• -Hayat bu, hayat, der; kimi ölür, kimi doğar, kimi evlenir. Biz de boyuna yaşlanıyoruz. Değil yıllar, günler bile birbirine benzemiyor. Ne iştir bu. Keşke bugün tıpkı dün gibi, dün de tıpkı yarın olsa, ne güzel olurdu... İnsan düşündükçe kötü oluyor...
  • 126 syf.
    Sevgili Ali Ural ile tanışmam "Posta Kutusundaki Mızıka" eseri ile olmuştu.Beni tam manasıyla tanımlayan eser hangisi derseniz, hiç şüphesiz bu eser derim tekniğine vs.takılmadan.İnce detaylarla yaşamımıza şıklık katıyor çünkü bu eser.
    Etkinlik yazarı tanımam için müthiş bir katkı sağlamış oldu.Bu eserle birlikte 6.kitabimi okumuş oldum.Etkinlikler her daim apayrı bir lezzet veriyor bana.Birlikte okuma,birlikte yorumlama firsatıyla aktif okumaya geçerek, okuma eylemi daha bir canlılık kazanıyor.Aynı zamanda etkinlikler vesilesiyle bir yazarın aynı anda birçok eseri hakkında fikir edinebiliyor,hangisini okumamız hususunda daha kolay karar verebiliyoruz.Türler konusunda az çok bilgi sahibi olabiliyor,tercihlerimizi ona göre yapabiliyoruz.İste 1k'nın en büyük faydalarından birisi de bu!

    Gelelim Ay Tirad'ına.Ansızın nedense çokça beğeneceğimi düşünerek, büyük bir heyecanla esere başlamış oldum.Sıcacık, tazecik,buhurdanlığı henüz üzerinde tüten bu eser tatlı bir uyanış hissiyle kalbimin yaslandığı,sarıp sarmalandığı bir yenilik ambalajı içinde müthiş bir ikram oldu latifelerime.Evet bazı eserler öze dokunur ya,işte sol yanıma yapılan cerrahi bir ameliyat nevinden sadece bir kereliğine başrolünü oynayabileceğim ömrüme ikinci bahar misali yepyeni bir diriliş ,yepyeni bir uyanış vesilesi oldu adeta.

    Yazar diğer eserlerinden farklı bir metod izlemiş bu eserde "tirad" seçiminin kullanımıyla.İlk defa böylesine bir tür okumuş oldum.Yazar "uzun ve kesintisiz düşünme ve konuşma" seçeneğiyle konular arasında bağlantıyı koparmadan, art arda olaylara devam ederek, vermek istediği mesajı sürdürerek amaçladığı tiradını sonlandırıyor.

    Gayet farklı ve güzel olmuş.İnsan ömrü de öyle değil midir nihayetinde.Yolculuktayız ileriye doğru, kesintisiz devam eden yolculuklar...Ancak yoldaki geçici güzelliklere kapılıp,esas güzergahımızı unutuyor oluşumuz, asıllarını terk ediyor oluşumuz varmak istediğimiz yere bir türlü götürmüyor bizleri.Sadece ömrümüzü malayaniyatla zayi etmekten başka elde avucumuzda hiçbir şey kalmıyor.Yanımıza kıyafet,azık nevinden bavulumuza aldığımız ihtiyaçlarımız yetmiyor bizlere.Bundan dolayı hem dünyadaki yolculuk hem de dünyadan yolculuk için Efendimiz'in (sav) Ebu Zerr'e nasihati misali azığımızı tastamam yanımıza almalı.Hani yolculuğa çıktığımız zaman gerek yazlık gerekse de kışlık nevinden ne olur ne olmaz her türlü ihtimali hesaba katarak, yolculuk hali diyerek önümüzü görememenin endişesi içerisinde her ihtiyacımızı tedarik etmeye çalışırız ya onun gibi.Bundan dolayı yol boyunca bizlere lazım olmayacak yüklerin boş yere hamallığını yapmamalı.Önümüzdeki zorlu engelleri,sarp yokuşları düşünebilmeli bir insan.Belimizi bükecek ağırlıklarla asamayız o uzun mesafeleri.Cehennem’e yakıt olacak bütün dünyevîlikler yüktür insanın sırtında.Nedir bunlar; küfür,zulüm,kibir,kalp kırma,bencillik,gurur,tamahkarlık,atalet vs.gibi her bir günah yüktür bizlere.Arınmalı ve hafiflemeli insan!

    Ahh İnsan! Gün gelecek bir sinema şeridi gibi nasıl bir ömür sürdürdüysen hepsi naklen yayın misali yansıtılacak sana da.Oynamış olduğun filmin galasında,rolünü başarılı bir şekilde gerçekleştiren oyuncular misali yüzün gülecek mi yoksa rolün hakkını verememenin utancıyla saklanacak yer mi arayışına gireceksin? Nereye kadar saklanabilirsin ki ? Aydınlatma düğmesine basılacak "şak" diye bir dokunuşla gerçekler bütün çıplaklığıyla ortaya çıkacak.Sana doğru çevrilerek gözlerini kamastiran ışıklar yüzünden rahatsızlık duyacaksın tüm gözler üzerinde.İste o zaman son demde keşke'lerle yamamaya çalışacağın ömrün sana fayda vermeyecek.Tekrar talebin cevapsizlikla can verecek.Kullarının gizli ve aşikâr işledikleri tüm fiil ve sözleri bilen Rabbin "El-Habir",her şeyden haberdardır lütfen unutma.

    İnsan için doğduğu andan itibaren geriye sayım başlamıştır.Çocukluk,gençlik,
    yaşlılık gibi menzillerde geçici olarak konaklayıp,kimisi için bu konaklarda misafir olmak nasip olmadan belki ömrünü tamamlayıp dünyasını arkada bırakarak ahiret güzergahına varacak.

    Yazarın deyimiyle insan pişirmek zor zanaat.Demir bile çok yüksek sıcaklıklarda erimeye yüz tutarken ah insan,ne zor yumuşuyor kalbi.Nasıl da kin,öfke gibi duygularla derin kuyular açıyoruz kendimize ulasmamız aşılması güç olan.Nasıl da menfaatlerimiz ve egomuzun albenisiyle acımasızca insan harcıyoruz.Küskünlük,nefret gibi ağırlıkları kendimize yük ederek nasıl da yaşamı dayanılmaz,karşı koyulamaz,aşılamaz hale getiriyoruz?Nasıl da kalbimiz rahat soluk alabiliyor,ayağımızın altında ezip geçtiğimiz yaşayan kalpleri çiğneyerek,görmezden gelerek.Ardımızda kocaman enkazlar bırakarak.Ahh insan bozuldun mu nasıl da aşağılık bir mahluka dönüşebiliyorsun,
    içindeki kış uykusuna yatırdığın vahşi hayvanları uyandırarak, pençelerini uzatarak yırtıcılıkla nasıl da saldirganlasiyorsun,
    çirkinleştiriyorsun insan olma keyfiyetini.

    Nasıl da lekeler bırakıyorsun kalp aynana,izleri hiç silinmemecesine.Ah insan,oysaki bir psikologun deyimiyle 'kitaptaki sevdiğin cümlelerin altını çizmek gibi,her insanda altı çizilecek güzel taraf bulunur,kimse üstü çizilecek kadar kötü değildir' diye.

    Hayat başlı başına bir imtihan.Kimsenin yaşamı güllük gülistanlik değil,içinin saklısında neler var hiç bilmiyoruz.Ama şuna inanmalisin sabır ayarlamasını düzgün yapmalı,yanlış yerde veya yanlış zamanda gücümüzü boş yere tüketerek sabır israfı yapmamak lazım.İste o zaman bekleyislerimizle baş edecek gücü kendimizde bulabilir,kaderin sillesini yediğimiz zaman ayağa kalkabilecek gücü kendimizde yeniden bulabiliriz.

    Çocuklar diyor yazar devamında ve günümüzün ağır yarasına dokunuyor.Merhametimizi kanatıyor.Masallarda mesela; Kırmızı Başlıklı Kız kurdu görür görmez ona selam vermek yerine 'çıglık' atabilseydi, Kül Kedisi üvey annesinin ve üvey kız kardeşlerinin eziyetlerine maruz kalınca 'çığlık' atabilseydi diyor yazarımız, dünyanın tek harikası olan çocuklarımıza kabuslar erisemeyecekti belki de.Ölümün o soğuk nefesi tek kurtuluş seçeneği olmayacaktı belki de onlar için neşelerini uykuya yatırarak.

    Çocuklarımızın o rengarenk dünyalarını kıyaslama sisi,paylaşamama sisi,yarış sisi,bencillik,yetinmeme gibi sislerle bizim kirliliklerimizi üstlerine yorganlarını örtercesine onlara bulaştırmasaydık,hayal dünyalarını karanlığa gark etmeseydik,bakışlarını bulandirmasaydık,görüş alanlarını daraltmasaydık; onların o gülen gözleri çağın kurtuluşu için herkese yeterliydi.Busesini kondurdugu her karanlık bağırda ışıltılı hayatlar filizlenip,tatlı bahar esintileri ruhlarını oksayabilirdi.

    Eveeet, hızla geçen ömrümüzün tiradinda cizgimizi hecelerken yazar "Dönüş Allah'a"ayetinin fısıltısıyla yuvaya dönüşün tuğlalarını örüyor,yaşamımıza zarafet katarak.

    Yalnızlık ve çaresizlik seni çepeçevre kuşatmış olabilir.İmtihanlar karşısında harap ve bitap düşmüş olabilirsin.Gidebilecek hiçbir kapın olmadığını düşünebilirsin.
    Karanlığın en koyu demlerinde ışığın kırıntısına bile muhtaç olabilirsin.İste böyle bir çıkmazda sana gönlünü açan güzel insanlar,dostlar illa ki vardır.O dostlar ki 'onların kalplerinin değdiği her bir şey iyileşmeye yüz tutar' demiş ya bir yazar.Kıymet gerek.Ondan da ötesi Sevgili Dost, en ince şeylerin bütün inceliklerini bilen,bilemediğimiz ve de sezemediğimiz faydalar ulaştıran,güzellikler lutfeden,ruhunun en ince noktalarına sızabilen,kalbinin en güzel yerinde seninle her daim beraber olan,sen O'nu unutsan da defalarca bıkmadan,senden ümit kesmeden,yoluna davet eden "Latif" olan Rabbim ne güzel dost,ne de güzel arkadaş...Sevdiğine mukabele gerek!Gecikmisligini telafi gerek!
    Siz Allah'ı seversiniz; ta ki Allah da sizi sevsin diye fısıldıyor ayet.
  • 12 Ekim 2015/ bir çınar daha...😔
    Aydınlığın yüzü seni unutmadık...
    Saygıyla özlemle...

    Levent Kırca’dan Son Sözler Ve Duygulandıran Son Mektup

    Acının üst üste geldiği bu acı günlerde, Levent Kırca’nın ölüm haberinin gelmesi sevenlerini ayrı bir üzüntüye daha soktu. Özellikle Levent Kırca’nın son mektubundaki sözleri, sevenlerini daha fazla duygulandırdı.

    Yaşam Boyu Onur Ödülü

    Tedavi gördüğü için kendisine layık görülen ‘Yaşam Boyu Onur Ödülü’nü almaya gidemeyen Levent Kırca, ödülü alması için oğlunu ve oğlu ile birlikte de bir mektup göndermişti.

    Mektupta Ne Yazıyordu?

    Levent Kırca; ‘1974’de TRT ile girdim hayatınıza. O günden bu yana baya bir zamanınızı aldım. 41 yıl… Yürekten teşekkür ederim, anılarınızda bana yer açtığınız için. Hayatımda sayısız ödül aldım. Renk renk, biçim biçim. Altından olup da bir şey ifade etmeyeni de var, tenekeden olup da paha biçilmezi de. Aldığım ilk bir kaç ödülü çalışma masamın üstüne koydum. Çalışacak yer kalmayınca camlı bir dolaba koydum. Dolap isyan edince odamı onlara tahsis ettim. Evi istila ettiklerinde ise sokakta kaldım. Arada bir onları ziyaret ettiğimde hiç dertleri olmadığını gördüm. Üzerlerindeki toza rağmen şikayet edeni yoktu. Hepsi yerini biliyordu. Birbirlerine saygılılardı. Hiç kavga etmediler. Birbirlerini yemediler. Bir arada mutlu mesut geçindiler. Altından da olsalar, tenekeden de olsalar, hepsi birer ödüldü. Hepsi eşitti. İki kardeş bir çorap yüzünden kavga edebilirler. Ama komşunun çocuğu sorun çıkardığında iki kardeş birlik olur. Ev sahibi ile kiracı arasında problem olduğunda, bina yıkılacaksa birlik olurlar. O öbürünün tepesinden halı sarkıttığında kavga eden komşular, mahalle maçlarında birlik olur. Hacısı, ateisti takımı gol attığında sarılır, ağlarlar. Düşman ülke sana savaş açtığında ülke birlik olur. Toprağım dediğin adamın her işine koşarsın. Memlekette yüzünü bile görmek istemediğin, başka şehirde canın, memleketlin olur. Toprak aynı toprak, biraz tozlu, biraz killi. Su aynı su, biraz berrak, biraz kireçli. İnsan olarak birbirimizi sahiplenmek, birleşebilmek için uzaylıların dünyayı istila etmesi mi gerekir? Güzellikler paylaştıkça değerlenir, kötülükler çoğaldıkça kanıksanır. Geçmişlerimiz ve benim jenerasyonumdaki insanlar için, eskiler her zaman daha güzel gelmiştir insana. Daha sağlıklı, daha diri, daha dertsiz gelmiştir. Daha adaletli, daha umutlu gelmiştir. Eski zamanlar; "Ah o eski zamanlardır" Bu mektubumu sizlere değerli bir film festivali vesilesiyle yazıyorum. O yüzden benim için yeri çok ayrı olan bir yönetmenden alıntı yapmakta sakınca görmüyorum. Woody Allen'ın Midnight in Paris filminde zaman atlamaları vardır. Film günümüzde başlar, basit ama fantastik bir yöntemle sürekli geçmişe gider. Filmde o geçmiş dönemler içerisinde Ernest Hemingway, Dali, Picasso, T.S. Elliot, Edgar Dega, Luis Bunuel gibi önemi tartışılmaz insanlara rastlarız. Hepsi, hangi dönemde yaşıyor olurlarsa olsun, kendi geçmişlerinin her zaman daha iyi olduğunu ve ona özlem duyduklarını belirtirler. Hepsinin ağzından "Ahh, o eski zamanlar" cümlesini bir kez duyarız. Filmin ana önermesi ise sonunda en güzel ânın, içinde bulunduğun, yaşadığın an olduğunu belirtir. Yaşadığımız şuan.. Şuan.. Elinizden yaşam boyu onur ödülünü alıyorum. Ödül vermek onore etmektir. Almaksa onore olmak. Düşünüp, cesaret edip, birşeyi hayata geçirdiğinizde, birileri için değer görüyorsa, sizi ödüllendirirler. Bunun karşılığı maddi karşılığından büyüktür. O işiniz için ödül alırsınız. Yaşam boyu onur ödülü ise, yaşamda yaptıklarınızın, varlığınızın ya da amacınızın topyekün mükafatlandırılması gibidir. Bu ödülün anlamı benim için çok büyük. Bu ödülü de eve götüreceğim. Ama diğer ödüllerin arasında baş köşeye koymayacağım. Ödülsen ödüllüğünü bil. Diğerleri neredeyse oraya, yanlarına koyacağım. O da onlarla birlikte tozlanacak. Onlardan biri olacak. Yaşam boyu onur ödülü de olsan, cumhur’iyet altını da olsan, kimseye ayrı gayrı yapamam. Diğerleri tozlu raflarda dururken, sana saray şeklinde dolap yapmayacağım. Çünkü ödül de olsan, sana hak ettiğin anlamı veren içinde bulunduğu dolabın büyüklüğü ya da şekli değil, bizim sana verdiğimiz değerdir. İster misin şimdi böyle dedim diye, bu ödül beni mahkemeye versin? Güzel şeyler paylaşabildiysek sizinle, ne mutlu bana. Benim jenerasyonumda bir insan çabalarının meyvesini görememe durumuna mı üzülmeli, yoksa daha kötülerini yaşamayacak olduğu için teselli mi bulmalı şuan bilemiyorum. Yine Woody Allen, ‘’Bir yönetmenin en büyük hatası, bu kötü senaryoyu çekerek adam ederim demesidir’’ der. Siz de yönetmensiniz. Ailenizi yöneten, işinizi yöneten.. Etrafınızı yöneten. ‘’Şu an’', yöneten. Birlik verip bu senaryoyu değiştirin ki, filminiz de iyi olsun. Dik durun... Adil olun, sabırlı olun, enerjinizin sirayet etmesine müsaade edin. Daha iyi bir dünyada görüşmek ümidiyle. Atatürkle kalın, cumhuriyetle kalın, hoşçakalın!"
  • 413 syf.
    ·9 günde·9/10
    Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir.. gider gelirdi.
    Bu yerlerde demiryolunun her iki yanında ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı-Özek uzar giderdi...

    Bu şahane serüvene Boranlı İstasyonu çalışanı Yedigey ve karısı Ukubala'yı tanıyarak başladım. Pek hoş bir tanışma olmadı çünkü Ukubala'nın Yedigey'e kötü bir haberi vardı. Yedigey'in savaş sonrasında tanışıp, aynı istasyonda beraber çalışmaya başladığı Kazangap vefat etmişti. Kazangap yaşarken Ana-Beyit mezarlığına defnedilmeyi istemişti. 8 haneli bir bozkırda yaşam süren Sarı-Özekliler, karşı çıkanlara rağmen Yedigey önderliğinde Ana-Beyit'e cenazeyi götürmeye karar verirler.

    Bu yolculuk boyunca Yedigey'in anılarıyla yazar, geçmiş ve günümüz arasında unutamayacağım bir serüven yaşattı bana. Eserde okurken çok etkilendiğim masallar ve efsaneler mevcuttu.
    Ah bir Nayman Ana efsanesi vardı ki! Anne yüreğini bir kez daha gözler önüne seren bu efsane beni derinden etkiledi. Mankurt nedir bilir misiniz? Ben bu eserde öğrendim mankurtu. Juan-Juanların kölelere işkence ederek geçmişini unutturması ve köleleri sadece hizmet edecek bir robota çevirmesidir mankurt. Oğluna kendisini hatırlatmak için canı pahasına günlerce yolculuk yapar Nayman Ana. Peki bulabilecek mi oğlu Colaman'ı? Hatırlatabilecek mi geçmişini? Bence bir kadın güçlüdür ama anne ise çok daha güçlü ve sabırlıdır. Kitabın baş karakteri olmasa da Nayman Ana benim yüreğimde güzel bir yere sahip bundan sonra. Bu ara Kazangap'ın defnedilmek istediği Ana-Beyit (Ananın yattığı yer) mezarlığı Nayman Ana'nın yattığı yerdir.

    Yolculuk sırasında Yedigey'in anıları arasında bir zamanlar Sarı-Özek'e yerleşen Abutalip Kuttubayev, eşi Zarife ve çocukları da vardı. Savaş sonrası buraya yerleşen aile tam rahata ermişken, Abutalip'in çocukları için
    yazdığı savaş anıları sebebiyle Abutalip tutuklanır. Yedigey, Abutalip'in yokluğunda Zarife'ye çok yardımcı olacaktır.

    Peki evli bir adamın karısının sadakatini, desteğini bir kenara bırakıp, aşık olması kabul edilebilir mi? Ben kabul etmiyorum efendim, çok kızdım o bölümlerde, ahh Yedigey, ahh!!! İşte bu bölümlerde Raymalı Aga'nın kardeşi Abdilhan'a Yalvarması adlı efsanede Yedigey kendinden bir şeyler bulacaktır.


    Eserde yok yoktu! Yazarın her bölümü birbirine ustalıkla bağladığı tartışılmaz bir gerçek. Bilim kurguya dair bölümler de vardı. X gezegeninde su arama çalışmaları vardır, insanlık kendi dünyası dışında kuracağı uygarlığın eşiğindedir. Çalışmalar sırasında gönderilen iki kozmonottan haber alınamaz ve bulabilmek için alarma geçerler. İki kozmonot bir mesaj bırakır, Orman-Göğsü adlı bir gezegende olduklarını, orada da hayat olduğunu bildirirler. Orman-Göğsü gezegenindeki canlıların Dünyalılar ile tanışmak istediklerini iletirler. Bu da komite için zor bir karar olacaktır...

    Eserde yer yer siyasi eleştireler vardı. Yazarın dili gayet akıcıydı, olayların birbiriyle bağlantısı çok başarılıydı. Yazarın Cengiz Han'a Küsen Bulut adlı kitabında da Abutalip Kuttubayev karakterinin bulunduğunu öğrendim. Kısa zaman içinde onu da okuyacağım.


    Ben bu incelememi Ukubala'ya, Nayman Ana'ya, Zarife'ye ve bütün güçlü kadınlara ithaf ediyorum. Çok severek okudum, tavsiye ederim...
  • 409 syf.
    ·10/10
    Ahh bu kitap için söylenecek çok söz ve aldığım çok ah var. :/ Ama hepsi kitabın yazarı Meral Abla'mmm yüzünden oldu. O:) Anlayacağınız burda Doruk gibi bende masumum.

    Şimdi ilk kitapta Tanem ve Yağız'ın yanında Asya ve Doruk'un baş döndüren hikayelerini de okumuştuk ucundan kıyısından. Ve Asya'nın psikolojik bir sorunu olduğunu da Tanem'in hastane odasının dağıtılması hasebiyle Yağız ve Doruk'la beraber bizler de öğrenmiştik Ama sanırım 5 aylık aradan dolayı bende unutmuşum. :p Neyseki bu kitapta yeniden hatırlatıldı.
    Nerde kalmıştık? Hahhh buldum. Birinci kitabın sonunda biz Tanem ve Yağız'ın mutluluğunu doyasıya yaşarken aslında Doruk efendininde Asya'yı bırakıp eski sevgilisi Sabrina'ya geri dönmesinin şokunu daha atlatamamışken Asya'yı hamile haliyle bırakıp Amerka'ya giden Doruk efendinin utanmadan ikizleri Yaren ve Yağız'ın doğum gününe Sabrina'yı da getirmesiyle ilk kitabımız son bulmuştu.

    Ay ama o nasıl bir sondu öyle -_- resmen ben 5 ay boyunca Doruk efendinin ardından etmediğim laf söylemediğim kötü söz kalmamıştır. Ama dediğim gibi hepsi Meral Abla'mın suçu. O:) O günler aklıma geldikçe hala çıldıracak gibi olup hala Doruk'a saydırasım geliyor. 3:) Bakıyorum da bu ilk kitabın sonu yüzünden büyük travma yaşamışım ben :p

    Gelelim serinin 2.kitabının çıkmasından sonraki sürece... Kitap çıktı-kitapçılara dağıtıldı-Malatya'ya bile geldi ama ben kitabı alamadım. Hemen telaşa kapılmayın canım. O sıralar sadece Elif'ten İstanbul TÜYAP Fuarı'ndan kitabı imzalı almasını istediğimden alamadım. Yoksa ilk bulduğum yerde ki kitabı ilk D&R'de gördüm ordan alırdım. Ama işte dediğim gibi imzalı istediğim için beklemek durumunda kaldım. Tek farkla D&R'ye gidip kitabı orda gördüğüm an alıp son sayfasını da okudum. 3:) Benim de böyle bir huyum var naparsın?

    Kitabı okuma sürecim... İlk 40 sayfada ben hala Doruk'a kızıp duruyorum. -_- Sebebi belli yanında getirdiği Sabrina cadısı yüzünden. Ha birde yine bir Türkiye ziyareti sırasında Asya'ya velayet davası açıp çocukları ondan alacağını söylemesi yüzünden. -_- Ama o 41.sayfada ben şok! Ben vefat! Ya ben şimdi o şok olma nedenimi söylerdim de spoi sevmeyenler çoğunlukta o yüzden susuyorum. 3:) Olaylarda işte 41.sayfadaki olayın akşamına başlıyor. Aylardan Aşk kitabını okuyanlar bilir Sancaktarlar'ın başından olaylar eksik olmaz. B| Ehh Asya'da bir Sancaktar olduğuna göre onu da istisnasız geçemeyiz. ;)

    Olayların başlangıcı Asya'nın Aylardan Aşk kitabında bin bir emekle açtığı Cennet adlı butik-güzellik salonu-kafesine bir hırsızın girmesiyle başlıyor. Daha sonra aynı hırsızımız aynı gün Asya'nın evine de girince Asya çocuklarını da alıp Tanem ve Yağız'ın yanına geçiyor bir süre. Yine nafile. -_- Bu seferde Yağız&Tanem çiftinin evindeyken yine aynı hırsızımız Yaren'i kaçırıyor. :'( Bu olaydan sonra Asya ve tüm aile kahroluyor tabi bizde aynı şekilde.

    Adı gibi yağız, esmer oğlu onaylarcasına kafasını sallayıp "Yayen yok!" dediğinde Doruk, tam kalbine kurşun isabet etse canının daha az yanacağını düşündü.
    "Yakında gelecek oğlum."
    "Delsin. Kayanlık oldu."


    Zorlu bir süreç sonunda Yaren'i kurtarıyorlar. Ama o sırada da Doruk parayı götürdüğü sırada parayı alanlar tarafından feci bir şekilde hırpalanıp hastanelik oluyor. Bu durum da benim seri ismini #SancaktarlarHastanede diye zikretmeme neden oluyor. :D Ve hastanedeki Doruk'tan bir alıntı ;)

    “Dayak yediğim için hastaneye... düştüğüm bir duyulursa… ahh... rezil olurum.”
    “Ne demek rezil olurum? Lütfen Doruk, şu egonla vedalaş artık!”
    “Neden ki? Ben onu seviyorum!”


    Bu yorumun sonunu bağlayamayacağım o yüzden tavsiyem en kısa zamanda kitabı edinin :D Okurken nasıl başlayıp bitirdiğinizi anlamıyorsunuz bile ;) ehh tabi yazarımızın akıcı bir kalemi olduğundan normaldir (y)

    Bu arada unutmuşum ama Asya'da beni az çileden çıkarmadı. -_- Hadi Doruk başta bir eşeklik yaptı tamam ama seninki daha beter eşeklik oldu. Çocuk senden o kadar af diledi. Yapmadığı şebeklik kalmadı ama yok #dağkeçisi lakabının hakkını verecektin dimi illa.