• 64 syf.
    ·Beğendi
    Kalbime üç kere su, yüzümün kuraklığında çizgiler oynaşırken dünyanın en kederli portresi aynada karşımda.

    Kalbime üç kere su; filizlenmek için birkaç dize yeter bana. Dijital gözlerin bakışları yok. Akıllı tahtalar bir önceki dersin hiçbir şeyini bırakmıyor ortada. Tebeşir tozu yutmak nimetten diye fısıldıyor kulağıma dizelerden biri, telefonumun ekranı yanıp sönüyor, bir cevapsız arama! Ellerimi gezdiriyorum menüde, arama ayrıntılarına giriyorum:”Zaten çektim çekeceğimi kader kuyusundan/Ağzıma üç kere su, sonrası parçalanan zaman/ Burnumu sızlatan günah/ Ah işte bu tını/ Suyla temizleniyor incinen bir keman.”1Ayrıntılar diyorum, zarif bir kelimenin bile acı vereceğinden haberdar, acımıyor ciğerimize.

    Kalbime üç kere su; Tanımsız aralığın yorgunluğundan geliyorum, üstüm başım şiir elimde toprak var, akıllı telefonumda dijital ezan sesi, sesini kısıyorum, dünyanın gürültüsünden Allah’a sığınıyorum!

    Cevapsız Aramalar, taşranın merkezdeki en gür sedalarından biri olan Aşkar Dergisi şairlerinden Hüseyin Karacalar’ın ilk kitabı. Ancak şunu söylemeliyim ki bir ilk kitap olmasına rağmen sizi şiire doyurup aynı zamanda soluklanacak açlıklar bırakması nazarında iyi bir eser. İlk kitap toyluğu sezilmiyor, şiirleri emeklemeden direk yürümeye başlayan bir bebek misali. Bu durum nedense bana gecikmiş bir kitap izlenimi veriyor, çok önceden çıkması gerekirmiş de bir köşede sessizce beklemiş, bu sırada farkında olarak ya da olmayarak nasip kavramının altına çift çizgi çekmiş.

    Ekrandaki arama kayıtları, tenhada gül rengi bir tebessüm. Kalemi bırakıp harfleri bakışlarımla istila ediyorum. Yazdıklarımın bundan sonrası şiirin uykusuna yattığımdır, rüyada bir tahayyül biçimidir unutma sayın okuyucu!

    Birinci Cevapsız Arama: Kelimeler şiirin çırağıdır

    Sayfaları çeviren parmaklar, parmaklar ve parmaklar. Dünya dönerken sayfaların kalbime dik bir şiir çizdiğini düşünüyorum, ismi “Geç Kağıdı”. Karacalar’ın Cevapsız Aramalar’ında her ne kadar “ Sen Muş’ta Uzak Bir Kışta” isimli şiiri öne çıksada – iyi şiirlerinden biridir hakikaten- benim şiirim kitaptan evvel Aşkar Dergisi sayfalarında görüp vurulduğum “Geç Kağıdı” idi.

    Bir yaradan eksik olarak dünyaya gelmişseniz, eksiğinizi tamamlar dünya. Yara açar en zayıf yerinizden, ateşlenen kimi zaman bir kurşundur deler geçer teninizi, kimi zaman bir dizedir kanatır, zaten saklayamadığınız yaralarınızı. Sonra başka bir şiirden bambaşka bir dize dörtnala koşar imdadınıza, yamar yırtıklarınızı. Geç Kağıdı böyleydi bende, yırtığımın ortasına oturup elinde iğne iplikle şunları dikiyordu ruhuma: “…/koşa koşa ömrüme geç kalmak gibiydim/ Kenara çekilmek istedim anonslardan önce/ Bu fotoğrafı terli terli su içerken çektirdim.”2

    Kelimeler şiirin çırağıdır ve şair hepsinin acemisi. Herkesin birbirinin üstadı olduğu(!) şu dönemde, şair kişilerin sosyal medya hesaplarında günde bilmem kaç defa, dizelerinin canını okurcasına aforizmik ağıtlar yakmaları, kendilerinden başka kimseyi okumuyor izlenimi vermeleri, şiirden bir adım geri attırmışsa da adımımı, Karacalar gibi şairler hala bir mümkünün kanıtı. Elbet insan kendine değer vermeli, eserleri hakkında kelam etmeli ancak bıktırmamalı. Çünkü bıktığımız yerden soğumaya başlıyoruz!

    Karacalar, kelimelerin işgaline uğramış kalbini onları derleyip toparlayarak korumaya çalışan bir isim. Çünkü kalp yaşadığımız haz çağında en korunaksız uzvumuz haline gelmiştir. İman ve haz içindeki zıtlıklarda kimi zaman birbirine örtü olup kimi zaman kusur gören bir filmle karşımıza çıksa da Karacalar şiirinde kullanmış olduğu İslami imgeler, onun durduğu yönün göstergesidir. Şiiri, şairini tanımlayan bir unsur olmakla birlikte, şairinin olması gerekenle olan arasındaki sıkıntısının tezahürüdür birazda.

    İkinci Cevapsız Arama: Aradığınız Kişiye Şu Anda Ulaşılamıyor!

    Kalem ile haşır neşir bir elin aradığı ilk şey kendisidir. Şiir kendini tanıma sanatı olmakla birlikte bana göre yer yer kendinden mesafesiz bir uzaklaşma sanatıdır da. Çünkü hiç olmadığınız olamayacağınız bir şeyi yazma cüreti gösterebilirsiniz pek ala. Olmak istediklerinizi yazıp karşısına geçip ağlayabilirsiniz. En acısı olduklarınızı yazdıklarınızdır aslında ve belki çoğumuzun yaptığı budur. Kalabalıkta ağlayamaz örneğin Karacalar, bu durumunu“Sadakasını vermek istedim, kalabalıkta akamayan gözyaşımın ”3diyerekhaykırır okuruna, şiirinde kendini saklamayan bir şair olduğunu bu ve bunun gibi birçok dizesinde görmek mümkündür. Gizli olmayan aşikâr yanını “Görmek istediğiniz gizlilik yok bende”4 diyerek tesciller.

    Karacaların şiiri tümden parçaya varır nitelikte. Sanki her şiirin önce bütün haliyle rüyasını görmüş ve zihninde parçalanmış halini uyandıktan sonra tekrar toplamaya başlamış. Bir ayrıklık çukuruna düşmüyorsunuz bu nedenle okurken onu.

    Şahsiyetli şiirleri severim, bir kere beğenilme kaygısı gütmeden yazılırlar, demagoji ve aşırı romantizmden uzaktırlar. Hüzünleri ağlak değildir, birisinin kendisine mendil uzatmasını beklemez o şiir, güçlüdür kendi gözyaşlarını silebilir. Gerçek olmayan şeyleri içinde barındırmaz çoğu, bu bakımdan yaşayan dizeler barındırırlar içlerinde. Özeleştirisi yüksek şiirlerdir. Karacalar şiirinin bir şahsiyeti var, duruşu, davası var.

    Elimde birkaç dize, kendimi kaybetmiş kitabın ortasında dolaşıyorum, ben neredeyim, hangi cevapsız aramanın ayrıntısına ineyim? Elimde telefon bu sefer ben çeviriyorum numarayı: “Benim hayallerim var hayâ ettiğim hata ettiğim içine ettiğim hay aksi dediğim”5 tam buradayım, kulağımda bir anons: “aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor lütfen daha sonra tekrar deneyiniz!” Şiirden ve hayallerimden kayıp vermişsem, kendimde kendime ulaşılamaz hale gelmişsem bir daha denerim elbet. Şiir kendime yeniden gelmenin müsait bir yeridir ve ben şahsiyetli şiiri severim!

    Üçüncü Cevapsız Arama: Çağrıyı Sonlandırabilirsiniz!

    Cevapsız Aramalar’daki her şiir başlığı tek tek irdelenmeyi hak ediyor ancak bunu okuruna bırakmak en iyisi. Şiirin poetikasının eşiğinden atlayarak kalbine varmaya çalıştığım, yürüdüğüm yürüdüğüm, yazdan kışa dönüp dönüp okuduğum bir eserdi Karacalar’ın bu nadide çalışması. Eserinde Aşık Veysel’e, Neşet Ertaş’a, Karakoç’a selam verme şansını okuruna verdiği için de ayrıca teşekkürü hak ediyor şair. Karacalar’ın konuşkan şiirinin sesini dinlemek ister ve dizelerin ritmine kendinizi kaptırmak isterseniz eğer ıskalanmaması gereken bir eser Cevapsız Aramalar.

    Kitabın son sayfasında geldiğimde “Önce sen kapat” diyor şiir bana, inatçıyım, çünkü ruhumun peşinde dize dize, harf harf koşturdu beni bu eser. Ben kapatamam doğrusu sayın şiir, dilerseniz siz çağrıyı sonlandırabilirsiniz!

    Hüseyin Karacalar

    Cevapsız Aramalar

    Ebabil Yayınları

    63 sayfa

    Not: Bu yazı Ayraç Dergisi 75. Sayıda yayınlanmıştır.
  • "Bütün giysileri yırtsak yeridir
    Yeter bize vefa elbiseleri"

    Bir çoğumuz okuduğumuz kitapların yazarları ile tanışmayı isteriz. Ah... bir yerde otursakta biraz sohbet etsek. Sahi nasıl yazıyorsunuz,yazdınız ? Yaşadıkça mı yazıyorsunuz yoksa yazmak için mi yaşıyorsunuz ? Zihnimizde birçok sual vardır muhatabını bekleyen.İmkanı olanları hayal ettiğimiz kadar göçüp gidenleri yâd ettiklerimiz var bir de...
    Mâlumunuzdur ki Akif İnan’ın vefatının ardından TYB anma programı tertip etmişti.Prof. Dr.Turan Koç, D.Mehmet Doğan ve kardeşi Dr.Ahmet İnan gibi isimlerden bizzat hatıralarını dinleyerek geçen vaktin epeyce keyifli olduğunu düşünüyorum okuyucuları icin.
    Biyografilere olan merakımdan mıdır, kardeşinden dinlediğimiz hatıraların lezzeti ve keyfiyeti oldukça yüksekti. Okumayı sevenler için paylaşmak istediğim,etkilendiğim birkaç hatıraya değinmek istiyorum. :)
    1940 yıllarında Peygamberler Şehri olan Şanlıurfa’da dünyaya geldi Akif İnan. “Kudüs şairi” “yedi güzel adam” “sendikacı” gibi bilinen yazarımız için Ahmet İnan şunları söylüyordu;

    “Yazar,şair,fikir adamı,sendikacı hepsi doğru ama bana kalırsa hem ağa vasfını hem ağabey vasfını taşıyarak bir nesle abilik yapmıştı. Ona dava adamı demek şahsını temsil ediyordu. Velhasıl adam gibi adamdı.”

    Neydi ağabey ile üstad arasındaki fark ?
    Turan Koç’ta evvelinde ağabey ve üstad kısmında Akif İnan için hakiki bir ağabey olduğunu dile getirdi. Nitekim üstad emir vermekle daha çok mükellef iken ağabey yol gösterici olduğu kadar bizimleydi,iç içeydi diye dile getiriyordu. (Öğrenci dostuydu.)
    Zira cebinde varsa doyurur, en güzel lokantaya götürürdü. Ayakkabısının boyasına kadar dikkat eder, İstanbul Beyefendisi gibi giyinir bağcıksız ayakkabı giydiğini hatırlamıyorum,diye ekledi.

    Yedi güzel adamı evlerinde ağırlayan Akif İnan, Ahmet İnan ağabey ve arkadaşlarının çalışmalarını,edebiyat ve fikir üzerine mücadelelerini görünce “kendi kendime Cahit abinin şu deyimi aklıma geliyor “diye anlatmaya devam ediyordu...

    “Bu insanlar dev midir
    Yatak görmemiş gövde midir ?”
    Yahu bu adamlar uyku uyumuyorlar mı ? diye düşünüyorum,düşünüyorum...

    Zaman zaman gözlerinin dolduğunu hissettim. Anlatılanlar karşısında duygulanmamak ne mümkün! Hüznü ve sevinci müşterek olmalıydı.

    “Akif abim her şeyden önce benim babamdı. Genç yaşta babamızı kaybettiğimiz icin,Anadolu’da usul öyledir. Urfa’daydım,Akif abim o gün Urfa’ya geldi Erzurum’dan.Ziyaret ettim. Şiddetli bir öksürüğü vardı...
    -Ya abi bu kışta kıyamette sana yazık değil mi ? Niye geliyorsun ? ( o zamanlar Murat 131 sağ camı kapanmayan bir arabası vardı)
    -Ne demek istiyorsun sen ? diyerek hiddetlendi.
    Kızı Banu’ya haber verdi. Ceketimi getir,dedi.
    -Sağ cebinde bir tesbih var,sen tesbihe meraklısındır dedi,bunu amcana ver,diye Banu’ya uzattı.
    “Hülâsa burda söylemek istediğim onun hedefi sizlerdi. Bir maddi karşılığı yoktu. Onun hedefi bugün ki nesildi yani sizlerdi...”
    Turan Koç evvelinde söylemişti “tanımadığı kimse yoktu, ama kimseden dünyalık bir şey istemezdi.”

    Bitmiyordu hatıralar...
    Bir gün yine Peygamberler şehrine uğradı Akif İnan. Akşamına kardeşi ile beraber yemek yiyeceklerdi. Ahmet İnan biraz gecikiyor.
    Abisine akşama kadar yaptığı işleri sırasıyla anlatıktan sonra ekliyor;
    -abi 24 saat bana yetmiyor.
    -Ne demek istiyorsun ? Sen kim oluyorsun da zaman yetmiyor sana. Yavrum, İmam-ı Azam gibi bir mezhep kurucusu, onlarca öğrenci yetiştirmiş, devrin büyük tüccarı, hayatında 40 kez hacca gitmiş bir insana zaman yetiyor da sana nasıl zaman yetmiyor? Demek ki sen zamanı kullanmasını bilmiyorsun,dedi. Ve bir daha “zaman yetmiyor” kelimesini kullanamadığını ifade ediyor.

    “Her eylem yeniden diriltir bizi
    Nehirler düşlüyorum göl kenarında”

    Durağan bir hayat değildi onun ki,o şairlikte makam mevki sahibi olmak icin yazmıyordu. Hatırlanmak istiyordu,kelimeler ile gönülleri inşa etmek, insanlar arası köprü kurmak istiyordu, nitekim “cemiyet adamıydı Akif İnan.” Kelimelerin açtığı yaralar daha sonra da hatırlansın ve anılsın,nihayetinde “mustarip şairdi Akif İnan. Fikir adamı dediğimiz Akif İnan’ın fikirlerine şu sözlerinde rast geliyoruz
    “anamı sorarsan büyük doğudur batı sırtımda paslı bıçak gibidir” velhasıl o geldiği yeri yansıtıyordu şiirlerinde.

    Her adımı bir hikaye,her hikayesi bir ders niteliğinde nasıl biter ki muhabbet... Arada ekliyor Ahmet İnan sıkıldınız mı diye ? Daha çok anlatın demek geçiyor içimizden. Lakin kelimeler vakte malup düşüyor. Zaman su misali son bir tane derken biz üç hikaye ile de bayram etmiş oluyoruz oh ne alâ...

    Düşündüm abim neden şair ? (Şairlikte ekmek parası yok tabi) Neden yazıyor ? Ve buldum.
    Şiir nedir ? Kimler şiir okumalı ? Hangi zamanda şiir okumalı ? “ cevabını muhatabının satır aralarında bulmuş olmalı ki çıkardığı sayfadan şu inciler döküldü;

    “Olayların kuşatması altındaysanız. Bir yoğun hü­zün ağmaktaysa üstünüze günler, saatler bunalımın otağını kurmuşsa içinizde, sıkıntı bezirganı haraca bağlamışsa sizi. Aczden başka sermayeniz kalmamış gibiyse. Dualar, yüreğinizin semtine uğramadan çıkıyorsa ağzınızdan. Kendi sesiniz bile yabancı düşüyor­sa kulaklarınıza. Şiir okumalısınız.
    Ya da gülen oynatan sevinçlerin avucunda tutsak olmuşsanız. Nefsin elinde oynayan bir talimli maymuna dönmüşseniz. Başkalarının acısı size çarptığın­da bir lastik top misali geriye sıçrıyorsa. Hiçbir oyuk oluşturmuyorsa içinizde hüzün. Günübirlik hay ü hu­yun düşüncesinde nefesleniyorsanız. Öte dünyada hesaba çekilmek gerçeği fantazi hanenizde konuklamışsa. Şiir okumalısınız.
    Şiir dengeler insanı.
    Tüm sivrilikleri, abartmaları törpüleyen, düzleyen şiirdir. İfrat ve tefritin medd ü cezirleri, hayr vasatına şiirle girer.
    Hayrın vasatında, temkin üzre iseniz, yine de ge­reklidir size şiir. Çünkü halinizi tekamül ettirmek, ye­teneklerinizi geliştirmek baş ödevinizdir.
    Şiir hikmet erbablarının refikidir.
    Şiir, ilim mensuplarının arkadaşı olmuştur.”
     (şiir ve medeniyet)
    Nitekim şiirlerinde tasavvuf ehline ait hikmetler oldukça yoğundur. Doğruluğu,hakikatı libas olarak giydirmek istiyordu kelimelerine,söylenecek Hakk olsun,güzellikler kelam,sohbet şiir ile yol bulsun istiyordu. Aynı Sezai Karakoç , Necip Fazıl, Erdem Beyazıt,Rasim Özdenören... dostları gibi.

    “Bitirip şu kara kuru ekmeği
    Göç etsem diyorum yar ellerine.”
    -El Gazeli

    Ölümlerden korkar isem
    Gönül evi yıkar isem
    Ben bu yoldan çıkar isem
    Yazık bana vahlar bana -Bağlanma

    Teslimiyetinin sağlamlığını 1999 yılında yakalandığı karaciğer kanserini kardeşi,doktor Ahmet İnan, A. İnan’a söylerken yüzünde mimik dahi oynamadığını ifade ederken dile getiriyor. Sağlam duruş daima.

    Rasim abi arıyor, “Nasılsın? İyi misin ?”
    derken Akif inan:
    -Rasimciğim seni çok özledim,diyor.
    -inşallah bayrama gelir,görüşürüz.
    -Ah rasimciğim... Bayram çok geç.
    Sohbetten 2 gün sonra Kadir gecesinden önce bayramı göremeden,nadir mütefekkirlerden,eğitimci,yazar,şair,sendikacı Mehmet Akif İnan, doğduğu şehirde gözlerini kapatıyor.

    “Soyumu yüklendim bu çağ içinde
    Urfa bir dağ gönlüm bir bağ içinde”

    Heybesinde biriktirdikleri ile yol gösterici olan Akif İnan,"müslümanlar yol gösterici ve öncü olmalıdır. Her alanda edebiyatta,sanatta,tıpta vs. Helal sınırları içinde öncü olmalıyız. Biz yapmalıyız. Yapmayınca saha dediğimiz alan başkalarına kalıyor..." Sözleri nasihat niteliğinde.
    Kudüs şairi Mehmet Akif İnan Kudüs’ü görmemişti fakat hissettiği özlem,hasret ve ızdırap satırlarıyla öyle hemhâl olmuş ki hissettirebildi aynı Mehmet Akif’in Çanakkale’yi görememesi gibi...

    D.Mehmet Doğan’ın tabiriyle Akif İnan’ın tok ve parlak sesinden dinleyelim bir de Mescid-i Aksa şiirini.
    Selam ve muhabbetle. Mevlamın rahmetine nail olasın güzel adam.

    https://youtu.be/Hcins9J1kg8
  • 276 syf.
    ·10/10
    Portre yazmak, hele de yazılan kişiyi birkaç sayfada yazıp ortaya koymak kolay iş değildir. Sonuçta birinin hayatından bahsediyorsunuz. Anlatmak istedikleriniz öyle kısaca bitmeyebilir. Ama yazar, şair olmanın avantajını kullanıyor bu yazılarda. Fazlalıklar atılınca, kelimeler iktisatlı kullanılınca, anlatımda ve üslupta yoğunlaşılınca, olmuş. Hem de çok güzel olmuş. Şiirsel olmuş. Kişi anlatılırken önce eserinden yola çıkılmış. Kendi sözleriyle bazen kendisi anlattırılmış. Önemli fikirleri alıntılanmış. Yaşadıkları zorluklar, yazdıkları eserler, hocaları, etkileyenleri, etkiledikleri her bir özellik sayfalar arasında yer bulmuş.

    Portrelerin girişleri çarpıcı öykülemelerle başlamış çoğu zaman. Birçok portrede yazının ortasına geldiğimizde anlıyoruz kimin anlatıldığını. Hayatların çoğu hüzünlü. Kitabı okumaya başladığım sıralarda şöyle bir not düşmüşüm.

    Yazarların hissesine hep acılar mı düşer? Elimde bir kitap var. Şu ana kadar okuduklarım hep yazar. Okuyorum okuyorum da mutlu olan bir tane yazar göremedim desem yeridir. Kitabın konusu olmaya değen bütün yazarlar acılar içerinde kıvranıyor. Dostoyeski, Tolstoy, Ezop, Cicero… Mutlu sonla biten bir yazar hayatı yok mu Allah aşkına! İşte Çehov hem de kendisi bir doktor, 44 yaşında ateşler içinde veremden ölüyor. Ölürken de kalbi üzerine buzlar koyan karısına sesleniyor: “Bomboş bir kalbin üzerine buz koyma!”

    Yazar bir roportajında kitabı için şöyle diyor: “Kitaba ismini veren “Güneşimin önünden çekil!” cümlesi Diyojen’in Büyük İskender’e söylediği bir söz olsa da, hemen hemen kitaptaki bütün karakterler tavırlarıyla bu sözü söylüyorlar. “Güneşimin önünden çekil!” demek hakikati perdeleyenlere “Penceremizi kapamayın!” demektir. Bunu demek yürek ister, bedel ister çünkü. Nitekim yalnız Diyojen değil, Arşimet ve Attar da farklı cümlelerle “Güneşimin önünden çekil!” diyebildikleri için öldürülmüşlerdir. Bu kitapta Doğu’dan ve Batı’dan onlarca portre var; hakikati arayan onurlu adamların sıra dışı bir üslupla kaleme alınmış öyküleri bunlar. Yaşadığımız sığ hayata gönderilen derinlik davetiyeleri…”

    Beni etkileyen birçok hayat oldu tabi. Kitabını okumak istediklerim de oldu. En çok mezhep imamlarının yaşadıkları beni etkiledi. Yöneticilerin isteklerine uygun fetvayı vermediklerinde neler neler yaşamışlar. İşkenceler, hapisler. Ya İmam-ı Buhari? Valinin çocuğuna ders vermediği için Buhara’dan sürülüyor. Yöneticiler o zaman da kendilerini bir şey zannederlermiş. Dünya hep aynı. Aynı devran üzre dönüyor ne yazık ki.

    Bir de Muhammed İkbal’den çok etkilendim. Kurtuluş savaşı verdiğimiz yıllar. Pakistan’da bir meydan. Meydanda yüz binlerce insan. Kürsüde Muhammed İkbal. Hayalen ölmüş. Sormuş ona peygamberimiz: “Söyle gelirken bana ne armağan getirdin?” “Efendim, dünyada huzur ve rahat kalmadı, gönlün arzu ettiği hayat ele geçmiyor. Varlık bahçelerinde binlerce gül, binlerce lale var ama vefasızdır onlar, terk eder bizi renkleri de kokuları da. Efendim, bunların yerine bir şey getirdim size, cennette bile eşi benzeri olmayan bir şişe kan getirdim. Bu senin ümmetinin namusudur, şerefidir, vicdanıdır. Bu, Trablusgarp'ta, Çanakkale'de şehit olan askerlerinin kanıdır." Bu hitap üzerine kalabalık dalgalanır. Kadınlar küpelerini, bileziklerini, erkekler neleri varsa küçücük servetlerini Türkiye’ye bağışlarlar.

    Ah bir de Nabi’yi anlatmalıyım. Yok yok anlatmayayım, onu kitaba bırakayım. Açıp okuyun. “Sakın terk-i edebten kûy-ı Mahbûb-i Hudâ'dır bu/ Nazargâh-i ilâhidir, Makâm-ı Mustafadır bu.” Naatının hikayesini…

    “Kitapta en sevmediğin kişi kimdi?” diye sorarsanız İbn-i Haldun derim. Nerede güç kuvvet, orada İbn-i Haldun… Kim başta, o revaçta. Kimin kuyusu kazılmış, o da vurmuş bir tekme.

    Güneşimin Önünden Çekil, Ali Ural, Şule Yayınları, 10. Baskı, 2014, İstanbul
  • Sevmek başka şey,
    Hayata gelme nedeniymiş gibi ...

    Ne güzel şey seni sevmek
    Ayak ucundan saç uçlarına dek
    Ne güzel gülüşlere sahip gözlerin
    İçimdeki kaynayan çocuk gibi misal
    Öyle sevecen, öylece ürkek...
    Öyle de derin yüreğin var
    Karıncaların hatırını dahi bilen
    Ah sevdiğim başka şey seni sevmek
    Siyahları kuşanan gönüllere
    Susuşlarında bile ibretler var
    Başka bir âlem seni sevmek
    Bulunduğun yalandan sıyrılarak
    Bir başka ellerin, dokunuşlarında
    Cana can katabilmek
    Bir başka şey seni sevmek
    Yaşlansanda ruhunu genç kılan
    Kana kana doymak için aşka
    Kaynağından su içmek gibi misal
    Dedim ya seni sevmek başka şey
    Lügatimde tüm kelimeler kuruyana dek
    Satırlara yazmak varken
    Öylece hülyalara dalmak
    Başka şey kokunun sarhoşluğunda
    Hep baharın habercisi uyanılan sabahlar
    Garip şey seni sevmek 
    Canının yoncasında bir madalyon gibi
    Ömrüne armağan gibi
    Doyasıya yaşanılası şey seni sevmek
    Yüreklere mühür gibi...


    Selda Öztürk
  • 456 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    Bu defa yazıyorsam sırf kendimi kendi gölgeme anlatabilmek için yazıyorum. Camı açıp çığlık çığlığa bağırsam mı, ışığı kapatıp soluksuz ağlasam mı kararsız kaldım çünkü. Bu sebeple yazıyorum. Siz duyuyor musunuz bağır/ama/dıklarımı?

    Peki ya o çocukların bağırdıklarını? Duydunuz mu hiç? Duyulabilir mi dersiniz? Kaç tanesini duyabileceğiz peki?
    Bir insan, başka bir insanın acılarının ne kadarını duyabilir içinde? Hiç mi? Hiç… O bağırsa bile biz sağırız; kendimizden başka herkese.
    Hiç kimse bu kadar acı çekmemeli yeryüzünde diyorum. Sonra diyorum ki kaçını gördün ki Tuğba? Kaç tanesini duydun? Duyduklarının, gördüklerinin kaç tanesini hatırlıyorsun peki? Ağlamak istiyorum; bugüne kadar bunca acı çekmiş bütün ruhlar için dünyayı sele boğacak kadar çok ağlamak istiyorum. Ya da gülmek; omuzlarımı titrete titrete, tiz çığlıkları andıran bir sesle gülmek…
    Öyle alt üst oldum ki, kelimeler bunu ne kadar karşılayabilir, bilemiyorum. Sanki başsız bir gölge gibiyim. Ya da biri dokununca düşüp yuvarlanıverecek kafamı taşıyorum şimdilik; fakat donmuş kalmışım. Öyle bir ölüm… Sahi ölüm demişken; insan ölürken neler düşünür acaba? Ya da öldükten sonra neler hisseder? Ölüm gibiydi der dururuz ama bilemeyiz ki hiç, ölüm ne menem bir şeydir. Huzur mu getirir acaba sahiden? Ah, ne yaptın bana böyle? Bunca keyifli bir zamanımda okuduğum şu satırlar bunca kasveti nasıl getirip soktu ruhuma? Ruhum; hep mi bu anı bekliyordu dalabilmek için bunca karanlığa?
    Okumalıyım. Daha çok okumalıyım… Daha çok hayat öğrenmeliyim. Her defasında paramparça olacağını bildiğim halde ruhumun, bir umut yapıştırabilirim ruhumu diye, başka kitaplara sarılmalıyım. Ama önce bir kendimi okumalıyım elbette. Kim bilir, yarın olmaz belki. Kendimi tanımalıyım; bu gece.
  • 'Olmayacak bir şey olsa ve birden aralığın başında hakikat oluverse, duyacağım "sevinç" diye adlandıracağım.
    Keder ve sevinç; ah kelimeler! Ne müthiş şeysiniz, ne müthiş! Şu anda her kelimenin manasının o basit gerisinde neler saklı olduğunu anlıyorum. İnsanoğluna her kelime nelere mâl olmamış... Şimdi anlıyorum. Belki bu kadar kuvvetli ilk defa seviyorum. Bütün kusurlarım --çoğunu meziyet sanardım- birer birer keder ve sevinç misali ayan oluyorlar. Benim meziyetlerim de varmış; hiç bilmediğim, aklıma getirmediğim, kendimden bir başkasını sevebilirmişim. İçimde onun için fedakarlıklar yaratabilirmişim. Ben hiç korkak değilmişim, hatta dövüşebilirmişim. Bir benden başkasını özler, kokusunu duyar, düşünür, üzülürmüşüm. Balzac'ın hakkı yok: O diyor ki, "Aşk, şuuraltı bile olsa yine bir hesap kitap işidir." Burjuvalar arasında doğru.Fakat benim ne şuurüstü ne şuuraltı hiçbir hesabım yok. Hesapsızlıklarla doluyum. Sevgilim hesap ediyorsa, zararı yok ben hesap etmiyorum.'
  • Mektup..

    Öyle içimdesin ki. Yanağımda dolaşan rüzgardan daha gerçek dokunuşların. Küçük, ürkek, kesik dokunuşlarınla, belki de her zamankinden daha yanımdasın. Yani öylesine, o kadar bensin ki. Ah nasıl anlatsam. Boşuna bu çabalarım, doğru kelimeleri aramalarım. Ne kitaplar yazıyor, ne de sözlüklerde karşılığı var.

    Yalnızca hissediyor insan, yaşıyor. Kelimeler eksik, kelimeler yaralı. Kelimeler cılız.

    Taşımıyor, anlatmıyor, tanımlamıyor bu duyguyu. Ben de. Çok başka bir şey. Sevginin ortasında, derin acılar hisseder mi insan? Aydınlık gülümsemelerin içine, hüznü yerleştirir mi durup dururken? Gözlerine buğu, diline sitem, yüreğine burukluk, çöreklenir kalır mı asırlarca?

    Gelmeyeceğini bildiği mektup için, posta kutusunu hep aynı heyecanla açar mı? Dedim ya, başka bir şey bu. Ne kadar yalnızsam, o kadar seninleyim şu günlerde. Belki de en başta, tutup seni en derinlere koydum diye oldu bunlar. Kimseler ulaşmasın diye, kimselerin bilmediği, bulamayacağı yollara götürdüm seni. En derinlerde tuttum. Bana sakladım. Derine, hep daha derine.

    Seni yapayalnız, bir tek bana bıraktım. Paylaşamadım yanlış yaptım. Sana ulaşan yolları kaybettim diye bütün bu şaşkınlıklar. Kendimi oradan oraya vurmam. Sağımda, solumda, ne zaman dikildiğini bilmediğim duvarlara çarpmam, hiç görmediğim çukurlarla boğuşmam. Denizlerin, gürültüyle gelip vurduğu dehlizlerin, acılı duvarları gibiyim.

    Duvarlarım yosunlu, duvarlarım kaygan, duvarlarımdan hiç tükenmeyen sular sızıyor. Tutunamıyorum. Renklerim, gün içinde değişiyor. Soluyorum, soğuyorum. Güneş ulaşmıyor içerilerime. Küfleniyorum, yaşlanıyorum. Yalnızlıklar peşimde. Dokunduğum her ıslak duvardan, pis kokulu bir yalnızlık bulaşıyor üstüme. Biliyorum, bütün bunlar, hep benim suçum.

    Seni sakladığım yere ulaşamaz oldum. Yollar, gitgide uzadı ve karıştı. Ümidimi ısıtacak, parlatacak, kımıldatacak bir şeylere ihtiyacım var. Ah onun ne olduğunu biliyorum. Sonu sana geliyor her cümlenin. Her şeyin başında içinde ve sonundasın. Bu değişmiyor. Öyle içimdesin ki. Birden aklıma geldi, tuttum sana bir mektup yazdım dün.

    Çok mutluydum. Gün içinde neler yaptığımı, nelere kızıp, nelerle mutlu olduğumu, tek tek anlattım. Mevsimlerin ve insanların nasıl karışık ve beklenmedik olduklarını yazdım.

    "Yine zamansız yağmurlar" dedim, "Daha önce, hiç bu kadar zayıf değildi güneş ışınları" dedim, "Gerçekten buradaki şarkıları hiç öğrenmeyecek, bilmeyecek, söylemeyecek misin?" dedim. Çok uzun bir mektup oldu. Başından sonuna kadar okudum.

    Neler yazmışım diye merakımdan.

    Sonra çekmecemden bir zarf çıkarıp, adını yazdım. Büyük harflerle, yalnızca adını. Adresini bilsem gönderir miydim, bilmiyorum. Mektup cebimde. Cebim yüreğime yakın. Yüreğim sende. Sen yüreğime yakın. Öyleyse mektup sende.

    ALINTI