• https://www.youtube.com/watch?v=Nmb7we5PyMg

    İnan bana çok geç değil
    Mevsim bahar daha kış değil
    Bir kez daha dayanamam
    Kalbim nasır ama taş değil

    Bir deli rüzgar esse bir yerlerden
    Savurur mu, götürür mü beni bilmem
    O deli aşık mazide kaldı artık
    Dönecek mi geriye onu bilmem

    Hiç zaman olmaz mı, geri gelmez mi
    Savunmasız duygular
    Ah o günleri bir daha vermez mi
    Acımasız şu yıllar
  • Bir ilaç içsem bari diye düşündüm,
    Biraz kolonya sürünsem,
    Ferahlasam, pencereyi açsam.
    Şöyle bir şey yazdım sonra:
    Yağmur, çamurlu bir elbise dikiyor şehre
    Sıkılıyoruz hepimiz bu çamurlu giysinin içinde.
    Berbattı,
    Bir şiire böyle başlanmazdı.İç ses diye söylendim,
    Ardından Yıldırım Gürses...
    Aptal aptal güldüm bir de buna.
    Ayşecik vazoyu kırıyor
    Ve ‘tamir et bakalım’ diyordu babasına.
    Yapıştırsam da parçalarını hayatımın
    Su sızdırıyordu çatlaklarından.
    Karnabahar kızartmıyordu asla
    Başrolde kadınlar.Güçlü bir el silkeledi beni sonra
    Sanırım Tanrı’nın eliydi.
    Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan.
    Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi,
    Çok şey görmüşüm gibi,
    Ve çok şey geçmiş gibi başımdan,
    Ah...dedim sonra
    Ah! İç ses, diye söylendim
    Çocukken şöyle dua ederdim Tanrı’ya:
    Tanrım bana hiç erimeyen,
    Kırmızı bir bonbon şekeri yolla.
    Eski tül perdelerden gelinlik biçerdik
    Kardeşimle kendimize durmadan,
    Olmayan çayları,
    Olmayan fincanlardan içerdik.
    Olmayan kapıları açardık,
    Olmayan ziller çaldığında.
    Siyah papyonlu olurdu mutlaka
    Resim defterimizdeki damat.
    Yedi günde yarattığımız dünya
    Mutlu olurduk pastel koksa.Ve şimdi şöyle dua ediyorum Tanrı’ya:
    Olanlar oldu tanrım
    Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla! Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
    Kapının arkasında yokum demiştim
    Ve divanın altında da.
    Bulamazsınız ki artık beni,
    Hayatın ortasında.
    Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
    Beni kimse bulamazdı
    Tanrı’nın arkasına saklansam.
    O Kocamandı, en kocamandı o.
    Bir kız çocuğunun hayalleri kadar.Bir zamanlar kendimi
    Bulunmaz Hint kumaşı sanmıştım.
    Kaç metredir benim yokluğum?
    Benden daha çok var sanmıştım.
    Benim yokluğumdan dünyaya
    Bir elbise çıkar sanmıştım.
    Dünyanın çıplaklığına bakmaya utanmadan
    Sonunda ben de alıştım.
    Ah...dedim sonra,
    Ah! Güzin Ablası kitaplar olan bir kızdım,
    İçim sıkılmasa o kadar
    Tek bir satır bile okumazdım.
    Taş bebeğim ters çevrilince ağlardı
    Bir derdi var derdim.
    Derdimi demeyi ben taşbebeğimden öğrendim.
    Ninni derdim, ninni bebeğim!
    Cam gözlerini kapardı, naylon kirpiklerini.
    Plastik gözkapaklarının ardında,
    Bilirdim rüyaları yoktu bebeğimin,
    Gözyaşları da.
    Ağladıkça tükürüğümden sürerdim gözaltlarına.
    Bu kadar kolay harcamazdım rüyalarımı,
    Kırmızı çantamda bayram harçlıklarım olmasa.İnsan çıtır ekmeği ısırdığında,
    Kırıklar dolar kucağına,
    İşte orası umudun tarlasıdır.
    Ve orada başaklar ağırlaştığında,
    Sayısız ah dökülür toprağa.İç ses, diye söylendim
    Ve ah dedim sonra,
    Böyle ah demeyi beli bükük bir ahlat ağacından öğrendim.Dallarına salıncak kurardı çocuklar,
    Hızlı yaşanan bir hayatın şarkılarıydı salıncaklar.
    Meyveleri tatsızdı
    Eski bir lanetten dolayı
    Herkes dişlerdi acı meyvelerini,
    Ve herkes söverdi ona.
    İsmini yazardı herkes onun bağrına,
    Ah derdi o. Ah! Bıçağın ucundaydı insanların hafızası
    ‘İnsan unutandır
    ve insan unutulmaya mahkum olandır.’
    Tanrı şöyle derdi o zaman:
    Ah! Ne çok dikeni vardı ahlat ağacının tanrım,
    Ulaşılamazdı,
    Sen sarılmak istesen ona,
    O sana sarılmazdı.
    Ne çok dikenin vardı Tanrım!
    Ne çok isterdim,
    Sana sarılamazdım.
    Ve şöyle derdim o zaman:
    Ah! Ahlat ahların ağacıydı,
    Yaşlanmaya başlayanların,
    İtiraf edilememiş aşkların,
    Evde kalmış kızların.
    Ahlat ahların ağacıydı,
    Cezayir nasıl cezaların ülkesiyse,
    Öyleydi işte.Ve etimoloji Eti’lerden kalma
    Bir zaman birimiydi yanılmıyorsam.
    Ve yanılmıyorsam yalnız insanların,
    Kahvaltı edip ağladıkları pazar sabahları yokmuş o zaman.
    Mesela o zamanlar
    Mutsuz olduğunda insanlar,
    Yok olurmuş bazı dakikalar.Gülümsedim o sıra,
    Bazen sevinirim,
    Sevinmek nedense hep yedi yaşında
    Ve ah... dedim sonra,
    Ah! Bazen ah diyorum durmadan,
    Şimdi ben ahlatın başında,
    Otuz iki yaşımda.
    Ahlar ağacı gibi.
    Rengarenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,
    Mavi, mor, kırmızı ve yeşil,
    İstedim, hep istedim,
    Sen iste derdim, iste yeter ki
    Vereyim.
    Her istediğimi verdim.Arttım, fazlalaştım,
    Eksikli yaşamaktan.
    Ahlar ağacıyım, gibisi fazla.
    Başka bir şey istemem
    Artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,
    Hesabımı vermekten başka.Vasiyetimdir:
    Dalgınlığınıza gelmek istiyorum
    Ve kaybolmak o dalgınlıkta.At arabasıyla kağıt toplardı
    Her sabah çingene kadınlar.
    Üst üste yığılırdı buruşuk kirli kağıtlar
    Şaşırırdım
    Kadınların mı yoksa kağıtların mı memeleri kocaman? Bir zamanlar öfkem beni zora koşardı.
    Kızıl yelelerim yapışırdı terli alnıma
    Ne eğere gelirsin ne de semere derledi bana, Yeniden doğmuş olurdum oysa,
    Öldüğümü sandıklarında,
    Yalnızca kağıtlarda iyi koşan bir at olarak.Vasiyetimdir:
    En güçlülerinden seçilsin
    Beni taşıyacak olanlar.
    Ahtım olsun,
    Yükleri ağırlaşsın diye iyice,
    Tabutumun içinde tepineceğim.2-
    Bir göl vardı evimizin karşısında,
    Mavi gözleri olan,
    Kara yağız bir şehirde yaşamışım meğer yıllarca.Ya siz,
    Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?
    Nasıldı
    Öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak? İlk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç
    Annem sevindiydi hatırlarım.
    Ah demişti.
    Ah!
    Üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona.
    Annem çok sevinmelerin kadınıydı.
    Bazen sevinince annem gibi,
    Rengarenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.
    Annem çok sevinmelerin kadınıydı,
    Sıcak yemeklerin.
    Başına diktikleri o taş,
    Ne zaman dokunsam soğuktur oysa.
    Ben okşadığımda ama, ısınır sanki biraz.İç ses!
    Bu bahsi kapa! Mutfağa gidip domates çorbası pişirdim.
    Çoktandır öksüz olan mutfakta
    Buğulandı ve ağladı camlar,
    Gözyaşlarını kuruladım perdelerin ucuyla.
    Çoktandır öksüz olan dünyaya baktım,
    Allah babasıyla baş başa kalmış insanlara,
    Poşetin tamamını beş bardak suya boşaltınca,
    Sanki biraz rahatladım.
    Kazanlar dolusu çorba kaynatsam sanki,
    Artık kimse mutsuz olmayacaktı.
    Ah...dedim sonra,
    Ah!
    İç sıkıntımla çektirdiğimiz bu fotoğrafta,
    Aynı vampir gibi çıkacağız.
    Kırmızı çorbama ekmek doğrayınca,
    Sanki biraz ferahladım.
    Karıştırdım ve iç ses diye fısıldadım:
    Hala aç mısın? Bir tren geçti yine tam o sıra
    Ustura gibi kara,
    Düdük çala çala,
    Geçti şiirimin ortasından.
    Kes şunu dedim, kes artık!
    Oldu olacak,
    Kan kardeşi olsun ruhumla yollar.
    Merak ederdim,
    Kesik başları ve sarı ışıklarıyla
    Nereye gider bu insanlar?
    Raylar uzanırdı içimde kilometrelerce
    Bir kara yılan gibi,
    Bilemezdim menzil neresi? Ah...dedim sonra
    Ve acilen makas değiştirdim.
    İç ses, diye söylendim,
    Raydan çıkma bundan sonra.Kuyruk sallardı,
    annemden kalma maaşım
    her üç ayın sonunda.
    Sevinirdi,
    Kocaman bir kara kediyi okşamış gibi ellerim.
    Sarımsak kokulu fötr şapkalı amcalarla,
    Muhabbet ederdik kuyrukta.
    Bizler sarımsak kokan uzun bir dizenin,
    Fötr şapkalı kelimeleriydik,
    Çürük dişlerimizle bizler,
    Dökülmüş harfler gibi kelimelerden,
    Saf ve pembe gülümserdik.
    Bizler her üç ayın sonunda yeniden doğan bebeklerdik.
    Neden ilerlemiyor bu kuyruk derdik,
    Neden hep aynı yerdeyiz,
    Hayattan söz edilirdi,
    Zor denirdi,
    Ve ardından susulurdu mutlaka.Fötr şapkalı amcalardan biri
    Ah derdi sonra,
    Ah!
    Kuyruk öfkeyle kıpırdanırdı o zaman.3-
    “Bir Arap şairi şöyle demiş,
    Savaşta yenilen halkına,
    Ağlamayın, ağlamayın, acınız azalır”Uzun bir dize dayardı hayat her sabah karnıma
    Şiir için düelloya gelmiş bir sevgili gibi,
    Sorardı:
    Daha yazacak mısın?
    Hayır derdim,
    Artık yazmayacağım.
    Ama şöyle denir:
    Kılıç çeken kılıçla ölür.
    Ama şöyle denir:
    Kaderden kaçılmaz.Ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi,
    Tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.
    Yıllarca biriktirdim
    rengarenk çokomel kağıtlarını kitap aralarında.
    Aşık olduğumda,
    Çikolata kokardı kırmızı yazgım.
    hayatıma hayat diyemem artık.
    sarı yazgım her sonbahar onu
    biraz daha fazla, ömür yaptı.
    Maviye de, yeşile de dili dönmez ömrümün artık.Kara yazgımı şimdi kim bilir
    Hangi kitabın arasında saklıyorsun tanrım?
    Ah.. dedim sonra
    Ah! İç ses, diye söylendim,
    Başımda rüzgar vardı
    Başımda uğultular...
    Kalbim usulca kıpırdardı
    Ve ses çıkarırdı dokununca
    Çan çiçeğiyle karıştırırdı onu belki
    Bir başkası olsa.
    Başımda rüzgar vardı,
    Yine esiyordum
    Hızla dönmeye başladı kalbim
    Rüzgargülüyle karıştırırdı onu belki
    Bir başkası olsa.
    Başımda uğultular...
    Fırtına çıktı sonra,
    Yaşadığını anladı kalbim,
    Böyle yaşanamaz derdi
    Bir başkası olsa.Bir zamanlar meydan okumak isterdim.
    Kaç meydanını okudum da bu hayatın.
    Yalnızca iki harfini öğrendim:
    A
    H! Ah benim nergis kokulu cehaletim...
    Ruj lekeleri bıraktın bardaklarda
    Anlatmak isterdin kendini durmadan
    Bir bardağa bile olsa.
    Ne diyecektin, ne söyleyecektin
    Şairlerin şahı olsan,
    Bir AH’dan başka.
    Ah benim nergis kokulu cehaletim
    Bana yıllarca, bunca sözü boşa söylettin.
    AH! Güçlü bir el silkeledi beni sonra
    Sanırım tanrının eliydi,
    Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan,
    Çok şey geçmiş gibi başımdan
    Ah dedim sonra,
    Ah! İç ses, diye söylendim.
    Gel!
    Ahlar ağacından sen de biraz meyve topla.Vasiyetimdir:
    Bin ahımın hakkı toprağa kalsın...
  • Zaman: durmuş gibi 
    Cihangir'de pazar günü şaşkınım 
    Olmayan uykumu bölüyor bir akordeon sesi 
    Bir çocuk ufacık sarı saçlı 
    Eminim kara gözlüdür görünmüyor uzaktan gözleri 
    Görünmüyor ki 
    Sokak derin uykularda duyulmuş şey değil 
    Cihangir'de geldiğim günden beri 
    Gurbetliğimden beri 
    Son travesti son bira şişesini yere çaldığından bu yana 
    Kaç saat duymadım 
    Birşeyler okuyordum kırıntısız, yankısız 
    Unuttum 
    Güzel marmara ve yeşil elma sabah sabah 
    Olmaz ki 
    Olmaz ki böyle bir ülkede böyle 
    Camlı bir bomba gibi bir martı pencereme çarptı 
    Korktum 
    Ve artık herşeyden korkuyorum 
    Gurbette ve kanlı bıçaklı tutkun 
    Bu nasıl iş bu Cihangir her damarı bir sokak 
    Bir sokak 
    Baktıkça gözlerim kanıyor 
    Kana kana bakıyorum 

    Zaman: geçmek bilmiyor 
    Yalnızlığa alışkınım sessizliğe değil 
    Pazar günlerinden nefret ederim bu yüzden 
    Bakkal açılmaz çöpçüler bağırmaz bu nasıl cihangir 
    Güzel Marmara ve yeşil elma 
    Bulunmaz ki sabah sabah 

    Ellerin sarsak 

    Gözlerimdeki çapak sanki bütün sokağı örttü görünmüyor 
    Hiçbir şey görünmüyor 
    Yalnız ve soğuk yatağım 
    Boşlukta süzülüp alçalıyor 
    Gidip uyumaya kalksam ne olacak 

    Ne olacak 

    Zaman: her yerde kedi kuyrukları vardı 
    Yürümeye korkardım buz üstünde gibi 
    Basmaya korkardım şimdi nerdeler 
    Elinin körü ne biçim sabah bu ne biçim pazar 
    De ki uyudum 
    Çalmayacak mı telefon kapımın zili 
    Ağzımda şarabın kekremsi tadı 
    Karnımda yüzlerce akreple uyusam onlar uyanacak 
    De ki bir arkadaşım geldi gidelim 
    Belgrad ormanında kros yapalım dedi- ben mi 
    Arnavutköyde balık tutalım dedi- ben mi 
    Önce içelim sonra içelim 
    Kaçmıyor ya şu istanbul dedikleri 

    Ah benim evcil kalbim 
    Artık "hayır" demeyi de öğrendi 

    Şimdi ne olacak 

    Bana hergün sokağa çıkma yasağı bana hergün o üç darbeden biri ne bilsin olağan üstü hallerin ta kendisiyim dokuz canlı bir kediyim sekizini yitirdim ne bilsin ayrıca burası cihangir 
    Kedi diktatörlüğü 

    Şimdi ne olacak 

    Kimseler bile gelmiyor bugün pazar 
    Yalnızlığın eşcinseli mi oluyor yani 
    Yani cinaslı kafiyeli pazar günleri ey 
    Sıkıldım şarabım bitti elmadan vaz geçtim uykum yok 
    Yok üstüne üstlük sigaram da azalıyor 
    Şimdi sahiden ne olacak 
    Ben bu kadar geveze değildim eskiden 
    Bir sıkımlık canım kaldı 

    Zaman: otobanındayım senin 
    Yürü ki bir şeyler dönmeye başlasın 
    Dünya mı olur artık ne olursa olur hayat 
    Hani İstanbul git git bitmez koca bir şehirdi 
    Ayağının turabı olayım yürü 
    Ayaklarımı bitiştirirek uzun uzun ölçtüm 
    Ve düşündüm ki meselem mi meselim mi tükendi 

    Neredeyse akşam olacak 

    Zaman: oydum da gözlerimi sana bıraktım 
    Yoksa tarihm iydi kanla biçilmişti kaftanım 
    Ben kaf dağında bir kaptan değilim 
    Ama bu çırpıntılı şarapsızlık ne olacak 

    Şimdi ne olacak 

    Yağmur yağıyor yağmasın 
    Volta atıyor martılar göğün dört duvarında 
    " Ne balık, ne de kuş" olabildiğim şu dünyada 
    Gurbetim bile yok beceremedim 

    Toprak 

    Uçaklardan korktum da ne oldu sanki 
    Onlardan önce çakılıp kaldım yere odama 
    Meyhanelere geniş mağazalara sayısız 
    yalnızlıklara ve pazar günlerine 

    Gömüleceğim bir gün sana toprak 
    Başımı yukarda tutmaya çalışarak 
    Ama olmayacak 
    Kefen param bile 

    Hep ağır ve aksak 

    Olmadı bile kanıma alkol düştü payıma küfür 
    Birer ziynet eşyası gibi şişelerim yığılı evde 
    Her şişenin dibinde ay parçası bir melek 
    Dans ediyordu iyi kıvırıyordu kaltak 
    Cihangir'de Cihangir'de özellikle 
    Ama neden cinlerim hep tepemde 

    Alçak 

    Gidip Neşet Ertaş dinlesene aklını kucağında saklıyarak 
    Balık görsen aklına rakı gelir önce 
    Ve bütün yollar bir gün hergün meyhanelere çıkacak 

    Cihangirde sabah hiç olmayacak 

    Alkolikler ve eşcinseller giremez yazar 
    Ev sahiplerinin kapılarında anlarlar kimsin 
    Nesin adamım buralar sana göre hiç olmayacak 
    Kalk gidelim çöpçüler süpürsün ıslak 
    Ve yorgun bedenimizi şarap ve elma kokan 
    Bedenimizi doktorlar serumla yıkasınlar 
    Akla sığmayacak halusinasyonlar ellerinde şişelerle 
    Hastanelerin ziyaretçi saatlerini beklesinler 

    Ölsem kimsenin umrunda olmayacak 
    Öyleyse beni alnımdan öpsene toprak 

    Hayat hiçbir şey değil şiir hiçbir şey değil 
    İki dirhem bir çekirdek ölüm bile 
    Hiçbir şey değil 
    Sokaklara atılmış ölüm 
    Nereye gitsem ardımdan seğirtir 
    Mendil satar cam siler ille de bıçak taşır 
    Ve tiner 
    Unutmaki sevgilim hayat 
    Karamsar bir şiirin ilk dizesidir 

    Peki şimdi ne olacak 

    Elma yok yok ki şarap 
    Birazdan tütünüm de tükenir 
    Ve türkiye'de şair olmak bu değildir 
    Neydi ki Türkiye'de şair olmak 

    Dünyaya dürbünle bakmak 
    Kız tavlamak sanatını masalara höykürmek mi 
    Salya sümük ağlamak 

    Ölüm oruçları 

    Ey bu ülkede 
    Artık ne sabah ne de akşam olacak 

    Üç çocuk daha öldü 
    Yatağında üç kere daha sırtını döndü halk 

    Elbette elma ve şarap 
    Elbette elma ve şarap 

    Üşüdüm üstümü örtsene toprak
    Ahmet Erhan
  • ben dünyada kimseyi
    kırmayı istemedim
    - hiç kırdın mı peki?
    - gırla!
    şu günah denen çukur
    evim oldu bir yerde
    - tövbe ettin mi peki?
    - arla!
    kirlendim çok kirlendim
    sabun icat olalı…
    - temizlendin mi peki?
    - karla!
    annem ördü de yine
    üstüme oturmadı
    - giyinebildin mi peki?
    - zorla!
    kapılara durdum hep
    anahtarsız kalmıştım
    - açabildin mi peki?
    - sırla!
    üşüdüm buz gibiydi
    kalbim aşksızken hava
    - ısınabildin mi peki?
    - narla!
    tutuştum ellerimden
    neye değdimse yara
    - alışabildin mi peki?
    - korla!
    dünya seni sevdim de
    gözüm ölmekte benim
    - yaşayabildin mi ki?
    - yarla!
  • Su içmez her damardan
    Yerini kolay beğenmez
    Üşür
    Naz eder
    Darılır
    İki yaprak arasında kıyılmış
    Bir parçası var kalbimin...