• Beşeri Duygularla Seven Aşık İle Maşuk Arasında İse Ayrılık, Hicran, Hasret, İştiyak (özlem), İtaat, Rıza (boyun eğme)Gibi davranış Biçimleri Vardır.
    İskender Pala
    Sayfa 7 - Kapı Yayınları
  • ahd olsun ki oraya
    orda çocukluğu ısrarla tütenin avlu
    orda, kalanın kendine kuyunun kuyuya taş attığını gördüm
    engebeli evlerden ılık aklıma değnek
    şimdi bana durmadan dumana alışık tef, çaput ve yağış gerek
    işbu artan nevalem, onların çınlayan tembihleri:
    uygun yaşam uygun adım uygun aşk
    gidiyorum, mazgaldan mıknatıs ve özenle bırakıp herşeyi
    gidiyorum, sular ve seller götürsün sizi
    Seyyidhan Kömürcü
    Varlık Yayınları
  • üvey aklımın dumana derin sataştığı doğrudur
    doğrudur adımın devletle, yüzümün ricayla anıldığı
    sonra ahd olsun özenle annesi yok evlere
    orda herkes herkese ayin
    orda çocuk dediğin pür, çocukluk dediğin surat,
    dediğin tenha, dediğin cezbe olmalı biraz
    Seyyidhan Kömürcü
    Varlık Yayınları
  • Salât ü selâm dünya ve ahirettekilerin efendisi, imamı Hazret-i Muhammed’e olsun. O:

    “Bizimle münâfıkları birbirimizden ayıran ahd ü peymân namazdır. Namazı terk eden küfre yaklaşmıştır. “ buyurarak, namaz kılmayanı tevbih ile uyarmıştır
  • 1918 yılında Osmanlı Devleti’nin imzaladığı Mondros Mütarekesi’nin 16. maddesi; “Hicaz’da bulunan muhafız kıtalar en yakın itilaf kumandanına teslim olacak” hükmünü âmir olmasına rağmen, ünlü Medine Müdafii Fahrettin Paşa’yı kanının son damlasına kadar teslim olmayıp bu kutsal şehri koruyacağına yemin ettirmiştir. Kahraman komutanın, bu konuda Ravza-ı Mutahhara’da subaylarına, askerlerine ve halka yaptığı hitabe:

    "-Ey Nâs... Size binüçyüz yıl öncenin bu kubbeleri çınlatan İlâhî, mukaddes sesiyle hitap ediyorum. Ve mübarek kabrinde hay (diri) olan Peygamber-i Zişanımız Hz. Muhammed (s.a.s.)’in huzurunda ahd-i Peyman ederek diyorum ki, biz ne kadar kuvvetli düşmanlar karşısında bulunursak bulunalım, Allah-ü Tealâ’nın izni ve O’nun Resul-ü Ekreminin şefaati ile zerre kadar fütur getirmeden mukaddes bildiğimiz mücadelemize devam edeceğiz.
    -Ey Nâs, Mâlumunuz olsun ki, şecî ve kahraman askerlerim, bütün Islâm’ın sırtını dayadığı yer, manevî gücünün desteği, Hilâfetin gözbebeği olan Medine’yi son fişengin, son damla kanına son nefesine kadar muhafazaya ve müdafaaya memurdur. Buna müslümanca, askerce azmetmiştir. Bu asker, Medine’nin enkazı ve nihayet Ravza-i Mutahhara’nın yeşil türbesi altında kan ve ateşten dokunmuş bir kefenle gömülmedikçe, Medine-i Münevvere kalesinin burçlarından ve nihayet Mescid-i Saadet minareleriyle yeşil kubbesinden al sancağı alınmayacaktır. Allah-ü Tealâ bizimle beraberdir. Şefaatçimiz O’nun Rasulü, Peygamber Efendimizdir.
    -Ey bütün tarihi eşsiz kahramanlıklar, şan ve şereflerle dolu Osmanlı ordusunun yiğit zabitleri, ey her cenkte cihanı tir tir titretmiş, asla kimseye boyun eğmeyerek, daima namus ve din borcunu kanıyla ödemiş şecî Mehmetçiklerim, kardeşlerim, evlâtlarım, gelin hep beraber Allah’ın ve işte huzurunda huşû ve vecd içinde gözyaşları döktüğümüz Peygamberinin karşısında hep beraber, aynı yemini tekrar edelim ve diyelim ki; Ya Rasulallah, biz seni bırakmayız."🌹
  • Seninle aramızda Adem Ve Havva'dan beridir bir Gizli kuşatma hâkimdi..Ne Sen uçurumları avucuna koydun nede ben kirpiklerimde Güvercinleri besledim.. Seninle aramızda Adem ile Havva Kadar yıkıntıları Var eden talihsiz savaşlar yaşanıyor..Senin çölünde yağmursuz rüzgârlara ben mensup iken,Sen Benim Yusuf için eylediğim tebessüme inanç olamadın.. Aramızda süregelen bu katliamın Bir haberciside Asırlar idi...Ve Sen sönük Çağların paslı mızrak uçlarında kaybolmuşken, Ben Zarif bir barışın çığlıklarında Sana gelmiştim.Seninle aramızda kopan bu Tufan,Ebedi Ve Ezelî iki Dinin duasında kendine yer bulmuş Çarmıh hikayesiydi..Bir Tabiatı var edebilmenin koşulsuzluğu Kadar büyüktü muhtaçlığımız,Ve Sen Dindar Bir öfkenin Sesi olmuşken Bende Kibelenin Afdiroditin inkarına Kalkışmıştım!!...Seninle aramızda Semud Ve Lut kavminden sonra Hudut bulan bu İnkarım bütün kutsallıklara Meydan okumuş gibiydi..Ne Sen mülteci olup Kalkıştığım İnkâra sığındın,Nede Ben Senin ülkende putları Yıkmaya gelemedim.. Seninle aramızda Altı günde Yaratılan Arş'ın muazzamlığından beridir süregelen Hırsızlığın hesapsızlığı Var.. Şimdi Ben Seni Fil Dişi satan Siyah tenli Tacirlere benzetirken Sende beni vuku bulmamuş bir Terkedişin Mecnuna Kul ediyorsun.Ve Ben Seni Bir Zemheri çirkinliğin penceresinden avuçlarken Sen Beni Zehri gül çiçeğine Teslim ediyorsun.... Seninle aramızda Yaratılışın ilk sıfatından bu yana Vücut bulmuş Bir Gönül inzivası vardı.. İcapsız Bir çağrının Yeşil yapraklı bir fesleğene hasreti gibiydi,Birbirine hiç değmeyen kar tanelerinin sonsuz asilliği Kadar mahsun... Seninle Aramızda hiç olmayan Ama olduğunu sandığımız Bir öfkenin tellalı olduk....Ve Ben şimdi Hiç Bilinmeyen Cennetlerin koynunda Sığırcık Kuşunun beklediği gibi Sana ahd ediyorum..Bir Kanadında Seni, diğer Kanadında Avuçlarımdaki Gamzeni taşıyan Sığırcık Kuşu.. Seninle Aramızda hiç bitmeyen İşgal isimli savaşın ortasında Sana bütün Beyaz Gülüşleri uzatıyorum, Ezidi Kadının hayran bakışları arasında uzatıyorum.. İnsanoğlunun hiç bilmediği Bir Sulh olsun aramızda, Şahidi Sen kefili Ben.. Kabulümdür kadın Her yüz çizgin için Bin sancı çekeceğim, Kabulümdür Kadın Her ah edişinde Uğruna üç Yıldız Çalacağım.. Kabulümdür...Seni Bir Şeyh'in iki Beyaz sakallarının arasından bulmak Gibi Bir ibadetim olsun..Ve Bir Rahibin başını eğmesi kadar İnanç dolsun göğsüme.. Çirkin dilimle en Çirkin Kalbine kucak açıyorumm.... Seninle Aramızda olan"Biz".....
  • Bakara Suresi, ayet 31:
    "Allah Adem'e her şeyin ismini öğretti."
    Bakara Suresi, ayet 32:
    "'Ey Adem! Eşyanın isimlerini meleklere anlat,' dedi."
    Bakara Suresi, ayet 35-37:
    "'Ey Adem! Eşin ve sen cennette kal, orada olanlardan istediğiniz yerden bol bol yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz,' dedik. Şeytan orada ikisini de ayarttı, onları bulundukları yerden çıkarttı. Onlara, 'Birbirinize düşman olarak inin, yeryüzünde bir müddet için yerleşip geçineceksiniz,' dedik. Adem Rabbinden emirler aldı, onları yerine getirdi, Rabbi de bunun üzerine tövbesini kabul etti."
    A'râf Suresi, ayet 19-26:
    "'Ey Adem! Sen ve eşin cennette kalın ve istediğiniz yerden yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.' Şeytan ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı: 'Rabbinizin sizi bu ağaçtan men etmesi, melek olmanız veya burada temelli kalmanızı önlemek içindir. Doğrusu ben size öğüt verenlerdenim,' diye ikisine yemin etti. Böylece onların yanılmaların sağladı. Ağaçtan meyve tattıklarında kendilerinin ayıp yerlerini gördüler. Cennet yapraklarından onları örtmeye koyuldular. Rabbi onlara, 'Ben sizi o ağaçtan men etmemiş miydim? Şeytanın size apaçık bir düşman olduğunu söylememiş miydim?' diye seslendi. Her ikisi, 'Rabbimiz kendimize yazık ettik, bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen biz kaybedenlerden oluruz,' dediler. 'Birbirinize düşman olarak inin, siz yeryüzünde bir müddet için yerleşip geçineceksiniz, orada yaşar, orada ölürsünüz, orada dirilirsiniz,' dedi."
    Tâhâ Suresi, ayet 115-122:
    "Ant olsun ki, biz daha önce Adem'e ahd vermiştik, fakat unuttu, onu azimli bulmadık. Meleklere, 'Adem'e secde edin,' demiştik, iblisten başka hepsi secde etmiş, o çekinmişti. 'Ey Adem! Doğru bu, senin eşinin düşmanıdır, sakın cennetten çıkarmasın, yoksa bedbaht olursun. Doğrusu cennette ne acıkırsın ne de çıplak kalırsın, orda ne susarsın ne de güneşin sıcağında kalırsın,' dedik. Ama şeytan ona vesvese verip: 'Ey Adem! Sana sonsuzluk ağacını ve sana çökmesi olmayan bir saltanatı göstereyim mi?' dedi. Bunun üzerine ikisi de o ağacın meyvesinden yedi, ayıp yerleri görünüverdi. Cennet yapraklarıyla örtünmeye koyuldular. Adem Rabbine başkaldırdı. Rabbi yine de onu seçip doğru yolu gösterdi."
  • Ahd-i kasemim olsun ki Rûken, tüm asırların kahpeliğine uğrayan halkım, her bir halkın hak ettiği saygıyı görürse ve dağlarında kimyasallar, barutlar yerine keklikler, iğdeler, çiğdemler kokarsa... İşte o zaman tanrıya biat eder gibi yolunda baş koyacağım, kendimi sana adayacağım...
  • Validemin ruhuna müteahhit olduğum vicdan yeminimi tekrar edeyim. Validemin metfeni (mezarı) önünde ve Allah’ın huzurunda ahd-ü peyman ediyorum (and içiyorum)

    “Bu kadar kan dökerek milletin istihsal ve tespit ettiği hâkimiyetin muhafaza ve müdafaası için, icap ederse validemin
    yanına gitmekte asla tereddüt etmeyeceğim. Hâkimiyet-i milliye uğrunda canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olsun.”

    Mustafa Kemal Atatürk
  • Kasîde Der-Sitâyiş-i Vezîr-i a‘zam İbrahim Pâşâ
    Berâ-yı Teşekkür-i Medrese

    Hoşâ ey feyz-i cûdun eyleyüp zîbende dünyâyı
    Kemâl-i lutfun etdi hissemend a‘lâ vü ednâyı

    Hoşâ ey mesned-ârâ-yı himem ki hüsn-i tedbîrin
    Edüp mülk-i cihandan ber-taraf âşûb u gavgâyı

    O gavgânın yerine kıldı dest-i bezl-i ihsânın
    Cihanda her kese bir gûne lutf-ı râhat-efzâyî

    Budur hakk-ı kelâm ey sadr-ı zî-şan kim kıyâs olmaz
    Senin eltâfına bezl ü atâ-yı Hâtem-i Tâyî

    Niçün derlerse cümle müddet-i ömründe ol etmiş
    Verüp mâlın biraz eşhâs-ı nâsa bezl ü i‘tâyı

    Sen ammâ ey hidîv-i muhterem evvel zuhûrunda
    Bütün bir memleket halkına kıldın kâm-bahşâyî

    Edüp halkı yeniden mülk ü mâl ü câhına mâlik
    Cihâna eylemişken böyle lutf-ı âlem-ârâyi

    Bu lutf-ı şâmil ile eylemişken gamdan âzâde
    Kemâl-i re'fetin bây u gedâyı pîr ü bernâyı

    Yine her birine mahsûs edüp in‘âm haddince
    Nevâzişlerle memnûn eyledin a‘lâ vü ednâyı
    Aceb tevfîka makrûn oldun ey sadr-ı kerem-güster
    Ki sana Hak müyesser kıldı böyle nâm-ı vâlâyı

    Cihan nâmınla doldu halk ihsânınla sîr oldu
    Tarâvet buldu eltâfınla bu mülkün ser-â-pâyı

    Zamân-ı devletinde Hazret-i Allaha şükr olsun
    Belâsın buldu baht-ı bî-vefâ gerdûn-ı hercâyî

    Hele el-hamdülillah baht-ı ser-keş bildi yâ haddin
    Hele kâfir felek de çekdi yâ dâmânına pâyi

    Demişdim ben kulun tenhâca bir kaç def a gerdûna
    Behey zâlim nedir bu hâtır-âzârî vü hod-râyi

    Neden tâ böyle düşmüşsün sen erbâb-ı ma‘ârifle
    Biraz da etsene der-pîş-i âyîn-i müdârâyı

    Tutalım sende şefkat yoğ imiş kâdir misin men‘e
    Gürûh-ı ehl-i dânişden zuhûr-ı lutf-ı Mevlâyı

    Ya havf etmez misin kim eyleye Hak âleme düstûr
    Kemâl ü ma‘rifet kadrin bilir bir sadr-ı dânâyı

    Hudâvendâ bana şimdi peyâmı geldi gerdûnun
    Demiş kim ey çerâğ-ı dûdmân-ı nükte-pîrâyî

    O sözler kim demişdin bana oldu cümlesi zâhir
    Vezîr etdikde Sultân Ahmed İbrahîm Pâşâyı

    Cenâb-ı Âsaf-ı zî-şan ki anlar rütbe-i kadrin
    Gören dâmân-ı lutf u re'fetinde dest-i Dârâyı

    Cenâb-ı Âsaf-ı âlî-himem kim âşiyân etmiş
    Hümâ-yı baht dergâhındaki tâk-ı felek-sâyı

    Bilir kim bir keşîde rahşdır ıstabl-ı hâsında
    Meh-i nev gören çarhın kefelgâhında tamgayı

    Bilir kim bir çekîde katredir deryâ-yı cûdundan
    Gören enfâs-ı bâd-ı subh ile cûşende deryâyı

    Mükerrem sıhr-ı sultân-ı cihan kim vakt-i sûrunda
    Sipihr-i atlas ihdâ eyledi bir tûp dârâyı

    Edüp ammâ ki sonra şerm-i vâfir i‘tizâr etdi
    Görüp çâvûşunun dûşundaki zîbende kemhâyı

    Gelüp bir gûne rû-mâl eylemiş kim seyreden âdem
    Süm-i esbinde mîh-i zer kıyâs eyler süreyyâyı

    Varup bir tarz ile vaz‘-ı cebîn etmiş ki râhında
    Nişân-ı na‘l zann etdim hilâl-i mâh-ı garrâyı

    Ne bulmuş Rüstem-i Kâvûsdan Firdevsî-i Tûsî
    Ne görmüşdür bir iki Türkden Vassâf-ı sevdâyî

    Der-i vâlâsına varsın da görsün haşmet ü câhı
    Gelüp âlâyını görsün de seyr etsin temâşâyı

    Hudâvendâ mekârim-perverâ sadr-ı cihân-ârâ
    Hudâ sensiz bize göstermesin ol sadr-ı a‘lâyı

    Cenâb-ı hazretin devletle ol sadrı edüp teşrîf
    Edelden emn ile âsûde tedbîrin berâyâyı

    Du‘â-yı izz ü câhın zimmetimde farz bilmişdim
    Ederdim rûz u şeb medhinle meclislerde gûyâyî

    Bu def a bir kerem de eyledin kim âcizim el-hak
    Ne denlü eylesem ihsânının vasfında ıtrâyı

    Beni ihyâ kılup feyz-i dem-i can-bahş-ı lutfunla
    Nümâyân eyledin âsâr-ı enfâs-ı Mesîhâyı

    Çerâğ etdin beni dâ'im senin de ey kerîmü'ş-şân
    Çerâğın rûşen etsin dîde-i mihr-i mücellâyı

    Hele ol dergeh-i iclâline bir hidmetim geçse
    Bu lutfun böyle hayrân eylemezdi cân-ı şeydâyı

    Diyâr-ı âhara gitdikde hattâ ben kulun her dem
    Ederdim dilde pinhan kendi zu'mumca bu da‘vâyı

    Ki gerçi matlabım va‘d etdi ol sadr-ı kerem-güster
    Husûl-ı kâma kıldı gûşe-i ebrûsu îmâyı

    Velîkin bunca eşgâl-ı umûr-ı saltanat varken
    Nice der-hâtır eyler ben gibi bir bî-ser ü pâyı

    Pes etdim azm kim ol dergeh-i cûda edüp rû-mâl
    Kılam peyvend-i dâmân-ı kerem dest-i temennâyı

    Kaçan geldim der-i ikbâle ol dem dest-i ihsânın
    Kef-i nâ-kâmıma sundu ru'ûs-ı sîm-sîmâyı

    Alup bûs eyleyüp baş üzre koydum şükr edüp bin kez
    Tamâm oldu işim bahtımdan etmem gayri şekvâyı

    Budur dergâha şimdi arz-ı hâl-i bende-i nâ-çîz
    Ki ey sadr-ı güzîn ey müttekâ-pîrâ-yı Dârâyî

    Çerâğ oldukda yine gitmek üzre eylemişdim ahd
    Der-i ikbâline etdikde kasd-ı çehre-fersâyî

    Bi-hamdillah ki oldum devletinde matlaba nâ’il
    Çerâğ etdin inâyetle Nedîm-i zâr-ı şeydâyı

    Ne vech sudûr eyler efendim şimdi fermânın
    Derinden dûr olup kılsın mı benden râh-peymâyî

    Veliyy-i ni‘metim ümmîdgâhımsın efendimsin
    Nedir emrin buyur ey zîb-i sadr-ı kâr-fermâyî

    Hemîşe tâ kumâş-ı zer-keş-i vasf-ı keremkârın
    Ede lebrîz-i revnak destgâh-ı şi‘r ü inşâyı

    Yazup vasf-ı şerîfin zer-kalemle mihr-i ferruh-fer
    Kıla pür-zîb ü zîver safha-i çarh-ı mu‘allâyı

    Kılup zât-ı şerîfin mesned-i devletde Hak dâ'im
    Müsahhar eyleye fermânına etrâf u enhâyı

    Süreyyâ menzilinde mihr-i âlem-tâb zann etsin
    Gören mektûb-ı ikbâlindeki mühr ile imzâyı

    - Nedim -
  • kara sessiz gemiler geçiyor gecenin üzerinden, ağır ağır…
    göğün alnacında yaşıyorum nicedir yapayalnız bir korkuluk gibi.
    çok süredir bakmıyorum aynalara, bilmiyorum, çok süredir nasıl görünüyorum acaba?
    neremden tutuşturmaya başlamış beni bu hızla büyüyen yangın?
    sıcağın tenimde çığırından çıktığı o ilk anı unuttum
    sıcağın teminde geciktiğini görüyorum
    nasıl duruyorum mezar mezar hatıralarımla yüklü
    karşısında birbirine yaslanmış onlarca konteynerin?
    kendimin dayandığı çürük bir asa
    gibiyim, sanki öldüğümü bir ağaç kurdu haber verecek dünyaya.gemiler geçiyor, kara sessiz, ağır ağır gemiler…
    kulaklarım tanıma gelebilecek bütün kalıntılardan uzak,
    uzak beni çeperlerimden dışarı zerk edebilecek bir yağmur sesinden bile!
    halbuki ayın kendini gizlediği bulutlardan rahmet boşansa bir
    boşansa göğsümü kilitleyen bu kalın zincirlerden halkalar…
    niçin bütün yıldızları kaçıran bir korkuluk görevi verildi bana?
    neden gökte bir korkuluktan kaçan değilim?
    ay tutuk, yüzleşmemi ister gibi kapatmış kendini bana,
    yüzleşmemi ister gibi geçmiş günlerimi bütün göklerime bağlayan ateşli bir uçurtmayla!
    bakınca bir tuhaf oluyorum dünyaya ve ona giydirdiğim bütün bu renkli zarlarabir kuyu, asamdan düşersem içine alacak beni; zifiri!
    korkuyla bağladığım dizlerim çözülmesin ya rabbim, dudaklarım tozlanmasın asfaltla
    gülümser çehreler geriyorum beni güneşlerden ayrı koyacak bir branda,
    bir çit, bir duvar gibi duruyorum, mesafeli ve çoğu zaman küskünüm kendim olmakla!
    işte itirafa zorlar gibi soğuk bir namlu dondurmuş beni,
    soğuk, ensemden sırtıma ve sokumuma akıttığım ter de!
    işte nereye dokunsam orada beni bulan yalanların o gümrah sesi
    hemen her gece uyandırıyor beni derin uykularımdan.
    “ben değilim! ” diyorum bu, “ben değilim! ”; yeminle, antla, imanla,
    ben değilim okunaklı bir anlamla dükkanların önünden iç rahatlığıyla yürüyebilen
    niyeyse korkuyla kendinin peşinde koşturan o zavallı titrek kişiyim ben!bir kuyu, uykuya düşersem içine alacak beni; zifiri!
    zekamı-olmuyor! -atamıyorum bir türlü yabana
    bir türlü bırakamıyorum bakışlarımı üryan
    nereye baksam orada bir gül bitirebilirim sanki, bir diken!
    rabbim, rüyalarla bezeme benim gerçekliğe dayattığım bu amansız temsili!küskün olmam bundan demek –evet, bunları da hatırlayabildim demek-
    bir suç gibi utanıyorum her şeyden, bir günah gibi alçalınca yere basıyor çünkü ayaklarım
    bana nazil olunmuş bir candır, sade bir can,
    ötesi yok bunu hep kendime unutturuyorum bütün övgülerin sahibi!
    ama sen bu hatıralarla yüklü günahları üzerinden çektim diyorsun, doğrulttum belini
    yükselttim senin şanını, itibarını ve bana sevgiyle yönel diyerek göğsümdeki demiri
    bir çırpıda söküp alıyorsun ah! , şükürler olsun, inşirah!kara sessiz gemiler geçiyor ve halliceyim beni içine aldığın geceden
    düşündüğünü görüyorum beni, izlediğini, sevdiğini sevdiğini sevdiğini
    sen; rahman ve rahim! beni tepe tırnak iyice soy!
    ayağımdan, dizimden, avcumdan,
    alnımdan uzak koyma hiç zeminlerini!“ahd ü misak! ”, bana en yakışan sözsün, söze en yakışan sen!
    uzağım uzağım uzağım sana yakın ve tıpatıp kendim olmaktan
    zerre kadar fikrim yok acaba şeyhimin evi bana kaç vesait uzakta?
    kimin köpeği olacaksam olayım, tasalanmam takılsın bana bir tasma!
    o teslimiyet çadırında isterim ki alınsın elimden emir
    emreden de sensin, fent eden de… hayır da şer de sendendir
    işte bu gemilerin karşısında kıskıvrak yakalandığım gece
    öncemden ayrı dursun beni bu izleğe kandıran demir!
    biliyorum yük de değil türlü hileyle saklanmayacak olan bu delil
    cehennemde müebbet kalacak kadar cürüm sahibi kıldın beni, sana milyonca teşekkür!ah beni şiirlere gark ettiren karanlığım, hücremin izbe yalnızıyım
    bu dünyada bedenime hapsolmuş bir ben ki; kavuşmam ancak ölümümledir
    ölümledir sabrımı zamanın kıskacından hidayete vardıracak olan dehliz
    bütün kilitleri denedim, hiçbir kilidi açmayan bir anahtar koleksiyoncusu çıktım!
    denedim, diploma gölgelerinde bronzlaşmıyor tenim
    bana gözümü gör edecek yakıcı bir güneş gerek ya rabbim!
    isterim ki bu şiirle sana biraz olsun yakınlaşabileyimsana uzak bana dert olan bu canımdan tek ses: “ah! ”
    sarakaya alınmış bir tefekkür -hamd olsun- dürtüyor beni
    oruç olduğumu unutuyorum ramazan haricinde bazan
    haz kavminde bezim yok desem ne de çok yalan olur
    kara sessiz gemiler geçiyor geceden, benden, geçmişimden
    elimdeki uçurtmayı bir yas bayrağı gibi taşımaya başladım
    canımdaki cıva ısındı ısınacağı kadar, çatlatacak kalbimi artık
    sonra sana dönüşecek senelerce biriktirdiğim kıraatim
    kara sessiz gemiler geçiyor geceden, ağır ağır…
    korkutuyor beni şimdi geçmişimi hep bilecekmişçesine âtim!
  • - " (...)Allah Rasûlü , etrafı dağlarla çevrili bir beldede Mekke’de Dünyaya geldi. O doğduğunda insanlar ne Roma okullarını, ne Yunan filozoflarını, ne de Hind felsefesini biliyordu. Kâbe’den dolayı Arap Yarımadası’nın çekim merkezi olan Mekke’de okur-yazar olanların sayısı on yediydi. Tevrat ve İncil İbranice olduğundan ümmî olan halk doğal olarak Ehl-i Kitab’ın kültürüne yabancıydı. İnsanlar tarihî ve medenî birikimlerini şifâhî olarak paylaşır, nesiller arasında irtibat şiirle sağlanırdı. Allah Azze ve Celle Peygamberini çevresi engin çöllerle sarılı, ümmîliğin hakim olduğu böyle bir şehirden seçti. Ümmî Peygamber, okuduğu ayetlerle Mekkelilere hiç duymadıkları hâdiselerden, gaybî hakikatlerden, iman esaslarından bahsetti. Onu, hayretler içerisinde dinleyen müşrikler Kur’an-ı Kerîm’in Allah Rasûlü’ne yazdırıldığını iddia ederek vahiy çevresinde şüpheler oluşturup Kur’an-ı Kerîm’i engelleyebileceklerini düşündüler. Kur’an’ın Allah Rasûlü’ne Rum asıllı Hristiyan köle Cebr en-Nasrânî tarafından yazdırıldığını iddia ettiler. Ne var ki daha sonra Müslüman olan bu köle efendisi tarafından, “Muhammed’e bunları sen öğretiyorsun” diye dayak yerken “Hayır! Allah’a yemin olsun ki o bana öğretiyor ve yol gösteriyor.” diyerek hem iddiaları reddetti, hem de onun etrafında oluşturulmaya çalışılan şüpheleri izale etti.
    Müşriklerin Kur’an’ı isnat ettikleri kişi hem bir köle, hem de Rum asıllıydı; yani Arapça’ya yabancıydı. Farz-ı muhal, böyle bir durum söz konusu olsaydı, Cebr, Mekke aristokrasisinin reddettiği bir Peygamber’i etkisiz hale getirmek ve karşılığında hürriyetine kavuşmak için “Evet bunlar bana aittir” demez miydi?! Ya da “Bu Kitap bana aittir” dolayısıyla ona değil de bana iman edin çağrısında bulunmaz mıydı?! Sonra Hristiyanlığın öğretilerine bağlı olan bu köle, dinini terk edip -haşa- uydurma bir Kitab’a inanır mıydı?! Ayrıca “muallaka-i seb’a (yedi askı)” şairlerinin dahi bir sûresinin benzerini yazmaktan aciz kaldığı bir Kitab’ı, acem bir köle nasıl telif edebilirdi? Uzayıp giden ve cevapsız kalan bu sorular Mekkelilerin iddialarını çürütüp, yok etti.
    Kur’an-ı Kerîm’in “lâ ilâhe” derken Allah’tan başka bütün hâkimleri, İslâm’dan başka bütün sistemleri reddetmesi; bütün Ebû Cehillerle, bütün Karunlarla, bütün Bel’amlarla hesaplaşması, cihadın “hüküm yalnız Allah’ın oluncaya kadar” süreceğini ilan etmesi, O’na iman edenlerin emperyalist devletleri yıkıp parçalamaları küresel güçleri ürkütmüş ve her devirde onları Kur’an merkezli İslâm’ı itibarsızlaştırma çalışmalarına sevketmiştir. Bunun kurgu aşamasında bizzat kendileri, dağıtım-pazarlama ayağında ise adı Hüseyin, adı Mustafa olanlar rol almıştır.
    Her asırda İblis’in parlamentosu yıllık planları görüşürken İslâm’ı yegâne tehlike olarak masaya yatırır, Onun rükn-ü esâsîsi olan Kur’an’a karşı yürütülen mücadelede inandırıcılığını yitiren iddialar revize edilir, yalanları Müdâfaa edemeyen ya da onları dağıtımda isteksiz olan personelin tasfiye kararı alınır.
    Müşrikler, Kur’an’a karşı “Cahiliyye”yi korumak için o günün şartlarında bütün yollara başvurmuş fakat Allah Rasûlü’nün ümmî oluşunu inkar edememişlerdi. Bu yüzden Kur’an’a hep hariçten kaynaklar aramışlardı. Ne var ki bu gayretleri her defasında akamete uğramıştı.
    Kur’an okundukça çöl sustu, edebiyat meclisleri itibarını yitirdi, Arab’ın kültür ve medeniyet hafızası olan şairler yenildi. 23 yıllık bir mücadelenin sonunda bütün bir yarımada ümmî peygamberin okuduğu Kur’an’ın etkisiyle hem sîretini, hem de sûretini değiştirdi.
    Müşrikler gibi, oryantalistler de sarsıldı Kur’an-ı Kerîm karşısında. “Muhammed ümmî olduğu halde bu kadar geniş bir yelpazede, bu kadar farklı konudan nasıl bahsedebilir ve insanlar üzerinde nasıl bu derece müessir olabilir, Kur’an’daki bu ilmi nereden aldı?” diye kendilerine defaatle sorular yönelttiler. Rıhtıma kadar geldiler, fakat gemiye binip, iman edemediler. Tarih boyu Kur’an düşmanlarının Onunla olan mücadelesini ve aldıkları mağlubiyetleri incelediler. Ulaştıkları bütün sonuçlar onlara; “Kur’an’ın rüchaniyeti onun vahiy, tebliğ eden Hz. Muhammed’in de Allah’ın Rasûlü olduğuna delildir” dedi. Fakat onlar vazifelerine sadakat gösterip delillere rağmen inkarı seçtiler, yeni bir cephe açıp Allah Rasûlü’nün okur-yazar olduğunu iddia ettiler. Tarihî veriler onun ümmî olduğunu isbat edince, çaresiz “Biz ne diyorsak odur” dediler. Bu çerçevede “Kur’an’ın kaynakları” başlığını taşıyan eserler kaleme aldılar. Allah Rasûlü’nün Kur’an-ı Kerîm’i, Tevrat ve İncil’e bakarak yazdığını iddia ettiler. Ümmîliği inkarla başlayan bu iftirayı o derece ileri götürdüler ki, Arapça’yı tahrif etmek için bir Hristiyan tarafından hazırlanan “el-Müncid” adlı lügatın ilk baskısının “mim” maddesinde “Muhammed” kelimesi açıklanırken, “Efendimiz’in önünde İncil, elinde kalem işlevi gören bir tüy olduğu halde ondan nakilde bulunuşunu gösteren bir resim yayınladılar.
    Kur’an’ın önceki kitaplardan intihal olduğu iddiasına insanları inandırabilmek için, bunu imkansız hale getiren Allah Rasûlü’nün ümmî olamayacağını söylediler, bu noktada akademisyenlerden kendilerine şahidler de buldular. Kimi gönüllü, kimi de oynanan oyundan habersiz olan bu tâife, ümmînin zıddının okur-yazar, cahilin karşıtının ise âlim olduğunu temyiz edemeden, “Tabii ki Peygamber okur-yazardı.” diyerek ümmîliği reddetti. Bu reddedişle de oryantalizmin Kur’an’ın vahiy olmadığı yönündeki iddiasına zemin hazırladı. Oysaki Allah Rasûlü , hayatının hiçbir devresinde ne bir metin yazdı, ne de yazılı bir metni ona bakarak okudu.
    Allah Rasûlü’nün ümmî olduğundan bahseden ayet-i kerîmeler Medenîdir. Sadece okur-yazar olmadığını bildiren ayet Mekkîdir. Konu ile alakalı hadislerin tamamı ise Medenîdir. Bu durum ümmîliğin onun hayatının bütün evrelerini kapsadığını ve değişmez bir vasfı olduğunu göstermektedir.
    Mektebe gitmeyen, hiçbir hocadan ders almayan ümmî birinin gelmiş ve gelecek bütün zamanların bilgisinden bahseden Kur’an’ı tebliğ etmesi ve bu Kitab’ın Dünyanın en çok okunan kutsalı olması, ilim tarihinin en büyük hâdisesidir. Bu durumu gölgelemek isteyenler Allah Rasûlü’nün ümmî olduğunu reddederek, Kur’an’ın ilâhî oluşu etrafında şüpheler oluşturmak istemektedir.
    Siyer kitapları, Onun hayatını en küçük ayrıntısına varıncaya kadar nakletmesine rağmen okuduğundan ya da okumayı öğrendiği bir şahsın adından bahsetmemektedir.
    Bilgiye ulaşmanın vasıtası olan yazı, Allah Rasûlü’nün kaynağının vahiy olması bağlamında değerlendirildiğinde görülecektir ki, ümmîlik Allah Rasûlü için bir nakısa değil bilakis onun nübüvvetinin en güçlü şahitlerindendir..."
    - Rudi Paret’i Tasdik Eden Tefsîrci...
    - Oryantalist olmanın zorunlu bir sonucu olarak Kur’an’a saldıran Rudi Paret, Kur’an’ın Allah Rasûlü tarafından Ahd-i Atik’ten alınıp uyarlanan bir kitap olduğunu iddia etmekte, Öztürk de onun aşağıdaki hezeyanlarına katıldığını belirtmekle yetinmeyip, Paret’in iftiralarını anılmaya değer tesbitler” olarak görmektedir:
    “Vakıa, Muhammed daha çok Eski Ahit kıssalarına, özellikle Nuh ve Tufan kıssasına başvurmuş ve bunları -Vahiy Tarihi’nin (Heilsgeschichte) erken döneminden diğer örneklerle insicam içerisinde- nesilden nesle, kavimden kavime tekerrür eden bir ‘ilâhî azap’ modeli geliştirmek amacıyla kullanmıştır. Bu esnada Eski Ahit kahramanları aslî hüviyetlerinden epey bir bölümünü yitirmişlerdir. Nuh, Lut ve Musa, Muhammed’in kendi şahsının birer numunesi haline gelmişlerdir. Onların karşıtları, yani Nuh ve Lut’un kavimleri, Firavun ve Mısırlılar ise Muhammed’in çağdaşı müşrik Mekkelilerin rolünü üstlenmişlerdir. Muhammed, Kitâb-ı Mukaddes’teki malzemeyi iktibas ederken, Eski-Ahit yazarlarının (Chronisten) edebî hikâyeciliğiyle rekabet etmek gibi bir amaç taşımıyordu. Onun için birinci derecede söz konusu olan ‘içerikti’.”
    Öztürk, Paret’in “Allah Rasûlü’nün Kur’an kıssalarını Eski Ahit’ten aldığı, sonra bunları ‘ilâhî azab’ modeline dönüştürdüğü, ardından da kendi zamanına uyarladığı” yönündeki iftiraları bağlamında bizzat şunları söylüyor:
    “Kur’andaki kıssaların mahiyet ve işlevi bağlamında katıldığımız bu görüşlere itiraz edildiği, dolayısıyla Kur’an kıssalarının tarihî gerçeklikle birebir örtüştüğü fikri benimsendiği takdirde, Allah’ın iradesinin farklı zamanlar açısından “Niçin geçmişte öyleydi; şimdi böyle?” şeklinde ifade edilebilecek tarzda yansıdığına makul bir izah bulmak gerekecektir.”