• Burada idaresini bana bırakacakları bir gazete çıkarmaya karar vermiştik. Olsaydı geçinmek imkanını bulacaktık. Onu da Sait Faik bozdu.
    Orhan Veli Kanık
    Sayfa 86 - Yapı Kredi Yayınları
  • Bu mektubum canım ablam sueda reyyan 'a ithafendir.
    Not: {En başta nefsime tabiki 🤗}

    Sait Faik Abasıyanık'ın "Yazmasaydım deli olacaktım" itirafıyla teselli ediyorum ben de kendimi şu sıralar.Aslında içimde avazı gökleri lerzeye getirecek kadar çığlık çığlığa
    konuşan,dile gelmeyen o kadar his var ki çoğunu duymuyorsun bile sen.Kalbinin yüküne,yük olmak istemeyişimden.Kalemimin sırrını senin nahif gönlüne taşımasına izin vermiyorum çünkü.Mürekkebimi yutkunarak, satırlarla cedelleşiyorum.İzin verirsem belki tasıyamazsın,dayanamazsın.
    Belki de mesuliyet ağır gelir cılız bedenine.Ya susturamazsan o çığlıkları?
    Ondan dolayı sımsıkı bohçalara sarıp sarmaladım içimde saklı hislerimi;
    el değmesin ,göz değmesin ,yürek değmesin istiyorum.Hiç kimse hatır sormasın istiyorum.

    Hem kim yüklenmek ister ki onları, Sevgili Dost ?
    Hem kim yanmak ister ki, dostunun derdiyle ?
    Hem kim dinlemekle huzurunun kaçmasını,rahat ve şirin yaşamının tadının kaçmasını ister ki ?

    Sevgili Dost,

    Aşk'ı Sükun'da da geçiyor ya yüreğim ah'larla incinmiş,kalbim bölük bölük dualarla yüklü,umudumun takati kalmadı.Hatıralarım canımı yakmakta.Yine de ne güzel tesellidir;

    "Acaba göklerin ve yerin Hâlık’ından başka kim kalbimizdeki en ince ve gizli hisleri bilir, ahireti yaratarak bizim için geleceği kim aydınlatabilir ve bizi dünyanın yüz binlerce boğucu dalgasından kim kurtarabilir?" yakarışı...

    Sevgili Dost,

    Sen de batıp gidenlere karşı alakanı kesip, ayetin bizlere fısıldadığı gibi;

    "La uhibbul afilin" diye haykır hadi...

    "Ben batıp gidenleri sevmem" diyerek kalbinin kapılarını bir bir kapat yüzlerine, tam bir teslimiyetle.

    Sevgili Dost ,

    Denizi sever misin? Evimin penceresinin kenarına kollarımı dayayıp denizin enginligini hissetmek isterken,kocaman binalar ittifak edercesine adeta denizle görüş açımı kesmekte.Evimin manzarasını iş makineleri,inşaat işçileri,tuğlalar vs. işgal etmekte.

    Taş ve soğuk zeminler yüreğimin ummanına kulaç atıp yüzmek yerine; ölümü ve cansızlığımı yüzüme yüzüme çarparak hatırlatıyor fani hayatın soğuk nefesini.

    Sevgili Dost,

    Ayrılıklar ne zor!
    Dünyada sabrımızı tüketen,takatimizi aşan,karşı koyulmaz ve yakıcı ayrılıklar var.

    Sevdiklerimizden ,dostlarımızdan ayrılık da böyle dayanılmaz işte!

    Onların gurbetine değil iki gözüm,binlerce gözüm olsa ağlamak istiyorum diyormuş ya bir mütefekkir, nasıl da ağır değil mi?

    Ahh bu dünya ne kadar da gaddar, ne kadar da aldatıcı değil mi Sevgili Dost?
    Şu anda da gözyaşlarıma engel olamıyorum.
    Şu hayat yükü cekilebilir gibi değil.

    Bak, insaatçi ustalar nasıl da çiviler çakıyor tahtaları sağlamlaştırmak için.

    Sevgili Dost,

    Sen de faniliğini hatırlayıp bu dünya seni bırakmadan, seni terk etmeden ebedi hayatını ıssız, yıkık ve harab bırakmamak için çiviler çakıyor musun ömrüne?

    Ebedi hayatına kavuşmak için,ömrünün levhalarına uyarak duvarlar örüyor musun?

    Karanlıklara boğduğun hayatını avizelerle ışıklandırıyor musun,rengarenk süslerle zinetlendiriyor musun?

    Pencereler açıyor musun, öteler için?

    Dısarının gürültüsü ve keşmekeşliğinde "özünü" kaybetmemek,kırılgan rüzgarlarda ruhunu daha fazla incitmemek için nefsinin hücumlarına karşı yalıtıma tabi tutuyor musun benliğini?

    Sevgili Dost,

    Deniz masmaviliğiyle uzaklardan,sonsuzluğu müjdeleyip halen göz kırpmakta.

    Seyyar bir dünya olan ömrün ise hiç geçmeyecekmiş gibi karşında dikilip, sağlammış gibi gözünü boyamakta,her şeye malikmis gibi ahkam kesmekte.

    Sevgili Dost,

    Sakın aldanma.Zira dünya aldatıcı!
    Ömür geçiyor!
    Senin de ömrün bitecek!

    Rabbini sevmek için verilen kabiliyetinin sızıntılarını, nefsinin çölünde kurutma sakın.

    Rahmetinin çiçek bahçesi olan varlığını geçici heveslere şiddetli alaka göstererek, susuz bırakıp soldurma lütfen.

    Her gün dolup boşalan bu misafirhanede, sen de bir misafir olduğunu lütfen unutma.

    Madem ki her şey Allah'tan, başına gelen musibetlere küsmek değil, aksine, muhabbet duymak gerek.Hatrını yoklayana kıymet gerek.

    O halde hatırla Sevgili Can Dostum,

    "Dünya madem fanidir, değmiyor alaka-i kalbe."
  • Giderse bir anne, oğlunu bırakıp, bu terk edilmişliğin verdiği eksiklik duygusunu kaybedemiyor kimi çocuk, kimi büyüyemiyor hep çocuk kalıyor, kimi öfkeleniyor herkese her şeye, kimi nefreti öğreniyor, kimi acımasız oluyor hayata karşı, kimi kabulleniyor çaresiz, kimi güçleniyor daha çocuk yaşta… Sait Faik; bu eksiklik duygusunu kaybedemeyenlerden, büyüyemeyenlerden bir tarafı çocuk kalıp, çocukça hatalar yapanlardan ve en çok ta öfkelenenlerden. Öfkeliydi Sait çok öfkeliydi. Sinirlenince ortalığı yakıp yıkmasının, masayı, duvarı yumruklamasının, dostlarının kalbini kırmasının hatta sevdiği kadınları hırpalamasının bu öfkesinin ardına gizlediği bir imdat çığlığı olduğunu kendi de bilmiyordu belki.
    Şehrin görünmeyen arka sokaklarında yürür, kenarda kalan insanları yazar ve bu yüzden kenarda kalan kadınları, Aleksandra’ yı Eleni’ yi sever, onlarda cehaletin mutluluğunu bulduğunu zanneder ve yanılırdı Sait. Kadınlar; Aleksandra, Eleni, Vedat, Barbara, Leyla, en çokta ahh en çokta Makbule hanım….
    1940- 1950 yılları. Bir tarafta; komünist suçlaması yaparak sevmediği komşusundan kurtulanların olduğu, diğer tarafta Müslümanların, Hristiyan ailelerinin çocuklarının vaftizlerine gittiği, Ermenilerin, Müslümanların mevlutlerinde lokum yediği, diğer tarafta da, Hitler’ e alkış tutup harbi Almanların kazanması için dua edenlerin ülkesi.. Dünya üzerinde yeni haritaların çizildiği, harplerin, yokluğun, adaletin, isyanın, ütopyanın ve mücadelenin doğurduğu acılı bir kuşağın hikayesi..
    Nazım Hikmet’ in kitaplarının resmini Abidin Dino’ nun çizdiği, Sipahi ocağı sigarasının üzerinde Bedri Rahminin koşan mızraklı atlarının olduğu yıllar.
    Gencecik bir kız Mina Urgan, Nurullah Ataç, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Orhan Veli, Salah Birsel, Sabahattin Ali ve nice şairin, yazarın aynı havayı soluduğu yıllar.
    ‘’Şimdi otursam Nisuaz Pastanesine bir çay söylesem, ya da Cumhuriyet Meyhanesinde kenarda bir masaya kurulsam, patlıcan kızartması istesem, bir de bira buz gibi. Rıfat yeni çıkmış içerden, Orhan Veli askerden dönmüş, gelseler birer birer masama, birde Sait Faik girse içeri koşarak’’ diyesi geliyor insanın.
    Ah vre Sait.
    Arkadaşlarının ‘’Abasızın Mançuka’’ dediği haşarı burjuva çocuğu Sait’ ten, ‘’Kalabalığın içinde fark edilmeyen herkesin iyi bir hikayesi vardır’’ diyen ve sahici insanların sahici öykülerini yazan, yalnız hatta yapayalnız bir Sait’ e dönüşünün romanını yazmış Özlem Esmergül. Peki Özlem Esmergül kimdir, nasıl olup ta Sait’ i bu kadar içten bu kadar doğal aynen onun öykülerinde ki gibi sahici yazabilmiştir. Bu röportajla daha iyi tanımak mümkün yazarı.
    http://www.adalargercek.com/...ta-yapayalniz/16593/
    1940 lı yılların, küçük sarı kağıtlarına parmak kadar kalmış kurşun kalemlerle öyküler yazan, yamalı pantolonlu, balıkçı gömlekli, eskimiş pardösülü, Sait Faik’ i, 2000’ li yıllarda bir yayınevinin genel yayın yönetmeni aynen onun gibi sahici yazsın. Hayat hangi dönemde kimleri aynı duyguda birleştirecek bilinmiyor. 1940’ ların Vedat, ya da Barbara’ sıdır belki de 2000’ li yılların Özlem Esmergül’ ü… Kızarmıydı Sait bir romanın kahramanı olduğuna acaba? Bence kızmazdı…
    Ben şimdi uzun yıllar önce okuduğum Mehmed Kemal’ in ‘’Acılı Kuşak’’ adlı kitabını çekip alacağım kitaplığımdan. Bugün ki aklımla bir kez daha karıştıracağım sayfalarını. Belki yeni satırlarım olur altını çizeceğim. Özellikle Sait Faik’ in bölümünde…..
  • "Hayat ; iliğine,kemiğine kadar sömürülmüş bir sözcük,iç sızısını andıran bir uğultu,okyanuslar dolusu uğultu." yazıyordu bir paragrafta.Aslı Erdoğan'ın hayat tanımı bu...Zira 2009 da bir röportajında ; Ben yaralı biriyim.çok açıktırdır ki Benim bilinçaltım yara bere içinde diyor.
    Kitap 4 Ana öyküden oluşuyor.En belirgin metafor taş bina.Bir yerlere kapatılmışlık,terkedilip unutulmuşluk,kopkoyu yalnızlık (içsel çığlıklar ) diğer öykülerinin de ortak paydası.Sonu gelmeyen bir bunaltı,bir devir daim...
    Öfkeli bir mahkûmun günlüğü gibi uc uca ekleniyor ilk iki öykü.
    Tahta kuşlar adlı öyküde,Hayatla nasıl mücadele edilmesi gerektiğini bilemeyen kadınlar var.En başarılı bulduğum öyküsü de bu oldu.Neresi ve anlatılan öykülerin kimlere ait olduğu belli.Filiz, hikâyesinde şu soruyla irdeliyordu hayatı :
    "Hayat ile mücadelenin tek yolu,doludizgin sevmek mi,yoksa hiçbir şey istemezsem,bana zararı dokunmaz mı ?"

    Herkesin hayatında bir taş binası vardır diyor Yazar.Heskesin var mıdır bilemem ama,Benim çocukluğumun taş binası,Dedemin Foça'daki,denize 20 metre mesafede,pencerelerinden rengarenk çiçeklerin göz kırptığı,yüksek,ahşap pervazlı pencerelerinden,güneşi cömertçe içeri buyur ettiği,Rumlardan kalma,şirin bir kasaba eviydi.Oysa Yazar'ın taş evi'nin,bilinçaltına acı bir hatıra olarak yuvalanmış,çocukluğundan kalma metruk bir bina olduğunu öğrendim.Tımarhane'ye ya da dayakçı polislerin olduğu bir Karakol binası canlanıyor gözünüzde taş bina'yı anlatırken.içeri girip çıkamayanlar,işkence görenler v.s...
    Ruhsal ve tensel yalnızlığının,iç dünyasına açtığı yaraların serkeşliğiyle epey bocalamış yazarımız.Bazı imgeler,betimlemeler abartılı.(iki öykü hariç)
    Kahveyi sade içmeyi sevenlere,bol şekerli ve sütlü kahve ikram etmeye benziyor biraz da...
    Oysa yazarımız Sait faik ve Çehov'dan etkilebdiğini söylüyor.Nitekim Edebi eserlerin,berrak nehirler gibi akması gerektiğine inanırım.özellikle öykücülükte ararım bunu.
    Fizikçi kafasıyla,okuyucunun kafasını karıştırmak bencillik olur ki,buna da hiç takılmıyor zaten Aslı Erdoğan.Yaralıyım,Ben yazarsam böyle yazarım diyerek kestirip atıyor.Eserlerini okuyup okumamak,sizin tercihinize kalıyor
    Bir öyküsü,hazımsızlık yapan gazlı bir yemek etkisi yapabilir.Bir mide hapı ya da bir bardak limonlu soda yoksa elinizin altında,yandığınızın resmidir.
    Ağdalı diliyle,tren vagonu gibi bitmeyen betimlemeleriyle,depresif paragrafların içinde ağır aksak ilerlerken,Yazar'ın taş binasının,soğuk ve karanlık delhizlerine ürkekçe dalışlar yapabilirsiniz,öykülere adapte olma zorluğu çekmezseniz.
    Yazar'ın Hayat'a baktığı yer tam da uçurumun kenarı.Bedeni, bir rüzgârın alıp gideceği kadar hafifken, ruhsal varlığı koca bir kaya kadar ağır ..
    Terkedilmiş hamile kadını okurken içim daraldı hatta karardı gece oldu.Eve gidip, odanın tavanından,orta yerine bir ip sarkıtıp kendini asacak,ya da bir jilet alıp bileklerini hunharca doğrayacak,ya da en iyi ihtimalle bir kaç antidepresan alarak,yatakta bir cenin gibi dertop olup,günlerce başını kaldırmayacak sandım.Ama öyle olmadı.Yazar,şizofrence anlattı da anlattı kendi canını bağışlayarak.O bölüm daha çok bir şizofrenin günlüğüne benziyordu.
    En beğendiğim öyküsü "Tahta kuşlar" Deutsche welle ödülünü kazanmış ve eserleri dokuz dile çevrilmiş.

    "Yeter artık bunca keder !"
    Ahh evet,tam da şu anda intihar etmelisin.Hadi ne duruyorsun.? Taş binanın en tepesinden boşluğa bırak kendini!" diye bağıran insanlar belirebilir paragraf aralarına gizlenmiş...dikkatli olun.görmezden,duymazdan gelin !
    Yazar,acının dozunu artırarak,altın vuruşa hazırlık yapıyor izlenimi veriyor.neyse ki intihar etmiyor.
    Dipnot: Depresyonlu yakınlarınıza hediye etmeyin,depresyondaysanız,elinize dahi almayın.
    (Bir iki gün rapor alıp açık havada dolaşsam iyi olacak)