başlıyor. Ve şeytan ''insan '' olmayı anlatıyor size. Oldukça lirik eşine benzerine rastlamadığınız bir dil ile.
    İnsan olmak deyince de bir kalbin atmasını anlatıyor mesela , diyor ki yüreğim beni ölüme yaklaştıran bir saat ve nasıl olur da her saniyeyi aynı kabul ederim , kalbimin attığını hissettiğimde tek bir duygu belirdi ; korku.
    İyi ve kötü kavramlarını sarsıyor sizi insanlığınızdan en kötü en çirkin en sahtekar yerlerinizden vuruyor ve yine aynı şekilde aynı anda en insan olduğunuz yerlerden acıtıyor.
    Sonra bir şekilde şeytan Thomas Magnus karakteri ile tanışıyor. Ve özellikle bu ikilinin arasındaki diyaloglarda insanlığa dair nefretinizi ve sevginizi allak bullak ediyor yazar. Hatta çok çarpıcı bir şey fark ettim kitabı okurken , iyi sandığımız kötüleri ve kötü sandığımız iyileri ; acı sandığımız neşeleri anlatıyor.
    Tavsiyemdir , okuyunuz :)
    Bu arada Lucifer dizisini izlemiş ve izlemekte olan ve izleyecek olanlara da selam olsun.
    - Ah Toppi insan olmak ne de zormuş değil mi ?
  • 344 syf.
    ·22 günde·Beğendi
    Ah! Nasıl özlemişim bu dili..

    Hapis cezasına çarptırılan akademisyenin hikayesi Yıldız Gezgini. San Quentin Hapishanesi’ne katil olarak düşen ancak üzerine iftira atılarak idama mahkum edilen akademisyenin hikayesi..
    Jack London bu hapishanede 5 yılını geçiren arkadaşından esinlenerek yazdı Yıldız Gezgini.

    * * *

    Daha en başında sorguluyor hayatı Standing “öteki kişi” olduğunu belirtiyor.
    Cesaretinden ve bilgisinden ötürü ona “iflah edilemez birisi” olduğu kararı verildi. Ve her şey başladı.

    Aklım almıyor. Ben 1 gün evden çıkmadan ağaç, gökyüzü, insan ve hayvan görmeden dayanamazken, karanlıkta yıllarca kalması tüylerimi ürpertti. Gün ışığı özgürlüktü, kitaptan kafamı kaldırıp şöyle bir dünyaya bakıp şükrettim ve derin bir nefes aldım.
    İletişim her koşulda vardı.
    Uzun bir süre tecritte sessiz kaldıktan sonra diğer mahkumlarla iletişim kurabildiğini fark etti. Hem de konuşmadan. O sayede başladı astral seyahat. Diğer hücredeki arkadaşı Ed Morrell işkenceden nasıl kurtulacağını anlattı ona ve hayatı değişti.
    “Yaşayan ölülerin sayısı ikiden üçe çıkmıştı ve söyleyecek çok şey vardı” Tecritte nasıl vakit geçireceğini yani nasıl yaşayacağının metodunu bulmuştu. O metot ise; otohipnoz yöntemiyle bilinçli zihni uykuya daldırıp, bilinçaltı zihni uyandırıp serbest bırakmaktı. Zihni bulanık olduğundan bunda biraz zorlandığını şu satırlardan anlayabiliyoruz:
    “ Zamanda ve uzayda tam bir deneyimi, tek bir bilinçlilik noktasını baştan sona tümüyle yaşayamıyordum. Düşlerim, bunlara düş denebilirse, uyum ve mantıktan yoksundu.” (Syf.50)

    İlk başlarda zorlandı evet ancak daha sonra zihni yolunu buldu. Ve derken ölüm hayat buldu.

    “ Bak sana anlatayım, anlatayım ki yaşarken ölmeyi becermemi, geçici bir süreyle zamanın ve uzayın efendisi olmamı ve yıldızların arasında gezinmek için hapishane duvarlarının üzerinden aşmamı sağlayan yöntemi anlayabilesin.” (Syf.57)

    “Bir kez ölme sürecini başlattın mı, arkası gelir. Ve işin komik yanı, bütün zaman boyunca hep oradasındır. Ayak parmakların öldü diye bu seni hiç de ölü yapmaz. Çok geçmeden bacakların dizlerine, derken kalçalarına değin ölür ve sen hep aynısındır. Her defasında bir parçasıyla oyundan çıkan bedeninde. Sen ise sensindir, başlamadan önceki aynı sen. “ (Syf.73)

    Bizde karanlık ve zor günlerimizden zihnimizle düşlediklerimize ya da başka bir zamana yolculuk yapabiliyor muyuz? Bu ayrıcalık bize de verilse :) Şu hayatta en önemli şeyin en başında Zihni’miz olduğu gerçeğini tekrarlıyordu. Zihni’m ve ruhum nasıl bütün kalır? Ben ne kadar varolurum veya nasıl?

    Ruh kalıcı olan tek gerçekliktir. (Syf.132)

    Yıldız Gezgini’nde tek bir hikaye okumuyorsunuz. Üstelik farklı zamanlara gidiyorsunuz. Ancak hikayeler bazı noktalarda sıkıcı ve fazla ayrıntılı olabiliyor ne yazık ki.

    “Hapishanedeki en soğukkanlı kişi benim. Bir yolculuğa başlamak üzere olan bir çocuk gibiyim. Gitmeye hevesliyim, göreceğim yeni yerleri merak ediyorum. Aşağı ölüme duyulan bu korku, sıklıkla karanlığın içine dalan ve yeniden yaşayan birisi için gülünç kalıyor..” (Syf.338)

    “Yeniden yaşadığımda ne olacağım? Merak ediyorum. Merak ediyorum...” (Syf.339)

    Gurur duydum cesaretinden dolayı ve var olan bu eşsiz gücünü takdir ettim. Bundan da kendime ders çıkardım. Ölüyken de yaşanıyormuş.

    Öldü ama kim bilir şu an nerede yaşıyor?

    Jack London Yıldız Gezgini
  • Bu yazı size bir suç armağan ediyor.

    Sanırım Stefan Zweig’ı pek okumadınız, zaten şu sıralarda pek moda değil… Eğer, Zweig’ı okusaydınız, onun bu yazının başlığının tam tersi bir başlık taşıyan muhteşem hikâyesini bilirdiniz… Hani şu ‘Meçhul Bir Kadından Mektuplar’ isimli şaheserini.

    İnanın, o hikâyeyi çok severdiniz.

    O, her kadının içinde saklı olan ‘meçhul bir kadın’ olma arzusunun bütün yakıcılığını, çekiciliğini ve acısını bir tek hikâyede yaşardınız.

    Zweig’ın karısıyla birlikte intihar ettiğini de bilmiyorsunuz tabii.

    Niye intihar ettiğini tahmin edemezsiniz.

    Dünya Savaşı çıktığı ve insanlar birbirini öldürdüğü için, böyle bir dünyayı daha fazla paylaşmaya tahammül edemeyip kendini öldürdü… Halbuki o sıralarda, Latin Amerika’da savaştan epeyce uzakta ve güvenlikteydi.

    Ama başkaları ölürken, kendini güvende hissetmeye dayanamayacak kadar ilgiliydi başkalarının hayatlarıyla. Bu ilgiyi kendi hayatıyla ödedi.

    'Ne kadar aptalca, ' demeyin ne olur, beni çok kırarsınız.

    Zweig’ın karısının niye intihar ettiğini ise hep merak etmişimdir. Savaşa dayanamadığı için mi kocasıyla birlikte öldü, yoksa kocasını ölüme gönderirken yalnız bırakamadığı için mi? Dünyanın yanması mı o kadına daha çok acı veriyordu yoksa sevdiği bir erkeğin acı çekmesi mi?

    Bütün yazarlar ölüme karşı Zweig gibi davranmaz elbet.

    Zweig’ın görmeye tahammül edemediği savaşa Hemingway gönüllü gitmişti.

    Eğer ikisi de bugün Türkiye’de yaşasalardı, Hemingway Güneydoğuda bir savaş muhabiri, Zweig İstanbul’da kendini vurmak için elden düşme bir tabanca arayan mutsuz bir yazar olurdu.

    Graham Green buralarda olsaydı, istihbaratçıların, teröristlerin, kaçakçıların ortaklaşa gittikleri, sınır yakınlarında bir kerhanenin romanını yazardı.

    John Le Carré, Türk, Alman ve Amerikan casusları arasında geçen görüşmeleri, yapılan anlaşmaları, ikili çalışan casusların psikolojisini anlatır, savaşsız ve düşmansız bir ortama kavuşan gelişmiş dünyanın, kendisini konusuz bırakan sıkıcılığından Türkiye sayesinde kurtulurdu.

    Savaş ve ölüm, yazarların ilgisini çektiği kadar kadınların da ilgisini çekiyor mu sizce?

    Avrupa’nın, PKK’yı desteklemekten vazgeçerek, PKK’yı güçsüzleştirirken Türkiye’deki darbe sevdalılarını da güçsüzleştirmesi günlük tartışma konularınız arasında mı?

    Eğer içtenlikle konuşursak, bunlarla çok da fazla ilgilendiğinizi sanmıyorum.

    Aşk sizin daha çok ilginizi çekerdi.

    ‘Acaba beni seviyor mu’ sorusu, ‘savaş çıkacak mı’ sorusundan daha heyecan verici gelirdi size.

    Sevildiğinizi öğrenseniz, bu kez de ‘yeteri kadar sevilip sevilmediğinize’ takılırdı aklınız. Ah, biliyorum, hiçbir kadın ‘yeterince’ sevilemez. Sarah Bernard, boşuna 'Aşk oburluktan ölür, ' demiyor.

    Biliyor musunuz, Tanrı erkeklere ‘yaşanan günü’, kadınlara ise geçmişle geleceği armağan etti.

    Siz yaşanan anla pek ilgilenmezsiniz, geçmişin hesaplaşması ya da geleceğin endişesi vardır sizde. Onun için size ‘o an’ hiç yetmez. Siz geniş bir zamana yayıldığınız için huzursuz, erkekler daracık bir zamana sıkıştıkları için anlayışsız olurlar.

    Zweig gibileri ise ne o ana sığarlar, ne de geleceğin kancalarına takılırlar.

    Onların hayatı, karanlık bir boşluktan, arkalarında ışıklı bir iz bırakarak ölüme atlamakla geçer.

    İçinden geçtikleri boşluğu yazılarıyla ve bazan da aşklarıyla doldururlar.

    Zweig’ı mutlaka okumalısınız.

    Yazarların, nasıl yazı yazdıklarını incelediği bir denemesi var.

    Müthiş bir tevazuyla kendini de sıradan insanlar arasına koyarak şöyle diyor:

    'İlk bakışta onlar da sizin benim gibi insanlardır.'

    Yazarların da herkes gibi yaşadığını, herkes gibi giyindiğini, herkes gibi dolaştığını anlatıyor.

    'Bizim yaptıklarımızı yaparlar, ' diyor, 'sonra da masanın başına geçerler ve bizim yapamadığımız bir şeyi yapıp yazı yazarlar.'

    Aklına su soru takılıyor elbette!

    Bize bu kadar benzeyen insanlar bizim yapamadığımız bir işi nasıl yapıyorlar?

    Zweig’a göre, bir yazar yazı yazarken kendisinden başka bir şey oluyor. Ne yaptığını aslında kendisi de fark edemiyor.

    Yazıyı yazdıktan sonra, ona yazıyı nasıl yazdığını sorsanız, o size, ‘işlediği cinayeti bilmeyen bir katil’ gibi bakacaktır.

    Aynı sizin kimliğiniz gibi, yazının nasıl yazıldığı da meçhul kalıyor.

    Meçhul kalan yalnızca bu değil ki…

    Dağlarda birbirlerini öldürenler, bir insan öldürürken ne yaptıklarını biliyorlar mı, bir insan başka bir insanı öldürürken tam manasıyla kendinde mi? Herkes gibi âşık olan, herkes gibi seven, herkes gibi gülen biri, tüfeğini bir insana çevirdiği anda hâlâ kendisi midir, yoksa o anda başkası mı olur?

    Cinayetin, yazının ve aşkın arasında garip bir ortaklık var gibi.

    Bu üçünü de yaparken insanlar kendilerinden başka biri oluyorlar.

    Âşık olan biri, kendinin âşık olmayan halinden ne kadar farklı.

    Cinayeti işleyen, öldürmediği andaki kimliğinden ne kadar uzak.

    Yazıyı yazan, yazmadığı zamanki yapısından ne kadar değişik.

    Bir insanin, kendinden başka biri haline geldiği anı çok merak ediyorum. Tüfeği kaldırdığı, kalemi tuttuğu, özlemden yandığı anda ne değişiyor içinde?

    Cinayet, yazı ve aşk, insanın tanrısallığa en çok yaklaştığı üç durum.

    Biri öldürerek tanrısallaşıyor, biri yaratarak, biri de kendini çoğaltarak.

    Cinayet, aşk ve yazı birbirine benziyor, ama Zweig cinayetlere dayanamadığı için kendini öldürüyor, Yesenin ise aşka dayanamadığından vuruyor kendini.

    Siz Yesenin’i de bilmiyorsunuz.

    Ben bütün bunları, size anlatabilmek için biliyorum.

    Yesenin, Sovyet Devrimi sırasında yaşamış serseri bir şairdi. Herkes de onun serseri olduğunu söylerdi zaten.

    Bir şiiri, yanlış hatırlamıyorsam, şöyle başlıyordu:

    'Bilmiyorum niçin bana su Yesenin rezili
    Bilmiyorum bana şu şarlatan diyorlar.'

    Devrime içi pek ısınamadı nedense, devrimciler de onu pek sevemediler.

    Sonra, Isadora Duncan adlı o dans büyücüsüne aşık oldu. Onun peşinden dolaştı durdu dünyayı.

    Devrimin katılığına ayak uyduramadığı gibi, aşkın acısına da katlanamadı.

    İntihar mektubu yerine bir şiir bırakarak vurdu kendini.

    Biliyor musunuz, mutlu yazar pek yoktur.

    Mutlu katil ve mutlu âşık pek olmadığı gibi.

    Mutluluk daha sıradan olanlara mı nasip acaba, yoksa daha sıradan olanlar mutsuzluğa daha kolay mı dayanıyor.

    Siz soruları seversiniz, bütün kadınlar gibi… Cevapları sanki sorular kadar sevmiyorsunuz, sanki cevapsız soruları keşfetmenin peşindesiniz.

    Erkekler cevapları arar, siz soruları ararsınız.

    Siz sorularınızla huzursuz, erkekler cevaplarıyla SIKICIDIR.

    Huzursuzluklarınız ve huzursuzluğunuza duyduğunuz merak, aşkı doğurur.

    Siz Zweig’ı mutlaka okumalısınız.

    Zweig, sevgilisiyle birlikte intihar eden bir Alman şairi olan Kleist’in biyografisini yazmıştı. Şöyle diyordu Kleist için:

    'Bazan, ölmeyi beceren ve ölümden zamanı aşan bir şair yaratabilen biri de bulunmalıdır.'

    Yazdığı kitaptaki gibi, ölümden bir şiir yaratarak öldü kendi de.

    Ölümlerin bu kadar çok olduğu ülkemizde, ölümden şiir yaratanların çok az olduğunu biliyorum. Ölümü, şiirinden soyduğumuz ve sıradan acılara, manasızlıklara çevirdiğimiz bir zamanda yaşıyoruz.

    Ölümün manasızlaştığı yerde aşk da ölüyor.

    Ben ölümden değil, şiirsiz bir ölümden kurtulmak için âşık oluyorum.

    Zweig, ölümün manasızlaşmasına dayanamadığı için ölüyor.

    Siz ise… Evet, biliyorum, siz mutlu bir gelecek var mı, diye merak ediyorsunuz. Ve, hep aynı soruyu soruyorsunuz kendinize:

    'Ne olacak? '

    Dağınık kaşlarınız altında ışıldayan gözleriniz her yerde bu soruyu yaşıyor.

    Zweig öldüğü ve ben âşık olduğum sürece mutlu bir gelecek var.

    Zweig ölerek, ben âşık olarak, kendi geleceklerimizi yaksak bile…

    Ahmet Altan
  • resulullah süper bir insandı, ben o kadar değilim.
    resulullah yolda ebu bekir'i görse “es selamu aleyküm ya sıddık”; derdi,
    ben yolda ebu bekir'i görsem tanımam.
    resulullah asla yalan söylemezdi; ben annem ölürken hiç ağlamadım.
    ben annem ölürken çok ağladım çünkü annem
    gırtlağından hırıltılar çıkarırken nasıl terliyordu, görmeliydiniz
    resulullah azrail'i yolda görse tanırdı;
    ben azrail'i annemin yanında görseydim ona bir çift lafım olurdu,
    derdim ki şimdi yani af edersin ama o sıktığın annemin gırtlağı.
    resulullah olsa ona bunları söylesem o bana gülümserdi;
    o bana gülümserdi ben ona derdim ki, anam babam yoluna feda olsun ey allah'ın resulü;
    fakat şu koca melek, annemin gırtlağını sıkıyor, bir şeyler yapamaz mıyız?
    resulullah orada olsaydı annemin elini tutardı derdi ki “kızım ha gayret!”;
    ben orada olsaydım annemin elini tutardım ve derdim ki “anneciğim ölmesen…”
    ben oradaydım annemin elini tuttum ve dedim ki “anneciğim seni ben…”
    annem döndü bana bir baktı o bakışı görmeliydiniz.
    resulullah o bakışı görseydi merhametten ağlardı;
    ben o bakışı gördüm haşyetten bayılacaktım ama annem elimden tuttu.
    ne tuhaf, anneler ölürken bile çocuklarının
    anneler ölürken bile çocuklarının ellerini bırakmıyor ne tuhaf!
    resulullah çok şanslı bir insan
    annesi öldüğünde o küçücüktü;
    benim annem öldüğünde ben küçücük değildim,
    zaten şanslı birisi de değilimdir, filmlerim iş yapmaz.
    annem daha yeni öldü fazla uzaklaşmış olamaz!
    olamaz dedim annem son nefesini alıp da vermeyince
    verse de ben alsam onu, içim ferahlasa, siz de görseniz
    resulullah tutsa annemin elinden birlikte geçseler çölü
    nasıl olsa resulullah da ölü annem de ölü…