• "Ama şu an yaşadığımız dünya gerçek; sadece zenginlikler değil, yoksulluklar da gerçek. Açlıktan ölen çocuklar gerçek, hastalıklar gerçek, savaşlar gerçek, giderek daha mutsuz olan insanlık gerçek. Yeryüzünün her sabahında insanlar gözlerini böyle bir hayata açarken, bunca acımasızlık, bunca yoksulluk, bunca umutsuzluk varken, perdenin öteki tarafındaki cenneti düşünerek yaşamayı ben kendime yediremiyorum Karen. Böyle bir cennet olsa bile kendime yediremiyorum. Ben iyiliği, sadece iyilik olsun diye yapmayı seviyorum, kötülükten kaçınmayı, kötü olmadığım için yapmayı istiyorum. İyi olduğumda birinin bana ödül vermesi ya da kötü olduğumda birinin beni cezalandırmasından korktuğumdan değil. İyi olmak için bir efendiye ihtiyacımız yok kızım. İyilik de kötülük de içimizde, bizimle beraber doğdu, bizimle birlikte yok olacak. Önemli olan yaşarken neyi seçtiğin, ölüp gideceğini bile bile."
  • ...Çünkü ben basit bir yaşama inanırım. Dünya görüşüm de, ahlakım da son derece basittir. Ayrıcalık istemeden, iktidar olmadan, en doğru benim düşüncemdir demeden yaşamak. Yeryüzünün annemiz olduğuna inanırım, toprağın, suyun, gökyüzünün bütün canlılara ait olduğunu düşünürüm. Tıpkı toprak gibi, su gibi, gökyüzü gibi bilginin de hepimize ait olduğuna inanırım. Birilerinin öğrendiklerini sır adı altında kendilerine saklamasını ayrıcalık sayarım, bunu kabul edemem. Birilerinin terbiye adı altında, yaşamı küçümsemelerini kabul edemem...... Ama bildiğim bir gerçek daha var ki, dinlerin hiçbiri perdenin arkasındaki vaat edilen o muhteşem yaşamı kanıtlayamıyor. Hepsi olmayan bir dünyayı vaat ediyor bize. Ama şu an yaşadığımız dünya gerçek; sadece zenginlikler değil, yoksulluklar da gerçek. Açlıktan ölen çocuklar gerçek, hastalıklar gerçek, savaşlar gerçek, giderek daha mutsuz olan insanlık gerçek. Yeryüzünün her sabahında insanlar gözlerini böyle bir hayata açarken, bunca acımasızlık, bunca yoksulluk, bunca umutsuzluk varken, perdenin öteki tarafındaki cenneti düşünerek yaşamayı ben kendime yediremiyorum Karen. Ben iyiliği sadece iyilik olsun diye yapmayı seviyorum, kötülükten kaçınmayı, kötü olamadığım için yapmayı istiyorum. İyi olduğumda birinin bana ödül vermesi ya da kötü olduğumda birinin beni cezalandırmasından korktuğumdan değil. İyi olmak için bir efendiye ihtiyacımız yok. İyilik de kötülük de içimizde, bizimle beraber doğdu, bizimle beraber yok olacak. Önemli olan yaşarken neyi seçtiğin, hem de cennet ödülü ya da cehennem cezası olmadan. Hem de ölüp gideceğini bile bile. Perdenin ötesi diye bir yer olmadığının farkında olarak. Üstelik senden sonra gelecekleri hiç kıskanmadan, üstelik biz görmesek de onlar daha mutlu olsun diye çabalayarak. Benim payım düşen de buymuş, teşekkürler hayat diyerek. Bence yaşamak bu kadar basit, aynı zaman da bu kadar güzel, bu kadar heyecan verici. Bütün mesela sahiden alçakgönüllü olabilmekte...
  • Öğrenilmesi zor olduğu için cenaze namazı kılanlar cenaze namazında "Allahümma'fir li-hayyinâ ve meyyitina ve şahidina ve gaibinâ ve zekerina ve ünsânâ vesagirinâ ve kebirin..." diye başlayan duayı okumamakta, ya susmakta ya da yerine bildikleri bir kısa duayı tekrarlamaktadırlar. Oysaki bu cümlenin Türkçesi olan "Tanrım! Dirimizi, ölümüzü, burada bulunanlarımızı, bulunmayanlarımızı, erkeğimizi, kadınımızı küçüğümüzü, büyüğümüzü sen bağışla" cümlesinin bilinmesi, ezberlenmesi daha kolay, daha anlamlı olurdu. Cenazenin toprağa verilmesinden sonra okunan telkin'in Arapça yapılması da aklî açıklamalardan uzaktır. Telkinde imam efendi, ölünün karşısına geçer, ismiyle hitabeder ve Arapça olarak cenazeyi Tanrı'nın tek, Hz. Muhammed (SAS)'in Tanrı elçisi, cennet ve cehennemin gerçek, yeniden dirilişin varolduğu.. gibi hususları unutmamasını tavsiye eder. Ancak Arapçayı bilmeyen cenazeye, ölüye bunun ne kadarının ulaștığı tartışılabilir.
  • 518 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    Seni görmediğim için suçlu ben miyim?
    Yoksa sen misin?

    Bazılarımız kendimize körleşiriz.
    Bazılarımız dışarıya.
    Bazılarımız insanlara.
    Bazılarımız görmek, bilmek, yaşamak, anlamak, inanmak ve hatta düşünmek bile istemediğimiz her şeye..

    Kien de böyle.
    Kişiliğini cam bir fanusta saklarcasına koruma arzusu ,kendisini insanlardan uzaklaştırıp tek sevdası kitaplarla baş başa bırakan biri.
    Belleğindeki kütüphane en az gerçek kütüphanesi kadar dolu.

    Körlüğü ; bir silah, bir savunma mekanizması olarak kullanan, görmek istemediklerinin gözbebeklerinden ruhuna sızmasına izin vermeyen ,zamanı çiğneyip tüketen bir ayrıcalık olarak görmeye başlıyor.

    Aslında bu Kien için bir çeşit kaçma biçimi. Kendinden başka sığınmak isteyebileceği hiçbir şey yok.

    Ve var olmak algılamaktır diye düşünürsek kör olmak, yok etmek onun için. Konuşan kitaplar, dillenen filozoflar onun ruhunun çığlıklarına benziyor.

    Kitap üç bölümden oluşuyor.

    DÜNYASIZ BİR KAFA

    Gözlerini bilerek kapatıp, sorunları yok sayarak adım adım körlüğe koşan Kien, bir süre sonra kulaklarını da kapatmaya hatta heykel gibi davranmaya başlıyor.
    Körlük mü, yokluğu keşfetmek mi, arada kalıyorsunuz okurken. Körlükten korkarken bile isteye kör olmak..

    Her satırda biraz daha yaklaşıyoruz onun dünyasına. Dünyasız kafasına..


    KAFASIZ BİR DÜNYA

    Therese 'nin Kien 'i evden atmasıyla başlıyor. Ya da Kien 'in Therese 'yi eve hapsetmesiyle mi demeliyiz?

    Pek çok karakter, pek çok olay, uzun betimlemeler, detaylı anlatımlar, ruhu kötü olan insanlar, ruhsuz kalanlar, yoğun bir nefret ve bencillik, katran gibi yapışıyor satırlara. Ilk bölüme göre kesinlikle daha sıkıcı ve zor. Ama muazzam derecede vurucu.

    KAFADAKİ DÜNYA

    Bu kısımda artık Kien 'in fanusunda bir delik açabiliyorsunuz. Monologları ve kardeşiyle yaptığı konuşmaları sonucunda; onu, korkularını, saplantılarını, yaklaştığı uç noktaları, hatta delirmek üzere olmasını okuyoruz.
    Ama sorgulayarak. Deli kimdir, ya da sıradan insanla farkı nedir, diye düşünerek.

    Bu kısımda Havva 'dan Adem 'e, Buda 'dan Hint felsefesine ,Yunan mitolojisine kadının büyük bir tehlike olduğunu ifade eden uzun paragraflar mevcut.


    Bu, kendi parmak izlerimizi taşıyan bir dünyaya yabancı kalışımızın hikayesidir aynı zamanda. Betimlemeleriyle, kurgusuyla, karakterleriyle daha iyi nasıl olabilirdi ki diye düşündüren tarzıyla bir baş yapıt.

    İlk kısımda kullanılan çok temiz dil, ikinci bölümde büyük bir karmaşaya, karışıklığa ve zorlaşan bir okumaya bırakıyor yerini.
    Üçüncü kısım ise tam bir beyin yangını. Bence kitabın defalarca okunmasını gerekli kılan satırlar, yoğun olarak bu bölümde yer alıyor.

    Aslında bu bir aydının, bir bilim adamının hikayesi. Kendisiyle tüm diğerleri arasında akıl almaz bir uçurum var. Bu yüzden her şeyi, tüm hazinesi olan kitaplarını dört duvar arasına, sadece kendisine saklıyor. Romanı bir bütün olarak düşünürsek, aslında fazlasıyla haklı.

    Kendisini somutlayıp bir fanusun içine gönüllü olarak hapseden Kien, fanusun parçalanmasıyla darmaduman oluyor.

    Dışarısı cehennem kadar korkunç onun için. Oysa kendi kafasının içinde bir cennet gizli.

    Kien 'i çok sevdim. Çalışma azmine ve kütüphanesine tam anlamıyla hayran kaldım. Inanılmaz bir bellek muazzam bir güç ifade ediyor onun için.

    Ve Therese tam bir baş belası. Kurnaz, açgözlü, insanın sinirlerini hoplatan bir tip. Mavi ve kolalı etekleriyle çıkıp durdu bir yerlerden.
    Temiz kalpliliği hatta aşkı bile sorgulatan satırlarda kavramlar ve semboller büyük yer tutuyor.


    VE ELIAS CANETTI.

    1905'te Rusçuk 'ta dünyaya gelen bir İspanyol yahudisi. Dünya edebiyatında büyük bir yer tutan bu kitabı 26 yaşında yazdığını düşünürsek, ne kadar eşsiz bir kalemden bahsettiğimizi daha kolay anlarız belki de. Onun duygularını tetikleyen acıydı büyük ihtimalle. Ona bu eşsiz satırları yazdıran..





    Keyifli okumalar..:)
  • Fikrim , hevesimi alt etsin...
  • Bir dil ki ola nâil-i dîdâr-ı hakîkat
    Ferdâ elemi hasret-i cennet mi çeker hiç

    [Hakikate ulaşmış bir gönül,
    Gelecek kaygısı, cennet özlemi çeker mi hiç?]
    N. Ahmet Özalp
    Sayfa 53 - Trabzonlu Âgâh Paşa
  • Sen omuzunda yorgan, elinde torban,
    Sen mevsim işçisi, büyük gezginci,
    Doğduğundan beri sen, anan, baban,
    Orakçı, çapacı, ırgat, ekinci,

    Sen, anan ve baban... Siz topraksızlar,
    Sizi ben tanırım uzun yollardan.
    Size en yığın yığın büyük yalnızlar,
    Sizi de yaratmış bizi yaradan.

    Ekip biçtiğiniz toprak sizindir,
    Sizindir zorluğu, derdi, mihneti*.
    Sizin çektiğiniz derde dar gelir,
    Tanrının ambarı olsa cenneti.

    Ve cennet, dünyanın kurulduğundan
    Beridir Tanrı’nın düşüncesidir.
    Sen sabrını yere çaldığın zaman
    Bu güzel hülyadan Tanrı ürperir.

    Siz ey yığın yığın büyük yalnızlar,
    Sizi de yaratmış bizi yaradan.
    Ey mevsim işçisi, ey topraksızlar,
    Sizin toprağınız size bu vatan.


    *Üzüntü, sıkıntı.