• Geceleri anneme sokulunca hem soğuktan korunuyorum hem de yalnızlıktan.
  • Içime işleyen, kalbimde sızıyla okudum kitabı. Yüreğimin en derinlerine bir acı çöreklendi, kitabın kapağını kapattığımda içimde kocaman bir taşın ağırlığı kaldı... . Görünüşte , iyi bir meslek sahibi(doktor), anne ve babasıyla çok ilgilenen , örnek evlat Iza. Babası öldükten sonra yalnız kalan, taşrada yaşayan annesini yanına alıyor. Bundan sonra hayat ikisi içinde zorlaşmaya başlıyor. Iza herkes için her şeyin en iyisini düşündüğünü ve yaptığını sanıyor. . Kendince Iza haklı mı bilmiyorum. Ama ahh şu ana yüreğim, tabisi annesinin yerine koydum kendimi bir üzüldüm, bir üzüldüm sormayın. Kendi annem de bin şükür sağ ve sağlıklı. Ben nasıl davranıyorum, Iza'nin yaptıklarını yapıyor muyum acaba diye düşündüm. Umarım aynı hataları yapmıyorumdur... Çok otokontrollü yaşamamak lazım sanırım, empati yoksunu olmamak. Karşımızdakinin ne hissettiğini az biraz hissetmek önemli. Yaş aldıkça daha farklı okuyorum her kitabı, ailemde ya da çevremdeki insanları daha farklı gözlemliyorum elbette. Ilk gençlik çağlarımda okusaydım bu kitabı, belki bu kadar etkilenmezdim. Şimdi orta gençlikteyim beni benden aldı. .Eğer henüz Magda Szabò'nun kalemiyle tanışmadıysanız çok şey kaçırıyorsunuz haberiniz ola. Şiddetle tavsiye ediyorum‍️ . 
  • Çöl kraliçesi diye bir film izliyorum film de adam kadına beni öpebilir misin diyor kadinda sadece bir öpücük diyor tesadüfen annem o an odama geldi ve dedigi şu;ne kadar pis filmler izliyorsun sapık mısın oğlum sen ? diyor ahh anne bilmiyorsun ki film de bu sahneden baska cinsel sahnenin olmadigini sansima tüküreyim o sahnede annem geldi
  • Yediveren Turizm'in sayın yolcuları, KT1000 sayılı otobüsümüz, 66. Peron'dan kalkışa hazırdır.

    Anons da yapıldı. 6 aylık özlem sona eriyor. 4 yıl üniversite hayatından sonra mezun olup memleketime dönüyorum. İlk defa yolculuk sırasında yalnız olmayacağım, yanımda Kore'li bir arkadaşımı da beraber götürüyorum. Onunla staj yaptığım yerde tanıştık. Çok hanımefendi bir kız. Tam bir Türkiye aşığı. Benimle gelmek istediğini, yaşadığım yerleri gezip görmek istediğini söyleyince kıramadım.

    Anneme haber ettiğim de kadıncağız heyecandan ne yapacağını şaşırdı. Tipik Türk misafirperverliği tavrıyla, kızım bunlar ne yer ne içer, söyle de ona göre hazırlık yapayım. O kadar da telaş etme anne! El kadar kız, biz ne yersek o da aynısını yer, zaten Türk yemeklerine de bayılıyor dediysem de nafile...Dolma yapayım diyor önce. Yok anne boşver yorma kendini.. Tamam o zaman mantı. Yok annecim ona üç adam lazım. Tamam buldum içli köfte...Sonunda içli köfte de karar kılıyoruz. Çaktırmadan arkadaşımın bahanesiyle anneme en sevdiğim fakat bir o kadar da zahmetli yemeğin siparişini de vermiş oluyorum.Canım annem yaa...

    Otobüse bindik 13 ve 14 numaralı yerler neresiymiş bakalım derken, muavin yanımız da bitti. Yüzünde şapşal bir gülümsemeyle;
    "ben göstereyim yerinizi buyrun efem. Arkadaşınız yabancı herhalde.
    "Ha o mu evet Kore'li"
    "Peki ismi nedir?"
    Çattık ya! Sana ne onun isminden.. Nezaket gereği diyemedim tabi ki...
    "Kim.
    "Hanımefendi yanınızda ki Koreli arkadaşınızı soruyorum?"
    "Evet Kim."
    "Hanımefendi, dalga mı geçiyorsunuz benimle adı ne arkadaşınızın?"
    Ben de sigortalar attı... Aaa!!
    "Kim dedim ya kardeşim...Fesuphanallah, onun adı Kim"
    Jetonu geç de olsa düşen muavin;
    "Ahh şimdi anladım, arkadaşınızın adı Kim.
    Ben de benimle dalga geçiyorsunuz zannettim."
    Dakika bir gol bir. Neyse sırıtarak uzaklaştı.

    Kim oturma telaşı içinde ne konuştuğumuzu anlamamış olacak ki "Bu adam sana ne dedi der gibi gülümseyerek baktı. Önemli bir şey değil canım dedim. Gel de Türk erkeğini Kore'liye anlat...
    Neyse sonunda yerimize oturabildik. Diğer yolcuların da otobüse binmesiyle yolculuğumuz başladı. Tam o sırada 15 numara da oturan beyefendinin meraklı bakışlarla bize baktığını fark ettim. Adama dik dik bakıyorum ama yok belli bir şeyler yumurtlayacak. Az önceki muavin muhabbetine şahit olmuş olacak ki...
    "Demek arkadaşınızın adı Kim" diyor.
    Hay Allah'ım bir meraklı daha. Aklıma John Albert Halili'nin;

    "Merak kediyi öldürdü, kedinin dokuz canı vardı. Bu yüzden, merak, kediyi sekiz kere daha öldürdü" sözleri geldi.
    Gerçi kardeşim de küçükken çok meraklıydı. Takla atan arabalara takla attıran mekanizmayı bulacam diye arabaları son vidasına kadar söktüğü için babam ona 5 kere takla atan araba almak zorunda kalmıştı. Onun Motto'su daha çok "merak kediyi öldürür not me" tarzındaydı...

    Daha fazla adamın sorularına muhatap olmamak için gözlerimi kapıyorum gidiş o gidiş. Gözlerimi açtığımda Bolu tesislerine geldiğimizi fark ediyorum.

    Kim ile beraber bir kahve içmek için masaya oturuyoruz. Kahvelerimizi içerken aksilik bu ya! Kim, kahvesini üzerime döküyor. Gitti beyaz elbisem. Acele telaş soluğu lavabo da alıyoruz. Elbisemi kurtarayım derken, sütlü kahve rengine dönüştürerek otobüse doğru koşturuyoruz. Kapı da sırıtık muavin "Ne oldu hanımefendi 'Kim' vurduya mı gittiniz" deyince nevri dönen ben yanından geçerken adama bir çelme takıyorum. Ona dönerek "ne oldu arkadaşım? Kader de size mi vurdu? "diyorum.
    Bu arada adımın Kader olduğunu söylemiş miydim?
  • HAYATA TUTUNMAK NEYDİ ?

    Okumadan geçmeyin lütfen.
    Ağlamadım desem yalan olur, ağladım, ağladımda hiçsizliğime ağladım... Ahh Muhammed can...
    ----------------------------------------------------

    Adım Muhammet. On dokuz yaşındayım. Atık kağıtlar topluyorum ve Kızılay`dan Ulus`a kadar üç kez yürüyerek gidip geliyorum her gün. Beş arkadaşımla kalıyorum iki göz odalı bir evde. Onlar atık kağıt toplamıyor; Mevlüt inşaatta çalışıyor mesela, Hüseyin halde hamallık yaparken, Sidar ve Yunus ayakkabı boyacısı. Aramıza bir arkadaş daha katıldı. Adı Abbas. Çalışmıyor o, diyaliz hastası. Abbas`a biz bakacağız.

    On üç yaşından beri kağıt topluyorum Ankara`da. Niğdeliyim. İlkokula başladığım yıl geldik Ankara`ya. Ortaokulu bitirebildim yalnızca; hep takdir alarak geçtim sınıfları. Liseye yazdırmadı babam; sokağa saldı beni çalışıp da işe yaramam için. O gün bugündür sokaklardayım; çizgili, çizgisiz, kareli, beyaz ve rengarenk kağıtlar, kartonlar topluyorum.

    Çalışmaya başladığım yıl babam terk etti bizi. Kumar borcu vardı; çekti gitti bir sabah erkenden. Ben geçindirdim evi. Annem severdi beni, “aslan oğlum” derdi. Yanaklarımı okşardı bazen. Babam gideli dört ay olmuştu; komşular bir adam bulmuşlar anneme. Kumar oynamazmış, namazında niyazında bir adammış. Eşi vefat etmiş. İki kızı varmış adamın. Anneme demiş, “sen kabulümsün, çocukların da kabulüm ama Muhammet olmaz!” Şaşırmış annem, “niye olmazmış Muhammet, o da benim çocuğum” demiş. “İki kızım var; biri on iki yaşında, biri on dört yaşında. Caiz değildir Muhammet`le kızlarımın aynı hane içinde olması” demiş adam. Üç kız kardeşim vardı ve çok düşkündük birbirimize. Annem için kolay olmadı karar vermek. Oturttu beni karşısına bir gece. “Bak Muhammet” dedi, “seni asla bırakmayacağım, ama bir süre dayınlarda kal oğlum.” Sarıldı bana; o ağladı, ben ağladım…

    İmam nikahı kıyıldı, dayımlara geçtiğimin ertesi günü. Haftasına kalmadan annemi, kızlarını ve kardeşlerimi alarak memleketine götürmüş adam, Kastamonu`ya. Dayım dedi, “annenin emanetisin bana, burası senin de evin. Arada bir gelip kalabilirsin Muhammet!”

    On üç yaşındaydım, bana kalacak bir yer de ayarlamamıştı dayım. Komşulardan, akrabalardan kimse demedi bana, “sana yardım edelim” diye. On üç yaşındaydım, Ankara`daydım, bir başınaydım…

    Altı yıldır görmedim annemi ve kardeşlerimi. Bir çok kez niyetlendim Kastamonu`ya gitmeye. Dedim, “kovar beni o adam; göstermez bana ailemi.” Anneme küsüm; istese bana ulaşabilirdi diye düşünüyorum. Çok özlüyorum kardeşlerimi; Hülya`yı, Havva`yı ve Hanife`yi… Domino oynardık dördümüz. Ben bir kere bile kazanmadım; “çocuk onlar, sevinsinler” derdim. Ben de çocuktum oysa…

    Yürürken, kağıt toplarken, sabahtan akşama bitap düşene kadar çalışırken hep yüzlerini seyrediyorum insanların. Mesela, sevgililer geçiyor yanımdan ve erkekler beni görünce daha bir ötemden geçirtiyorlar kadınları. Erkekler, kadınlar, muhafazakarlar, devrimciler, hippiler, İbo dinleyenler, Metallica dinleyenler, Kafka okuyanlar, dua kitapları okuyanlar, türbanlılar, mini etekliler, herkes öyle sevgisiz bakıyor ki bana; öyle incitici, öyle hoyrat olabiliyor ki herkes…

    İbo`yu bilmeme şaşırmadınız, ama Metallica`yı ve Kafka`yı biliyor olmam ilginç gelmiştir size belki. Olgunlar Sokak`taki seyyar kitapçılardan kitaplar alıyorum. Milena`ya Mektuplar`ı okudum Kafka`dan, diğerlerini de okuyacağım. Birçok kitap okuyacağım ben; Nietzsche`nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” kitabını çok merak ediyorum mesela, bir de Oruç Aruoba`nın şiirlerini. Keşfetmem, okumam, sorgulamam gereken öyle çok yazar, hikaye, roman ve şiir var ki…

    Kitapçılar bile önyargılı bana; emeği, vicdanı, barışı savunanlar bile beni gördüklerinde kıyıcı sözler söyleyebiliyorlar ve eminim onlara ürkütücü geldiğimden.

    İkinci el kasetlerim var; Metallica kasetim de var, Fikret Kızılok kasetim de. Annem, beni dayımlara yollarken teybi bana verdi,”sıkıldıkça müzik dinle, ama sesini kıs ha” dedi. Şimdilerde teybi son ses açıyorum Metallica`yı dinlerken!

    Adım Muhammet. On dokuz yaşındayım. Beni nefretle bakarken göremezsiniz; kabalaştığıma, etiketler koyduğuma, yaftaladığıma şahit olamazsınız. Bir anlama çabam var; kendimi, annemi ve sizi. Bir öğrenme çabam var; yeryüzünü, doğayı ve evreni. Yazmaya da başlayacağım; sevgisizliği yazacağım önce çöp kutularından topladığım kağıtlara ve sevgisizliği yazdığım kağıtlar geri dönüşüme gidip sevgi olarak dönecek aramıza. Sevgi`li insan dostlarım olacak kağıtlarda diriliveren; sevgiyle var olan canlar, kardeşler, halklar…

    Kendimle ilgili bir çok projem var. Mahkemeye başvurup adımı değiştireceğim. Ali Haydar mı olsa adım diye düşünüyordum, vazgeçtim; adım Özgür olacak benim.

    Kendime ait bir kütüphanem olacak sonra. Atık kağıtlar topluyor olabilirim; işim gereği tenimden yayılan koku pis gelebilir size ama en sevdiğim koku kitap kokusudur.

    Doğada bir başıma yaşama projem de var. Yoruldum incitilmekten, ötekileştirilmekten, lanetlenmekten. Tabiat Ana`ya sığınmak istiyorum ve bunun için otlarla ilgili kitaplar alıyorum. Otlarla beslenmek, otlarla iyileşmek, otlarla huzur bulmak istiyorum. Doğada bir başıma yaşayacaksam otların bütün kerametlerini bilmem gerekiyor.

    Böbrek yetmezliği var Abbas`ın; benim kardeşim oldu Abbas, kız kardeşlerimin yokluğunda. Ona biz bakıyoruz ve Abbas iyileşmeden Tabiat Ana`nın yanına gitmeyeceğim.

    Kafka kırk bir yaşında ölmüş; onun kadar yaşasam yeter. Kitaplar gibi kokmaktır özgürlük; otlardan sevgi büyüleri yapmak ve toprağa karıştığımda bir gün, Tabiat Ana`nın beni şefkatle anmasıdır…

    Böyle buyurdu Muhammet!

    ________// Ergür Altan
  • Bir şeyler ariyorum. İşte gecenin bilmem bu kaçıncı vaktinde. "Hejira çiyayê" diye bir ses fısıldıyor kulağıma, penceremin bana ait olmayan öteki dünyası. Sinemde bir yerlerin kimildadigini hissediyor, okuduğum sözcükleri yarım bırakıyorum."Bir tam olabilir belki içim.. " Uzaklaşti ses... Ve ben yine mi yarım? Ama ayaklarimin hissettiği bu yapış yapış sıcaklığı, gecenin sesleriyle oteleyebiliyorum sanırım. Ya da az önce manasini öğrendiğim bir kelimenin bıraktığı bir kapılma hâli bu. Ama sırf bu yazma eylemlerini daha çok yapabilmek için biraz daha okuyorum "sanırım". Bir de galiba sırtımın döşeğine nasıl bir uysallikla yaslandığını belki de ilk defa şu an duyumsuyorum. Ahh! Ama ben öyle değil miydim zaten. Hep uysal! Ahh o uysal! Neden hep uysal!
    Geceyi dinliyorum. Kalbim kimildiyor. Dönmek istemiyorum artık O'na.
    Neden hep dinlemek istiyorum Tanrı'm. Neden biraz olsun konuşma isteği ve kabiliyeti yok kalbimde artık.
    Gece ahh!
    Saat bilmem gecenin hangi vakti.. Sesler büyüyor kulağımda. Ama hayır hayır öyle değil. Tamamen benden bağımsız bu büyüme. Gecenin o kuyu hâlinden gelme..
    Bak,annem! Yanı başımda. Ahh annem!
    Bazi yaz geceleri, nefeslerimiz eşlik eder birbirine, hatta uykularimiz da belki. Nefesleri, nasıl da güçlü.
    Tanrım duyuyorsun değil mi..
    Şu koyu loslukta sadece gölgesini avucladigim elleri.. Ahh anne! Belki sadece şu an böylesine özgürdür ellerin.
    Anne!
    Duyabiliyor musun beni?



    - elamra