Mustafa, Atsız Hikayeler'i inceledi.
22 May 19:43 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Bir kitap mağazasında başka bir kitap ararken görmüştüm kitabı. Aslında görünce çok şaşırdım Atsız’ın böyle bir kitabı olduğunu bilmiyordum hatta Atsız’ın hikaye yazdığını bile bilmiyordum. Kitabı elime alınca baya sevindim çünkü Atsız’ın bende yeri ayrıdır. Bana kitap okuma sevgisini kazandıran yazardır kendisinin geçen sene mayıs ayında ilk kitabım “ Bozkurtlar “ kitabını okumuştum. Ondan beridir beni en çok etkileyen yazar olmuştur. Kitabın sayfa sayısı az ve 5 hikayeden oluşması insanı biraz üzüyor ama açıkca söylemem gerekirse 5 hikaye var her okuyuşta başka tat başka bir ders alacağınıza inanıyorum. Her okumada farklı bir konu üzerinden bize açıkca ders verdiği belli.

Kitabın girişinde Ahmet Bican Ercilasun düşünceleri ve Atsız hakkında varsayımları yer almaktadır. İlk önce onu okumanızı tavsiye etmiyorum. Hikayeler hakkında bilgi veriyor çünkü, bende bu sitede inceleme yazmış bir arkadaşın önerisiyle ilk hikayeleri okudum iyi ki de o kişinin incelemesini okumuşum. Benimde size naçizane önerim ilk olarak hikayeleri okuyalım.

Atsız, Atsız Hikayeler'i inceledi.
11 May 22:16 · Kitabı okudu · 2 günde · Puan vermedi

Atsız, Türkçüler arasında, Ülküsünden taviz vermeyen ve kalemini kılıç gibi kullanan bir korkusuzluk timsali olarak yükselmiştir. Onun bu yönü düşmanları tarafında bile kabul edilmiştir. Muazzam romanları olan başta Bozkurtların ölümü ve Bozkurtlar diriliyor gibi Türk gençlerin milli benliklerini bulmakta yardımcı olan, bunun yanında hiç bilinmeyen Atsız beğin 5 hikayesi de vardır. Bu hikayelerin 3’ü şehitlik konusu vardır. Bu eserin oluşmasında Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun hocamıza teşekkürü borç biliriz.

Mertcan Gngr, Atsız Hikayeler'i inceledi.
 29 Nis 01:44 · Kitabı okudu · 1 günde

Prof.Dr.Ahmet Bican Ercilasun hocamızın önsözü ile başlıyor ve kitapta yer alan beş hikâyeden de kısa kısa bahsedilerek Atsız'ın roman deneyiminden, evvelki hikâye deneyiminden söz ediliyor. Romanlarında kullandığı motiflere ve sembollere de değiniyor hocamız. Ve daha sonrasında beş hikâye yer alıyor.
Bir saat gibi bir sürede biten, kısa ve okuyucusunu hayli etkileyen bir kitaptı. Okunup/okunmama konusunda kafada soru işareti kalmasını istemem, şahsen öneririm.

Hakan YILDIRIM, bir alıntı ekledi.
22 Nis 23:11 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

"Bak Gülnar, dedi; insan hayatı inişler ve çıkışlarla doludur. Hata yapmayan insan yeryüzünde yoktur. Hatta ileri giderek diyebilirim ki hata yapmayan insan, insan değildir."

Gülnar, Ahmet Bican ErcilasunGülnar, Ahmet Bican Ercilasun
Muhammet Çelik, Atsız Hikayeler'i inceledi.
08 Nis 09:12 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Bir gün içerisinde okuyacağınız 5 küçük hikayeden oluşuyor. Kitabın ilk başlangıcında Ahmet Bican Ercilasun Hoca'nın faydalı bir önsözü var. Bu önsözde belirtildiği gibi eserler Atsız'ın acemilik eserleri olduğu anlaşılmaktadır. Zira Romanlarının yanında bu eserlerin cümle kuruluşları ve kurguları biraz hafif kalmaktadır. Ancak Atsız her haliyle farklı bir yazardır. Küçük eserlerinde bile savunduğu fikrin en güzel kaleleri oluşturmaktadır.

Tavsiye ederim.

Özcan Babaarslan, Atsız Hikayeler'i inceledi.
06 Nis 15:26 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Küçücük 5 hikayeden oluşuyor. Ahmet Bican ERCİLASUN hocanın Atsız'ı anlattığı önsöz ü Atsız ı daha yakından tanıma fırsatı sunuyor çok hoş olmuş bu önsöz kitaba(hikayeleri biraz fazla anlatmış o yüzden önsöz yerine SONSÖZ şeklinde yazılabilir di) . Velhasıl yine yine yeniden damaklarda atsız tadı arayanlar bunuda kulliyatlarina ekleyeceklerdir)

Alperen Arslan, Atsız Hikayeler'i inceledi.
02 Nis 21:00 · Kitabı okudu · Beğendi · 6/10 puan

Kitabı açtığınızda Ahmet Bican Ercilasun'un tafsilatlı bir incelemesiyle karşılaşacaksınız. Hikayelerin içeriğine dair birçok bilgi var bu bölümde ama bir nefeste okunabilecek bir eser olduğu için sorun olacağını zannetmiyorum. Kitabın ciltli basılması ve bir inceleme ile sunulması gayet hoş olmuş.

Içimizdeki Şeytan (1939) Ve Irkçilik Turancilik Davasi (1944)
“Nihat’la yanındaki çocuklardan birçoğu da yakalanmış… Prof. Hikmet’i de çağırmışlar, fakat herif bir kolayını bulup yakasını sıyırmış… Hiç değilse tevkif edilmedi. Nüfuzlu ahbapları var, herhalde onlar müdahale ettiler!” (Ali, Ağustos 2017: 233) “Nihat ve etrafına topladığı delikanlılar, gençlik, bilgisizlik, gayesizlik yüzünden ve biraz da külah kapmak arzusuyla, birtakım mecmualar, broşürler neşretmeye, memleket ve millet sevgisini inhisar altına alıp etrafa küfür ve iftira yağdırmaya başlamışlardı… Bu neşriyat son günlerde sistemli bir hal aldı. Bu, herkes gibi benim de gözüme çarptı. Münakaşalarını eskiden kahvelerde, vapurlarda, yollarda bağıra bağıra yapan, fikirlerini alenen söylemeyi ve icabında yumrukla müdafaayı bir kabadayılık addeden bu kahramanlar, birdenbire nedense esrarengiz bir hüviyet aldılar… Kahvede ikisi üçü bir araya gelince baş başa verip fısıltı halinde konuşuyorlar, bir münakaşada fikirlerine kuvvetli bir hücum yapılsa, hasımlarına cevap vermeyerek: ‘Zamanı gelsin, biz sana dünyanın kaç bucak olduğunu gösteririz!’ demek isteyen emin bir gülümseme ile iktifa ediyorlar ve nihayet, şimdiye kadar mahiyetleri tamamen anlaşılamayan birtakım maceraperest ve esrarlı heriflerle düşüp kalkıyorlardı. Bunlardan biri, ara sıra Nihat’ın yanında gördüğümüz o tatar suratlı herif de mevkuflar arasında… Neyse, fazla tafsilat vermeye hacet yok, bu coşkun gençler, bir kısmı bilerek, bir kısmı bilmeyerek, mükemmel bir ağın içine düşmüşler… Kendi fikirlerimizi söylüyoruz ve yazıyoruz sanırken yabancı ve barbarca kanaatlerin tercümanı, zavallı birer oyuncağı olmuşlar. Kendilerine telkin edilen yalancı ve sinsi dünya görüşünü müdafaa edeceğiz derken kendilerinin, milletlerinin ve insanlığın kuyusunu kazdıklarını bilmemişler… Ve nihayet başka bir devlet hesabına hizmet denilebilecek kadar ileri giden işlere girmişler… Ele geçen vesikalara nazaran, memlekette kendilerine muhalif bildikleri insanların listeleri yapılıp perde arkasında kalan esrarlı ellere verilmiş… Birçok insanlar düşünüşlerinin istikametine, kanlarına, yedinci cetlerinin nesebine veya doğduğu yere göre tasnif ve defterlere kaydedilmiş…” (Ali, Ağustos 2017: 239-240).

Yukarıdaki satırlar bir romandan alınmıştır. Romanda Nihat ismiyle geçen kahraman Nihâl Atsız’dır. “Tatar suratlı herif” olarak geçen kişi de Zeki Velidi Togan’dır. Tevkif edilmeyen Prof. Hikmet ise ünlü tarihçilerden Mükrimin Halil Yinanç.

Romanı okumuş olanlar belki hatırlayabilirler. Ünlü yazar Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan romanıdır bu. Sabahattin Ali’nin romanında Nihâl Atsız, Zeki Velidi, Mükrimin Halil, Peyami Safa, Necip Fazıl gibi yazar ve şairler son derece kötü, ahlaksız ve sefih kişiler olarak yer alır. Tabii farklı isimlerle. Mesela Peyami Safa, romanda İsmet Şerif, Necip Fazıl da Emin Kâmil’dir.

Romanın sonunda Nihat ve arkadaşları ile “tatar suratlı herif” tevkif edilir. Romana göre bunlar, “memleket ve millet sevgisini inhisar altına alıp etrafa küfür ve iftira yağdıran” kimseler, yani milliyetçilerdir. Nihat ve etrafındaki gençler, “birtakım maceraperest ve esrarlı heriflerle düşüp kalkmakta”dırlar; bu heriflerin biri de “tatar suratlı herif”tir. Aslında bu gençler aldanmış ve “mükemmel bir ağın içine düşmüşler… yabancı ve barbarca kanaatlerin tercümanı, zavallı birer oyuncağı olmuşlar”dır. “Başka bir devlet hesabına hizmet denilebilecek kadar ileri giden işlere girmişler”dir. Muhaliflerini de düşüncelerine “kanlarına, yedinci cetlerinin nesebine veya doğduğu yere göre” listeleyip “perde arkasında kalan esrarlı ellere” vermişlerdir.

Okuyucuların pek çoğunun aklına 1944 hadiselerinin geldiğinden eminim. 3 Mayıs gösterileri üzerine 09 Mayıs 1944’te ve bu tarihi izleyen günlerde Nihâl Atsız, Zeki Velidi Togan ve birçok Türkçü tutuklanır. 18 Mayıs’ta Anadolu Ajansı tarafından yayımlanan hükümet bildirisine göre tutuklananların suçları şunlardır:

1.Anayasada tespit edilen esaslara aykırı olarak ırkçılık ve Turancılık gayeleri gütmek, 2. Bu yolda faaliyetler yürütmek, tertibat almak ve anlaşmalar imzalamak, 3. Anayasayla belirlenmiş rejime ve vatandaşların “hakiki milliyetçilik hisleri”ne aykırı umdeler, 4. Bu umdelere varmak için gizli cemiyet kurmak, faaliyet programları hazırlamak, teşkilatlar kurmak, propaganda organları çıkarmak, aralarındaki haberleşmeler için şifreler ve parolalar kullanmak, 5. Gençlerin temiz milliyetçilik ve vatanseverlik duygularını istismar ederek genç nesil arasında kendilerine taraftar toplamak, 6. Bu suretle hedeflerine ulaşmak için devamlı ve sistemli bir faaliyet sarf etmek ve memlekete zararlı ideolojilerini tahakkuk ettirmek yolunda çalışmak[1] (Cumhuriyet gazetesi, 19 Mayıs 1944. Akgöz 2016: 69’dan).

Tutuklamalar ve sorgulamalar bittikten sonra, 07 Eylül 1944’te Irkçılık – Turancılık Davası başlar. Savcı Kâzım Alöç tarafından okunan Son Tahkikat Kararı’ndaki suçlamalar da 18 Mayıs’ta yayımlanan hükümet bildirisiyle aynıdır. Ancak son tahkikat kararında bir de “dış unsurlar”dan bahsedilir. Bu gizli cemiyetleri kendi maksatları için kullanmak isteyen “yabancı teşekküller de hareketsiz kalmamış ve bu suretle içten beliren fesat ve hıyanet hareketlerinde dış unsurların tesir ve müdahalesi de” görünmüş imiş (Tanin gazetesi, 08 Eylül 1944, Akgöz 2016: 73-74’ten).

Hükümet bildirisinin 1. maddesindeki ırkçılık gayesi gütmek, romanda insanları “kanlarına, yedinci cetlerinin nesebine veya doğduğu yere göre tasnif ve defterlere kaydetmek”tir.

Hükümet bildirisinin 3. maddesindeki “anayasayla belirlenmiş rejime ve vatandaşların ‘hakiki milliyetçilik hisleri’ne aykırı umdeler”, romanda “memleket ve millet sevgisini inhisar altına almak”tır.

Bildirinin 4. maddesindeki cemiyet ve teşkilatlar kurmak, son tahkikat kararındaki “gizli cemiyetler”, romanda “esrarengiz bir hüviyet almak, baş başa verip fısıltı halinde konuşmak, birtakım maceraperest ve esrarlı heriflerle düşüp kalkmak”tır.

Yine 4. maddedeki “propaganda organları çıkarmak”, romanda “birtakım mecmualar, broşürler neşretmek”tir.

Hükümet bildirisinin 5. maddesindeki “genç nesil arasında kendilerine taraftar toplamak”, romanda “Nihat ve etrafına topladığı delikanlılar”dır.

Son Tahkikat Kararı’ndaki “yabancı teşekküller” ile “dış unsurların tesir ve müdahalesi” ise romanda “yabancı ve barbarca kanaatlerin tercümanı, zavallı birer oyuncağı olmak, başka bir devlet hesabına hizmet denilebilecek kadar ileri giden işlere girmek”tir.

Karşılaştırmaları sadece resmî hükümet bildirisi ve son tahkikat kararına göre yaptım. Bir de iddianame var. İddianameyle yapılacak bir karşılaştırmada çok daha fazla benzerlikler bulunacağı muhakkaktır.

Fakat bunlardan da önemli olan isimlerdir. Millî Şef Dönemi adlı eserinde Mahmut Goloğlu şöyle diyor:

“Sabahattin Ali – Nihâl Atsız Davası bitmişti ama bu dava nedeniyle gelişen olayları, anayasal devlet düzenine karşı suç niteliğinde kabul eden makamlar Irkçılık-Turancılık amacı ile Gizli Cemiyet Kurmak ve Hükümeti Devirmek anlamında niteleyen ilgili ve yetkili makamlar, bu suçla ilgili sandıkları kimseleri yakalayıp yargılama kararına vardı. Milliyetçi yayıma karşı alınacak tedbirler hakkında, Hasan Ali Yücel’in başkanlığındaki bir kurulca düzenlenmiş olan rapor da İçişleri Bakanlığından İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığına gönderildi. Bu raporda adları yazılı olan Irkçı-Turancılar 47 kişi idiler.” (Goloğlu 1974: s. 249)

Mahmut Goloğlu 47 kişilik listeyi de verir. Birinci sıradaki kişi Zeki Velidi Togan, beşinci sıradaki kişi Nihâl Atsız’dır. On dokuzuncu sırada Mükrimin Halil Yinanç, yirmi birinci sırada ise Peyami Safa yer alır.

Tıpkı romanda olduğu gibi Togan ve Atsız tutuklanmış, fakat Mükrimin Halil (romanda Prof. Hikmet) serbest kalmıştır. Goloğlu’nun kitabındaki listede 21. sırada yer alan Peyami Safa da (romanda muharrir İsmet Şerif) tutuklanmamıştır; İsmet Şerif, Beyazıt kahvelerinden birinde tavla oynayan arkadaşlarıyla birlikte oturmaktadır (Ali, Ağustos 2017: 245).

Buraya kadar şaşılacak bir şey yok. Neticede bir romancı 1944 olaylarını, bu olaylarda listelenen ve tutuklanan kişileri romanına almış ve kendi bakış açısıyla işlemiştir. Fakat…

Fakat bu romanın yayımlanma tarihi 1939’dur. Yanlış anlamadınız, 1939. Evet, İçimizdeki Şeytan, önce Ulus gazetesinde, 03.04.1939 – 29.06.1939 tarihleri arasında tefrika edilmiş, 1940 Şubat’ında da Remzi Kitabevi tarafından kitap hâlinde basılmıştır. Yukarıda alıntıladığım kısımlar, sonraki baskılarda ilave edilmiş değildir; ilk baskıdan itibaren vardır.

Sizi bilmem ama aziz okuyucular, ben bu benzerliği fark edince hayretler içinde kaldım. Bunu nasıl açıklamalıydım? Sabahattin Ali’nin bir kehaneti olarak mı? Bu kadar ayrıntılı bir kehanet olabilir miydi? Haydi diyelim ki milliyetçiliği inhisar altına almak, insanları düşüncelerine, kanlarına, soylarına göre sınıflandırıp listelemek gibi suçlamalar, 1939’da da milliyetçilik karşıtı bir yazarın yapabileceği suçlamalardı. Fakat bunların bir örgüt kurmakla, başka bir devlet hesabına çalışmakla suçlanacaklarını ve bu sebeple tutuklanacaklarını da mı öngördü Sabahattin Ali? Üstelik Atsız ve Togan’ın tutuklanacağını, fakat Mükrimin Halil ile Peyami Safa’nın serbest kalacağını da mı öngördü?

Peki bu bir kehanet değilse nedir?

Irkçılık – Turancılık Davası’nın tutuklu yargılanan 23 sanığından biri olan Fethi Tevetoğlu, Yeni Orkun dergisinde yayımlanan Bin Dokuz Yüz Kırk Dörtlüler başlıklı tefrikasının 14’üncüsünde şöyle yazar:

“Irkçılık – Turancılık diye açılacak dâvânın iddiânâmesinin bizzat Falih Rıfkı Atay’ın kaleminden çıkdığını; Çankaya’da Millî Şef İnönü’nün sofrasında bu iddianâmenin son şeklini aldığı toplantıda Falih Rıfkı Atay, Hasan Âli Yücel, Vâli Nevzad Tandoğan, Sabahaddin Ali, Şevket Süreyya Aydemir, Askerî Hâkim Albay Osman Cevdet Erkut ve Askerî Hâkim Yüzbaşı Kâzım Alöç’ün hazır bulunduklarını 1963’de bizzat Kütahya Senatörü Emekli Hâkim General Cevdet Erkut, arkadaşlarım Kocaeli Senatörü Amiral Rıfat Özdeş ile Kayseri Senatörü Hüsnü Dikeçligil’in yanında, şahsen bana açıklamışdı.” (Tevetoğlu, Orkun 1989/19: 15).

Yukarıdaki açıklamayı yapan Kütahya Senatörü Emekli Hâkim General Cevdet Erkut, 1 Numaralı Sıkı Yönetim Mahkemesi’nde görülen 1944 Irkçılık – Turancılık Davası’nın duruşma hâkimi idi. O zamanki rütbesi albaydı.

Açıklamaya göre iddianame Falih Rıfkı Atay’ın kaleminden çıkmış. Son şeklini ise Çankaya’da, İnönü’nün sofrasında almış. Sofrada bulunanlar şunlarmış: Falih Rıfkı Atay, Hasan Âli Yücel, Ankara Valisi Nevzat Tandoğan, Sabahattin Ali, Şevket Süreyya Aydemir, Irkçılık – Turancılık Davası’nın duruşma hâkimi Albay Cevdet Erkut ve davanın savcısı Yüzbaşı Kâzım Alöç.

İçimizdeki Şeytan romanının yazarı Sabahattin Ali orada. Romanı, başyazarı bulunduğu Ulus’ta tefrika ettiren Falih Rıfkı orada. Sabahattin Ali’nin hâmisi Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel orada. Davanın hâkimi ve savcısı orada.

Acaba diyorum, Falih Rıfkı, iddianameyi hazırlarken, gazetesinde tefrika edilen Sabahattin Ali’nin romanına mı baktı? Yoksa Sabahattin Ali, “ben bunları beş yıl önce yazmıştım” diyerek Falih Rıfkı’ya bir hatırlatmada mı bulundu?

Yoksa… 1939’da tefrika edilen İçimizdeki Şeytan romanıyla mı olaylar kurgulanmaya başlandı? Yoksa bir yerlerden Sabahattin Ali’ye bazı telkinlerde mi bulunulmuştu? “Romanlarınızda, hikâyelerinizde faşistleri ahlaksız, çıkarcı, yabancılarla iş birliği yapan insanlar olarak gösterin. Hatta gizli örgüt kurup yabancı devletlerle iş birliği yapan bu ahlaksız faşistleri romanlarınızda tutuklattırın” gibi telkinler mi söz konusuydu? Bu yolla bazı kimselere, bazı yetkililere bugünlerde moda olan bir tabirle “subliminal mesajlar” mı verilmişti? Yoksa meseleye sadece bir edebiyat olayı olarak mı bakmalıdır?

Hasılı kelam ben bu garip işi kesin olarak çözebilmiş değilim. Beni hayrete düşüren bu tuhaf benzerliği herkes bilsin istedim. Belki benim aklıma gelmeyen başka ihtimaller de söz konusudur. Kim bilir?



KAYNAKLAR

Akgöz, Serkan (Mart 2016), Basında Atsız, İstanbul, Bozkurt Yayınları.

Ali, Sabahattin (Ağustos 2017), İçimizdeki Şeytan, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları.

Goloğlu, Mahmut (1974), Millî Şef Dönemi (1939 – 1945), Ankara, Goloğlu Yayınları.

Tevetoğlu, Fethi (1989/19: 15), “Bindokuzyüzkırkdörtlüler / 14”, Yeni Orkun, Ekim-Kasım 1989 / 19, İstanbul.

AHMET BİCAN ERCİLASUN

Safiye Gökçe, bir alıntı ekledi.
 14 Şub 20:48

Kâşgarlı Mahmud aynı zamanda bilinçli bir Türkçüdür. Eserinin Türk maddesinde "Yüce Tanrı benim bir ordum vardır, ona Türk adını verdim, onları doğuda yerleştirdim. Bir ulusa kızarsam Türkleri, o ulus üzerine musallat kılarım diyor" şeklindeki kutsî hadisi aktardıktan sonra Kâşgarlı şöyle devam ediyor: " İşte bu, Türkler için bütün insanlara karşı bir üstünlüktür. Çünkü Tanrı onlara ad vermeyi kendi üzerine almıştır...."

Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi, Ahmet Bican Ercilasun (Sayfa 316 - undefined)Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi, Ahmet Bican Ercilasun (Sayfa 316 - undefined)
Safiye Gökçe, bir alıntı ekledi.
14 Şub 20:35

Ortak kelimeler iki dil arasında iki türlü ilişkinin kanıtı olabilir. 1)köken birliği, 2)alış veriş, Osman N. Tuna, Türkçe ile Sümerce arasındaki ortak kelimelerin daha çok alış veriş sonucu olduğu görüşündedir. Bu alış verişin önemi, zamanımızdan 5500 yıl önce Türkçenin var olduğunu göstermesi ve böylece "yaşayan dünya dilleri arasında en eski yazılı" verilere sahip dilin Türkçe olduğunu kanıtlamasıdır. Bu veriler sayesinde "Türklerin en az M.Ö. 3500'lerde Türkiye'nin Doğu bölgesinde bulunduğu" da "tespit edilmiştir.(Tuna 1997:49)

Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi, Ahmet Bican Ercilasun (Sayfa 36 - Akçağ)Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi, Ahmet Bican Ercilasun (Sayfa 36 - Akçağ)