• 176 syf.
    Herkesin kendine uygun bir ahlak tanımı vardır. Kimine göre eşini aldatmak ahlaksızlık değildir, kimine göre karşı cinsten biriyle oturmak ahlaksızlıktır; bir kısım insan için kürtaj doğal bir hakken, bir kısım insan içinse cinayettir; evlilik dışı cinsellik bazıları için sıradan durumken, bazıları için normalleştirilmemesi gereken bir eylemdir. Peki bu ahlak ikilemlerinin kaynağı nedir? İnsan doğası mıdır, insan çeşitliliği midir, bizi birbirimizden ayıran toplum mudur, ya da bizi aynılaştıran toplum mudur? Ahlak yasalarını kim çıkarmıştır, kesin bir ahlak yasası var mıdır, insan bir ağacın tepesinde mamut avlarken de ‘’ahlaklı’’ mıdır, ilkel topluluklar ahlaksız mıdır, insanın ‘’ahlaksız’’ olmasının sebebi uygarlaşma mıdır? Niçin ahlak söz konusu olduğunda katı bir biçimde birbirimizden ayrılırız; birbirimizi öldürecek, hakaret edecek, taciz edecek kadar ileri gideriz?


    Bu kitap bu sorulara yanıt bulmaya çalışan insanlar için, bu sorulara yanıt veren filozofların görüşlerini içeriyor. Kitabın da belirttiği gibi, bütün sorularara cevap veremese de - doğal olarak - onlar üzerinde daha bilinçli bir şekilde düşünmemizi sağlıyor. On merkezi soruyla bizi düşündürerek işe başlıyor:


    Ahlak yasaları ile toplum yasaları arasında fark var mıdır? Varsa neden?

    İnsanlar gerçekte nasıldır: Bencil ve açgözlü mü yoksa cömert ve iyi mi?

    Bazı insanlar diğerlerinden daha mı ahlaklıdır yoksa herkesin iyilik kapasitesi aynı mıdır?

    Çocuklara ahlaklı davranmayı öğretmenin iyi yolları var mıdır?

    Kimsenin kimseye neyin iyi neyin kötü olduğunu söyleme hakkı var mıdır?

    Hep yanlış bulunan fiiller var mıdır (mesela çocuklara işkence yapmak gibi) Varsa bunlar nelerdir?

    ‘’Niçin iyi bir insan olmalıyım?’’ sorusunun en iyi cevabı sizce nedir?

    Etik özel bir tür bilgi midir? Şayet öyleyse nasıl bir özelliği vardır ve bu bilgiyi nasıl ediniriz?

    Ahlak bir dizi kurala uymak mıdır yoksa yaptıklarımızın sonuçlarını dikkatle düşünmek mi?

    İnsanların ‘’cinayetin yanlış olduğunu biliyorum’’ derken kastedilen bilgi midir yoksa kuvvetli bir kanı mı?



    Kitapta etik hakkında söylenmiş sözlerin çoğuna yer veriliyor. Bunların ani bombardımanına uğrayınca birden kafa karışıklığı yaratabiliyor, ama neticede felsefe hakkında hangi kitabı okursak okuyalım sonuç değişmiyor. Kitabın akışı karikatürlerle ve yer yer hicivlerle daha anlaşılır kılınmış ve bu alana yeni başlayanlar için çok faydalı. Fakat düşüncelere çok kısa değinilmiş ve yüzeysel kalıyor. Sadece düşünürlerin ahlakı temellendirme girişimlerine basitçe değinilmiş. O yüzden bir fikri okuduktan sonra mutlaka üzerine eğilmeniz gerekiyor.


    Kitaptaki bazı başlıklar şunlar: İnanç sistemlerinin toplumsal kökenleri, ahlak ve din, ahlakın kaynağının din olup olmadığı, ahlak ve insan doğası, ahlak ve genetik, ahlak ve toplum, göreciler, mutlakiyetçiler, ahlaki bilgi mümkün müdür sorunu, etiğin tarihi, Yunanlar ve felsefe, kölelik, Sokrates, Platon, Aristoteles, Kıbrıslı Zenon, Stoacılar, Epikurosçular, Hristiyanlığın yükselişi, Augustinus, Rönesans, hümanizmin yükselişi, Machiavelli ve Prens’i, Hobbes, Rousseau, Marx, ekonomik determinizm, Yararcılık, Jeremy Bentham, John Stuart Mill, hukuk ve ahlak, Bernard Willams, Immanuel Kant, David Hume, öznelciler, nesnelciler, Alfred Jules Ayer, duyguculuk, Sartre, varoluşçuluk, Freud, bilindışı, ahlaki özerklik, Lacan, 2. Dünya savaşının etiğe etkileri, aklın ‘’tehlikeleri’’, postmodern şüphecilik, Nietzsche, postmodern gelecek, süpermarket köleliği, Foucoult, modernizm, neo-kabileler, feminist etik, Martha Nussbaum, Mary Wollstonecraft, Julia Kristeva, erkekler ve kadınlar için ahlak, çevre etiği, insan merkezli etik, hayvan hakları, hayvanlar ve acı, hayvan deneyleri, kişi argümanı, şempanzeler kişi midir, etik ve ötenazi…


    Bunlar arasından çok zor sorular var fakat hepsi hakkında ciltlerce kitap yazılabilecek konular olduğu için ben de kitabın yaptığı gibi kısa tutuyorum.


    ‘’Etik zor bir alandır ve muhtemelen hep böyle kalacaktır. Kısmen insan doğasına bakılarak ele alınır, gerçi insan doğası denen şey de büyük bir kurmacadır.’’


    ‘’ Herhangi bir insan bilgisinin, özellikle de insanın kendisine dair bilginin kesinliğinden emin olmak çok güç. Günün birinde evrensel ve nesnel ahlaki doğrular keşfetme ihtimalimiz de yok gibi görünüyor. Böyle doğruların keşfedilmesi Büyük Patlama’dan önce ne olduğunun keşfedilmesinden bile düşük bir ihtimal galiba.’’


    Son olarak:


    ‘’Sınırlı bilgiye sahip insanlardan ibaret olduğumuzu görebilir, mevcut bilgiyi de güvenilmez bir insani algılama ve kavramlaştırma donanımıyla edindiğimizi unutmazsak bizim için umut var demektir. Etik kesinliğe asla ulaşamasak da bilinçlenebiliriz. Bir canlı türü sıfatıyla daha bilinçli olamazsak zaten ayakta da kalamayız.’’
  • Ahlaki karar alma mekanizması, büyümüş neokorteksimizde yüzeysel bir olgu olmak şöyle dursun, görünüşe göre milyonlarca yıllık sosyal evrime dayanıyor.
    Frans De Waal
    Sayfa 42 - Metis Yayınları 3. Basım 2017
  • 80 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Uygarlık ne demek?...
    Ülkelerin ya da dolayısıyla toplumların düşünce, sanat, akıl ve bilimle buluşması ve tüm bu nitelikleriyle bütünleşerek ilerlemesi.
    Yerleşik hayata geçişle birlikte buzulların sona ermesi, ateşin, tarım alanlarının, su kaynaklarının bulunması ve Yeniçağ...
    Derebeyliklerin yıkılıp Krallıkların güçlenmesi, coğrafi keşiflerle birlikte sömürge alanlarının oluşması, rönesans, reformlarla skolastik düşünce yerine bilimin geçmesi vs...
    İşte tüm bunlar yaşanmışken, yaşanıyorken;
    müzik, sanat ve siyaset olmak üzere birçok alanda kendini gösteren Fransız filozof Jean-Jacques Rousseau , bir soruya cesaretle yanıt verir.
    “Bilimlerin ve sanatların gelişmesi ahlakın düzelmesine yardım etmiş midir?”
    HAYIR
    Dijon Akademisi’nin 1749’da sorduğu bu soruya verdiği yanıtla birinci seçilmiştir.
    Aykırı gelse de, dayandırdığı tezle birlikte bu yanıta ömrünce sahiplenmiştir.
    Rousseau’a göre uygarlık, insanı kendi özünden uzaklaştıran, kendi doğasından koparan bir unsurdur.Tam tersi aydınlanma çağında yaşamış olmasına rağmen sanat ve bilimin erdemli ve ahlaklı insanı yozlaştırdığını, yok ettiğini iddia etmiştir.
    Aydınlanmayı ve ilerlemeyi insan odaklı değerlendirmiş, doğallığın bozulmasından sorumlu tutmuştur.Bilim ve sanatın ve beraberinde getirdiği lüksün, Yeniçağ insanının istençlerini oluşturduğunu, arttırdığını ve sonucunda yapay insana dönüştüğünü ileri sürmüştür.
    Modern demokrasinin atası sayılan Rousseau, 11 yıl sonra gerçekleşecek Fransız Devrimi’nin de esin kaynağı olmuş, ‘İnsan Eşitsizliğinin Kaynağı’ ve ‘Toplum Sözleşmesi’ eserlerinde ( manifesto niteliğindeki) de;
    istençlerin, paranın, insanların nasıl vahşi bir varlık olabileceğini sözünü esirgemeden dile getirmiş bir filozoftur.
    Rousseau’ya göre tüm insanlık eşit doğar ve zenginlik erdem sayılmaz bilakis yoksul insanların erdemli olduğuna inanır.
    İnsanların kendini başkalarına beğendirme çabası içine girmemelerini, erdem ile lüksün, süslü sanatın ilişkileri olmaması gerektiğini, sade, yalın, olduğun gibi olmayı doğru bulamaktadır.
    Rousseau doğal insanı arar, ilk insanı, erdemli, ahlaklı insanı arar, bilgi ile erdemin doğrudan bir ilişki olmadığını söyler.
    Bu fikirlerin doğruluğunu ya da yanlışlığını söylemeyi kendimce doğru bulmuyorum, haddime de değil..
    Onun sözleriyle noktalamak istiyorum.
    “İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur.”
    Jean-Jacques Rousseau
    (Toplum Sözleşmesi’nden)
    Kitapla kalın
  • 176 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    "Eine allerliebste Geschichte!"
    Yani diyor ki "Enfes bir hikaye!"

    Kitap okuyoruz hepimiz değil mi? Roman, öykü, felsefe, biyografi... Farklı farklı türlerde okuyoruz ama kaçımız "okuma" üzerine düşündü? Bölüm değiştirmemin ve sosyolojiye geçmemin ardından bazı şeyleri fark etmeye başladım. Çok ama çok yetersizdim! Yani sizi bilemem ama ben yetersiz olmayı hiç sevmiyorum. Kitap okumamın bir nedeni de bu zaten. Yazılmış bütün kitapları okumak ve her şeyi bilmek istiyorum (Aramızda kalsın :D )

    Okulumda da hocalarla beraber "Kitap Çözümlemesi" yapmaya başladık. Hocam bana şey dedi: "Ömer,kitaplığındaki kitapların çok kaliteli ama biraz da bölüme yönelik okumaya başlamalısın." Tamam dedim yani o kadar sosyoloji kitabım yok kabul ediyorum. Sonra işte biz her hafta bi' kitap okuyup onun hakkında konuşmaya başladık. Benim gibi siz de "Kitap Buluşması" sandınız değil mi?

    Kitap buluşması değil "çözümleme"olması açıklıyor aslında. Okuma üzerine düşündünüz mü diye sorma nedenim buydu. Yıllarca kitap okuyabilir bi' insan ve ne kadar çok okuduğuna önem verebilir. Ki bugüne kadar ben de ne kadar çok okuduysam o kadar mutlu oldum. Ama "okuma" demek çok farklıymış. Kitabı alıp önüne okuyunca saatlerce, o okuma olmuyormuş... Eline kağıdı kalemi alıp okumalıymışsın, saatlerce düşünmeli ve de kitap ne kadar kısa olursa olsun içinden ne kadar çok bilgi koparabildiğine bakmalıymışsın.

    Nicelik değil de nitelik önemli diyor ya buradaki bazı arkadaşlarımız. Neden dediklerini anladım şimdi. Kendi adıma konuşmam gerekirse bugüne kadar daha iyi okumaya çalıştım hep ama okumalarım hep "eksik" kaldı.
    800-900 sayfa kitapları bile okusam buraya hep duygularımı yazdım. İşte bana şöyle hissettirdi böyle sevindirdi gibi. Tabii üzme ve depresyona sokma kısmı aha çok oldu ama olsun :D

    Ama aslında önemli olan ne kadar çok okuduğun değilmiş, neler kapabildiğinmiş. Yani ben öyle bir şey gördüm ki 50 sayfalık bir kitap versek hocamıza, kaç sayfa yazı yazabilir kaç saat konuşabilir onun hakkında...

    Bu yüzden ben de (tabii bölümümde kendimi geliştirme amacıyla) da bundan sonra kitap okuması yapıp burada inceleme yazmak yerine "kitap çözümlemesi" yaparak kitaptan ne kadar çok felsefi ve sosyolojik bilgi çıkarırsam o kadar mutlu olacağım. Umarım bundan sonra yapmaya gayret göstereceğim bu tarz incelemelerim de sizlere bilgi katar.

    Amcanın Düşü uzun bir öykü. Ama en başta da dediğimiz gibi "Enfes bir hikaye!".
    16. sayfada Dostoyevski kitabını şu şekilde anlatıyor: "Anlatacaklarım, Marya Aleksandrovna ile evinin Mordasov'daki yükselişi, şöhreti ve dört başı mamur düşünüşünün ayrıntılı, dikkate değer hikayesidir."
    Ah Marya ah!

    Tolstoy şöyle bir söz söylemiş: "Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar:
    ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir."

    İşte Amcanın Düşü de bu şekilde başlıyor. Marya'mızın oturduğu şehre bir yabancı geliyor. O da Prens K, yani amca :D

    Amcamız kitabın kapağında da gözüktüğü gibi kendisine baya özen gösteren, her tarafı takma dolu birisi :D Saçları,bıyıkları, gözü bile... Tabii kendisi de zengin ve şehre geldiği anda Marya denilen kadın Prensi evinde ağırlamaya başlıyor. Sonra da yine kapaktan da anlaşılacağı gibi kızı ile evlenmesi için çaba gösteriyor.

    Şimdi size Felsefi ve Sosyolojik çözümlemeler sunacağım:

    FELSEFE:
    Dostoyevski yergi,taşlama yaptığı bu kitapta bi' taşra kasabasının insanlarının ahlakını anlatıyor. Tamam şehrinize bir yabancı geldi ve o zengin birisi de. Peki bu durumda yapacaklarınız nedir? Dedikoduyu çok seven bir halk var ve her şey hemen duyuluyor kasabada. Örneğin Marya kızını amcamız ile evlendirmeyi düşündüğü anda tüm insanlar bunu duymuş oluyor. Burada farklı bir şey görüyoruz aslında ya da Dostoyevski bunu ustaca bize gösteriyor. Kimse masum değil!

    Marya sinsilikler ve oyunlar yaparak amcayı sarhoş ediyor sonra da kızını karşısına çıkarıyor. Evlenmelerini sağlamak için binbir türlü oyun düzenliyor ve insanın kendi kendisini yargılaması bu noktada ortaya konuluyor.

    Ahlak kişisel midir? Sizi yargılayabilecek tek kişi aslında siz misinizdir ya da toplumsal doğrular- yanlışlar var mıdır? Herkes bir yanlışı yapsa o hala yanlış olmaz mı?

    Burada da Marya'nın kızı Zina karar vermeye çalışıyor. Yaşlı bir adamı kandırarak onunla evlenmeli mi, yoksa ahlaklı davranarak onu kandırmaktan vaz mı geçmelidir?

    Peki Amcanın Düşü ismi neden verildi? Descartes'in de "Rüya Argümanı" olarak adlandırdığı bir olay vardır. Bilgi felsefesi alanında yaşadığımız hayat gerçek mi değil mi diye sorular sorulur. Kitabımızda ise Amcamız, yaşadıklarının o kadar mümkün olmayan ve güzel şeyler olduğunu bilir ki onlara "gerçek" diyemez. Onların hepsi aslında "Amcanın Düşü"dür.
    Bu noktada düşünmemiz gereken şey şu; hepimiz yaşıyoruz bu dünyada,nefes alıyoruz, çalışıyoruz ve kitap okuyoruz.
    Peki yaşadığınız hayat gerçek mi değil mi nasıl bilebilirsiniz?
    Amcamız yaşadıklarına "Düş" dedi çünkü yaşadıkları yaşayamayacağı kadar güzeldi.

    Peki, bizler ya güzel değil de kötü ve iğrenç bir hayat yaşıyorsak, o zaman "düş" olduğunu nasıl anlayacağız? Ya da düş değil de kabus olduğunu...

    SOSYOLOJİ:
    Her bir kitap yazıldığı dönemden izler taşır. Yazılan kitap her ne kadar hayali bile olsa yazıldığı dönemden ve de yazarının düşüncelerinden etkilenir. Yazarı da yaşadığı toplumdan etkileniyor zaten...

    Kitabımızın 18. sayfasında şunlar yazar: "Yine de bu eli açıklık, Mordasov'da yüksek sosyetenin törelerinden sayılır; kınayacak yerde çekici bulurlar böylelerini." Peki buradan nasıl bir sosyolojik çıkarım yapılır?

    Bu konu biraz daha Kültürel Antropoloji'ye kayar ama toplumların "gösteriş" yapması toplumdan topluma değişiklik gösterir. Kitapta geçen örneğe göre Prens K. eli açık davranır ve parasını etrafa saçar. Ama "yüksek sosyetenin törelerinden" sayıldığı için çekici bulunur.

    Toplumdan topluma değişen bu durum bazı toplumlarda kınanıp bazı toplumlarda ise takdir edilir. Örneğin Amerika gibi bir ülkede "servetini" kendine saklamalısın ve bunu gösteriş için harcamaman gerekir. Kitabın da değindiği bu kısımda 19. yüzyıl Rusya'sında insanların para saçmayı, gösterilişli balolar düzenlemeyi ve eğlenceli ziyafetler yapmayı "takdir ettiği" ortaya çıkıyor.

    İkinci olarak ise Evlilik...
    Her kitabı dönemine göre okumak gerekir ama bu kitabı dönemine göre okuyabilen kesim bana göre çok azdır. Nedeni aşırı basit :D

    Sosyolojinin konularından birisi de Evlilik ve Aşk'tır. Kitabımızda geçen evlilik türü maddi açıdan zenginliğe kavuşabilmek için yapılan ve çıkarlar üzerine yoğunlaşmış bir evlilik türü olup "aşk" kelimesinden uzaktır. Yine kitapta da geçtiği gibi Marya bu evlilikte aşk olmayacağını söyler.

    Burada dönemine göre yargılama kısmı ise şu şekildedir. Evliliklerin günümüzdeki yansımaları "Aşık olup evlenme" olup modern çağın beraberinde getirdiği, filmlerde dizilerde gördüğümüz; birbirlerine aşık olan iki gencin mutlu olmak için yaptığı evlilik çeşididir. Kitabımızdaki evlilik ise bu tür evlilikten çok uzak. Şimdi düşündüğümüz zaman parası için biriyle evlenmek ne kadar doğrudur? Ki daha da ötesine giderek o kişi ölsün de mirası bana kalsın diye düşünmek neredeyse gaddarca bir davranış!

    Bu fikrin ise size çok ama çok yakın zamanda gelişen bir fikir olduğunu söylesem? Maddi amaçlar için yapılan ya da halk arasında mantık evliliği diye geçen bu evlilik türü bundan 2-3 asır önce yapıldığında gayet doğal karşılanabilirdi. Ki Romantizm akımı ile beraber "Aşık olma" ve "aşık olarak evlenme" hayatımıza girmeye başlamıştır. Kitapta da Sheakspeare'den bolca bahsedilir ve genç nesillerin ondan etkilenerek "aşk evliliği" yapmak istediği eleştirilir.

    Dostoyevski ne kadar da ileri görüşlü be!

    Kitabın eksik gördüğüm kısmı ise yazarın kitaba müdahale etmesi... 79. sayfada da göreceğimiz gibi yazar bir anda kitaptan koparak kendi fikirlerini söyler.

    Sözlerimi 127. sayfadaki şu cümle ile bitirmek istiyorum. "Her şeye rağmen ne-fis bir düştü bu,nefis!..."

    Bana bu kitabı hediye eden Özlem Hanım'a (özlem) tekrardan teşekkür ederim :)

    Umarım sıkıcı olan bu incelemem sizlere biraz da olsa bilgi katmıştır :D

    Okumak isteyen herkese iyi okumalar dilerim.
  • BAŞLIK DİKKATİNİZİ ÇEKTİ ve yazıyı okumaya başladınız değil mi? İstediğim de buydu zaten. Yoksa ne mükemmel çocuk yetiştirmenin sadece birkaç kuralı vardır ve hatta ne de mükemmel çocuğun tarifi. Ama maalesef orada burada buna benzer başlıklarla yazılmış “mucizevi” reçeteler okuruz sık sık.

    Sağlam bir dünya görüşü olmayan Batı medeniyetinin zavallı pedagog ve psikologları dipsiz kuyuya ipsiz inerek ortalama on yılda bir değişen fikirlerle ana-babalara yeni yeni reçeteler sunarlar. Hepsini de “Doğrusu budur, böyle davranın, çocuğunuz mükemmel yetişsin” diye pazarlarlar hep.

    Freud’dan hayli etkilenen 68 kuşağının eğitimcileri “Çocuğu serbest bırakın, her istediğini yapsın, hevesi kalmasın, hiç azarlamayın, sadece sevgi verin” diye diye günümüzün serseri ruhlu, sabırsız, sorumsuz ve ahlaksız neslini yetiştirdiler elbirliği ile. Şimdilerde ise daha farklı sesler yükseliyor o taraflardan: “Çocuğa beklentilerinizi ve görevlerini söyleyin, hata yaparsa ceza verin, hatta hafifçe dövebilirsiniz bile.”

    Biz Müslümanlar ise Kur’an ve hadisler ışığında nasıl çocuk yetiştirmek gerektiğini aslında biliyor olmamız gerekirken, maalesef bu kaynaklara da yüz çevirdiğimiz için “iki cami arasında bînamaz” kalmış durumdayız uzun zamandır. Ve en dindar ailelerden bile “Çocuğumuza nasıl davranalım?” soruları yükseliyor.

    Ben de üç çocuk babası olduğumdan, son zamanlarda çocuk eğitimine dair ipuçları toplamakla meşgulüm. İşte bu yazıda çocuk yetiştirmekte dikkat etmemiz gereken bazı temel prensipleri aktarmaya çalışacağım.

    Kendini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez
    Önce kendinizi düzeltin. Kendini ıslah etmeyen başkasını hiç ıslah edemez tabii ki. İfsat eder hatta iyilik zannıyla.

    Bir aile tanıyorum. Çocukları pırıl pırıl, ahlâklı gençler olarak yetiştiler. Özel bir çocuk yetiştirme eğitimi almadıklarını biliyorum.

    Evlerine misafir olduğum bir gün “Nasıl böyle mükemmel çocuklar yetiştirdiniz” diyecek oldum. Ama demedim. Zira o kadar açıktı ki her şey.

    Baba samimi ve tutarlı bir dindar, anne şefkatli ve temiz huylu bir fedakar. Evleri sade döşenmiş bir “dershane” gibi. TV genellikle kapalı. Sohbetler Allah için. Yalan yok, dedikodu yok. Nasıl çocuklar çıkabilirdi ki böyle bir evden zaten?

    “Armut dibine düşer”, “üzüm üzüme baka baka kararır”, “anasına bak kızını al” sözleri boşuna söylenmemiş tabii ki.

    Bir psikiyatrist olduğumdan, bana sık sık çocuklarını getirir aileler. “Bu çocuk bir garip davranıyor nedense? Bir tedavi etseniz.” Hiç istisnası yok gibidir; “odama çocuk girer ve çıkar ama aile girer ve kalır.” Hemen daima ailededir esas problem. Anne-babanın bir yığın hataları, kompleksleri, hatta psikiyatrik rahatsızlıkları vardır. Ama onlar bunları görmez, çocuktaki problemleri öne sürerler. Sanki o çocuk o evde yetişmemiştir de, uzaydan gelmiştir. “O kadar da gayret ettik ki, neden böyle oldu bu çocuk bilmem?” havası vardır genellikle. Ama biz aileyi terapiye alırız. Çocuk da toparlar ardından doğal olarak.

    O yüzden “önce kendimize bakalım” diyorum.

    Temel güvenli olmalı
    Bir evin en önemli kısmı temeli olduğu gibi, bir çocuğun ruhsal gelişiminde en önemli dönem de ilk yıllardır. Çocuğun zekasının % 80’ i ilk 7-8 yılda geliştiği gibi, kişilik de büyük ölçüde bu dönemde oturur. Hele ilk 2 yıl çok önemlidir ve “temel güven duygusu”nun oluştuğu dönemdir.

    Bu dönemde çocuğun en önemli ihtiyacı sürekli ve tutarlı bir sevgidir. En yıpratıcı şey ise “anne figürü”nün sürekli değişmesidir. Çocuğunuz isterse bir bakıcı tarafından büyütülsün, yeter ki süreklilik olsun. Sürekli değişen kişilerce bakılan bebeklerde ileri yıllarda çevreye güvensizlik, içe kapanma gibi özellikler gelişebilir. Sebebini anlayamadığımız bağımlılık, hırçınlık, şüphecilik gibi karakter özelliklerinin temeli o ilk yıllardaki “hatırlayamadığımız hatıralar”dır genellikle.

    Nitekim Filipinlerde yapılan bir saha araştırması, ilk yaşlarında mutlak ilgi ve sevgi ile yetişen çocukların ileride çok daha huzurlu insanlar olduklarını göstermiştir.

    Çocuğunuzun bilinçli olmadığı o ilk yıllar aslında bilinçaltı’nın şekillendiği en önemli yıllardır, unutmayın.

    Çocuğa hayatın, ölümün, varlığın anlamına dair temel bilgileri verin.

    Çocuğunuz 3-5 yaşından itibaren çevresinin ve dünyanın farkına vardığında ve “neden, nasıl” soruları başladığında sizden her konuda, özellikle de varlığın ve ölümün anlamına dair açıklamalar isteyecektir. “Anne sen de ölecek misin? Ölünce ne olur? Baba, Allah nerdedir?” gibi sorular peş peşe gelir bu dönemden itibaren. Siz de cevap verin tüm sorularına, onun anlayacağı dilde. Unutmayın, öğrenmeye hazır olmasalar sormazlar zaten. “Bu yaşta Allah’ı, ölümü, ahireti anlatmak erken” deyip kaçamak cevap veren ailelerin çocuklarında çok çeşitli ve sebepsiz korkular görülebilir. Cevabı alınamamış her soru o minik beyinlerde kıvrım kıvrım şüphe ve problemler doğurabilir.

    Hiç unutmam, küçüklüğümde anneme sormuştum:

    - “Anne biz ölünce ne olacağız?”

    - “Cennete gideceğiz yavrum.”

    - “Tamam da, ondan sonra ne olacak? Yani Cennette ne kadar yaşayacağız?”

    Annem “bu çocuk bu yaşta sonsuzluktan anlamaz her halde; uzun bir zaman söyleyeyim de rahat etsin” diye düşünmüş olsa gerek ki,

    - “1000 yıl yaşayacağız yavrum” demişti.

    O kadar üzülmüştüm ki.

    “İster 10 yıl, ister 1000 yıl, sonuçta yok olacaksak ne anlamı var? Ben sonsuzluk istiyorum, yok olmak istemiyorum” demişti o küçücük zihnim bile. Siz anlatın çocuklarınıza bildiklerinizi. Allah’ı, Kur’an’ı, ahireti. Özellikle de melekleri unutmayın. Kendilerini koruyan, kollayan, her yerde bulunan görünmez varlıklara inanmak, “öcülerden”, çizgi filmlerdeki hayali canavarlardan korkan ruhlarına ilaç gibi gelecektir.

    Peygamberimizin ve İslam büyüklerinin hayatını anlatmak da çok önemlidir. Zira büyüyen bir fidan gibi olan çocuk ruhu kendisine örnek alacağı mükemmel kişiler arar. Siz o zatları çocuğunuzun hayallerine ideal olarak kazımazsanız, çocuğunuz “Pokemon eğiticisi” veya “Zeyna” gibi olmayı kendine ideal seçebilir.

    Ancak dini eğitim verirken abartılı bir zorlamaya kaçmamak da şarttır.

    *****
    Babam beni anlar mı?

    Çocuğun seviyesine inin. Unutmayın ki, o erişkin olmadı ama siz çocuk oldunuz. Onun yaşlarında neler yaşadığınızı, hissettiğinizi hatırlayıp ona daha iyi yaklaşabilirsiniz. Yoksa çocuğunuz sizi “anlamadığı bir dilden konuşan yabancı bir rehber” gibi görebilir.

    Bunun en sık rastladığım bir örneği, his ve fikirlerini paylaşmayan çocuklardır. Çocuk bir yığın sorun yaşamakta, içini şüphe ve korkular kemirmektedir ama ailesine hiçbir şey anlatmamaktadır. Çünkü anne-babanın tüm yaptığı, “evladım, bir derdin varsa anlat” demekten ibarettir. Oysa çocuk “Onlar büyük ve olgun. Benim korkularımı anlamazlar her halde.” diye düşünebilir ve hislerini paylaşmaz.

    Okula gitmek istemeyen bir çocuk getirilmişti bana. Ailesine hiçbir sebep söylemiyordu. Ben çocuğa önce, onun yaşında iken okulla ilgili yaşadığım kendi tedirginliklerimi anlattım. Karanlık okul yolu, çocuk kaçıran çingene söylentileri vs. derken çocuk, “saçmalama amca, ben onlardan korkmuyorum, sadece bir arkadaşım beni dövüyor” deyiverdi. Sebep anlaşılmıştı.

    Siz de zaman zaman kendinizi onun yerine koyun, kendi çocukluğunuzu da hatırlayıp neler hissettiğini tahmin etmeye çalışın ve mümkün mertebe onun dilinden konuşarak duygularını paylaşın. Siz bir adım atarsanız o koşarak gelecektir.

    Siz onu anlamaya çalışmazsanız o sizi nasıl anlasın?

    “Dar daire”ye vakit ayırın.

    “Yata yata büyüyen” karpuz bile bakım ister.

    Sizin vasıtanızla dünyaya getirilmiş ve her şeyi öğrenmeye muhtaç, nazik, hassas o masum yavruların günde 1-2 saat ilginize hakkı yok mudur? “Meyvenin 4. meselesi”nde geçen “dar daire”lerin en ehemmiyetli olanlarından biri aile değil midir? Falan futbolcunun ayakkabı numarasını bilip kendi çocuğununkini bilmemek, Başbakan’ın konuşmalarında hastalık işaretleri ararken kendi çocuğunun sözlerini yarım kulakla dinlemek komik kaçmıyor mu? Hatta sevgili Metin Karabaşoğlu’nun bir yazısında dediği gibi, soru soran çocuğuna “lütfen beni rahatsız etme, kitap yazıyorum” demek bile (işin içinde hizmet olsa dahi) hata değil midir?

    Mumlardan örnek vermeyin lütfen, güneş dibine de ışık veriyor.

    Şefkat damarını yanlış yerde kullanmayın.

    Allah’ın rahmetinden fazla rahmet edilmez. “Aman çocuk zahmete girmesin, aman üzülmesin, ağlamasın” diye diye onu davranışlarında tümden serbest bırakmak, ona iyilik değil kötülük etmektir.

    Meselâ okul çağına gelen çocuğa namaz kılmayı öğretmek, 10 yaşında ise namaz kılmazsa cezalandırmak dinimizde var. Kaçımız yapıyoruz acaba, merak ediyorum.

    “Kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun” mealindeki ayet nazil olduğunda sahabeler Resulullah’a asm sormuşlar:

    “Ya Resulullah, biz Allah’ın emirlerini yapıp yasaklarından sakınarak kendimizi ateşten koruyabiliriz. Ama aile ve çocuklarımızı nasıl koruruz?”

    “Allah’ın size emrettiklerini siz de onlara emredin, Allah’ın size yasakladıklarını siz de onlara yasaklayın” buyurmuşlar.

    Özellikle bazı hanımların, kendileri örtülü oldukları halde kızlarını süslü ve açık kıyafetlerle büyüttüklerini, kendileri umumi yerlerde denize girmedikleri halde çocuklarını “daha küçük o” diye plajlara saldıklarını çok görüyoruz. Küçüklüğünde tesettür ve iffet konusunda sağlam temel kuramamış bu çocukların ileride nasıl bir çizgide yaşayacakları muhakkak ki şüphelidir.

    Böyle davranan ailelerin bazıları da “biz de küçükken böyleydik, sonra toparlandık” derler. Ne kadar toparlanmışlardır acaba? Ya da daha sağlam bir terbiye almış olsalardı kim bilir nasıl olabilirlerdi?

    Unutmayın ki eğitimin temel prensibi doğruları yapmaktır, tüm yanlışları denemek değil.

    Bir çok aileden de ahlakı bozucu yayın yapan tv’leri kendileri seyretmemekle beraber çocuklarına yasaklayamadıkları şikayeti duyarım. Sebep çocuğun sevdiği dizi için ağlayıp sızlanmasıdır çoklukla. “Ben Ruhsar’ı çok seviyorum.”

    Bakın; çocuk ağlar, sızlar her zaman. Sizi test eder hep. Geri adım attınız mı da, o konu “kazanılmış hak” olur artık. Oysa çocukların ruhsal yapıları psikoloji tabiriyle “plastiktir”. Siz sağlam durursanız çocuk kendini size uydurur, merak etmeyin. Kaldı ki bugün birkaç saat ağlamasın derken, ileride hem onun hem kendinizin pişmanlıkla yıllarca ağlamasına zemin hazırlamış olursunuz.

    Eşinizle tutarlı olun.

    En kötü ruhsal hastalık olan şizofreninin oluşma sebeplerinden biri de anne-babanın çocuğa verdiği mesajlar arasında tutarsızlık olmasıdır. Aynı konuda biri bir şey söyler, diğeri başka şey. Aynı olayda biri bir türlü davranır, diğeri başka türlü. Sonuç: Zihin bölünmesidir. O yüzden eşler önce kendi aralarında konuşup belli prensiplerde anlaşmalıdırlar. Çocuk hangi durumda nasıl bir tavırla karşılaşacağını bilmelidir.

    Buradan da hissedilir ki, aslında iyi çocuk yetiştirmek için önce uyumlu bir evlilik yapmak lazımdır.

    Vazifenizi yapın, Allah’ın vazifesine karışmayın.

    Malesef çoğumuz çocuklarımıza verdiğimiz emeğin karşılığını nerdeyse zorla alma hevesindeyiz. “İlla ki şöyle olmalısın.” Aslında unutmamak lazım ki, o çocuk bizim malımız değildir. Biz sadece ona hizmetle görevlendirilmişiz.

    Eğer üstümüze düşeni layıkıyla yapmışsak ötesi Allah’ın takdiridir. Aksi halde aşırı zorlamalar ters tepebilir ve çocuğun iyice zıt bir çizgiye girmesine yol açabilir. Biz de gereksiz derecede strese girip iyice yanlış davranmaya başlarız. “Ben sana bildiğimce doğruları gösterdim, artık seçim senin” demek lazımdır, hele ergenlik çağında.

    Zaten bizim tüm bu önerdiklerimiz sadece sebeplerdir. Biz Allah rızası ve çocuğumuzun iyiliği için bu sebeplere elimizden geldiğince müracaat ederiz ama sonucuna karışmayız. Zira Allah isterse Peygamber çocuğu hayırsız olabileceği gibi, öksüz-yetim kalmış, hatta Firavun’un sarayında büyümüş çocuklar da en büyük Peygamberler olabilir.

    O yüzden son olarak diyorum ki:

    Çocuklarınız için dua edin.…