• İslâm'da doğruluk güzellikten, güzellik de doğruluktan ayrılamaz. Bir inanan hem doğru, hem de güzel iş yapmak durumundadır. Hem güzel, hem doğru bir insan olmak zorundadır. Fikri, işi, eseri doğru ve güzel olmalıdır. Meselâ namazı sadece dosdoğru kılmak değil, aynı zamanda güzelce kılmak esastır. Zekâtı da sadece dosdoğru değil, aynı zamanda güzelce vermek gerekir. İslâm'ı veya bir hakikati anlatırken de her sözün güzelce söylenmesi gerekir.

    Tebessümün sadaka olduğu bir inanca mensubuz. İslâm’da hayat ile güzellik, vazife ile zevk, ahlâk ile sanat iç içedir. Her şey gibi sanat da ne hayattan, ne de inançtan kopuktur. Aksine fıtrat anlamına gelen ahlâka hizmet eden bir araçtır. Müziğin, mimarinin, tezhibin, şiirin, kısacası bütün sanatların gayesi kişinin edebini, kişiliğini, kulluğunu güzelleştirmektir.

    Batı’da ise doğruluğu temsil eden etik ile, güzelliği temsil eden estetik iki ayrı, hatta çelişen, hatta çatışan kavramlardır. Çoğu kere “doğru" olan “güzel” değildir, “güzel" olan da “doğru? Bu, birliği parçalayan ve hayatı şizofrenik duvarlarla bölen seküler hayat nizamının doğrudan bir yansımasıdır.

    O yüzden bizdeki sanat anlayışı ile modern sanat anlayışı arasında temelde büyük farklar vardır. Meselâ Batılı bir ressam, eserine kocaman bir imza koyarken, bizim şaheserler ortaya koyan hattatlarımız küçücük harflerle imza atarlar. O imzalar da genellikle şöyle dualardan oluşur: “Bunu yazan falan kişidir. Allah onun günahlarını affetsin."
  • 280 syf.
    ·3 günde·10/10
    Etkisinden uzun süre çıkamayacağım müthiş bir kitap. Konusu, kurgusu, karakter analizleri, zekice ve sezdirilmeden eklenmiş olağanüstü ögeler, beklenmeyen anlarda gelişen beklenmedik olaylar, diyaloglar, aforizmalar, kitabın vermek istediği mesaj, her şeyiyle mükemmel bir eser.

    Roman; sonsuz güzellik ve haz uğruna, ruhun ödediği bedeller ve yozlaşma üstüne kurulu bir hikayeyi anlatıyor. Güzellik ve gençlik kaygısı ile ruhunu şeytana satan Dorian Gray’in ve ruhu çirkinleştikçe değişen portresinin hikayesi. Okurken karakterlerin kişilikleri, yazarın biyografisini merak etmeme sebep oldu. Oscar Wilde; Tuncel Kurtiz’in seslendirmesiyle tanıdığımız ”Oysa Herkes Öldürür Sevdiğini” şiirinin de şairi aynı zamanda. Tek romanı olan bu eseri sayesinde, daha önsözünden başlayarak sarsan, ezberleri bozan, farklı kişiliği ve tercihleriyle dönemin ikiyüzlü ahlak anlayışının kurbanı olarak ağır eleştirilere maruz kalan bir yazar olduğunu öğrendim. Cezaevinde yatmış, çıktığında ağır bir menenejit sonucu ölmüş, cenazesine sadece 7 kişi katılmış dışlanmış bir adam. Ölümü bir otel odasında karşılamış ve ünlü "Ya duvaɾ kağıdı gideɾ, ya ben." sözünü söylemiş.

    Oscar Wilde; romanındaki üç ana karakter için şöyle demiş: "Basil Hallward, ben olduğumu sandığım kişidir; Lord Henry dünyanın ben sandığı kişidir; Dorian Gray ise benim olmak istediğim kişidir, belki başka bir çağda.." Okurken Lord Henry karakterinin diyaloglarının olduğu bölümleri, fikirlerine tam olarak katılmasam dahi oldukça etkili buldum. Ona hak veremiyorsunuz ama haksız da bulamıyorsunuz. Zaman zaman ondan nefret ederken, Dorian Gray adına üzülüyor, Basil Hallward’a acıyorsunuz.

    Son olarak, yazarın çok yönlü sanatçı kişiliği sanat-insan ilişkisini çok iyi analiz etmesini sağlamış. Sanatla ilgili fikirlerini sık sık karakterler vasıtasıyla dillendirdiğini görüyoruz. Bu kısımlarda dikkati yoğunlaştırmak gerekiyor, aksi takdirde anlatım sıkıcı ve anlaşılmaz bir hal alıyor. Yazıldığı dönem açısından her şeyiyle zamanının ötesinde olan bu romanı okumanızı tavsiye ediyorum.
  • 141 syf.
    ·29 günde·Puan vermedi
    Mir’atü’l-Memalik’ten Günümüze
    “Merhaba” demenin içinde saklı bir sevincin huzurunu ancak ayakların yorgunluğunun altında kalmış bir seyyah bilir. Anıları anı yapan yeni bir dünya yani farklı bir kent sokağına, pazar alanındaki satıcıya, tüccara merhaba demek... Seyyah, gözü uzak diyarlardaki; bir mimari yapının sütunlarında ki gizli güzelliklerdedir. Yerinde durmak onun için hayatın durduğu yerdir, lakin o seyyahtır zaman ile mekânın boyutlarında gezer. Çılgınlığın doruk noktasında, çılgınlığı farklılık peşinde koşan bir çift ayak, bir çift gözü vardır. Kimsenin göremediği, fark edemediğini görüp fark etmesi bir ve tek olan kuralıdır.

    Her seyyah birbirinin takipçisi olmuşlardır; kendi lisanı hal içinde kendi ayak izlerinin devamı olup coğrafyalarda gezinip yeni dünyalar keşfetmişlerdir. Gittikleri yer hakkında; renk/şekil yani kültür, din, örf, gelenek ve adetler getirmişlerdir. Bu seyahat yolun yolcularından en önemlilerinden Seyit Ali Reis’tir. Mekân cennetin bıraktığı “Mir’atü’l-Memalik” adlı eseri seyahatname alanında önem arz etmektedir. Kültürümüzde; Evliya Çelebi, Piri Reis, Nabi, Yirmi Sekizinci Mehmed Çelebi; Arap kültüründe İbn Battuta, İbn Fazlan; Batı kültüründe ise Marco Polo, Pierre Loti, Gerard De Nerval, Edmondo De Amicis, Salomon Schweigger velhasıl uzun yolların yolcuları olan bu seyyahların adlarını uzun uzun yaza biliriz.

    1968’de Konya’nın Sille’de doğan, azimli olan akademisyen-yazar Prof. Dr. Mehmet Azimli’nin gezdiği yirmi ülke elliden fazla şehri “Benim Gözümle “Coğrafyalar”” adlı gezi kitabıdır. Yazarın diğer birkaç kitabı şunlardır: “Siyeri Farklı Okumak (Ankara 2015-yedinci basım), Dört Halifeyi Farklı Okumak-1 Hz. Ebu Bekir (Ankara 2015-üçüncü basım), Dört Halifeyi Farklı Okumak-2 Hz. Ömer (Ankara 2015-üçüncü basım), Dört Halifeyi Farklı Okumak-3 Hz. Osman (Ankara 2015-ikinci basım), Dört Halifeyi Farklı Okumak-4 Hz. Ali (Ankara 2015-ikinci basım), ve toplamında yazarın şuanda on dört kitabı mevcuttur. Dikkat edilirse kitaplar daha çok biyografik türdedir. Azimli, üniversite yıllarında ilmi kitaplar yanında biyografik kitaplara da yönelmiştir. Ve tutkusu “insan tanıma merkezli” öğrenme, araştırma yolunda mücadele etmiştir. Bu konuda Peygamber Efendimiz (sav) baş tacı olmuştur. “Mesleğim, “Hz. Peygamberi (sav) tanıma” demek olan siyer ilmiydi ve yine bir şahsın hayatıydı.” (s.11) Azimli, bu mesleği bir içgüdüye bağlayarak ta lise yıllarında başladığını belirtir.

    -El-Firdevsu’l-Mefgut-Yitirilmiş Cennet-Endülüs

    Endülüs, İber Yarımadasındaki, bugünkü İspanya Portekiz ülkelerinin bulunduğu coğrafyanın adıdır. İslam’ın ilk yüzyılında Emevi Devleti’ne başlı birliklerle, bir berberi kumandan olan Tarık Bin Ziyat önderliğinde fetihler yapılmış ve başarılı olunmuştur. Söylenir ki Tarık Bin Ziyat fetih zamanında geri dönmemek için kendi gemilerini yakmışlar ve ölümüne bir cihat yapmışlardır. Bu konuda tarih adaleti hep tecelli eder ve böyle kahramanları tükenmez kalemlerle yazılır.

    Kitap, “Bir zamanlar İspanya’da Müslümanlar varmış” diye başlar. Azimli’nin gezileri genelde bir grup akademisyenin bir rehber eşliğinde önemli tarihi yerlere yapılan gezilerdir. Kitapta kalkış yeri/zamanı yer yer bildirilir. Rehberin başından gecen olayları Endülüs başlığındaki bu bölümde yazar hep bahsetmiştir. Bir tanesi şöyledir: “Bir otobüs yolculuğu molasında içki içen yaşlı bir amcaya ne için içtiğini sorar. İspanyol amca, rahatlanmak için içtiğini, ancak dedesinin küçüklükte öğrettiği bir şarkının onu içkiden daha çok rahatlattığını söyler. Şarkının ne olduğunu soran rehberimize yaşlı amca şarkı olarak bildiği “Fatiha” suresini okur. Şaşkına dönen rehberimiz, Fatiha’nın ne olduğunu anlatınca şaşkınlık sırası bu sefer yaşlı amcadadır. Dinleri zorla değiştirilen Marisko’ların (Müslümanlığı gizlice yaşayan Endülüslüler) direnme başarılılarının biride bu olmalıdır. Derin kodlara ince ince işlenmiş belki de bir gün ortaya çıkacağı düşünülen işaretler.(s.17) Azimli, gezi sırasında orda yaşayan rehberlerinden duyduğu buna benzeyen birçok hikâyeyi kitabında anlatmıştır.

    İspanya’daki son Müslüman devlet olan Beni Ahmer Devleti 1492’de yıkılınca yedi yüz seksen bir yıllık İslam egemenliği son buldu. Endülüs Medeniyeti çağını ve sonrasını her yönüyle etkili olmuştur. O dönemlerde Fransa’ya ilim öğrenmeye giden bir öğrenciye, “yanlış geldin Endülüs’e git, ilim ordadır” şeklinde sözlerin söylendiği dönemlerdi.(s.27) Bu dönemde dünyanın en büyük kütüphanesine sahip olan Endülüs Medeniyeti, bu yıkımla kütüphaneler yakılmış, mimari eserler yıkılmış, Müslüman kadın çocuk öldürüldü ve üç yüz bin kadar insan sürgün edildi. Azimli, İspanya gezisinde işkence yapılan yerleri gezerken kullanılan aletlerden de bahseder. Okuruna bir zamanlar yaşanmış acı ama gerçekleri betimlemeye çalışır.
    Öksüz Bırakılan Bir Coğrafya: Balkanlar

    Azimli, Balkan topraklarına olan gezisini Saraybosna’da yaparak başlar. Srebrenica katliamından bahseder. Sırpların yaptıkları vahşi katliamlarını gizlemek için yakıp parçaladıkları cesetleri kimsenin bilmemesi için farklı yerlere gömmüşlerdir. Bir hakikattir ki “Mavi Kelebekler” masum öldürülen Bosnalıların ahlarını Sırpların bu oyunlarını bozarak göstermişlerdir. Mavi bir kelebek sadece toplu mezarların olduğu yerde çıkan ve yetişen mavi bir çiçeğe konuyormuş ve sadece bu mavi çiçeği takip ediyormuş.(s.40) böylece gizlenmek istenen bir katliam ortaya çıkıp o dönemde katliam yapan Sırpların ne derecede bir vahşi olduklarını göstermiştir.

    “Beni askerlerimin arasına gömün” diyen Aliya İzzetbegoviç; bir başkomutan, son yüzyılın şaheser portresi, imanıyla küfrü yenen bir iman örneği, bilgeliğiyle gönüllere taht kurmuş bir bilge kral. Şimdi Osmanlı döneminden bu zamana kadar şehit olmuş, şehitlerin şehri kabristanında mütevazı bir yerde, hak ettiği yerde huzuru İlahide yatmaktadır. Savaş süresinde bin tane cami yakılıp yıkılırken İzzetbegoviç, “bize yakışmak” diyerek bir tek kilisenin yıkılmasına izin vermemiştir.
    Kitabın diğer kısımları ise Fas, Azerbaycan, Kıbrıs, Amerika, Batı Avrupa ülkeleri ve Ortadoğu ülkelerine yapılan seyahatler bölüm bölüm, başlık başlık anlatılır. Okuyucu dilin rahatlığında kendini çağlayıp akarken görür, bu rahatlığın hızına kapılırken kıtalardan şehir merkezlerindeki insanların toplum içindeki gündelik alışkanlıklarına iner.

    Azimli, gezip gördüğü şahit olduğu olaylara bir akademisyen gözüyle bakar ve ahlak terimi üzerinde durarak tespitler yapar. Kitabın son kısmında ise “EK” bölümünde “RESİMLER” başlığı adı altında yirmi altı fotoğraf bulunmaktadır. Kitabın yazarı olan Mehmet Azimli ile iletişime geçmek için email adresi: mehmetazimli@hotmail.com ‘dür.

    Vesselam

    Mehmet AZİMLİ
    Benim Gözümle “Coğrafyalar”
    Mana Yayınları
    Ekim 2015
    1.Basım
    Sayfa: 142
    3 Şubat 2016 Çarşamba
    20:29:06 Aydın
  • Vicdanlı gördüğümüz ünlü insanları Müslüman yapmaya olan merakımız gerçekten araştırılmaya değer ilgi çekici bir konu. Kimleri Müslüman yapmadık ki şu zamana kadar? Che Guevara, Karl Marx ve Lev Tolstoy bunlardan sadece birkaçı...

    İşin iç yüzünü mü merak etmedik, araştırmaya mı üşendik, güçsüzlüğümüze güç mü katmaya çalıştık tam olarak belli değil. Burada salih olan niyetimiz, yayınevleri ve haberciler tarafından, satış ve tık oranlarını artırmak uğruna şoklanıyor da olabilir; çünkü ünlü isimlerin Müslüman olduğu ilk bu mecralardan yayılıyor.

    Tolstoy da ölümünden yüz yıl geçtikten sonra Müslüman yaptığımız önemli isimlerden biri. Dikkat edilirse biz önümüze gelen her ünlüyü Müslüman yapmaya meraklı değiliz. Eğer birini Müslüman yapıyorsak, bunun bazı nedenleri oluyor. Kimini vicdanlı gördüğümüzden, kimini haksızlıklara karşı çıktığı için, kimini de mazlumların yanında durduğu için kendimizden bulup Müslüman yapıyoruz.

    Dünyanın en büyük yazarlarından biri olan, Hıristiyan ve Rus kökenli olduğu bilinen Lev Tolstoy, gerçekten Müslüman olmuş muydu? Tolstoy’un onu meşhur eden dünya ve insanlar üzerine fikirleri var mıydı? Yoksa o sadece edebi ürünler ortaya koymuş bir yazar mıydı? Tolstoy’un “bizler” hakkında bir düşüncesi var mıydı?

    Hayatı okumak ve yazmakla geçen bir insanın fikirleri, bizimle olan ilişkisi küçük bir yazıya nasıl sığdırılabilir bilemiyorum. Bildiğim onun fikirlerinin ve bizi ilgilendiren taraflarının hâlâ bilinmiyor olduğu gerçeği. Küçük yaşlardan itibaren gerek okullarda gerek farklı mecralarda Tolstoy gerçeğiyle karşılaşan bizler, Tolstoy’dan gerçekten haberdar mıyız?

    Roman yazarı Tolstoy

    Tolstoy’u anlamak için ilk önce onu şekillendiren ailesine bakmak gerekiyor. Tolstoy, toprakları ve emirlerine her daim hazır köylüleri olan, maddi refah düzeyi yüksek, soylu bir aileye mensuptur. Tolstoy’a ailesinden miras olarak -adeta başına bela olacak olan- yüzlerce köylü ve geniş tarım arazileri kalmıştır.

    Tolstoy, yerinde olan maddi durumu dolayısıyla çalışma mecburiyeti duymuyordu, bu yüzden serbest okumalar yapar, özel dersler alır, çeşitli okullarda eğitim görmeye fırsat bulur. Fakat o özgür ruhuna ters şehir hayatı ve bürokrasinin resmiyetinden kaçarak üniversite eğitimini yarıda bırakır. Bunalıma girdiği bu sırada, herhangi bir mecburiyeti olmamasına rağmen, adeta intihar etmek istercesine Rus ordusuna katılır, Kafkasya ve Kırım gibi yerlerde, bazen cephede bazense cephe gerisinde görevler alır. Gelecekte yazacağı “Kazaklar”, “Savaş ve Barış” ve “Hacı Murat” romanları ile alakalı izlenimlerini hep bu zamanda edinir.

    Batı ve Doğu dillerine hakim olan yazar uzun Avrupa seyahatlerine çıkar, Batı’daki sanat ve fikir eserlerini yakından takip eder, fakat bu onun modernizm ve pozitivizme olan tepkisinin artmasına neden olur. Normalde kendisinin de bulunması gereken, Rus soylularının bulunduğu şatafatlı ortamlardan kaçmıştır. Çevresinin teşvikiyle yazı yazmaya başlamış, denemelerine dönemin ünlü yazarları olumlu tepkiler vermeye başlayınca bu alana, özellikle roman yazmaya yoğunlaşmıştır.

    Buraya kadar her şey yolunda, yani bildiğimiz anlamda edebiyatçı Tolstoy sahnede gibi gözükse de, mesele bununla kalmaz. Ailenin çoğu -özellikle eşi- onu sadece roman yazmaya ikna etmeye çalışsa da, o yaşadığı çevredeki problemlerden yola çıkarak, bütün dünyada geçerliliği olan fikirler geliştirmeyi tercih eder.

    Filozof Tolstoy

    İkinci bir Tolstoy olarak görülen filozof Tolstoy, 1874 yılında geçirdiği bir bunalım sonrası belirgin olmaya başlar. Romanlarıyla ünlenen yazar; artık din, eğitim, ahlak, sanat, özetle hayatın bütününü kapsayan konular hakkında önemli eserler üretmeye başlamıştır. Örneğin eğitim hakkında özgürlük yanlısı fikirler ortaya atmış, köyünde kendisinin geliştirdiği farklı öğrenim metotları uygulamıştır. İnsanın doğasının iyi olduğu, medeniyetin, yani kötülüğün girmediği Rus köylerindeki çocuklara, onları ileride büyük düşünürler olmalarına yarayacak tohumlar atmak istemektedir. Açtığı okulun duvarında Tolstoy’un eğitime bakış açısını özetleyen şu motto asılıydı: “Canın ne istiyorsa onu yap!”

    Tolstoy romanlarına malzeme bulmak için Rus çarlarının hayatını araştırmaya başladığında iktidar, devlet, politika ve Rusya’nın korkunç yüzüyle karşılaşmış, gençliğinde askerlik yapmış olmasına karşın silahtan ve ordudan soğumuştur. Artık o, elinde imkan olmasına rağmen, bozulmuş ve uygarlaşmış olarak gördüğü kirli şehir hayatı yerine, kendisine miras kalan Yasnaya Polyana topraklarında, temiz ve saf bulduğu köylü hayatı yaşamaya başlar.

    Sanatçıların aksine mujik (Rus köylüsü) kıyafetleri giyinir, tarlalarda çalışır, elbiselerini diker, ayakkabı yapar, yapmacık olmak yerine sıradan olmaya büyük bir aşk beslemiştir. Halk arasında gördüğü yoksullukların yanı başında soyluların lüks ve şatafatlarının hüküm sürdüğünü gördüğünde öfkesini mülke ve zenginliğe yöneltmiştir. Kendisine miras kalan toprakları köylülerine dağıtmaya kalkmış, fakat o zamanın köylülerinin zihin dünyası bunu kabul edememiştir.

    Ailesi ve yakınlarıyla birlikte sık sık oruç tutmuşlar, diyet ve rejimler uygulamışlar, aşırı yemekten kaçınmışlardır. Çevresindeki yoksullara her zaman yardım etmiştir. Rusya’da kıtlık olduğu vakit insanlarda bilinç oluşturup yakınları ve takipçileriyle toplu yardımlar organize etmiştir. Ancak zenginlerin bu tarz hayırseverliklerle vicdanlarını rahatlattıklarını, problemin kökünden düzeltilmesi gerektiğini vurgulamaktan da geri durmamıştır. Zenginler ve yoksulların birbirinden nefret ettiği bir dünyada çözüm yardım organizasyonlarında değil, bu insanların birbirlerini gerçek anlamda sevmelerinde yatmaktadır.

    Bütün bu yardım için yapılan çağrılar ve organizasyonlar Rus İmparatorluğu tarafından dış düşmanların eline malzeme verildiği gerekçesiyle problem olarak görülmüş, kır kiliseleri ise, açlıktan ölen insanlara, yapılan yardımları kabul etmemeleri gerektiği yönünde baskı yapmıştır.

    Tolstoy, Hz. İsa’nın pak yolunun kiliselerce üçüncü yüzyıldan sonra kirletildiğini düşündüğünden, çevresinde egemen olan Ortodoks kilisesine de karşı çıkar. Zaten kilise ve yönetim de onun dinden çıktığını ilan eder. Bununla kalmayan hasımları onun nihilist ve tanrıtanımaz olduğunu ilan eder, çeşitli kitaplarını yasaklarlar, o ise isteyenlerin kitaplarını çoğaltılabileceğini basın yoluyla herkese duyurur.

    Tolstoy, radikal gibi görünen fikirlerine karşın, örgüt kurup silahlı yahut silahsız bir mücadeleye girişmemiştir, zira o, şiddete de karşıdır. Sevgi ve aşkla Hz. İsa’nın yolunun sürdürülmesi gerektiğini savunmuştur. Döneminin düşünce insanlarının aksine onun hayatında ve fikirlerinde dinin vazgeçilmez bir yeri bulunmaktadır. Fakat bu din Rusya’ya ve zulümlerine hizmet etmekten başka bir işe yaramayan Ortodoksluk dini değildir.

    Onun sanat anlayışında halkın anlayabileceği ürünler ortaya koymak aradığı en önemli niteliktir. Halkı üretilen sanat ürününü anlamamakla suçlamak kibir ve ahlaksız olduğu gibi, aynı zamanda bu zenginlerin uydurmasıdır. Bundan dolayı birçok sanatçıyı isim isim çok sert eleştirmiştir.

    Fikirleri kendi topraklarındaki insanları değil, İngiliz sömürüsü altında inleyen Hindistanlıları ve onların liderleri Mahatma Gandi’yi, pasif direniş felsefesi anlamında etkilemiştir. İki düşünür arasında mektuplaşmalar olmuştur.

    Tolstoy'un Türkiye ve Müslümanlarla ilişkisi

    Tolstoy’un Müslümanlarla ilk karşılaşması Kazan’da okuduğu sırada olmalıdır. Ayrıca orada bulunduğu sırada Türkçe ve Arapça dillerini öğrenerek Müslüman kültürüyle ilişkiye girmiştir. Kafkasya ve Kırım gibi bölgelerde kendisi de orduda olan Tolstoy, Osmanlı, Türkler, Kafkasyalılar, İmam Şamil ve Hacı Murat gibi insanları tanımıştır.

    Orduda olduğu zamanlarda belleğine kazıdığı hatıralar ve daha sonra yaptığı araştırmalarla “Kazaklar” ve “Hacı Murat” gibi Kafkasyalı Müslümanlarla da alakası olan romanlar yazmıştır. Yaşadığı değişimlerden sonra ise savaşa karşı bir tutum benimsemiş, Rus çarlarına yaşanan savaşları önlemek için mektuplar yazmıştır.

    93 Harbi’nde (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) esir Osmanlı askerlerinin Tula’ya geldiğinden haberdar olduğunda onları çocuklarına göstermek için beraberce yola çıkmışlardır. Tolstoy Osmanlı askerlerini gördüğünde onlara para ve sigara vermiş, hallerini hatırlarını sormuştur. Her birinin çantasında Kur'an olduğunu gördüğünde şaşkınlığını gizleyememiştir. Geri dönüş yolunda “Ne görkemli, hoş, yakışıklı yiğitler!” diyecek, Türkleri sadece Hıristiyan katili olarak gören oğullarıysa babalarına bakakalacaklardır.

    Birçok isimle mektuplaştığı gibi Mısır’ın tanınmış âlimi Muhammed Abduh’la da mektuplaşmıştır. Abduh, Tolstoy’a yazdığı mektupta onun kabiliyeti ve zekasını övmüş, Mısır’daki etkisinin gittikçe arttığından bahsetmiş, Tolstoy ise bunun üzerine minnettar kaldığını belirtmiştir.

    Tolstoy’un ölümünden yüz sene kadar sonra onun Müslüman olduğu ile alakalı iddialar ortaya atılmıştır. Onun tarafından yazıldığı ve yıllardır gizlendiği söylenen, Hz. Muhammed’in hadislerinin derlendiği bir kitap yayınlanmıştır. Bu kitabın gerçek olduğu tartışmalı olsa da Tolstoy’un Hz. Muhammed ve İslam’dan olumlu anlamda etkilendiği yazdığı mektuplarda kesindir. Kendisini anlamayan ülkesi, kilise, ailesi, yakınları ve müritlerinden kaçtığında, planı Bulgaristan üzerinden Türkiye’ye geçmektir. (Bu ve yazıda bahsi geçen diğer bilgi ve olaylar hakkında daha detaylı fikir sahibi olmak isteyenler Henri Troyat'ın “Lev Tolstoy” kitabına bakabilirler. Ek olarak, “anarşizm” üzerine araştırmalar yaparsanız, Tolstoy'un fikirleriyle de karşılaşma ihtimalinizin yüksek olduğunu belirteyim.)

    Hangi amaçla Türkiye topraklarına gelmeyi düşünüyordu, İslam’ı seçecek miydi pek bilinmese dahi onun görüşleri ve yaşamak istediği hayat İslam’a oldukça yakındır. Hiç İslam’a ve Müslümanlara sempati beslemediğini varsaysak bile, fikirleri ve sofuvari hayat tarzıyla dahi günümüz Müslümanlarının Tolstoy’dan öğreneceği çok şey vardır.

    Yusuf Tunçbilek
  • Televizyon bir iffet ve ahlak suçlusudur. Belki yakında aileler dükkan sergileri gibi kaldırıma dökülecekler.
  • “Gerçek aksiyon, meydanlarda yapılan şamatalar, bağırışlar, yürüyüşler, duvarlara ve yerlere yazılar yazmalar ve daha kötüsü tabanca patlatmalar, kavga döğüşler değildir.
    Gerçek aksiyon, inanç, ahlak, düşünce, bilim ve sanat planında ortaya konan uzun çalışmaların ve sürekli sabırların yemişi eserler, durumlar ve oluşumlardır.
    Yeni bir insan tipini doğurmaktır.
    Asıl aksiyon, çok bilinçli, bilgiyle yüklü, kültürle güçlenmiş, disiplinli ve uzak görüşlü davranışlardan doğar.”
    Sezai Karakoç, Diriliş, Mayıs 1976