• 80 syf.
    ·Beğendi·10/10
    I.Ay Işığı Sokağı
    Gururlu bir kadın düşünün. O kadar gururlu ki gururunu ayaklar altına almamak için kendi bedenini, ahlaksız ve bir kadını parayla satın alabileceğini düşünen erkeksi insan müsveddelerinin zevkine terki diyar eğliyor. Bir kadın gururlu olur da kendini başkalarının altına terk mi eder? Sormayın, eder işte. Ediyor işte. Siz herkesin bu işi zevk için mi yaptığını sanıyorsunuz? Bu işi zevk için yapan kadın, kendi bedenini zevk için parayla bir erkeğin altına atan o kadın en az o erkek kadar aşağılık ve kirlenmiş bir ruhtur. Bir kadının bedenine olan hayranlık ile o bedeni parayla satın almak çok farklı şeylerdir. O kadar farklıdır ki iki arzu arasında kadına olan hayranlık ile hayvanımsı cinsel açlık dürtüsü vardır. Biri kadınsal olana ulaşmaya çalışarak ruhunu güzelleştirmeyi arzu ederken, diğeri ise dünyadaki tüm lanetin sebebi olan tek çıkıntısını tatmin ederek bedenini terbiye etmeye çalışmanın peşinde. Kadın kim mi; Toplum baskısı altında ezilen, etek boyuyla sıfatları belirlenen, kendi kimliğini bulamayan ve bulamadan ölen öldürülen, kendine kadın deyince bakireliğini vermiş anlamına gelen, geceleri yolda yürüyemeyen, gündüz vakti sürekli saatine bakmak zorunda kalan… Sahi ya neydi kadın; ah o kadın… Kadın sevgiydi, aşkdı, yaşanılacak bir ömür idi, sarılacak sıcak bir yuva, koklanılacak bir gül, uğruna Cennet feda edilecek insan idi. Ah o kadın… Sen nasıl bir alemsin. Sen nasıl bir alemsin ki benim yaradılışımın yalnızlığını gideren, beni çepeçevre saran, kanımdan ve canımdan bir parça. Sensiz olmuyor ah kadın. Her yanında çiçekler açmış, ay gibi parlayan, o güzel gözleriyle bana bakıp içimi yakan sen, henüz açmamış gül olan sen cennetin en güzel yaratığı. Sen varken cenneti ne yapsındı o Adem. Sen varken tanır mıydı kural hiç aşık Adem. Senin uğruna Cennet feda edilmez miydi hiç, ki edildi feda o Cennet. Edildi de uyanışların en güzeli yaşandı seninle. Adem’in kadını oldu, kadının erkeği. Kadın Havva idi, Cennetin açmamış gülü idi. Artık Adem de insan oldu, Havva da insan. Ey Tanrım, kızma bize, biz sevdik ise birbirimizi senden gelmeyen izin ile. Adem olup severek günahkar olmak da ayıp değil Tanrım, Havva olup aşkının kör eden gözleriyle gel benimle diyerek günahkar olmak da ayıp değil Tanrım!
    Ey Tanrı’nın kulları… Kadın sadece sesini kesip, bacaklarını açmak zorunda kalan değildir. Kadınlar iş aradığı için erkekler işsiz kalmıyor, kadının kızı ya da kadını olmaz, börek yapmasını bilmeyen de kadındır, evdeki işler de yetiyor, anası tecavüze uğrayınca anası da ölmesin çocuğu da ölmesin, bir kadın olarak susma, tecavüzcü de kürtaj yaptırandan masum değil bin kat daha suçludur! Kadın direnendi, hala da direnen…

    Leporella... Klasik Vaka II...
    Kendinizi hiç dışlanmış hissettiniz mi? Modern toplumlarda sıklıkla karşılaşılan bir durumdur bu. Toplumu oluşturan insanlar, çeşitli görüşlere ayrılarak birbirlerini kavramlarla tanır hale geldiler. Modern toplum çağında yaşanan ilkel toplum özelliğidir bu. Kimin ne yaşadığını, ne kadar acı çektiğini, toplumun hangi katmanlarından bata çıka bugünlere geldiğini kimse bilmez, ilgilenmez de. Leporella da böyle biri. Daha doğrusu tam olarak, Crescentia Anna Aloisia Finkenhuber. Evlilik dışı ilişkiden dünyaya gelmiş bir kız. Dünyaya geliş şekli önemli değil ancak başta dedik ya modern toplum içerisinde ilkel bir toplumun zamanını yaşıyoruz diye. İşte o misal. Öncesine dair bilgi verilmemiş olsa da belli ki toplum tarafından sert çizgilerle dışarıda tutulmuş. Hayatı boyunca çalışmak zorunda kalmış, kalacak olan bir kız. Çirkin ve çalışmaktan dolayı ve belki de hayatın kendisine acımasız davranmasından dolayı harap hale gelmiş. Laf olsun diye yazmıyorum, Crescenz gerçekten hayat tarafından baştan beri dışlanmış. İri kemikli, sarkmış bir alt dudak, keskin güneş yanığı yüz, keçeleşmiş gür ve yağdan alnına yapışmış saçlarıyla sıska bir dağ atına benzeyen bir insan kızı. Crescenz yaratılırken Tanrı'nın başka işleri olduğu muhakkak! Yani kadınsı hiçbir yanı bulunmayan Crescenz'in arzu ettiği tek şey çalışmak, hizmet etmek ve en azondan biriktireceği parayla yaşlandığı zaman güzel bir ölümü bekleyebilmek. Erkekler tarafından asla rahatsız edilmeyen bu kadın görünümlü ama kadınsı olmayan insan kadını, bir gün kendisine gele iş teklifiyle köyden şehre iner ve malikanede çalışmaya başlar. Evin hanımı ile Baron R arasında ciddi geçimsizlik vardır. Bu Crescenz'in umrunda olmaz. O sadece işine bakar. Ama bir gün Baron onu yanına çağırıp da daha önce kimsenin dokunmadığı kalçalarına dokununca Crescenz kendisini kadın gibi hissetmeye başlar. Halbuki bu sadece küşük bir şakadır ama Baron'un eli aslında Crescenz'in tenine değil, ruhuna dokunmuştur. Baronla karısı arasındaki soğukluk artık erkeğin karısına karşı olan evlilik görevlerini yerine getirmemeye dönüşür. Bana kızmayın ama evli bir kadın sevilmek ister, ilgi ister, güzel sözler duymak ve tatmin olmak ister. Diğer hepsini yapıp da kadının tenselliğini yaşamasına izin vermezseniz, diğer yaptıklarınızın hiçbir anlamı kalmaz. Evin hanıma da düzenli hale gelen kavgalar, görmediği ilgi, evdeki herkesin kendisine karşı düşmanca tavrı ama özellikle de Baron'un dokunuşuyla kadınlığa erişen Crescenz'in kindarlığıyla çileden çıkar. Öfke nöbetleri, sinir krizleri derken geçici süreliğine evde uzaklaştırılır. Crescenz artık efendisini bir Tanrı gibi görmeye başlamışken, böylesi bir fırsat efendisine olan hizmetlerini de küstahlık durumuna çıkarır. Efendisinin istemediği hizmetleri o daha söylemeden yerine getirmek de dahil olmak üzere ona genç kızlar bulma durumuna kadar yükselir. Bu tatminkarlık, Leporella'nın daha önce hissetmediği bir duygulanımdır. Leporella, efendisinin kendisine uygun gördüğü isimdir. Baron'a komik gelse de bizim hizmetçi kölemiz için hiç de öyle değildir, adeta bir aşk sözcüğüymüşcesine sahiplenir bu ismi. Bunun adı aşk mıydı yoksa daha önce hissetmediği o aidiyet, sahiplenilme duygusunun verdiği erotik haz mıydı bilmiyorum. Ama Baron artık eşinin travmalarına daha fazla dayanamayıp evden kaçtığı bir gün Leporella, efendisine olan kulluk vazifesini yerine getirir, evin hanımı intihara kurban gider. Baron bu durumun farkındadır ancak elden ne gelir. Yaşadığı vicdan azabı Leporallaya karşı korku ve mide bulantısına dönüşür. Ona, onu, istemediğini ima eder. Geride kendisine dair tek bir kutu bırakarak ortadan kaybolan Leporalla'nın haberi ertesi gün gelir! Evet, bazen cinsel bir birleşme hatta burada hiç de ateşli olmayan tensel bir dokunuş, böylesi bir tapınmaya, danmışlığa dönüşebiliyor. En temelinde ise Crescentia Anna Aloisia Finkenhuber'i önce Crescenz sonra da Leporalla yapan sebepleri iyi bilmek gerekiyor.

    Nişan... Klasik Vaka III...
    Aç, susuz, yorgun ve düşmanın bağrında bir bekleyiş... Her ülkenin savaşları vardır, buna bağlı oalrak da her ülkenin kahramanları vardır. Vatan sevgisi ve dini duygularla düşmana karşı sonsuz bir inanç ile hücum eder, gözünüzü kırpmadan düşmanın kalbine hançerinizi saplarsınız. İşin ilginç tarafı, normal şartlar altında bir karıncayı dahi incitemezken şimdiyse insan öldürmeyi umarsız bir ihtirasla arzu eder hale gelmişsinizdir. Savaşın insanlara verdiği en büyk kayıp, insan olma duygusunu köreltmesi ve zaman içerisinde yok etmesidir. Ve sadece insan olma duygusunu değil, aynı zamanda tüm vatanseverlik ve dini duygularınızı da sizden alır götürür. Savaşırken her şey iyidir, kendinizi güçlü hissedersiniz. Bir canı almanın verdiği duygu sizi Tanrı gibi hissettirir. Öldürmek doğamızda var olan bir içgüdüdür. Ama ölüm gelip sizi ya da sizen birilerini buldu mu işte o zaman bir şeyler değişmeye başlar. Savaşın bir cinayet olduğunu yavaş yavaş anlamaya başlarsınız. Her zaman yanınızda olanların birer birer kaybı ve bir daha asla geri dönemeyecek olmalarının bilincinde olmak ölümün de öldürmenin de gerçeğiyle yüz yüze bırakır sizi. Ve bir an gelir ki artık ölüm kaçınılmaz olur. Her şeyi sona erdirmek istediğiniz bir an gelir. Ölüm,tek kurtuluş gibi durmaktadır. Sonsuz özgürlüğe giden, ölümsüzlüğe erişeceğiniz tek yol. Bu hikayedeki Albay'ın başına gelen de böyle bir şey. Tamamen boka batmış durumda. Düşman hattının içerisinde, tek başına bir halde kalmış durumda. Düşman bir ülkede, düşman askerleriyle çevrelenmiş, halkının da asla yardımı olmayacağı bir yer. Ölümü düşman askerlerinin elinden beklerken sürpriz bir son. Ölüm her zaman sizi bulabilir, ölümü bile korkusuzca göğüsleyebilmek gerekir. Ve bence ölümü dahi korkusuzca göğüsleyebilmek için ille de inanmak gerekmiyor.

    Leman Gölü Kıyısında Olay... Klasik Vaka IV...
    Kimliksiz kalmak, vatansız kalmak çok zordur. İnsanlar, insan oldukları andan itibaren bir gruba aidiyet ihtiyacı içerisinde olmuşlardır. Bu kendilerini daha güvende hissetmelerine yardımcı olmuş, aynı zamanda da güven ama kendilerine ve çevrelerine güven duymalarına sebebiyet vermiştir. Bu hikayenin başrolü Boris, vatansız kalmamış ama vatanından ayrı kalmak zorunda bırakılmış. Karısından ve çocuklarından uzak bırakılmış. Buna neden olan şey tahmin ettiğiniz gibi savaş. Stefan Zweig iki dünya savaşı görmüş bir insan. Doğal olarak da savaş ve ölümden bahsetmesi kaçınılmaz. Nazi zulmüne tanık olmuş, vatanından ayrı kalmış bir insan. Ayrı bırakılmış bir insan. Zweig'ın kitaplarındaki o derin psikotik analizlerin, sizi nasıl da tesiri altına aldığına tanık olmuşsunuzdur. Öylesine melankolik bir edebi uslüp vardır ki, eğer kendinizi kitaplarının yoğuluğuna kaptırır ve kendinizi Zweig'ın esiri ederseniz, obsesif kompulsif bozukluk yaşamanız kaçınılmazdır. Herkesin unuttuğu bir adam Boris. Karanlığın içerisindeki bir gölge gibi. Varlığı ya da yokluğu çektiği acının verdiği sızılardan dışarıya yansıyan inlemelerle anlaşılan birisi. Zweig da böyle değil mi aslında. Avrupa'nın Hitler'in sömürgesi haline geldiği düşüncesi Zweig'ı da karanlıktaki bi gölge haline getirmedi mi! Eşiyle birlikte yaşamına son vermesinin sebebi Zweig'ın depresif ruhundaki o derin endişe değil miydi! Zweig'ın kitaplarını tekrar ve tekrar okuyunuz. Karakterlerini tartınız. Zweig'ı bulacaksınız. Her bir karakterinin psikolojisini yaşayınız. Evet, yaşayınız diyorum. Merak etmeyin eğer parçalanmışsanız size hiçbir ters psikoloji etki edemez. Eğer parçalanmamışsanız, parçalanmaya başlayacak ve altıncı duyunuzu keşfedeceksiniz. Zararlı insanların sizde uyandırdığı örümcek hislerini bulacaksınız. Bu savaş, ne karanlık bir keşif. Zorunlu olmadıkça savaş, cinayettir diyen Atatürk, dün olduğu gibi yakın gelecekte de bizi bekleyen büyük bir savaşta kurtarıcımız olacaktır, endişe etmeyiniz.

    Avare... Klasik Vaka V...
    Bu vakada Zweig gene o tarifi imkansız, yaşamadığımız bir yörede yediğimiz ancak unutamadığımız damakta kalan lezzetler gibi olan üslubunu konuşturmuş. Kısa ama verdiği mesajlarla adeta içerisinde yaşadığımız Türkiye Cumhuriyeti’ni tarif eden bir yazı. İntihar eden bir öğrenciyle günümüz Türkiye’sinin ne alakası var şimdi! Durup dururken nereden çıktı bu! Durum o kadar basit değil arkadaşlar. Eğitim sistemimiz yerlerde. Hukuk ahlakı yerine sıra dışı bir din ahlakı ile eğitim vermeye çalıştığımız öğrencilerimiz, Avrupa’daki muadillerine kıyasla oldukça cahil kalmaktadırlar. Konuyu evrime falan getirmeye çalıştığım yok. Din eğitimini elbette vereceğiz ama apaçık bir şekilde şu zamanda görüyoruz ki hukuk ahlakı verilmeyen insanlar, sadece din ahlakı ile ahlaklı ve dürüst insanlar olmuyorlar. Bizdeki sistem ezbere dayanan, yuvarlanmış hapları öğrencilerimize yutturmaya alıştığımız bir sistem. Avrupa ezberci eğitim sistemini terk edeli uzun zaman oldu. Biz ise ezberci sistemi dayatmaya ve hatta en iyi ezberi yapanı en iyi sıralamayla ödüllendirmeye devam ediyoruz. Evet, çalışkan olmak ve zeki bir kafayı test etmek gereklidir. Ama bunu tutup da ülkenin geleceğini şekillendirecek sistem haline getirmek ciddi anlamda yanlıştır. Ben ezber yeteneği çok iyi olan birisiyim. Sayısal olmayan yazılı sisteme dayalı her türlü sınavdan başarıyla çıkabilirim. Çünkü ezberleyebilirim. Ama ya sayısal sistem. Ya sayısal zeka. İşte orada afallıyorum. Ve benim de belki beden biraz daha önceki nesil de olmak üzere ezbere dayalı sistemle yetiştiğimiz için bugünkü çocukların başarısız olma sebeplerini çok iyi anlıyoruz. Daimi olarak okuyarak ve sürekli tekrar ederek anlayacakları, anlayacağımız bir sistem yerine bugün okuyup ezberlediklerimizi sınavdan sadece dakikalar sonra unutacağımız bir sistemi teşvik etmek neden? Türkiye ve benzer ülkelerdeki bu sistem, çağdaş amaçlardan uzak bir modeldir. Amaç Batı’nın eğitim standartlarını mı yakalamak yoksa çağdaş ve muasır medeniyetlerin standartlarına yükseltmek mi! Önce bunun kararını vermemiz gerekiyor. Bilgiyi tıpkı ağrı kesiciler gibi haplar haline getirip öğrencilere yutturmak, pek de zeki olmayan öğrencilere dahi diploma vermeleri, sistemi başarılı gösteriyor olabilir. Ancak muasır uygarlıklarla karşı karşıya geldiğimizde, sistemimizin ne kadar da çöp olduğu açığa çıkmaktadır. Osmanlı Devleti’nin 16.yüzyıl sonrası dönemlerine bakın. Kurulan okullar tamamen din kökenli ve ezbere dayalı eğitim sistemiyle öğrenci yetiştirmeye programlı. Kızmak yok. Hiç taviz veremem üzgünüm. Bir hata var ise bu hatayı tespit edip, eleştirerek doğrusunu bulacağız. Bakın o dönem cehalet o derecedir ki Osmanlı, Akdeniz’in dünya denizleriyle olan bağlantısını dahi bilmemektedir. Son sözlerimizi şöyle bitirelim. Tüm zamanların en büyük asker ve devlet adamlarından birisi olan Atatürk’ün o muhteşem dehası, hala daha dostlarına güven düşmanlarına korku salmaktadır. Zekasını belli bir strateji ile kullanmış ve bu konu felsefi, bilimsel, psikolojik olarak incelenmesi gereken bir husus haline gelmiştir. 19 Mayıs’a bir kala Atatürk’ü aramak yerine onun o kıvrak ve stratejik zekasını analiz ederek Türk Devlet Sistemi’ne entegre etmenin yollarını aramaya başlamak zorundayız. Zira düşman uyumamakta, yakın bir gelecekte yapacağı saldırının planlarını bir bir harekete geçirmektedir!
  • Umutsuzum, çünkü ben bir alçağım. Bu hayat yedi bitirdi beni; içimde ne varsa tüketti, yok etti. Ve ben gururumdan değil, alçaklığımdan katlanıyorum bu hayata...
    Lev Nikolayeviç Tolstoy
    İş Bankası Kültür Yayınları/ Çeviri: Mazlum Beyhan
  • 288 syf.
    ·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Chuck Palahniuk’un, ülkemizde toplatılma kararı alınan, sonra da beraat ettirilen romanı.

    “Eğer bunu okumaya niyetliyseniz vazgeçin.
    Birkaç sayfa okuduktan sonra, burada olmak istemeyeceksiniz. Bu yüzden unutun gitsin. Gidin buradan. Hâlâ tek parçayken hemen kaçın.
    Kendinizi kurtarın.”

    Palahniuk daha en başından uyarıyor bizi. Ama dinliyor muyuz? Tabii ki hayır. ‘Akıllanmaz’ doğru kelime değil, ama ilk akla geleni. Palahniuk, her kitabında yaptığı gibi sağlı, sollu kroşelerle beyninize beyninize vuruyor. Bir kez daha sisteme ve sistemin bir parçası olan bizlere verip veriştiriyor.

    ‘Spoiler’ doğru kelime değil, ama yok, doğru kelime. Buradan sonrası spoiler içerir.



    Bu seferki anti kahramanımızın adı Victor Mancini. Kendisi göçmen bir annenin, seks bağımlısı olan oğlu. Palahniuk da bir dönem terapi gruplarında gönüllü olarak yer almış ve destek olduğu kişilerden birinin ölümü üstüne destek gruplarını bırakmış. Bu olayın onu etkilediği kesin, çünkü Dövüş Kulubü’nde olduğu gibi Tıkanma’da da terapi grupları temasına rastlıyoruz. Ama Dövüş Kulubü’nde terapi grupları bir kaçış ve kurtarıcı niteliğindeyken, Tıkanma’da boka biraz daha batmanın diğer adı. Bağımlılıktan kurtulmak için on iki adım aşması gereken karakterimiz, dördüncü adımda tıkanmış kalmış. Seks bağımlılığından kurtulmak için gittiğiniz terapi gruplarında en rahat ne bulursunuz? Evet, seks. ‘İflah olmaz’ doğru kelime değil, ama ilk akla geleni.

    “Her şey bir kopyanın kopyasının kopyası gibi” misali Dövüş Kulubü’nde, haftanın hangi gününde olduğunu patronunun kravat rengine göre belirleyen kahramanımız gibi, Tıkanma’daki kahramanımızda da benzer bir durum mevcut. Ama bu sefer belirleyici kravat rengi yerine, evet, kadınlar. “Nico’nun güzel poposu mu önümde kıvrılıyor, o zaman bugün çarşamba olmalı.” Her gün bir diğerinin kopyası ise günlere farklı adlar vermenin ne anlamı var zaten?

    Victor Mancini, aynı zamanda bir süre tıp fakültesine gitmiş ama annesinin hastalığı ve bakım merkezi masrafları yüzünden tıp fakültesini bırakmış ve 18. yüzyıl temalı bir canlı müzede çalışmaya başlamış bir karakter. Karakterin tıp bilgisini, Palahniuk kendi tarzında yine mükemmel yedirmiş romana. Bu ister Dövüş Kulübü’nde Anlatıcının napalm bombası yapma konusundaki bilgileri olsun, ister Tıkanma’daki gibi birinin vücudunda bulunan ben hakkındaki tıp görüşleri olsun. Palahniuk bu işi oldukça iyi beceriyor.


    “Yüzlerce hastayı kurtaracak muhteşem bir doktor olamadım; ama bu şekilde yüzlerce sözde doktor yaratan muhteşem bir hasta oldum.”

    “Zayıfmış gibi yaparak, güç kazanırsınız. Kendinizi güçsüz göstererek diğer insanların kendilerini güçlü hissetmelerini sağlayabilirsiniz. İnsanların sizi kurtarmasına izin vererek aslında siz onları kurtarırsınız.”

    Kahramanımızın bir diğer özelliği sahte kahramanlar yaratması. Lüks restoranlarda boğulma numarası yaparak, kendisini kurtaran bu insanlara ömürlerinin sonuna kadar övünecekleri ve gurur duyacakları bir durum yaratıyor. Dövüş Kulübü’ne göre biraz farklılaşıyor bu noktada Tıkanma. Dövüş Kulübünde kahramanımız çevresinde toplanan kalabalığa “özel ve eşsiz birer kar tanesi olduğunuzu mu sanıyorsunuz, değilsiniz, hepiniz aynı pisliğin farklı lacivertlerisiniz” mesajını defalarca yüzlerine vururken, Victor ise tam tersine insanlara kendilerini özel hissetmeleri için bir fırsat veriyor. Tabii ki bundan yararlanıp annesinin bakım masraflarını da karşılayarak. Çünkü bir uzakdoğu felsefesine göre birinin hayatını kurtarırsanız, ömrünüzün sonuna kadar o insandan sorumlu olursunuz.

    “Ah şu yaşlılar. Şu insan enkazları,” diyerek annesinin bulunduğu bakım merkezindeki yaşlıların hayatlarında bulunan pişmanlıkları, korkuları ve suçları üstüne alması ve İsa’nın tekrar beden bulmuş hâli olduğuna inandığı yerler ise Victor karakterinde en ilgi çekici bulduğum kısımlardı. “İsa ne yapmazdı?” diye sürekli kendine sorarak daha da dibe vurmaya çalışırken karakterin girdiği psikoloji ve verdiği tepkiler her okuduğumda aynı etkiyi yaratıyor. Hikayenin ve bu konunun finali ise Victor’un, girdikleri kısır döngüden, sistemden biraz olsun kurtardığı insanlar tarafından taşlanarak sonu İsa’ya benzer şekilde bitmesi ile oldukça iyi bağlanmış. Bir çarmıha gerilme yok. En azından fiziksel olarak.



    "Ana babalar, kitlelerin uyuşturucusudur!”

    Kitabın benim için asıl kahramanı ise İda Mancini. Nam-ı diğer Annecik karakteri. Düşünceleri, hayata bakış açısı ve küçük anarşistlikleri ile yer yer Tyler Durden karakterini oldukça andırıyor. Romanda altını çizdiğim cümlelerin, aforizmaların ve çıkarımların büyük bir kısmı Annecik karakterine aitti. Her ne kadar genel olarak çok iyi bir anne portresi çizmese bile “sana dayatılan doğruları ve dünyayı kabul etme, kendi doğrularını ve dünyanı yarat” bakış açısı takdire şayan. Otobüsle giderken, Victor’a çevrenin resmini çizdirdiği ve ‘buralara istediğin adı verebilirsin’ dediği kısım Tıkanma’nın en sevdiğim bölümlerindendir.

    ''Çünkü öncülük yapılacak tek şey kaldı, o da elle tutulamayanların dünyası; fikirler, hikayeler, müzik ve sanat'' dedi.
    ''Çünkü hiçbir şey hayalindeki kadar güzel olamaz'' dedi.
    ''Çünkü sana hatalarını söylemek için sürekli yanında olamam'' dedi.



    Tıpkı Dövüş Kulübü ve Gösteri Peygamberi romanlarında olduğu gibi bu kitabında da, ana karakterin düzenini bozan, kaçış yollarını tıkayan ve her şeyi geri dönülemez şekilde değiştiren kadın karakterini yine es geçmiyor Palahniuk. Karşınızda Dr. Paige Marshall. Oldukça iyi bir karakter yaratılmış. Ama bir ‘Marla Singer’ değil. Zaten hiçbir karakter bir ‘Marla Singer’ değil. O yüzden bu karakter için fazla kelam etmemeyi tercih ediyorum.



    Palahniuk’un, sistemin zaaflarını ve açıklarını kullanarak, sisteme karşı duran karakterleri eşliğinde postmodernizme, sisteme, saçma alışkanlıklara, bağımlılıklara, insanların her şeye gereksiz anlamlar yüklemelerine, aileye, tüketim toplumuna ve ilişkilere taşlamalarda bulunduğu, alaya aldığı bir diğer tokatı.

    Eğer hayatınızdan memnunsanız, sistem ve kurallar olmadan yaşayamayan bir koyundan farkınız yoksa bu kitap size göre değil. Gidin. Televizyonda mutlaka beyninizi daha da uyuşturacak bir şeyler vardır. Kaçın. Hep yaptığınız gibi.


    İsa ne mi yapmazdı? İsa, kesinlikle İncil yerine böyle bir roman yazmazdı.

    İyi Tıkanmalar.
  • 3148 syf.
    Kayıp Zamanın İzinde (Özel Kutulu, 2 Cilt Takım) (Ciltli)
    Yazar : Marcel Proust
    Yayınevi : Yapı Kredi Yayınları Çevirmen: Roza Hakmen
    Yayın Tarihi 2016
    ISBN 9789750818127
    Baskı Sayısı 4. Baskı
    Dil TÜRKÇE
    Sayfa Sayısı : 3150

    Sadece anlık oluşan bir dizi halinde var olmak, bir insan için müthiş bir zaaftır şüphesiz; ama aynı zamanda müthiş bir güçtür de; bu kişi hafızanın ürünüdür ve belirli bir anın hatırası daha sonra olup biten her şeyden haberdar değildir; hafızanın kaydettiği an ve onunla birlikte o hatırada şekillenen kişi varlığını sürdürür, yaşamaya devam eder. Bizim gözümüzde var olan tek şey, hissettiğimiz şeydir, onu geçmişe, geleceğe yansıtır, ölümün kurmaca emellerini tanımayız. Zihnimiz önceden, bilinçsizce ürettiği şeyi açıkça çözümlemedikçe ya da önceden sabırla çözümlediği şeyi canlı şekilde yaratmadıkça asla tatmin olmaz. İnsan ancak hatırladığı şeye sadık kalabilir ve ancak bildiği şeyi hatırlar. Bildiğimiz gibi bir düzlem geometri vardır, bir de uzay geometrisi. Marcel Proust’un anlayışına göre de roman sadece düzlem psikolojisi değil, aynı zamanda zaman psikolojisidir. Kendi ifadesi ile ‘’ Uzayda bir geometri olduğu gibi, zamanda da bir psikoloji vardır ve düzlem psikolojisi hesapları bu psikolojide geçerli olmaz, çünkü düzlem psikolojide zaman ve büründüğü şekillerden biri, yani unutuş göz önüne alınmamıştır; gücünü hissetmeye başladığım unutuş gerçeğe adaptasyonda çok güçlü bir etkendir, çünkü içimizde sürekli gerçekle çatışarak yaşayan geçmişi yavaş yavaş yok eder. Sf:2637’’ Marcel Proust ‘’ zamanın bu görünmez özünü ayıklamaya, soyutlamaya çalıştım, ama bunu yapabilmek için deneyin devam edebilmesi gerekiyordu. ‘’ demektedir.
    Kitabımın sadece zamanın dışındaki, gerçekten yoğun izlenimlerden oluşamayacağına kadar verdiğime göre, bu izlenimleri aralarına serpeceğim gerçeklerin arasında zamana, insanları, toplumları, ulusları sarmalayan ve değiştiren zamana ilişkin gerçekler önemli bir yer tutacaktı. İnsanların dış görünüşündeki değişimlere yer vermeye özen gösterecektim; zaten bunun yeni örnekleri her an karşıma çıkmaktaydı, çünkü bir yandan geçici dalgınlıklar yüzünden durdurulamayacak kadar kesinlikle şekillenmeye başlayan eserimi düşünüyorum der (sf:3016) Marcel Proust kayıp zamanın izinde. Marcel Proust hırslı bir arkeolog gibi hafızanın her karışını eşeleyerek kendinden çok başarılı bir şekilde beslenmiştir. Kayıp Zamanın İzinde sadece kendi yaşamındaki ani değişimleri, ailesini, mekanları, dostluklarını, ilişkilerini, itiraf edebildiği ve edemediği hazları, hoşlandığı ve tiksindiği şeyleri değil, insan ruhunun gizemli ve incelikli arayışlara girişerek değer verdiği, hakir gördüğü gömdüğü ve kazıp çıkardığı, bağdaştığı ve bağdaşmadığı, geçen zamana rağmen hafızada baki kalan görüntüleri bile sanat yoluyla görkemli bir biçimde yeniden yaratmıştır. Bu uzun romanı okurken tam işte yaklaştım dediğiniz noktada bir adım atıp zamanın içinde yol alırken bir bakarsınız ki zaman hemen arkanızdan sizi takibe başlamıştır. Gerçek bir zamanın sanatsal yaklaşımının nefesini ensenizde hissedersiniz. Romanın zamanı biçimsel bir yaratıcıdır.
    Yazarın eseri, okura sunduğu bir görme aygıtına benzer; okurun o kitap olmasa kendinde belki fark edemeyeceği şeyleri görmesini sağlar. Kitapta söylenenleri okurun kendinde tanıması, kitabın gerçekçiliğinin kanıtıdır; bunun tersi de bir ölçüde doğrudur, iki metin arasında ki fark, çoğu kez yazara değil, okura atfedilebilir. Görünmezliğe ulaşmak, romanın varlığını unutturmak, kendini kitap okuyormuş gibi değil de, bir anlığına da olsa, yaşamın yerine geçmeyi başaran bir kurmacada yaşıyormuş gibi hissetmek Proust’un Kayıp Zamanın izinde romanın da doruk noktasındadır.
    Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcının sadece iki defa isminin geçtiği yaklaşık yüzatmış karakterden oluşan hayali bir Balbec seyahatlerinde ya da baloda ki herhangi bir olayın gelişim süresinde romanını okurken anlatıcının önümüze kesin bir yer ve olayın ya da gelişimi size anlatmadıkça gelecekteki olayların kavranması hemen hemen imkansızdır. Anlatıcı geriye dönük olarak kurduğu geçmiş ve şimdiki zaman ile birlikte geleceğe baktığı ve anlattığı birey olarak kendi iç hafızası beklide romanın boşaltım sürecindeki mekanıdır. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcısı kendi bilincinde ağrılı bir doğum sancısı gibi gerçeklikleri sindirmek ister. Roman boyunca duyacağınız sesi kırılgan ve üzüntülü bir yapıya sahiptir.Bu tuhaf ses sahibinin çektiği acıları beklide bir ölçüsüdür. Mme de Guermentes Bloch’u ilk gördüğü günün üzerinden en az yirmi yıl geçmiş olan bir baloda ( ki bu balo üç yıl öncesine ait olarak anlatılıyor sf:3056 ) zaman ve roman akışında yazılma süresine dair benim görebildiğim tek ipucu olmuştur. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcının geçmişinin görüntülerini sunarken seçtiği imgeler ve malzeme ile keyfi beklide hafızam zayıf diyerek gerçeklikten uzak tutmaya çalışmıştır. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust şunu ifade etmesini bu düşünceme uygun bulduğumu belirtmek isterim ‘’ Ülkem adına gurur duyarak şunu belirtmem gerekir ki, tek bir gerçek olayın, tek bir gerçek kişinin yer almadığı, her şeyin anlatımım gereği tarafımdan uydurulduğu bu kitapta… sf: 2931’’ Evlilikler ölümler ve psikolojik gelişimler ile ilerler. Zamanın herhangi bir noktasına yönelen bilinç ruhumuzla birleşip kurgusal zenginliğini sunar bize. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcının geçmişe dönük hafızasını ince bir ipe sermiştir. Albertine ile yaşadığı dönem kendi hafızasının zalimce itirafları ile doludur. Üç boyutlu bu perspektif açımasızca sorgular anlatıcıyı. Sonuç her ne olursa olsun gerçeklik sımsıkı kalmış bir yüzey oluşturur. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust ifadesi muhteşemdir ‘’İşte bu yüzden, eserimim tamamlayacak vakti bulabilirsem, her şeyden önce insanları birer hilkat garibesine benzetme pahasına da olsa, mekanda kapladıkları kısıtlı yere karşılık, zaman içinde çok büyük, ölçüsüzce uzatılmış bir yer kaplayan varlıklar olarak tasvir edecektim kesinlikle, çünkü insanlar, yıllara dağılmış devler misali, yaşamış oldukları, sayısız günden oluşan, birbirlerinden uzak dönemlerin hepsine aynı anda değerler.’’Duyguları ve zekası, geçmiş ve gelecek ile sürekli yer değiştirir. Zeka ya da duyguların dönüşümleri roman boyunca önce yada sonra olması arasında gidip gelirsiniz. Bilinç akışındaki duygularının ifadesi ve selzenişleri zaman zaman merhamet duygusu ile kaplıdır.
    Uzun zaman, geceleri erkenden yattım. Bazen daha mumu söndürür söndürmez, gözlerim o kadar çabuk kapanıverirdi ki ‘’ uykuya dalıyorum ‘’ diye düşünmeye zaman bulamazdım. Aradan yarım saat geçtikten sonra da, artık uykuya geçme vakti geldiği düşüncesiyle uyanırdım… Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust giriş cümlesi hatta sayfaları demek gerek ki beni çok etkiledi. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcısına daha en başından zamanın farklı dizilerini hissettirmeye başlar. Dış dünya ya da nesneler dediğimiz şey onların yansıması ile oluşan bilinç ifadesidir beklide. Kayıp Zamanın İzinde geçmişe dönük zamanların şimdiki zamana ya da geleceğe olan aktarımlarının ipuçları verilmeye başlamıştır. Bir olguyu şimdi olarak yaşadığımız anda geçmiş olarak kavramakta çok zorlanırız. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust’un uyuyan kahramanı ya da uyumak için uyanan kahramanı ancak uyanınca tekrar açılmış zamanın düzenine girer özgürlüğü sona erer. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcısı hiçbir şey bilmeden aşama aşama öğrenir ve aktarır. Kendiniz ile ilgili geçmişe bakarak güçlü hafızanız ile olaylar hakkında bir şeyler öğrenmek mümkün müdür? Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust bunu hafızam çok zayıftır aslında diyerek geçmiş zamanına başka bir kişi gibi bakmaktadır. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcısının; Gilbert Swann’a olan aşkı ( Daha sonra öğrendiğinde ise Gilbert Swann kendisine aşıktır.) Albertine’i olan tutkusu ( Albertine’i sonrasında ona olan bakış acısındaki farklılıklar ) Guermantes düşesine olan aşkı ( Kendisine ulaşılmaz olmak tutkusunu ulaştığında yenmesi ) Stermaria olan aşkı ( evlenmesi ile yok olması sanki aynı anda gerçekleşir) hiçbir şey bilmeden öğrenip aktarma sürecine örnektir.

    Bizi sıkan, önümüzde olanlardır çoğunlukla, bize acı çektirdiğinden dolayı gözümüzden bile sakınırız onu, bize güzel görünüyorsa yanılmışız demektir, geçip gidenleri görmede. Biz gelecekle katlanır duruma getirmek isteriz şimdiyi, bu yüzden onu düzene koymaya gücümüzün yetmediğini düşünürüz, evet, bir kez bile ona ulaşamayacağımızı düşünürüz boyuna. Her kişi kendi düşüncelerine bakar: Bütün geçmişle ya da gelecekle uğraşır, onu yakalamak için sürdürür düşünme eylemini durmadan. Çağımızı düşünmeyiz, ondan bir nesne alıp öğrenerek, geleceğe eklesek bile. Şimdiki çağ eriğimiz değildir: Geçmişle şimdiki çağ araçlarımızdır, yalnız gelecektir ereğimiz. Böyle yaşamıyoruz, yaşamayı umuyoruz, biz mutlu olmaya çalışan kimseleriz, oysa bu durumumuzu korudukça mutsuz olacağımız besbelli kaçınamayız ondan.

    VEDA: YAS TUTMAK YASAK
    Erdemli insanlar nasıl sessizce göçüp gider,
    Ve ruhlarına, hadi bakalım, diye fısıldarsa;
    Kederli dostlarından bir kısmı ‘’ İşte nefes durdu, ‘’ der,
    ‘’ Hayır, daha değil, ‘’ derken bir kısmı da;

    Tıpkı öyle eriyelim biz de, sessizce;
    Sel gibi gözyaşları, fırtınalı iç çekişler olmasın.
    Mutluluğumuza saygısızlık etmeyelim bence,
    İnancı tam olmayanlara aşkımızı açmayalım sakın.

    Zarar ve korku getirir yerküre sarsıntısı;
    Nedir, ne oldu diye herkes sorar durur;
    Oysa gökkürenin sarsılması
    Çok daha büyük ama zararsız olur.

    Ayın altındaki aşıkların basit aşkı da işte
    (Ki özü bedendir), ayrılığa dayanamaz;
    Çünkü uzak düşer aşkı oluşturan öğeler de
    Bedenler birbirinden ayrılır ayrılmaz.

    Oysa, öyle arıtılmış bit aşkımız var ki bizim,
    Nasıl bir şey, biz bile bilemiyoruz;
    Öyle bir güvenimiz var ki aklına birbirimizin,
    Gözler, dudaklar, eller uzaktaymış aldırmıyoruz

    Ruhlarımız da aslında tek olduğundan,
    Ayrılmaz asla, ben gidince şimdi;
    Uzar gider yalnızca, hiç kopmadan,
    Hava inceliğinde dövülmüş altın gibi.

    Bir değil iki olsalar da, aynı,
    Sağlam bir PERGELİN iki ayağı gibidirler:
    Senin ruhun, sabit ayak yani,
    Hiç oynamaz, öteki kımıldamazsa eğer.

    Sanki merkezde durur ama her zaman
    Öteki uzaklara giderse de,
    Eğilip kulak kabartır ardından,
    Ve döndüğünde doğrulur yine.

    İşte böyle olacaksın benim için de sen:
    Öteki ayak gibi, ben ayrılıp gitsem de,
    Sen sağlam durdukça, şaşmayacak dairem;
    Başladığı yerde bitecek her seferinde.

    Bu şiir, John Donne’ın ve dönemin en ünlü şiirlerinden biri. Ayrıca, eleştirmenlerce de, metafizik şiirin en iyi örneklerinden biri olarak göşterilir. John Donne bu şiiri karısı Anne More için yazdığı öne sürülmektedir.

    Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust şu cümlesi ‘’ Şüphesiz sevdalı, arzularının, özlemlerinin, hayal kırıklıklarının ve tasarılarının birbirini izleyen icatlarıyla tanımadığı bir kadın hakkında koca bir roman yazdığında, normal bir erkeğin aşkı da, PERGELİN epey açılmasına sebep olur.’’ Bu şiiri hatırlattı bana…


    Proust insanları iyileştirme sanatının çok ciddiye alındığı bir ailede dünyaya geldi. Babası doktordu ve tipik ondokuzuncu yüzyıl fizyonomisine sahip yapılı, sakallı bir adamdı. Otoriter bir görünüşü, karşısındaki insanın kendini ödlek gibi hissetmesine yol açan delice bakışları vardı. Ahlaki üstünlüğü bedeninden taşıyor gibiydi; bu yalnızca tıbbı meslek edinmiş kişilere özgü bir şeydi; hafif öksürükten ya da apandisitten şikayetçi olan her insan onların toplumdaki değerlerini tartışmasız kabul ediyor, bu da daha az değer verilen meslek edinmiş kişilerde nahoş bir gereksizlik hissi yol açıyordu.
    Şüphesiz, Marcel babasının yanında kendinin değersiz hissetmiş, onun başarılarla dolu yaşamındaki tek bela olarak değerlendirmiştir. Proust, ondokuzuncu yüzyılın sonlarında yaşayan bir buruva ailesinin üyelerince normal diye nitelenebilecek bir meslek edinmek için en ufak bir istek duymadı. İlgi duyduğu tek şey edebiyattı ama belki de çok genç olduğundan, yazmaya pek istekli görünmüyor ya da bunu beceremiyordu. İyi bir oğuldu; bu nedenle ailesinin onayladığı bir meslek edinmeye çalıştı. Dışişleri Bakanlığına girebilir, avukat ya da banker olabilirdi. Louvre müzesinde çalışabilirdi. Sonunda kariyer yapmanın zor bir iş olduğunu anladı. Bir hukuk müşavirinin yanında iki hafta çalışmak ona ölüm gibi gelmişti. ( En umutsuz anlarımda bile, bir hukuk bürosunda olduğu kadar büyük bir dehşete kapılmadım ), Paris’ten ve sevgili annesinden ayrılması gerektiğini anlayınca da diplomat olma fikrini bir kenara bıraktı. Giderek umutsuzluğa kapılan yirmi iki yaşındaki Proust şöyle soruyordu: Ne avukat, ne doktor ne de rahip olmaya karar verebiliyorum; peki geriye ne kalıyor?
    Belki de Kütüphaneci olmalıydı. Mazarine kütüphanesinde ücretsiz olarak çalışmak için başvurdu ve işe kabul edildi. Aradığını orada bulması mümkündü ama kütüphane Proust’un ciğerleri için biraz fazla tozluydu. Hastalık bahanesiyle ard arda uzun izinler almaya başladı; izin günlerini bazen yatakta, bazen tatilde, nadiren de yazı masasının başındaydı. Sıkıntıdan uzak yaşıyor, akşam yemekleri veriyor, çay içmek için dışarı çıkıyor, su gibi para harcıyordu. Babasının bu durumdan ne kadar rahatsızlık duyduğunu tahmin edebiliyoruz; o, sanata, hiçbir zaman ilgi duymamış, pratik bir adamdı. Marcel uzun süre haber vermeden işe gitmedi; kütüphaneye bir kez ya uğruyor ya uğramıyordu. Sonunda zaten gereğinden fazla hoşgörü göstermiş olan kütüphane yöneticileri onu, işe girdikten beş yıl sonra işten çıkardılar. Böylece Marcel’in hiçbir zaman doğru düzgün bir meslek sahibi olamayacağı, yalnızca düşkırıklığına uğramış babası için değil, herkes için açıklık açıklık kazanmıştı; o edebiyatla zevk için uğraşıyor, bundan herhangi bir kazanç elde etmeyi beklemiyordu; bu nedenle de yaşamının sonuna kadar ailesinin parası ile geçinecekti.
    Bu gerçek dikkate alındığında, Proust’un edebiyat konusunda hırslı olduğunu görmek şaşırtıcı. Annesi ve babası öldükten, kendisi de nihayet romanı üzerinde çalışmaya başladıktan sonra proust hizmetçisine şöyle içini döküyordu:
    ‘’ Ah, Celeste, keşke babamın hastalarıyla uğraşırken duyduğu güveni duyabilsem kitap yazarken. ‘’

    Bunları okuduktan sonra bende oluşan düşüncem ‘’Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust; kayıp zamanın izinde diyerek, boşa geçen zamanımı kastetmektedir? Veya aslında hiçbir zaman, boşa geçmiş zaman değildir aslında; bilmediklerimiz, öğrenemediklerimiz, gözlemleyemediklerimiz mi bize bu hissi verir? Her okuyucu kendi payına çıkarması gerekeni kendinde bulması gerekir diye bize bir paradoks mu bırakmıştır? Beklenmedik ve kaçınılmazı görebilmek?’’

    KAYNAKLAR:
    Marcel Proust - Kayıp Zamanın İzinde (Özel Kutulu, 2 Cilt Takım) (Ciltli) Yapı Kredi Yayınları 4. Baskı
    Samuel Becket – Proust Metis Yayınlar 4. Baskı
    Mario Vargas Llosa – Genç Bir Romancıya Mektuplar Can yayınları 2. Baskı
    Marcel Proust – Edebiyat Ve Sanat Yazıları Kredi Yayınları 1. Baskı
    Alain De Botton – Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir Sel Yayınları 5. Baskı
    GILLES DELEUZE – Proust ve Göstergeler Alfa Yayınları 1. Baskı
    Blaise Pascal – Düşünceler Say Yayınları 5. Baskı
    John Donne – Yapı Kredi Yayınları (Kazım Taşkent Klasik Yapıtları Dizisi ) 1. Baskı
  • 296 syf.
    Öncelikle bu kitap ile tanışmama vesile olan ve kitabı bana hediye eden Selman Ç. sana buradan teşekkürlerimi bir kez daha sunuyorum.. Var ol. :))))))) hahaha

    Konuya nasıl giriş yaparım, bu nasıl bir inceleme olacak inanın hiçbir fikrim yok. Duygularımı bir köşeye atıp daha nesnel yazabilmek isterdim aslında ama sanırım başaramayacağım.

    Yazarımız psikoloji eğitimi almış ve bu kitap onun henüz ilk eseri. İlk olmasına rağmen aslında ben başarılı da buldum diyebilirim. Ama bazı yerlerinde iyice pembe diziye kayıyor onu da söylemezsem olmaz. Freud, Jung, Gazali gibi büyük kişilerden de yer yer bahsediyor kitap. Hatta aslında kitapta olan psikiyatristler bunları temsil ediyor gibi. Yarış halindeler sürekli.

    Şimdi sadece karakterler hakkında ufak bilgiler vereceğim çünkü kitapta öyle bir kurgu var ki burada içine gireceğim her şey bana göre spoiler olacaktır.
    Pars ve Asil adında alanında uzman, dünya çapında tanınmış iki tane psikiyatrist ana konuda yer alıyor. Bilgilerini kötüye mi kullanıyorlar iyiye mi artık onu okuyanlar görecektir. Bu psikiyatristler ile bir şekilde yolları kesişen ya da kesişmek zorunda kalan Celal, Serap ve Yusuf karakterleri üzerinden de konu ilerliyor. Her karakter için daha sonradan ayrı bölümler de var.

    Yusuf... :(
    Ah o yusuf beni bitirdi. Benim için kitabın en güzel ve en anlamlı bölümü onun hayatıydı. Salya sümük ağladım şaka yapmıyorum baya baya ağladım. İçinde bulunduğum durum mu beni bu kadar etkiledi yoksa yazar mı çok iyi iş çıkarmış bilemiyorum. Hatta en az 3 kere okudum. Yusuf bendim. Bilmiyorum her okuduğumda onda kendimi buldum. Gerçi Selman da Yusuf bendim diyor orası ayrı tabi.

    Bazı kitapların okunma zamanı olduğuna inanırım. Eğer hayatımın farklı bir döneminde bu kitabı okusaydım belki de bu kadar etkilenmezdim bilemiyorum. Şu an emin olduğum tek bir şey var: “Kitap beni kendimle buluşturdu...“
    Hadi oradan abartma dedim içimden belki de abartıyorumdur aman bilemedim de.

    Buradan sonra biraz daha duygusal olacağım. Hatta size ne alaka dediğiniz bir şarkı linki bırakayım buraya. Çünkü şarkı size anlamsız gelse bile kitabı okuduğum saatler boyunca hep bu şarkıyı dinledim. Ama cidden size anlamsız gelecektir.... :P
    https://youtu.be/zpdEbOWe4Qg

    Yazar karakterlerin duygularını o kadar iyi anlatmış ki okurken gerçekten yaşıyorsunuz. Bazı bölümlerde cidden çok ağladım. Kitap tamamen bir senaryo gibi sanki bir film izledim. Eminim hayatı yolunda gitmeyen kim okursa bu kitabı etkilenecektir. Ama eğer halinizden çok memnunsanız ve ruhsal olarak hiçbir probleminiz yoksa size basit gelebilir kabul ediyorum.

    Çok beğendiğim yerleri paylaşmak istiyorum izninizle. Hesabım kapalı olduğu için alıntılara yer veremedim. Bundan sonrasını istemeyen okumayabilir.

    -Ölmek büyük bir nimettir. Sonsuza dek yaşayacağımızı düşündüğümde çıldıracak gibi oluyorum. Aklım iflas edecek gibi oluyor. Buruşacak olan derimin, bir köpek dili gibi sarkacağını düşündükçe kendimi yakasım geliyor. İnsanlara katlanmak, acılara rağmen yaşamak zorunda olmak ve hiçbir şeyin son bulmayacağını bilmek insanlığın en büyük ıstırabı olurdu. Ölüm iyi ki var. Bu yüzden mutluyum. Yaşayan mutsuzlar için, iyi ki ölüm var!

    -İşte burası en beğendiğim yerlerden biri!
    İnsanlığın varoluş kaynağı sorulardır. Benim sorularım, benim varoluşumun değil, aksine yok oluşumun sorularıydı. Cevaplara biraz yaklaşmak, bir teselli ikramiyesi gibi varlık katıyordu hayatıma. Kendime yetemiyordum. Kendime acıyordum. Kendime kızıyordum. Kimdim ben? Kim için yaşıyordum? Tanrı var mıydı? Varsa ben neydim? Tanrı tüm boşlukları dolduracak kadar her yerdeyse, o zaman ben neredeydim? Tanrının elinin içinde mi, yoksa elinin tersiyle ittiklerinde mi? Neredeydim ben, hangi taraftaydım? Dünyada nereye nokta olarak konulmuştum? Kimin cümlesine noktaydım? Kimin hayatına noktaydım? Zaman, akrep ile yelkovanın kovalamacası mıydı sadece? Yelkovan mıydım? Kimi kovalıyordum? Hangi hayata yetişmeye çalışıyordum? Hangi zamana, hangi insana, hangi ölüme? Kime? Zaman ben miydim yoksa? Aldığım nefes miydi? Niye öldürdüm? Kim için? Kendim için mi? Neden acımadım? Neden kaybettim? Neden düştüm?

    -İnsan belirli yolda ne kadar hız yaparsa heyecanını da bir o kadar bariyerlere sürte sürte azaltıyor. Bazı heyecanları çok çabuk tüketiyoruz. Fakat benim tüketebileceğim herhangi bir heyecanım olmadı. En büyük eksikliğim bir ailemin olmamasıydı belki de. Benimle gurur duyacak ebeveynlerimin yaşıyor olmamasıydı. Bir dostum da yoktu mesela. Bir aşkım da. Haliyle ortada paylaşacak bir sevinç, bir gurur olmayınca heyecan da olmuyordu. Kupkuru yaşıyordum. Geceden başlayıp sabahı zor eden ideallerime sarılıyordum. Başka türkü yaşamın bir gayesi kalmıyordu. Bana biçilen bir kader elbisesi üzerime dar geliyordu; ancak hiç isyan etmedim. Razı geldim, işittim ve itaat ettim. Belki de bu yüzden heyecansız olmama rağmen hayata dair tüm ümit edişlerimi biriktirmeye devam ettim.

    -Ne ölebildim ne de yaşayabildim. Ölümle yaşam arasında ucu bucağı belli olmayan bir Araf’taydım. Nereye koşarsam koşayım vardığım bir nokta olmuyordu. Kısır bir döngü içerisinde günleri eritmekten başka yapabildiğim herhangi bir şey yoktu. Zamanın çıldırtıcılığı ve çağın bohemliği içerisinde Araf’ta olmak kimileri için bir sığınma limanı iken benim için cehennemden farkı yoktu..
  • 336 syf.
    ·18 günde·9/10
    Daha önce bu tarz psikolojik kitaplar okumamıştım. Psikolojik kitaplara okuduğumdan etkilenip yazdığım kitabıma da yansıtırım diyerek genelde temkinli yaklaşıyorum. Tabi bu kitap benim yazdığım tarzdan farklı olması sebebiyle beni etkilemekten çok daha fazlasını yapıp ufkumu açtı. Konusu sandığımız gibi bir olay örgüsü çerçevesinde psikolojik durumlar ve çıkarımlar değil, bir psikiyatristin hayatı boyunca mesleğini icra ederken başına gelen en ilginç vakaların derlemesi. Bu yüzden içerisinde yer yer tıp ve psikoloji terimleri var. Dili ve anlatımı ağır ve anlamadığım terimlerle dolu diye bir yanılgıya düşmeden şunu da belirteyim ki Dr.Gary Small bizler için bu terimleri itinayla açıklamış.
    Beni cezbetmesinin sebeplerinden biri de gerçek olaylar olmasıydı. Okuduktan sonra da vay be dedim sanırım. Hala çok ilginç bulduğum kısımlarını etrafımdakilerle paylaşıyorum. Su zehirlenmesi desem büyük ihtimalle birçoğumuz bunun suda vücudumuza zararlı bir bakteri veya virüs yüzünden olduğunu düşünürüz ama bunun sebebi vücudumuza yararlı bir mineralmiş. Bu ve buna benzer ilginç ve yer yer tuhaf olaylarla dolu bir kitap. Zaten arka kapak yazısında az da olsa bahsedilmiş olaylar ilgimi çekmeye yetmişti ama emin oldum ki içindekiler daha ilginç olaylardı.
    Dikkat edersek yazar kısmında iki isim görüyoruz: Gary Small ve Gigi Vorgan. Dr. Small zaten bildiğimiz üzere olayları yaşayan psikiyatristimiz. Gigi Vorgan da Dr. Small’ın eşi. Yazma konusunda yetenekli olmasından dolayı kocasına yardım etmesiyle bu kitabı şu anda okuyabiliyoruz. Daha fazlasını zaten kitapta okuyacaksınız. Nasıl evlendiklerine ve nasıl tanıştıklarına yer verilmiş.
    Elimde 2.baskısı olmasına rağmen 60.baskısı ve değişen rengiyle NTV yayınları aracılığıyla raflarda bulunabiliyor. Ben olabildiğince eski baskısını bulmaya çalışmıştım, genelde yaptığım bir şeydir bu. Her neyse lafı fazla uzatmadan okuduktan sonra dediğim tek söz şuydu: Zihin ne muhteşem bir tasarım harikasıdır. Gerçekten düşündüğümde birçok hastalığımın sebeplerini zihnimde olduğunu gördüm.
    Sözün kısası benim için rafımın en değerlilerinden oldu artık. İyi ki okudum dediğim ve gelecekte bir daha okuyacağım dediğim bir kitap daha oldu böylelikle. Bu yazıyı kitabında başında da yer verilen bir Woody Allen sözüyle bitirelim. “Ah şu modern psikanalistler yok mu! Dünyanın parasını alıyorlar insandan! Benim zamanımda beş Mark’a Freud’un kendisi tedavi ederdi sizi. On Mark’a hem tedavi eder hem de pantolonunuzu ütülerdi. On beş Mark’a Freud’un kendisini tedavi etmenize izin verirdi… ki buna istediğiniz iki çeşit sebze de dahil olurdu.”
    Blogumda da incelediğim ilk kitap oldu.