• 143 syf.
    Adı Bahtiyar, Ah Ulan Rıza, Ayrılığın Hediyesi, Başım Belada, Beni Düşün Unutma, Bir Veda Havası, Dağlarda Kar Olsaydım, Giderim, Hani Benim Gençliğim, Hayat Nedir Anne, İntihar Mavi, Nalan, Nerden Bileceksiniz, Suphi ve daha niceleri... Kendi sesinden şiirlerini dinlediğimiz gibi bir çok sanatçıdan da şarkılarını dinledik... Aşkı hissettirmek zordur ama aşk acısını hissettirmek daha da zordur... Yusuf Hayaloğlu bunu başarabilen bir şair...
  • Ah ulan Rıza, aman ya pardon, ah ulan Fatma hanım. Beni anlamadınız ona yanarım. Bende fırsat olacak da uyumuycam ha. 😀😀😀 Fatma Aydıner
  • "Ah ulan Rıza... Bu mahallenin,
    Nesini beğenmedin de öte yere taşındın?" Yusuf Hayaloğlu
  • ...
    Neyse, bunlar derin mevzu...
    Anlaşıldı, bu herif artık gelmeyecek.
    Ufaktan yol alayım
    Anam evde yalnız, şimdi merağından ölecek!..

    Gittim, vurup kafayı yattım;
    Rüyamda gördüm, gülümseyerek geldiğini.
    Ne bilirdim, yolda kamyon çarpıp
    Hastaneye kavuşmadan can verdiğini!..

    Vay be Rıza!..
    Sonunda sen de düşüp gittin Azrail'in peşine!
    Dün, boşuna günahını almışım,
    Ne olur, kızma bu kardeşine!
    ...
  • Peki, beni kim kızdıracak,
    Kim zar tutacak, kim ağzını şapırdatacak?
    Peki, beni bu köhne dünyada
    Senin anladığın kadar kim anlayacak?

    https://youtu.be/H_O7wj2nzyI
  • Eğer uyku girmiyorsa gözlerimize bizim de bir sebebimiz var elbet.
    Ah Ulan Rıza
    Neden hala gelmedin..
  • "Ah ulan Rıza!" Yusuf Hayaloğlu
  • Bilal 25 yaşında yakışıklı bir gençti. Adını dedesi koymuştu, Bilal-i Habeşi gibi olsun diye. Evet sesi Hz. Bilal gibi güzeldi, fakat sesini helal olmayan yerlerde kullanıyordu Bilal.
    Konservatuvar öğrencisiydi.. Tek hayali büyük bir şarkıcı,

    popstar olmaktı. Öyle güzel sesi vardı ki, şarkı söylemeye başlayınca bütün üniversite başına toplanır Onu dinlerdi..

    Okulda neredeyse çıkmadığı kız kalmamıştı. Herkes Onun karizmasına hastaydı. Böylesine gözde olmak Bilal'in hoşuna gidiyordu..

    Bir gün okulun bahçesinde arkadaşları ile oturuyordu.
    Yanlarından baştan başa edep timsali bir kız geçiyordu.
    Şöyle bir konuşma geçti;

    -Ahh ulan ah! Şu kızı bir tavlayamadık,.
    -Ne inatçı bir kız.
    -İnatçı olduğu kadar da güzel..

    Bilal hem konuşulanları dinliyor, hemde daha önce görmediği bu kızı süzüyordu. Üzerinde ayağına kadar inen bir pardesü, omuzlarına düşmüş başörtüsü ve edebi ile yürüyordu başı önünde. Bilal atıldı ortaya ;

    -Hadi iddiaya girelim, ben bu kızı tavlarım.
    -Yapamazsın heveslenme.
    -Hiç kimseyle konuşmaz O.
    -Olsun ben tavlarım diyorsam tavlarım.

    Ertesi gün Bilal, adını bile bilmediği kızı takip ediyordu. Onu tek başına otururken yakalayınca hemen yanına gitti.

    -Af edersiniz, biraz konuşabilir miyiz?
    -Sizinle konuşmam uygun değil, diyerek kalktı yerinden kız.

    Bunu birkaç kere denedi olmadı. Artık arkadaşları Bilal ile dalga geçmeye başlamışlardı. Kafaya koymuştu Bilal, arkadaşlarına rezil olmamak için her şeyi yapardı. Başarılı olamayınca arkadaşlarına "Ben kızı tavladım, utanıyor. Gizli kalsın istiyor" falan gibi yalanlar söylemişti. Ama inanmadılar, kanıt istediler. Bilal'in aklına harika bir fikir gelmişti..

    Ertesi gün kızı yine tek başına otururken yakaladı, ve konuşmak istediğini söyledi. Kız kalkıp gidecekken "Ben NAMAZ kılmak istiyorum, bana öğretir misin" dedi. Kız durakladı. Bilal'e döndü.

    "Hiç erkek arkadaşınız yok mu namaz kılan. Ben yardımcı olamam kusura bakmayın.. Bir imamın yanına gidin".

    Yine gitmeye hazırlanırken Bilal "ALLAH RIZASI için" dedi.

    Kız artık adım atamazdı. Çünkü Rıza denmişti. Bilal bir çay bahçesinde oturup konuşmayı teklif etti. Mecburen kabul etti kız. Oturdular. Önce adını sordu. Adı Rabia'ydı. Ne de güzel ismi vardı. Ama hiç yüzüne bakmıyordu. Bilal bu durumdan rahatsız oluyordu.

    Onlarca kız kendinin peşinde koşarken bu kıza ne oluyordu da yüzüne bile bakmıyordu. Rabia sanki bir alim gibi Bilal'e namazı anlatıyordu. Oysa Bilal'in kafası başka yerlerdeydi. Tuzaklar kuruyordu. O sırada sıcak çayı eline dökmüş gibi yaptı ve can havli ile (sözde) yanan elini sallamaya başladı. Panik olmuştu Rabia. Onun bu halini görünce farkına bile varmadan "birşey oldu mu" diyerek elini tuttu. Tam o sırada ağaçların ardında gizlice bir poz patladı.

    Ve ertesi gün. Bilal ve arkadaşları oturmuş kahkaha ile gülüyorlardı. Arkadaşları "Helal olsun sana, nasıl da ayarlamış kızı. Biz de kızı namuslu bir şey sanırdık. "El ele göz göze" diyerek hayretler içinde resme bakıyorlardı. Kısa sürede tüm okul duymuştu bunu. Okulun en dürüst bilinen kızı, bir erkekle çay bahçesinde el ele, göz göze yakalanmıştı.

    Ve Rabia. Söylentileri duyunca beyninden aşağı kaynar sular dökülmüştü. Herkes kendisi ile dalga geçiyordu. Nasıl olmuştu bu. Nasıl da inanmıştı. Bilal'i buldu hemen, yanına gitti. Bu defa gözünün içine bakıyordu Bilal'in. Hem de ne bakış. Bilal erimişti bu bakışlar karşısında. Konuşmuyordu Rabia. Ama bakışları feryad ediyordu. Konuşmadan ayrıldı oradan.

    Bir gün. İki gün. Üç gün derken tam bir hafta olmuştu Rabia okula gelmiyordu. Bilal'in gözü her yerde Onu arıyordu. Çünkü o bakışı hiç unutamıyor, rüyalarına giriyordu. Bulmalıydı Rabia'yı. Özür dilemeliydi. Çünkü AŞIK olmuştu.

    Uzun uğraşlar sonucu buldu Rabia'yı. Evinin kapısını çaldı. Rabia karşısında Bilal'i görünce ne yapacağını şaşırmıştı. BUYRUN dedi başını eğdi. Bilal hiç lafı dolandırmadan

    "Benimle evlenir misin Rabia" dedi.

    "Bu kez ne tuzaklar kuruyorsun" diyerek kapıyı suratına kapatmıştı Bilal'in.

    Vakit ikindi vaktiydi. Rabia namaz kılmak için ezanı bekliyordu. Ve bir ses yükseldi ilerideki minareden. Bu nasıl bir sesti böyle. Öyle içten öyle güzel okuyordu ki insanı mest ediyordu. Sanki Bilal-i Habeşi'yi dinliyordu Rabia. Ezan bitmişti. Ama doymamıştı Rabia. Tekrar tekrar dinlemek istiyordu ezanı. Sonra minareden bir ses geldi. Bilal'di bu. Şöyle diyordu.

    "Rabia! Her şer'de bir hayır var derler. Bunlar olmasaydı ben Namaz'a başlamış olmayacaktım. Senin o bakışın beni doğru yola iletti. Ne olur Mirac'ta hediye edilen namaz hürmetine affet beni. Okunan ezanlar hürmetine affet beni. "

    Gözyaşları içinde camiye koştu Rabia. Birkaç kişi vardı zaten cemaat olarak Bilal de içlerindeydi. Bitirmelerini bekledi. Namaz bitmiş herkes dağılmıştı. En son Bilal çıktı kapıdan. Rabia koştu yanına.

    "Keşke bütün herkese duyurmasaydın bütün bunları".

    "Özür dilerim, arkadaşlarla iddiaya girmiştik. Ahmaklık ettim" dedi Bilal.

    Rabia: "Hayır onu demiyorum. Minarede söylediklerin".

    Bilal hiçbir şey anlamıyordu. "Ben ezan okudum, bunda ne var ki".

    Şaşkınlık sırası Rabia'daydı. Yoksa hayal veya rüya mıydı duydukları.

    "Ne söyledim ki Rabia" diye sordu Bilal, duyduğu her şeyi anlattı.

    Bilal şaşkınlık üzerine şaşkınlık yaşıyordu. Rabia'nın söylediği her şey ezandan sonra ellerini açıp minarede yüreğinden ettiği dualardı. Nasıl duymuştu bunu Rabia. Elbette ki Alemlerin Rabbi olan ALLAH duyurmuştu. "Hamd olsun Alemlerin Rabbi'ne" dedi. Ve olanları Rabia'ya da anlattı. Artık ikisi de biliyordu ki ALLAH onları birbirine yazmıştı.

    Bilal tekrar sordu "Rabia herşeyi unutup benim helalim olur musun" dedi.

    Rabia gülerek "Akşam bize gel babam versin cevabını" diyerek
  • ...


    Rüyamda gördüm, gülümseyerek
    geldiğini.
    Ne bilirdim, yolda kamyon çarpıp
    Hastaneye kavuşmadan can
    verdiğini! ..
    Vay be Rıza! ..
    Sonunda sen de düşüp gittin
    Azrail'in peşine!
    Dün, boşuna günahını almışım,
    Ne olur, kızma bu kardeşine!
    Öğlen kahvede söylediler, Rıza öldü,
    dediler
    Ne kolay söylediler!
    Sanki dev bir taş ocağını
    Kökünden dinamitleyip üstüme
    devirdiler!
    Ah dostum... o kocaman gövdene
    O beyaz kefeni nasıl kıyıp giydirdiler?
    O zalim tabutun tahtalarını
    Senin üstüne nasıl böyle çivilediler?
    Yani sen şimdi gittin, yani yoksun,
    Yani bir daha olmayacak mısın?
    Yani bir daha borç vermeyecek,
    Bir daha bira ısmarlamayacak mısın?
    Peki, beni kim kızdıracak,
    Kim zar tutacak, kim ağzını
    şapırdatacak?
    Peki, beni bu köhne dünyada
    Senin anladığın kadar kim anlayacak?
    Ulan Rıza... ne hayâllerimiz vardı
    oysa,

    ...

    Yusuf Hayaloğlu
  • Bilal 25 yaşında yakışıklı bir gençti. Adını dedesi koymuştu, Bilal-i Habeşi gibi olsun diye. Evet sesi Hz. Bilal gibi güzeldi, fakat sesini helal olmayan yerlerde kullanıyordu Bilal.
    Konservatuvar öğrencisiydi.. Tek hayali büyük bir şarkıcı,

    popstar olmaktı. Öyle güzel sesi vardı ki, şarkı söylemeye başlayınca bütün üniversite başına toplanır Onu dinlerdi..

    Okulda neredeyse çıkmadığı kız kalmamıştı. Herkes Onun karizmasına hastaydı. Böylesine gözde olmak Bilal'in hoşuna gidiyordu..

    Bir gün okulun bahçesinde arkadaşları ile oturuyordu.
    Yanlarından baştan başa edep timsali bir kız geçiyordu.
    Şöyle bir konuşma geçti;

    -Ahh ulan ah! Şu kızı bir tavlayamadık,.
    -Ne inatçı bir kız.
    -İnatçı olduğu kadar da güzel..

    Bilal hem konuşulanları dinliyor, hemde daha önce görmediği bu kızı süzüyordu. Üzerinde ayağına kadar inen bir pardesü, omuzlarına düşmüş başörtüsü ve edebi ile yürüyordu başı önünde. Bilal atıldı ortaya ;

    -Hadi iddiaya girelim, ben bu kızı tavlarım.
    -Yapamazsın heveslenme.
    -Hiç kimseyle konuşmaz O.
    -Olsun ben tavlarım diyorsam tavlarım.

    Ertesi gün Bilal, adını bile bilmediği kızı takip ediyordu. Onu tek başına otururken yakalayınca hemen yanına gitti.

    -Af edersiniz, biraz konuşabilir miyiz?
    -Sizinle konuşmam uygun değil, diyerek kalktı yerinden kız.

    Bunu birkaç kere denedi olmadı. Artık arkadaşları Bilal ile dalga geçmeye başlamışlardı. Kafaya koymuştu Bilal, arkadaşlarına rezil olmamak için her şeyi yapardı. Başarılı olamayınca arkadaşlarına "Ben kızı tavladım, utanıyor. Gizli kalsın istiyor" falan gibi yalanlar söylemişti. Ama inanmadılar, kanıt istediler. Bilal'in aklına harika bir fikir gelmişti..

    Ertesi gün kızı yine tek başına otururken yakaladı, ve konuşmak istediğini söyledi. Kız kalkıp gidecekken "Ben NAMAZ kılmak istiyorum, bana öğretir misin" dedi. Kız durakladı. Bilal'e döndü.

    "Hiç erkek arkadaşınız yok mu namaz kılan. Ben yardımcı olamam kusura bakmayın.. Bir imamın yanına gidin".

    Yine gitmeye hazırlanırken Bilal "ALLAH RIZASI için" dedi.

    Kız artık adım atamazdı. Çünkü Rıza denmişti. Bilal bir çay bahçesinde oturup konuşmayı teklif etti. Mecburen kabul etti kız. Oturdular. Önce adını sordu. Adı Rabia'ydı. Ne de güzel ismi vardı. Ama hiç yüzüne bakmıyordu. Bilal bu durumdan rahatsız oluyordu.

    Onlarca kız kendinin peşinde koşarken bu kıza ne oluyordu da yüzüne bile bakmıyordu. Rabia sanki bir alim gibi Bilal'e namazı anlatıyordu. Oysa Bilal'in kafası başka yerlerdeydi. Tuzaklar kuruyordu. O sırada sıcak çayı eline dökmüş gibi yaptı ve can havli ile (sözde) yanan elini sallamaya başladı. Panik olmuştu Rabia. Onun bu halini görünce farkına bile varmadan "birşey oldu mu" diyerek elini tuttu. Tam o sırada ağaçların ardında gizlice bir poz patladı.

    Ve ertesi gün. Bilal ve arkadaşları oturmuş kahkaha ile gülüyorlardı. Arkadaşları "Helal olsun sana, nasıl da ayarlamış kızı. Biz de kızı namuslu bir şey sanırdık. "El ele göz göze" diyerek hayretler içinde resme bakıyorlardı. Kısa sürede tüm okul duymuştu bunu. Okulun en dürüst bilinen kızı, bir erkekle çay bahçesinde el ele, göz göze yakalanmıştı.

    Ve Rabia. Söylentileri duyunca beyninden aşağı kaynar sular dökülmüştü. Herkes kendisi ile dalga geçiyordu. Nasıl olmuştu bu. Nasıl da inanmıştı. Bilal'i buldu hemen, yanına gitti. Bu defa gözünün içine bakıyordu Bilal'in. Hem de ne bakış. Bilal erimişti bu bakışlar karşısında. Konuşmuyordu Rabia. Ama bakışları feryad ediyordu. Konuşmadan ayrıldı oradan.

    Bir gün. İki gün. Üç gün derken tam bir hafta olmuştu Rabia okula gelmiyordu. Bilal'in gözü her yerde Onu arıyordu. Çünkü o bakışı hiç unutamıyor, rüyalarına giriyordu. Bulmalıydı Rabia'yı. Özür dilemeliydi. Çünkü AŞIK olmuştu.

    Uzun uğraşlar sonucu buldu Rabia'yı. Evinin kapısını çaldı. Rabia karşısında Bilal'i görünce ne yapacağını şaşırmıştı. BUYRUN dedi başını eğdi. Bilal hiç lafı dolandırmadan

    "Benimle evlenir misin Rabia" dedi.

    "Bu kez ne tuzaklar kuruyorsun" diyerek kapıyı suratına kapatmıştı Bilal'in.

    Vakit ikindi vaktiydi. Rabia namaz kılmak için ezanı bekliyordu. Ve bir ses yükseldi ilerideki minareden. Bu nasıl bir sesti böyle. Öyle içten öyle güzel okuyordu ki insanı mest ediyordu. Sanki Bilal-i Habeşi'yi dinliyordu Rabia. Ezan bitmişti. Ama doymamıştı Rabia. Tekrar tekrar dinlemek istiyordu ezanı. Sonra minareden bir ses geldi. Bilal'di bu. Şöyle diyordu.

    "Rabia! Her şer'de bir hayır var derler. Bunlar olmasaydı ben Namaz'a başlamış olmayacaktım. Senin o bakışın beni doğru yola iletti. Ne olur Mirac'ta hediye edilen namaz hürmetine affet beni. Okunan ezanlar hürmetine affet beni. "

    Gözyaşları içinde camiye koştu Rabia. Birkaç kişi vardı zaten cemaat olarak Bilal de içlerindeydi. Bitirmelerini bekledi. Namaz bitmiş herkes dağılmıştı. En son Bilal çıktı kapıdan. Rabia koştu yanına.

    "Keşke bütün herkese duyurmasaydın bütün bunları".

    "Özür dilerim, arkadaşlarla iddiaya girmiştik. Ahmaklık ettim" dedi Bilal.

    Rabia: "Hayır onu demiyorum. Minarede söylediklerin".

    Bilal hiçbir şey anlamıyordu. "Ben ezan okudum, bunda ne var ki".

    Şaşkınlık sırası Rabia'daydı. Yoksa hayal veya rüya mıydı duydukları.

    "Ne söyledim ki Rabia" diye sordu Bilal, duyduğu her şeyi anlattı.

    Bilal şaşkınlık üzerine şaşkınlık yaşıyordu. Rabia'nın söylediği her şey ezandan sonra ellerini açıp minarede yüreğinden ettiği dualardı. Nasıl duymuştu bunu Rabia. Elbette ki Alemlerin Rabbi olan ALLAH duyurmuştu. "Hamd olsun Alemlerin Rabbi'ne" dedi. Ve olanları Rabia'ya da anlattı. Artık ikisi de biliyordu ki ALLAH onları birbirine yazmıştı.

    Bilal tekrar sordu "Rabia herşeyi unutup benim helalim olur musun" dedi.

    Rabia gülerek "Akşam bize gel babam versin cevabını" diyerek oradan uzaklaştı..
  • Ah Ulan Rıza

    Neden halâ gelmedi, yoksa 
    Saati mi şaşırdı bu hıyar? 
    Gerçi hiç saati olmadı ama 
    En azından birine sorar. 

    Cebimde bir lira desen yok, 
    Madara olduk meyhaneye! 
    Ah eşşek kafam benim, 
    Nasıl da güvendim bu hergeleye! 

    Gelse, balığa çıkacaktık, 
    Ne çekersek kızartıp birayla yutacaktık. 
    Kafamız tam olunca, şarkılar döktürüp 
    Enteresan hayâllere dalacaktık. 

    Bu sandalı geçen hafta denk getirip 
    Çalıntıdan düşürdük. 
    Arkadaşlar ısrar etti, 
    Biz de, iyi olur, bize uyar diye düşündük. 

    Saat sekizde gelecekti, 
    Bana birkaç milyon borç verecekti. 
    Yoksa o nemrut karısı kaçtı da 
    Onun peşinden mi gitti? 

    Eğer öyleyse yandık, 
    Gudubet gene yaptı yapacağını! 
    Geçen sene de merdivenden itip 
    Kırmıştı Rıza'nın bacağını. 

    Abi, kadında boy şu kadar; 
    Kalça fırıldak, göz patlak, kafa çatlak! 
    Korkuyorum, bir gün ya kendini asacak, 
    Ya horlarken Rıza'yı boğacak! 

    Bak, şimdi acıdım, aşkolsun adama, 
    Ben olsam, vallahi baş edemem! .. 
    Hele beş tane velet var ki boy-boy, 
    Allah'tan düşmanıma dilemem! 

    Aslında iyi çocuktur Rıza, efendi huyludur, 
    Herkesin suyuna gider. 
    Yoksa, kalıba vursan hani, 
    Tek başına on tane adam eder! 

    Bir keresinde, hiç unutmam 
    Üç-beş zibidi haraca dadandı; 
    Rıza, sandalyeyi kaptığı gibi 
    Herifleri hastaneye kadar kovaladı! 

    Aynı mahallede büyüdük, aynı kızları sevdik, 
    Aynı kafadaydık. 
    Orta ikiden bıraktık, matematik ağır geliyordu, 
    Biz, başka havadaydık. 

    Aynı gömleği giyer, aynı sigaraya takılır, 
    Aynı takımı tutardık. 
    Fener'in her maçına iddialaşıp 
    Millete az mı yemek ısmarladık! .. 

    Bir tek askerde ayrıldık, 
    Bana Bornova düştü, ona Gelibolu. 
    Döner dönmez evlendirdiler, 
    En büyük salaklığı da bu oldu! .. 

    Bense hiç düşünmedim, zaten param yoktu. 
    Hep tek tabanca gezdim. 
    Benim beğendiğimi anam istemedi, 
    Onun gösterdiğini ben sevmedim. 

    Neyse, bunlar derin mevzu... 
    Anlaşıldı, bu herif artık gelmeyecek. 
    Ufaktan yol alayım 
    Anam evde yalnız, şimdi merağından ölecek! .. 

    Gittim, vurup kafayı yattım; 
    Rüyamda gördüm, gülümseyerek geldiğini. 
    Ne bilirdim, yolda kamyon çarpıp 
    Hastaneye kavuşmadan can verdiğini! .. 

    Vay be Rıza! .. 
    Sonunda sen de düşüp gittin Azrail'in peşine! 
    Dün, boşuna günahını almışım, 
    Ne olur, kızma bu kardeşine! 

    Öğlen kahvede söylediler, Rıza öldü, dediler 
    Ne kolay söylediler! 
    Sanki dev bir taş ocağını 
    Kökünden dinamitleyip üstüme devirdiler! 

    Ah dostum... o kocaman gövdene 
    O beyaz kefeni nasıl kıyıp giydirdiler? 
    O zalim tabutun tahtalarını 
    Senin üstüne nasıl böyle çivilediler? 

    Yani sen şimdi gittin, yani yoksun, 
    Yani bir daha olmayacak mısın? 
    Yani bir daha borç vermeyecek, 
    Bir daha bira ısmarlamayacak mısın? 

    Peki, beni kim kızdıracak, 
    Kim zar tutacak, kim ağzını şapırdatacak? 
    Peki, beni bu köhne dünyada 
    Senin anladığın kadar kim anlayacak? 

    Ulan Rıza... ne hayâllerimiz vardı oysa, 
    Ne acayip şeyler yapacaktık... 
    Totoyu bulunca dükkân açacak, 
    Adını Dostlar Meyhanesi koyacaktık. 

    Talih yüzümüze gülecekti be! .. 
    Karıyı boşayıp sıfır mersedes alacaktık. 
    Hafta sonu iki yavru kapıp 
    Boğaz yolunda o biçim fiyaka atacaktık! 

    Ah ulan Rıza... bu mahallenin, 
    Nesini beğenmedin de öte yere taşındın? 
    Ara sıra gıcıklaşırdın ama inan ki, 
    Benim en kıral arkadaşımdın! .. 

    Ah ulan Rıza... ben şimdi, 
    Bu koca deryada tek başıma ne halt ederim? 
    Senden ayrılacağımı sanma, 
    Bir kaç güne kalmaz, ben de gelirim!..