• Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
    1. Hâ Mîm.(1)

    (1) Bu harfler için Bakara sûresinin ilk âyetinin dipnotuna bakınız.
    2. Kitab'ın indirilişi, mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi Allah tarafındandır.

    3. Biz, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları hak ve hikmete uygun olarak ve belirli bir süre için yarattık. İnkâr edenler ise, uyarıldıkları şeylerden yüz çevirmektedirler.

    4. De ki: "Allah'ı bırakıp da taptıklarınızı gördünüz mü? Bana gösterin, yeryüzünden neyi yaratmışlardır? Yoksa göklerin yaratılışında onların bir ortaklığı mı var? Eğer doğru söyleyenler iseniz bundan önceki bir kitap, yahut bir bilgi kalıntısı olsun getirin bana!"

    5. Kim, Allah'ı bırakıp da, kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek şeylere tapandan daha sapıktır? Oysa onlar, bunların tapınmalarından habersizdirler.

    6. İnsanlar (kıyamet günü) toplandığında, o taptıkları kendilerine düşman oluverir, onların ibâdetlerini de inkâr ederler.

    7. Âyetlerimiz onlara açıkça okunduğu zaman, o küfredenler kendilerine geldiğinde Hak (kitap Kur'an) için, düşünmeden "Bu, apaçık bir büyüdür" dediler.

    8. Yoksa, "Onu uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Eğer ben onu uydurmuşsam, Allah'tan gelecek olana (cezaya) karşı siz benim için hiçbir şey yapamazsınız. O, sizin, hakkında (düşüncesizce) yaygara kopardığınız şeyi daha iyi bilir. Benimle sizin aranızda şâhit olarak O yeter! O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir."

    9. De ki: "Ben türedi bir peygamber değilim.(2) Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım."

    (2) Âyetin bu kısmı, Hz.Peygamber'in, peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkan ilk kişi olmadığını, daha önceki peygamberlerin çizgisini takip ettiğini ifade etmektedir. Konuyu vurgulayan diğer âyetler için bakınız: Yûnus sûresi, âyet, 47; Hicr sûresi, âyet, 10; Nahl sûresi, âyet, 43; Mü'min sûresi, âyet, 78; Âl-i İmrân sûresi, âyet, 144.
    10. De ki: "Ne dersiniz? Şayet bu, Allah katından ise ve siz onu inkâr etmişseniz, İsrailoğullarından bir şahit de bunun benzerini (Tevrat'ta görerek) şahitlik edip inandığı hâlde, siz yine de büyüklük taslamışsanız (haksızlık etmiş olmaz mısınız?). Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğunu doğru yola iletmez."

    11. İnkâr edenler, inananlar için, "Eğer o Kur'an iyi bir şey olsaydı, onlar onu kabulde, bizi geçemezlerdi" dediler. Onunla doğru yolu bulamadıkları için; "Bu eski bir uydurmadır" diyecekler.

    12. Bundan önce bir rehber ve bir rahmet olarak Mûsâ'nın kitabı da vardı. Bu ise, onu doğrulayan ve zulmedenleri uyarmak, iyilik yapanlara müjde olmak üzere Arap diliyle indirilmiş bir kitaptır.

    13. "Şüphesiz Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra da dosdoğru olanlara hiçbir korku yoktur, onlar üzülmeyecekler de.

    14. Onlar cennetliklerdir. Yapmakta olduklarına karşılık, orada sürekli kalacaklardır.

    15. Biz, insana anne babasına iyi davranmayı emrettik. Annesi onu ne zahmetle karnında taşıdı ve ne zahmetle doğurdu! Onun (anne karnında) taşınması ve sütten kesilme süresi (toplam olarak) otuz aydır. Nihayet olgunluk çağına gelip, kırk yaşına varınca şöyle der: "Bana ve anne babama verdiğin nimetlere şükretmemi, senin razı olacağın salih amel işlememi bana ilham et. Neslimi de salih kimseler yap. Şüphesiz ben sana döndüm. Muhakkak ki ben sana teslim olanlardanım."

    16. İşte, yaptıklarının iyisini kabul edeceğimiz ve günahlarını bağışlayacağımız bu kimseler cennetlikler arasındadırlar. Bu, onlara öteden beri yapılagelen doğru bir va'ddir.

    17. Anne ve babasına, "Öf size! Benden önce nice nesiller gelip geçmiş iken, beni tekrar diriltilecek olmakla mı tehdit ediyorsunuz?" diyen kimseye, onlar Allah'a sığınarak, "Yazıklar olsun sana! İman et, Allah'ın va'di gerçektir" diyorlar, o da, "Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir" diyordu.

    18. İşte onlar, kendilerinden önce cinlerden ve insanlardan gelip geçmiş topluluklar içinde, haklarında o sözün (azabın) gerçekleştiği kimselerdir. Şüphesiz onlar ziyana uğrayanlardır.

    19. Herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır. (Bu da) Allah'ın onlara yaptıklarının karşılığını tastamam vermesi içindir. Asla kendilerine haksızlık yapılmaz.

    20. İnkâr edenler ateşe sunuldukları gün, (onlara şöyle denir:) "Dünyadaki hayatınızda güzelliklerinizi bitirdiniz, onların zevkini sürdünüz. Bugün ise yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan ve yoldan çıkmanızdan dolayı, alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız."

    21. Kendisinden önce ve sonra uyarıcıların gelip geçmiş olan Âd kavminin kardeşini (Hûd'u) hatırla. Hani Ahkâf'taki kavmini, "Ancak Allah'a ibadet edin, çünkü ben sizin adınıza büyük bir günün azabından korkuyorum" diye uyarmıştı.

    22. Onlar ise, "Sen bizi ilâhlarımızdan alıkoymak için mi geldin? Doğru söyleyenlerden isen bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir" dediler.

    23. Hûd, "(Bu konudaki) bilgi ancak Allah katındadır. Ben size, benimle gönderileni tebliğ ediyorum. Fakat ben sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum" dedi.

    24. O azabı vadilerine doğru yayılan bir bulut olarak gördüklerinde, "Bu, bize yağmur getiren bir buluttur" dediler. Hûd, "Hayır, o sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir. İçinde elem dolu azabın bulunduğu bir rüzgârdır" dedi.

    25. "O, Rabbimin emriyle her şeyi yerle bir eder." Derken evlerinden başka hiçbir şeyleri görünmez hâle geldiler. İşte biz, suç işleyen toplumu böyle cezalandırırız.

    26. Andolsun, size vermediğimiz imkân ve iktidarı onlara vermiştik. Kendilerine kulaklar, gözler ve kalpler vermiştik. Fakat kulakları, gözleri ve kalpleri kendilerine bir yarar sağlamadı. Çünkü Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlardı. Alaya aldıkları şey onları kuşattı.

    27. Andolsun, biz çevrenizdeki memleketleri de yok ettik. (Doğru yola) dönsünler diye âyetleri tekrar tekrar açıkladık.

    28. Allah'ı bırakıp O'na yakınlık sağlamaları için edindikleri ilâhlar kendilerine yardım etseydi ya!? Aksine onları yüzüstü bırakarak uzaklaşıp kayboldular. Bu, onların yalanı ve uydurmakta oldukları şeydir.

    29. Hani Kur'an'ı dinlemek üzere cinlerden bir grubu sana yöneltmiştik. Onlar, onun huzuruna gelince(3) birbirlerine, "Susun!" dediler. Kur'an'ın okunması bitince de uyarıcı olarak kavimlerine döndüler.

    (3) "Onun huzuruna" ifadesindeki "o" zamiri, "okunmakta olan Kur'an" ya da "Hz. Muhammed" şeklinde anlaşılmaya müsaittir.
    30. Dediler ki: "Ey kavmimiz! Şüphesiz biz, Mûsâ'dan sonra indirilen, kendinden önceki kitapları doğrulayan, gerçeğe ve doğru yola ileten bir kitap dinledik."

    31. "Ey kavmimiz! Allah'ın davetçisine uyun, ona iman edin ki, günahlarınızı bağışlasın ve sizi elem dolu bir azaptan kurtarsın."

    32. Kim Allah'ın davetçisine uymazsa, yeryüzünde Allah'ı âciz bırakacak değildir. Kendisi için Allah'tan başka dostlar da bulunmaz. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.

    33. Gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmaktan yorulmayan Allah'ın, ölüleri diriltmeye gücünün yeteceğini görmediler mi? Evet şüphesiz O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

    34. İnkâr edenlere ateşe sunuldukları gün, "Bu gerçek değil miymiş?" denir. Onlar, "Evet, Rabbimize andolsun ki gerçekmiş" derler. Allah, "Öyle ise inkâr etmekte olduğunuzdan dolayı azabı tadın!" der.

    35. (Ey Muhammed!) O hâlde, yüksek azim sahibi peygamberlerin sabretmesi gibi sabret. Onlar için acele etme. Onlar tehdit edildikleri azabı gördükleri gün, sanki dünyada gündüzün bir anından başka kalmadıklarını sanırlar. Bu bir duyurudur. Ancak yoldan çıkmış olan topluluk helâk edilir.
  • Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

    1. Hâ Mîm.(1)

    (1) Bu harfler için Bakara sûresinin ilk âyetinin dipnotuna bakınız.

    2. Kitab’ın indirilişi, mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi Allah tarafındandır.

    3. Biz, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları hak ve hikmete uygun olarak ve belirli bir süre için yarattık. İnkâr edenler ise, uyarıldıkları şeylerden yüz çevirmektedirler.

    4. De ki: “Allah’ı bırakıp da taptıklarınızı gördünüz mü? Bana gösterin, yeryüzünden neyi yaratmışlardır? Yoksa göklerin yaratılışında onların bir ortaklığı mı var? Eğer doğru söyleyenler iseniz bundan önceki bir kitap, yahut bir bilgi kalıntısı olsun getirin bana!”

    5. Kim, Allah’ı bırakıp da, kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek şeylere tapandan daha sapıktır? Oysa onlar, bunların tapınmalarından habersizdirler.

    6. İnsanlar (kıyamet günü) toplandığında, o taptıkları kendilerine düşman oluverir, onların ibâdetlerini de inkâr ederler.

    7. Âyetlerimiz onlara açıkça okunduğu zaman, o küfredenler kendilerine geldiğinde Hak (kitap Kur’an) için, düşünmeden “Bu, apaçık bir büyüdür” dediler.

    8. Yoksa, “Onu uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Eğer ben onu uydurmuşsam, Allah’tan gelecek olana (cezaya) karşı siz benim için hiçbir şey yapamazsınız. O, sizin, hakkında (düşüncesizce) yaygara kopardığınız şeyi daha iyi bilir. Benimle sizin aranızda şâhit olarak O yeter! O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

    9. De ki: “Ben türedi bir peygamber değilim.(2) Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.”

    (2) Âyetin bu kısmı, Hz.Peygamber’in, peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkan ilk kişi olmadığını, daha önceki peygamberlerin çizgisini takip ettiğini ifade etmektedir. Konuyu vurgulayan diğer âyetler için bakınız: Yûnus sûresi, âyet, 47; Hicr sûresi, âyet, 10; Nahl sûresi, âyet, 43; Mü’min sûresi, âyet, 78; Âl-i İmrân sûresi, âyet, 144.

    10. De ki: “Ne dersiniz? Şayet bu, Allah katından ise ve siz onu inkâr etmişseniz, İsrailoğullarından bir şahit de bunun benzerini (Tevrat’ta görerek) şahitlik edip inandığı hâlde, siz yine de büyüklük taslamışsanız (haksızlık etmiş olmaz mısınız?). Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğunu doğru yola iletmez.”

    11. İnkâr edenler, inananlar için, “Eğer o Kur’an iyi bir şey olsaydı, onlar onu kabulde, bizi geçemezlerdi” dediler. Onunla doğru yolu bulamadıkları için; “Bu eski bir uydurmadır” diyecekler.

    12. Bundan önce bir rehber ve bir rahmet olarak Mûsâ’nın kitabı da vardı. Bu ise, onu doğrulayan ve zulmedenleri uyarmak, iyilik yapanlara müjde olmak üzere Arap diliyle indirilmiş bir kitaptır.

    13. “Şüphesiz Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra da dosdoğru olanlara hiçbir korku yoktur, onlar üzülmeyecekler de.

    14. Onlar cennetliklerdir. Yapmakta olduklarına karşılık, orada sürekli kalacaklardır.

    15. Biz, insana anne babasına iyi davranmayı emrettik. Annesi onu ne zahmetle karnında taşıdı ve ne zahmetle doğurdu! Onun (anne karnında) taşınması ve sütten kesilme süresi (toplam olarak) otuz aydır. Nihayet olgunluk çağına gelip, kırk yaşına varınca şöyle der: “Bana ve anne babama verdiğin nimetlere şükretmemi, senin razı olacağın salih amel işlememi bana ilham et. Neslimi de salih kimseler yap. Şüphesiz ben sana döndüm. Muhakkak ki ben sana teslim olanlardanım.”

    16. İşte, yaptıklarının iyisini kabul edeceğimiz ve günahlarını bağışlayacağımız bu kimseler cennetlikler arasındadırlar. Bu, onlara öteden beri yapılagelen doğru bir va’ddir.

    17. Anne ve babasına, “Öf size! Benden önce nice nesiller gelip geçmiş iken, beni tekrar diriltilecek olmakla mı tehdit ediyorsunuz?” diyen kimseye, onlar Allah’a sığınarak, “Yazıklar olsun sana! İman et, Allah’ın va’di gerçektir” diyorlar, o da, “Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir” diyordu.

    18. İşte onlar, kendilerinden önce cinlerden ve insanlardan gelip geçmiş topluluklar içinde, haklarında o sözün (azabın) gerçekleştiği kimselerdir. Şüphesiz onlar ziyana uğrayanlardır.

    19. Herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır. (Bu da) Allah’ın onlara yaptıklarının karşılığını tastamam vermesi içindir. Asla kendilerine haksızlık yapılmaz.

    20. İnkâr edenler ateşe sunuldukları gün, (onlara şöyle denir:) “Dünyadaki hayatınızda güzelliklerinizi bitirdiniz, onların zevkini sürdünüz. Bugün ise yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan ve yoldan çıkmanızdan dolayı, alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız.”

    21. Kendisinden önce ve sonra uyarıcıların gelip geçmiş olan Âd kavminin kardeşini (Hûd’u) hatırla. Hani Ahkâf’taki kavmini, “Ancak Allah’a ibadet edin, çünkü ben sizin adınıza büyük bir günün azabından korkuyorum” diye uyarmıştı.

    22. Onlar ise, “Sen bizi ilâhlarımızdan alıkoymak için mi geldin? Doğru söyleyenlerden isen bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir” dediler.

    23. Hûd, “(Bu konudaki) bilgi ancak Allah katındadır. Ben size, benimle gönderileni tebliğ ediyorum. Fakat ben sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum” dedi.

    24. O azabı vadilerine doğru yayılan bir bulut olarak gördüklerinde, “Bu, bize yağmur getiren bir buluttur” dediler. Hûd, “Hayır, o sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir. İçinde elem dolu azabın bulunduğu bir rüzgârdır” dedi.

    25. “O, Rabbimin emriyle her şeyi yerle bir eder.” Derken evlerinden başka hiçbir şeyleri görünmez hâle geldiler. İşte biz, suç işleyen toplumu böyle cezalandırırız.

    26. Andolsun, size vermediğimiz imkân ve iktidarı onlara vermiştik. Kendilerine kulaklar, gözler ve kalpler vermiştik. Fakat kulakları, gözleri ve kalpleri kendilerine bir yarar sağlamadı. Çünkü Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlardı. Alaya aldıkları şey onları kuşattı.

    27. Andolsun, biz çevrenizdeki memleketleri de yok ettik. (Doğru yola) dönsünler diye âyetleri tekrar tekrar açıkladık.

    28. Allah’ı bırakıp O’na yakınlık sağlamaları için edindikleri ilâhlar kendilerine yardım etseydi ya!? Aksine onları yüzüstü bırakarak uzaklaşıp kayboldular. Bu, onların yalanı ve uydurmakta oldukları şeydir.

    29. Hani Kur’an’ı dinlemek üzere cinlerden bir grubu sana yöneltmiştik. Onlar, onun huzuruna gelince(3) birbirlerine, “Susun!” dediler. Kur’an’ın okunması bitince de uyarıcı olarak kavimlerine döndüler.

    (3) “Onun huzuruna” ifadesindeki “o” zamiri, “okunmakta olan Kur’an” ya da “Hz. Muhammed” şeklinde anlaşılmaya müsaittir.

    30. Dediler ki: “Ey kavmimiz! Şüphesiz biz, Mûsâ’dan sonra indirilen, kendinden önceki kitapları doğrulayan, gerçeğe ve doğru yola ileten bir kitap dinledik.”

    31. “Ey kavmimiz! Allah’ın davetçisine uyun, ona iman edin ki, günahlarınızı bağışlasın ve sizi elem dolu bir azaptan kurtarsın.”

    32. Kim Allah’ın davetçisine uymazsa, yeryüzünde Allah’ı âciz bırakacak değildir. Kendisi için Allah’tan başka dostlar da bulunmaz. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.

    33. Gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmaktan yorulmayan Allah’ın, ölüleri diriltmeye gücünün yeteceğini görmediler mi? Evet şüphesiz O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

    34. İnkâr edenlere ateşe sunuldukları gün, “Bu gerçek değil miymiş?” denir. Onlar, “Evet, Rabbimize andolsun ki gerçekmiş” derler. Allah, “Öyle ise inkâr etmekte olduğunuzdan dolayı azabı tadın!” der.

    35. (Ey Muhammed!) O hâlde, yüksek azim sahibi peygamberlerin sabretmesi gibi sabret. Onlar için acele etme. Onlar tehdit edildikleri azabı gördükleri gün, sanki dünyada gündüzün bir anından başka kalmadıklarını sanırlar. Bu bir duyurudur. Ancak yoldan çıkmış olan topluluk helâk edilir.
  • Cin ne demek? Cin nasıl bir varlıktır? Cinlerin özellikleri nelerdir? İşte ayet ve hadislerde cinler alemi...
    “Cin” kelimesi lügatte “örtmek, örtünmek, gizli kal­mak” mânâlarına gelen cenn kökünden tü­remiştir. Cinlere bu isim, maddeleri örtülü ve gizli olduğu, insanlar tarafından görülemedikleri için verilmiştir. Istılahta ise “Duyularla idrak edilemeyen, in­sanlar gibi şuur ve iradeye sahip bulu­nan, ilâhî emirlere tâbî olmakla mükellef tu­tulan ve mü’min ile kâfir gruplarından oluşan varlık türü” anlamına gelir.

    CİNLERLE İLGİLİ AYET VE HADİSLER

    Kur’ân, daha önceki milletlerde mevcut olan cin inancını tashih etmiş ve doğru sınırlarını çizmiştir. İslâm öncesinde Araplar cinleri, melek ve şeytanları da içine alan ve yarı ilâhî husûsiyetlere sahip varlıklar olarak kabul etmekte, kötülüklerinden emin olmak için onlara kurban kesip tapınmaktaydılar. Diğer milletlerde de benzer yanlış itikatlar mevcuttu. Kur’ân bu düşünceyi reddederek onların da insanlar gibi şuur, idrak ve irade sahibi olduklarını, Allah’a karşı mesul olup O’na kulluk etmek için yaratıldıklarını haber verdi. Cinlere de peygam­ber gönderilmiş, bir kısmı iman etmiş, bir kısmı kâfir olarak kalmıştır. Yani cinlerin de mü’mini, kâfi­ri, iyisi ve kötüsü vardır.[1]

    Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed’i (s.a.v.) bütün cinlere ve insanlara peygamber olarak göndermiştir. (Dârimî, Mukaddime, 8/47; Hâkim, II, 381/3335)

    Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

    “Cinlerin ve insanların âsîleri hâriç, yer ile gök arasında var olan her şey benim Allah’ın Resûlü olduğumu bilir.” (Ahmed, III, 310)

    CİNLERİN ÖZELLİKLERİ

    Cinler bazı alanlarda insanlara nisbetle daha üstün bir güce sahiptirler. Meselâ kısa sürede uzun mesafeleri kat edebilir, in­sanlar tarafından görülmedikleri hâlde onlar in­sanları görür, insanların bilmediği bazı hususları bilirler; fakat gaybı onlar da bilemezler. Gökteki meleklerin konuşmalarından gizlice haber almak ister­lerse de buna imkân verilmez. Evlenip çoğalırlar. Bazı cinler Hz. Süleyman’ın emri­ne girerek ordusunda hizmet görmüş, mâbed, resim, büyük çanak, kazan gi­bi şeylerin yapımında çalışmışlardır.[2]

    Hadislerde de cinlerle ilgili bazı bilgi­ler verilmiştir. Her insanın yanın­da bir cin bulunduğu, mü’min­lere vesvese vermeye çalıştıkları, an­cak Kur’ân okunan yerde tesirlerini kay­bettikleri ifade edilir. Kulak hırsızlığı yapmak sûretiyle gökten ha­ber almaya çalışarak öğrendikleri bir doğruya doksan dokuz yalan katarak sihirbaz veya kâ­hinlere ulaştıranlar da vardır. Bunlar, Kur’ân-ı Kerîm’de “cin şeytanları”[3] olarak bahsedilen kötü cinlerdir. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz cinlerle konuşmuş, hatta rivayete göre namazını bozmaya çalışan bir cini yakalamış ve onu ashabına göstermek için bir yere bağlamak istemişse de da­ha sonra bundan vazgeçip serbest bı­rakmıştır. Yine Resûl-i Ekrem (s.a.v) geceleyin bir grup cinle buluşup onlara Kur’ân okumuş, sabah olunca da durumu ashabına anlatıp yaktıkları ateşin kalıntılarını göstermiştir.[4]

    CİN SURESİ

    Cinler mutlak gaybı bilmemekle birlikte uzun süre ya­şadıkları ve çok seri hareket ettikleri için insanların bilemediği bazı hususlara vâkıf olmaları mümkündür. Âyet-i kerimelerin yorumlarından anlaşıldığına göre cinler insanlar gibi doğan, yiyip içen, evlenip çoğalan, ölen ve hat­ta insanlarla ilişki kurabilen varlıklardır. Kendilerine has bir tarzda besle­nirler. Kaynaklar cinlerin insan şek­lini alabildikleri gibi hayvanlardan yılan, kedi, köpek ve inek şekline de girebil­diklerini, dünyanın çeşitli bölgelerinde bilhassa dağlık yerlerde, harabelerde, denizlerde, çöllerde, çöplüklerde ve me­zarlıklarda yaşadıklarını kaydeder.[5]

    [1] En’âm, 130; Kehf, 50; Fussilet, 25; Ahkâf, 18; Zâriyât, 56; Rahman, 39; Cin, 2-13.

    [2] A‘râf, 27; Neml, 38-39; Sebe, 12-13; Sâd, 35-39.

    [3] En’âm, 112.

    [4] Buhârî, Menâkıbü’l-Ensâr, 132; Salât, 75; Ezan, 105; Tefsir, 72/1-2; Tevhîd, 7; Müslim, Zühd, 60; Salât, 149, 150, 260; Zikr, 67; Mesâcid, 39; Tirmizî, Tefsir, 47; Ahmed, VI, 153, 168.

    [5] Prof. Dr. A. Saim Kılavuz, “Cin” mad., DİA, VIII, 8-10; Yrd. Doç. Dr. Emin Işık, “Cin Sûresi” mad., DİA, VIII, 10-11.

    Kaynak: Dr. Murat Kaya, Ebedi Yol Haritası İslam, Erkam Yayınları
  • Mekke'de inen Lokman sûresi, Kûfiyyûna göre 44 âyettir.

    Rahman, Rahim Allah 'ın Adıyla
    1. Elif-Lâm-Mîm.
    2. Bunlar {bâtıla karşı Allah tarafından muhkem kılınmış} hakim kitabın âyetleridir.
    3. (Bunlar) ihsan edenler {yani, takva sahibi olan kimseler} için {dalâletten kurtaran} bir hidâyet ve {azabtan uzak tutan} bir rahmettir.
    Allah Teâlâ, ihsan edicilerin niteliklerini belirterek şöyle buyurmaktadır:
    4. Onlar ki namazı ikame ederler {yani, eksiksiz kılarlar},...

    Allah'ın, Nihayet tam bir huzur ve güvene kavuşunca namazı ikame edin (en-Nisâ, 4/103) buyruğunda da, "namazı ikame etmek", "eksiksiz/ tam kılmak" anlamındadır.
    ...{mallarından} zekâtı verirler ve onlar âhirete {yani, amellerinin karşılıklarının görüleceği ölümden sonra dirilişe: onun ger-çekleşeceğine} kesin olarak inanırlar.

    5. İşte onlar {yani, bunları yerine getirenler} Rabb'lerinden bir hidâyet {yani, beyân/açıklama} üzeredirler ve onlar felah bulanların [başarıya erişenlerin/umduğuna nail olanların] ta kendileridir.
    6. İnsanlardan kimisi {yani, en-Nadr b. el-Hâris} bilgisizce {yani, bir bilgiye sahib olmadığı halde} Allah'ın yolundan saptırmak için {bâtıl sözlerle Allah'ın yolu İslâm'dan, başkalarının ayaklarını kaydırmak için} lehv {yani, bâtıl} olan sözleri satın alır {yani, bâtıl sözleri: (İranlı) Rüstem ve İsfendiyar hikayelerini Kur'ân-ı Kerîm'e tercih eder}. Üstelik onları alaya almak ister {yani, Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerini, Kur'ân-ı Kerîm ile alay olsun diye (İranlı) Rüstem ve İsfendiyar hakkında anlatılanlar gibi değerlendirir. Öncekiler hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de anlatılanların, Rüstem ve İsfendiyar ile ilgili anlatılanlar gibi olduğunu iddia eder}...
    İşte, "Bu Kur'ân geçmişlerin efsanelerinden başka bir şey değildir" diyen de en-Nadr b. el-Hâris'tir. O ticaret maksadıyla Hire'ye gitmiş, orada Rüstem ve İsfendiyar ile ilgili anlatılanlarla karşılaşmış, bu sözleri satın alarak Mekkelilere taşımış ve şöyle demişti: "Size 'Ad'dan ve Se-mûd'dan bahseden Muhammed'in anlattıkları Rüstem ve İsfendiyar ile ilgili anlatılanlara benzemektedir."
    ...İşte onlar için horlayıcı {yani, can yakıcı} birazab vardır.
    Sonra Yüce Allah Nadr'ın durumunu haber vererek şöyle buyur-maktadır:
    7. O kimseye âyetlerimiz {yani, Kur'ân-ı Kerîm} okunduğu za¬man, güya iki kulağında ağırlık varmış {ve bundan dolayı sağırmış da, Kur'ân-ı Kerîm âyetlerini} işitmemiş gibi büyüklenerek {yani, Kur'ân-ı Kerîm'e îmân etmeyi kibirine/büyüklüğüne yediremeyerek} yüz çevirir. Sen ona elim [acilcan yakıcı] bir azabı müjdele.
    Sonunda o [en-Nadr b. el-Hâris], Alîb. EbîTâlib (a.s) tarafından Be-dir'de öldürdü.
    8. Muhakkak imân edip, sâlih amel işleyenler için {âhirette} naim cennetleri vardır.
    9. On/ar orada ebedidirler {yani, ölmezler}, Allah'ın hakk {yani, doğru} va'didir {ve mutlaka gerçekleşecektir}. O {mülkünde} azizdir, {onların cennetle mükâfaatlandırılması hükmünü vermekle} hakimdir.
    10. O gökleri {yani, yedi göğü}, onları gördüğünüz şekilde direk¬siz yarattı {yani, onların direkleri bulunmamaktadır}. Sizi çalkalamasın {yani, yerin üzerinde durabilesiniz} diye yere de revası {yani, dağlar} koydu. Orada {yani, yerde} her {türlü} canlıdan yaydı. Gökten de bir su {yani, yağmur} indirdik. Orada {yani, yerde} {suyun gerektiği gibi yol bulmasını sağlayarak} her güzel türden {yani, çeşitli bitkiler} bitirdik.
    11. Bunlar {yani, bu anılanlar} Allah'ın yarattığıdır {ve O'nun yaptığıdır}. Haydi {ey Mekke kâfirleri, du'a ettiğiniz: ibâdet etti-ğiniz} O'ndan başkasının {yani, meleklerin} ne yarattığını gösterin bana...
    Benzeri bir buyruk da Sebe ve Ahkâf sûrelerinde geçmektedir.
    Sonra yeni bir ifadeyle şöyle buyurmaktadır:
    ...Hayır, zâlimler {yani, müşrikler} apaçık bir dalâlet {yani, hüsran} içindedir.
    12. Andolsun Biz Lokman'a hikmet {yani, -nübüvvet vermeksi¬zin, bir nimet olarak- ilim ve anlayış} verdik. {Ona} "Allah'a şük¬ret" diye (söyledik) {yani, sana verdiğimiz hikmet sayesinde di¬ğer nimetlerine de şükret}. Kim şükrederse {yani, nimetleri do¬layısıyla Allah'a şükredip, O'nu tevhîd ederse} kendisi için şükreder {yani, kendisi için hayır işlemiş olur}. Kim de {nimetlere karşı} nankörlük ederse {ve Rabbini tevhîd etmezse}, muhakkak Allah {kullarının ibâdetine muhtaç olmayan} ganîdir, {saltanat ve hâkimiyetinde mahlukatı arasında övülen} hamiddir.
    13. Hani Lokman oğluna {ki adı, En'um idi} ogüt verirken {yani, onu te'dib ederken} şöyle demişti: "Oğulcuğum! Allah'a {O'nun yanında başkasını} şirk koşma. Muhakkak şirk büyük bir zulümdür"...
    Onun oğlu ve hanımı kâfir idiler. Müslüman oluncaya kadar onla-rın arkasını bırakmadı. İddia dildiğine göre Lokman, Eyyûb'un (s.a) teyzesinin oğludur.
    Bize 'Ubeydullâh tahdis edip dedi: Bana babam tahdis edip dedi: Bize Said b. Beşir tahdis etti, o da Katade b. Deâme'den dedi ki: "Lokman, Habeşli, burnu basık bir adam idi."
    Huzeyl dedi ki: "Ancak ben bunu Mukâtil’den işitmedim."

    14. Biz insana {yani, Sa'd b. Ebî Vakkas'a} ana-babasını {yani, babası Mâlik'i ve annesi Süfyân b. Ümeyye b. Abdi Şems b. Abdi Menâf kızı Hamle'yi} tavsiye ettik. Annesi {Hamle} onu güçsüzlük üstüne güçsüzlükle {yani, zayıflık üstüne zayıflıkla} taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yılda olmuştur. {Seni İslâm'a hidâyet ettiğim için} Bana {yani, Allah'a} ve {sana yaptıkları iyilikler için de} ana-babana şükret. Dönüş yalnız Banadır" {sana amelinin karşılığını Ben vereceğim} dedik.
    15. Eğer onlar {Benimle ortak olduğunu} bilmediğin bir şeyi Ba¬na ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara, {Bana şirk koşma hususunda} itaat etme. Bununla birlikte dünyada onlarla ma'rûf {yani, iyilik} ile geçin ve {sen ey Sa'd,} Bana dönenlerin {yani, başka şeylerden yüz çevirenlerin: Nebî'nin (s.a)} yoluna {yani, dînine} uy. Sonra {âhirette} dönüşünüz Bana olacaktır. Ben de size neler yapmakta olduğunuzu haber vereceğim.
    Lokman'ın oğlu el-En'um babasına, "Babacığım! Kimsenin beni görmeyeceği bir yerde günah işleyecek olursam, Allah onu nasıl bilir?" diye sorunca, Lokman (a.s) şu cevabı verdi:

    16. ..."Oğulcuğum! Eğer o {yaptığın} bir hardal {yani, zerre} ağır¬lığınca dahi olsa ve {sen} bir kaya {yani, yerin en altındaki kaya -ki bu, yeşil bir kaya olup içi oyuktur. Semanın renginde üç şubesi vardır-} içinde olsa {yani, olsan} yahut {o zerre} göklerde {yani, yedi semâda} ya da yerde olsa, Allah onu {yani, o taneyi} getirir. Muhakkak Allah {onu ortaya çıkarmakta} latiftir, {yerini çok iyi bilen} habîrdir"...
    Lokman oğluna öğüt vermeye devam ediyor:

    17. ..."Oğulcuğum!Namazı dosdoğru kıl, ma'rûfu {yani, tevhîdi} emret, münkerden {yani, bilinmeyen, kabul edilecek bir şey olmayan şirkten} alıkoy. {Bu sebeble} sana isabet edene {yani, karşılaşacağın eziyetlere} de sabret; çünkü bunlar azimle yerine getirilmesi gereken işlerdendir {yani, iyiliği emrederken ve münkerden alıkoyarken karşılaşacağın eziyetlere sabretmek, Allah'ın emrettiği ve kesin olarak istediği hakk işlerdendir}...

    Lokman oğluna öğüdünü sürdürüyor:
    18.... "İnsanlardan yüz çevirme {yani, seninle konuşmak isteyen fakirlere karşı böbürlenip büyüklenerek yüzünü onlardan başka tarafa çevirme}, yeryüzünde şımarıklıkla yürüme, çünkü Allah büyüklük taslayan ve böbürlenen kimseleri sevmez {yani, verdiği nimetleri dolayısıyla Allah'a şükretmeyerek böbürlenen kimseleri sevmez}.
    Lokman öğüdünü şöyle tamamladı:

    19. ..."Yürüyüşünde mutedil ol {yani, büyüklenme, böbürlenme -çünkü bu helâl değildir-}, sesini alçalt" {yani, alçak sesle konuş}...
    Lokman oğluna, yürüme ve konuşmada mutedil davranmayı em-retmiş olmaktadır. Sonra yüksek ses için şu örneği verdi:
    ... "Çünkü seslerin en çirkini eşeklerin sesidir" {zira eşeklerin sesi çok yüksektir}.
    Arablar, "Bunlar eşeklerin sesleridir" deyip, hem sesler anlamında-ki lafzı, hem eşekler anlamındaki lafzı çoğul getirdikleri gibi, sesler an¬lamındaki lafzı tekil, eşekler anlamındaki lafzı da çoğul getirerek "Bu eşeklerin sesidir" de derler. Aynı şekilde sesi hem tekil getirerek "Bu tavukların sesidir" derler, hem de çoğul getirerek "Bu tavukların sesleridir" de derler. Yine, "Bu kadınların sesidir" ve "Bunlar kadınların sesleridir" de derler.

    20. Göklerde olanları {yani, güneşi, ayı, yıldızları, bulutları, rüz-gârları} da, yerde olanları {yani, dağları, ırmakları, yüzen gemileri, ağaçları, bitkileri} de Allah'ın size musahhar kıldığını, açık {yani, güzel bir hilkat, rızık ve islâm ile} ve gizli {yani, Âdemoğulları'nın gizleyip sakladığı, kimsenin bilmediği ve bundan dolayı da cezalandırmadığı günahlar} olarak nimetlerini üzerinize bol bol tamamlamış {yani, size oldukça fazla nimetler ver¬miş} olduğunu görmediniz mi?...
    Bütün bunlar, gerçekten nimetlerdendir. Bundan dolayı Allah'a pek çok hamd olsun. Dünyada da, âhirette de nimetlerini tamamlamasını dileriz. O her türlü iyiliği verendir.

    ...Bununla birlikte insanlar arasında Allah hakkında bilgisizce {yani, meleklerin Allah'ın kızları olduğunu bir bilgiye dayanmaksızın iddia etmek sûretiyle} bir yol gösterici ve aydınlatıcı bir kitab olmaksızın {yani, beraberinde Allah'tan gelmiş bir açıklama: meleklerin Allah'ın kızları olduğuna dâir içinde bir delil bulunan aydınlatıcı bir kitab olmaksızın} tartışan {yani, mücadele eden} kimseler {yani, en-Nadr b. el-Hâris} vardır.

    21. Onlara {yani, en-Nadr b. el-Hâris'e} "Allah'ın indirdiğine uyun" {yani, Kur'ân'a îmân edin} denildiğinde onlar {yani, en-Nadr b. el-Hâris}, "Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz {dîn}e uyarız" derler {yani, der}. Şeytân onları {yani, en-Nadr b. el-Hâris'i} sair {yani, alev alev yanan} ateş azabına çağırıyorsa da mı {atalarına uyacaklar}?

    Benzeri bir buyruk da Hacc sûresinde bulunmaktadır. Sonra Allah muvahhidlerin durumunu bildiriyor:

    22. Kim {amelinde} ihsan edici olduğu halde vechini Allah'a teslim ederse {yani, dînini Allah'a hâlis kılarsa},...
    Nitekim, Herkesin bir vichesi vardır (el-Bakara, 2/148) buyruğunda da, "viche" kelimesi, "dîn" manasında kullanılmıştır.
    ...muhakkak sapasağlam {yani, kopması söz konusu olmayan} bir kulpa tutunmuş {yani, onu iyice yakalamış} olur. İşlerin akıbeti {yani, âhirette kulların işleri} Allah'ındır {yani, Allah'ın huzuruna çıkacaktır ve O da amellerinin karşılığını verecektir}.

    23. Kim {Kur'ân'ı inkâr ile} kâfir olursa onun küfrü seni üzmesin...
    Çünkü Mekke kâfirleri, O {yani, Muhammed}, {Kur'ân'ı Allah'tan getirdiğini iddia ederek} Allah'a yalan uydurdu (eş-Şûrâ, 42/24) demişlerdi. Onların bu sözleri Nebî'ye (s.a) ağır geldi ve çok üzüldü. Bunun için Allah, Kim de kâfir olursa onun küfrü seni üzmesin... buyruğunu indirdi.
    ...Dönüşleri Bizedir. {Ma'siyet olarak} neler yaptıklarını kendilerine bildireceğiz. Muhakkak Allah göğüslerin özünü çok iyi bilendir {yani, Allah, kâfirlerin söylediklerinden ötürü Muhammed'in (s.a) kalbinde üzüntünün ne kadar yer ettiğini çok iyi bilir}.
    Allah onların durumu hakkında da haber veriyor:

    24. Biz onları {dünyada ecelleri sona erinceye kadar} azıcık faydalandırırız. Sonra onları galiz {yani, asla kesilmeyecek oldukça ağır} bir azaba mahkûm ederiz {yani, böyle bir azabla karşı karşıya bırakırız}.

    25. Andolsun onlara, "Göklerle yeri kim yarattı?" diye sorsan, onlar elbette "Allah" diyeceklerdir. "Allah'a hamdolsun" de. Hayır, {fakat} onların çoğu {Allah'ın tevhidini} bilmezler.


    Allah, zatını tazim ederek şöyle buyurmaktadır:
    26. Göklerde ve yerde olanlar {yani, bütün yaratılmışlar} O'nundur {yani, O'nun kullarıdırlar ve O'nun mülkündedirler}. Muhakkak Allah {yarattıklarının ibâdetine muhtaç olmayan} ganidir, {mahlukatı nezdinde saltanat ve hâkimiyeti itibariyle} hamiddir.

    27. Eğer yerde olan bütün ağaçlar kalem olsa ve deniz de mürekkeb, ardından yedi deniz daha ona katılsa, yine de Allah'ın sözleri {yani, ilmi} tükenmezdi {yani, yeryüzünde gövdesi olan bütün ağaçlar yontularak kalem yapılsaydı, yedi deniz de mürekkeb olsaydı, bütün yaratılanlar da bu kalemler ve mürekkeb olan bu denizler ile Allah'ın ilmini ve O'nun hayret verici sanatını yazacak olsalardı, yeryüzündeki ağaçlardan tümünden yapılan kalemler ve mürekkeb olan bu denizler tükenir, fakat Allah'ın ilmi, kelimeleri ve hayret verici sanatı tükenmezdi}. Muhakkak Allah {mülkünde} azizdir, {emrinde} hakimdir.
    Böylece Allah insanlara, hiç kimsenin Allah'ın ilmini idrak edemeyeceğini, (Allah'ın öğrettiğinden fazlasını bilemeyeceğini) haber vermektedir.

    28. {Ey insanlar!} Sizin {hep birlikte} yaratılmanız da, öldükten sonra {hep birlikte} diriltilmeniz de {O'nun kudreti açısından, Allah için} ancak bir tek nefis gibidir {yani, bir tek nefsin yaratıl¬ması ve bir tek nefsin diriltilmesi gibidir}...

    Âyet, Kureşli Übey b. Halef ve asıl adı Esîd b. Kelede olan Ebu'l-Eşed b. el-Haccac b. es-Sebbak b. Huzeyfe es-Sehmî'nin oğulları Münebbih ve Nubey hakkında inmiştir. Onlar Nebî'ye (s.a), "Allah bizi nutfeden, alekadan, bir çiğnem etten, sonra da çeşitli aşamalardan geçirerek yaratmıştır. Böyleyken sen bizim hepimizin yeni bir hilkat ile yeniden yaratılacağımızı, ölümden sonra diriltileceğimizi iddia ediyorsun. Bu nasil olabilir?!" dediler. Bunun üzerine Allah, Sizin yaratılmanız da, öl¬dükten sonra diriltilmeniz de ancak bir tek nefis gibidir buyurdu.
    ...Muhakkak Allah, {onların yaratmak ve diriltmek hususunda söylediklerini işiten} semidir, basîrdir.

    29. {Ey Muhammed,} görmedin mi ki, Allah geceyi gündüze bi¬tiştirir, gündüzü geceye bitiştirir {yani, gece gündüzü, gündüz de geceyi eksiltip durur, sonunda biri onbeş saat, diğeri yedi saat olur}. Güneşi ve ayı da {Âdemoğulları'na} musahhar kılmıştır. Her biri belirli bir süreye kadar akıp gider. Muhakkak ki Allah {her ikisinde: gecede ve gündüzde} yaptığınızdan haberdardır.

    30. Bunun {yani, Allah'ın söz konusu edilen gece ve gündüz, gü¬neş ve ay hakkındaki takdirinin} sebebi şudur: Çünkü Allah hak¬kın ta kendisidir {-böylece Allah, sanatı ile tevhidine delil gös-termektedir-}. O'ndan başka onların du'a ettikleri {yani, ilah diye ibâdet ettikleri} ise bâtıldır {yani, onlara ibâdet etmenin bir değeri ve faydası yoktur}...
    Yüce zatını tazim ederek şöyle buyurmaktadır:
    ...Muhakkak Allah 'alîdir {yani, mahrukatının üstünde pek yü¬cedir}, kebîrdir {yani, büyüklerin en büyüğüdür}.

    Allah, tevhidini ve sanatını söz konusu ederek buyuruyor ki:
    31. Size âyetlerinden {yani, alâmetlerinden} bir kısmını göstermek için Allah 'ın nimeti {yani, rahmeti} ile gemilerin {rüzgârlar vasıtasıyla} denizde akıp gittiğini görmez misin? {yani, siz bu nimetlerle iç içesiniz: O'nun denizdeki sanatını, şaşkınlık verici nimetlerini görmekte ve orada rızık ve süs eşyası arayıp bulmaktasınız}. İşte bunda {yani, denizde gördüğünüz bu hallerde}, çok sabreden {yani, denizde karşılaştığı belâlarla karşı Allah'ın emri üzerinde direnen} ve {denizin dehşetli hallerinden kendisini kurtardıktan sonra nimetleri dolayısıyla Allah'a} çok şükreden herkes için muhakkak âyetler {yani, ibretler} vardır.

    32. Onları {denizde iken} dağlar gibi bir dalga kapladığında, dînlerini yalnız O'na hâlis kılanlar {yani, O'nu tevhîd edenler} olarak O'na du'a ederler. Onları {denizden} kurtarıp karaya çıkarınca kimileri orta yolu tutar {yani, tevhide dâir Allah'a verdiği ahde, denizde olduğu gibi karada da bağlı kalmakta mutedil hareket eder -ki bu, mü'min kimsedir-}...
    Sonra denizde ihlâsla Allah'a du'a edip Allah'ı tevhîd eden, karada ise tevhidi terkedip ahdini bozan müşriki söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
    ...Âyetlerimizi ise çok gaddar {yani, ahidlerini çok bozan} ve {karada tevhidi terk etmek sûretiyle Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük eden çok} nankörlerden başkası bile bile inkâr etmez {yani, ahdini terk etmez}.

    33. Ey insanlar {yani, eş kâfirler}! Rabbinizden ittika edin {yani, Rabbiniz olan Allah'ı tevhîd edin}. Babanın oğluna, oğlun babasına hiçbir fayda sağlayamayacağı o günden de korkun. Muhakkak ki Allah'ın {ölümden sonra dirilişin gerçekleşeceğine dâir} va'di haktır. O halde dünya hayatı sakın sizi aldatmasın {yani, İslâm'dan uzaklaştırmasın}. O çok aldatıcı da {yani, bâtıl, yani şeytân: İblis de} sakın sizi Allah ile aldatmasın.

    34. Sâ'atin ilmi {yani, kıyametin kopacağı günün bilgisi} muhak¬kak Allah'ın nezdindedir {yani, onu O'ndan başkası bilmez}...
    Buyruk, el-Vâris b. 'Amr b. Harise b. Muharib adındaki bir bedevi hakkında inmiştir. Bu zat Nebî'ye (s.a) gelerek dedi ki: "Bizim toprakla¬rımız kurudu, yağmur ne zaman yağacak? Gelirken karımı hamile bı¬raktım, ne zaman doğuracak? Ben nerede doğduğumu biliyorum, fakat nerede öleceğim? Bu gün ne yaptığımı biliyorum, yarın ne yapacağım? Kıyamet ne zaman kopacak?" Bunun üzerine Allah Nebî'ye şu buyruğu indirdi:
    ...Sâ'atin ilmi {yani, kıyametin kopacağı günün bilgisi} muhak¬kak Allah'ın indindedir. Yağmuru O indirir. Rahimlerde olanı{n erkek mi, dişi mi olduğunu; hilkatinin düzgün olup olmadığını} O bilir. {İyi olsun kötü olsun} hiçbir kimse {hayır ve şer türün¬den} yarın ne kazanacağını bilemez. Hiçbir nefis de nerede {ya¬ni, ovada mı, dağda mı, karada mı, denizde mi} öleceğini bilmez. Muhakkak Allah {bu âyette sözü edilen bütün hususları bilen} âlimdir, habîrdir.
    Nebî (s.a) de, "Kıyamete dâir sual soran nerede?" dedi. Muhariboğulları'ndan olan zat, "O kişi benim, buradayım" deyince, Nebî (s.a) ona bu âyeti okudu.
  • Allah'ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendilerine cevap veremeyecek olan(lar)a tapınan (ondan güç alıp ona sığınan) kimseden daha sapık kim olabilir? Halbuki onlar, bunların tapmalarından (bile) habersizdirler.