• AHMET KAYA sözü bırak.🍂
  • 24 Temmuz 1923: Lozan antlaşması imzalandı. Lozan'daki görüşmeler esnasında TBMM'de sert tartışmalar oldu. Rauf Orbay'ın başında bulunduğu hükümet de, Lozan'da Türkiye'yi "başmurahhas" sıfatıyla temsil eden ismet İnönü'ye imza yetkisi vermedi. Bunun üzerine imza yetkisini TBMM reisi Mustafa Kemal verdi.

    11 Ağustos 1923: TBMM ikinci devresi açıldı. Milletvekilleri yemin etti. Birinci devre TBMM'de yer almış olan sarıklı milletvekillerinin hemen hepsi bu meclise giremedi. Ayrıca Lozan antlaşmasına
    karşı çıkmış olanların da çok büyük ekseriyeti bu yeni mecliste yer
    almadı. Bu meclisin teşekkül etmesine yol açan seçimin belli başlı
    hususiyeti şunlardı:

    Seçim, "Açık rey, gizli tasnif' esasına göre yapılmaktaydı. Yani reyler sandık kurulunun önünde açıkta verilmekte, ama tasnifi, sandık
    kurulu üyeleri kendi aralarında yapmaktaydı.
    4 Mart 1925: Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarıldı. Fethi Okyar Başkanlığındaki hükümet bu kanun teklifini kabul etmeyeceğini açıklamış,
    bunun üzerine bu hükümet düşürülmüş ve İsmet İnönü başkanlığında yeni bir hükümet kurulmuştu. Kanun 79a karşı 82 oyla kabul
    edildi, (üç rey farkıyla)

    Bu kanun, hükümet görüşüne aykırı her türlü düşünce ve faaliyeti
    yasaklamaktaydı. Ayrıca kanun gereğince iki İstiklâl Mahkemesi kurulmuştu.

    Mart 1925: Takrir-i Sükun kanununa dayanılarak çeşitli illerde neşrolunmakta olan birçok dergi ve gazete kapatıldı. Bazı gazeteciler İstiklal Mahkemesi'ne verildi.

    Nisan 1925: Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının İstanbul'daki
    merkez ve şubeleri arandı. Bütün vesikalarına el konuldu. İstiklal
    Mahkemesi Doğu Anadolu'daki bütün Terakkiperver Cumhuriyet
    Fırkası teşkilatlarını kapattı. Ankara İstiklal Mahkemesi de, parti
    programının 6. Maddesinde yer alan; "Parti, efkar ve itikâd-i dini-
    yeye hürmetkardır" ifadesini, "irtica kışkırtıcılığı" olarak değerlendirdi ve hükümetten "gereğinin yapılmasını" istedi.
    Tarih kitapları yazılmaya başlanmadan önce Atatürk'ün görüşü bu
    kitapların bir an önce yazılıp bitirilmesi şeklindeydi.

    Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı şöyle diyor:

    "İşin ehemmiyet ve şümulünü kavrayanlar boyacı küpüne daldırıp
    çıkarma kabilinden acele bir Türk tarihinin yazılamayacağını ileri sü-
    rerlerse de sözlerine ehemmiyeti verilmedi." (Belleten, no: 10, s.
    349)
    Arasında İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın da bulunduğu bin cemiyet,
    "Türk Tarihinin Ana Hatları" isminde bir çalışma yaptı. Atatürk bu
    çalışmayı gözden geçirirken kendi görüşlerini de açıkça belirtti.

    Uzunçarşılı 100 adet basılan bu çalışmadaki Osmanlı tarihiyle ilgili kısımdaki yanlışlıklara dikkat çekerek bu çalışma hazırlanırken müracaat edilen eserler arasında Osmanlı tarihine ait bir tek eserin bile bulunmadığını söylüyor:

    Uzunçarşılı, Osmanlı tarihindeki yığınla yalan ve yanlış meselelerin bulunuşunu şu şekilde izah ediyor;

    "Ana hatlarını yazmış olan arkadaşlardan bazıları birkaç kısmı birden alıp bilmedikleri kısımları üzerinde de kalem yürütmüşlerdi; nitekim ilk kitap bu yüzden pek noksan ve pek yanlış olmuş, bereket ki yüz nüsha kadar basıldığından ortalığa yayılmamıştı. Atatürk'ün bu arzusunun gelip geçici zannedilmesi işin ciddi tutulmamasına sebep olmuştu. Halbuki iş hiç de öyle çıkmadı." (a.g.e., 350)

    "Türk ve İslâm müverrihler de Türklüğü ve Türk medeniyetini
    İslâmlık ve İslâm medeniyeti ile kaynaştırdılar: İslâmlığa takaddüm eden (İslâmiyetten önceki) binlerce yıla ait devreleri unutturmayı ümmetçilik siyasetinin icabı ve din gayreti vecibesi bildiler.)

    LİSE I Tarih kitabı, "Tarihten evvelki zamanlar ve Eski Zamanlar"
    başlığını taşıyor: Kitabın 1931 tarihli baskısının sahifelerini teker teker çevirmeye
    başlıyoruz. Kitapta yer alan ilk bölüm, Beşer Tarihine Giriş" başlı¬
    ğını taşıyor. Bu bölümde, Kâinat ve Tabiattan bahsedilirken, Kâinatın Cenab-ı Hak tarafından yaratılmadığı açıkça söyleniyor.

    Kur'an-ı Kerim'e taban tabana zıt olan düşünce şu şekilde işleni¬
    yor:
    "Kâinatın varlığından anlaşılan kuvvet, hareket, Kâinatın kanunları
    na tabidir"
    "İşte, tabiat, hem kâinatın varlıklarının birliğidir ve hem aynı zamanda, kâinatın kanunlarına tabî hareket ve kuvvettir.O halde tabiat
    hem kanunların sahibidir, hem aynı kanunların tâbiidir." (Tarih I, İstanbul: 1931, Devlet Matbaası, s.2)
    "Filhakika, insan, tabiatın mahlukudur. Hayatın büyük kaidesi de
    tabiata tâbi olmaktır. Tabiatta hiçbir şey yok olmaz ve hiçbir şey
    yoktan var olmaz. Yalnız tabiatı vücuda getiren varlıklar, tabiatın
    kanunları icabı olarak şekillerini değiştirirler." (s.2)
    "Bundan 200 sene evveline kadar dünyanın 5-6 bin sene önce yaratıldığı ve insanın Basra'ya iki günlük yolda, Fırat nehri üzerinde bulunan 'Cennet'te yaratıldığı zannolunmakta idi.
    "Bu kanaatler hep din kitaplarındaki hikâyelerin, olduğu gibi hakikat
    sanılmasından doğuyor.
    "Artık, hayatın 6 bin senelik değil, milyonlarca senelik olduğu anlaşılmıştır." (s.3)
    "Gördük ki, hayat zincirinin son halkası insandır. Bu zincire nazaran insanın sair memeli hayvanlar gibi, daha basit bir sınıfa ait cetlerden geldiği kanaatine varılır.

    'Uluhiyet mefhumunu bulan,bu mefhumun sırlarınıkeşfeden ve bugün dahi keşfetmeye devam eden, insan zekâsıdır.*(23-24)

    "Masum ve cahil insanları, yüzlerce Allah'a taptırmak veya Allahları, muayyen gruplara toplamak
    ve en nihayet bir Allah kabul etmek, siyasetin doğurduğu neticelerdir" satırları bizzat Atatürk'ün kaleminden çıkmıştır, (a.g.d., s. 13) Tarih I kitabının 1931 baskısının 122 ve 123. sayfalarında yer almaktadır.

    Tarih Kitabı- "Kabe çok eskidir. Ne vakit ve kim tarafından yapıldığı bilinmiyor.
    Arap an'anesi kâbenin inşasını İbrahim Peygambere atfetmektedir.
    "Bu mukaddes karataş an'anesi Friklerde de vardı. Friklerin mukaddes sayarak ihtiram ve ibadet ettikleri Karataş bugünkü Afyonkarahisar şimalinde kadîm Pessinüs şehrinde bulunuyordu.

    "Arapların aralarında yayılan bu an'aneye göre İbrahim, karısı Ha-
    cer ile oğlu İsmail'i buraya getirmişti; Zemzem de onlar için fışkırmıştı; İbrahim, oğlu İsmail ile birlikte Kâbeyi bina etmişlerdi. Cebrail kendilerine o zaman beyaz ve mücella olan Haceri-esvedi getirmişti; bu taş sonradan günahkârların ellerini sürdüklerinden dolayı kararmıştı. Bunların hepsi, bittabi, sonradan uydurulmuş masallardır." (Tarih II. Orta Zamanlar. İstanbul: 1932, s.85)

    "Muhammed'in çocukluğuna ve gençliğine ait malumata sonradan
    katılmış çok uydurma şeyler vardır; onun vatandaşlarını dine davete başladıktan sonraki hayatı daha çok malûmdur." (s.89)
    "Kırk yaşına geldiği zaman peygamberliğini ilân ve vatandaşlarını,
    kendinin bulduğu ve doğru olduğuna inandığı yeni bir dine o zamanın haniflerine imtisalen "İbrahim dini" inkıyat mânâsını ifade eden
    "İslâm" denilmiştir." (s.89)
    "Muhammed'in koyduğu esasların toplu olduğu kitabaKuran denir. İslâmananesinde bu ayetlerin Muhammed'e Cebrail adında melek vasıtası ile Allah tarafından vahiy, yani ilham edildiği kabul olunur.
    "Tarihi noktai nazardan da mütalaa edildiği zaman görülüyor ki:
    Muhammed birden bire Allah'ın Resulü diyerek ortaya çıkmamıştır.
    O, Arapların ahlâk ve âdetlerinin pek fenâ ve pek iptidâi ve ıslaha
    muhtaç olduğunu anlamış,bunları ıslah için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sonra kendisinde vahiy ve ilham fikri doğmuştur. Vahiy, ilham fikri Muhammed'den evvel de Araplarca meçhul değildi. Bütün iptidai kavimler gibi Araplar da, şairlerin, akıl erdiremedikleri kuvvetlerden ilham aldıklarına inanırlardı. Bu kuvvetler Araplar için cinlerdi. Cinler, gûya kâhinlere kayıptan haber vermek kudretini ilham eder¬
    lerdi. Bu nevi itikatlar Arabistan'da her zaman o kadar canlı ve derin olmuştur ki Muhamamed dahi cinlerin vücuduna samimi olarak inanmıştır. O, hakikaten cinlerin şairlere şiir ilham ettiğine kani idi. Araplar şairleri, bir kâhin gibi telakki ederlerdi. Muhammed'in Musa, İsa dinlerine dair öğrendikleri de kendisinde bu telakkiyi kuvvetlendirmiştir. Bu peygamberler melekler vasıtasiyle ilham aldıklarını söylemişlerdi. O dinlerde de cin ve melek telakkisi vardı. Dinler nazarında cinler, kötü ruhlar olduğundan; peygamberler onlardan mülhem olamazlardı. Muhammed de diğer peygamberler gibi kendisine ilham eden kuvvetin insanları iğfal eden bir kuvvet olmayıp, onları hayır ve saadete irşat eden İlâhî bir kuvvet olduğuna samimî olarak inandı." (s.90-91)
    Muhammed'in bir melek ile allah ile (İmlayı da noktası ve virgülü
    ile aynen alıyoruz. Allah lafzı el yazısında hep küçük harfle yazılmış)
    "Kuranda öğrendiğimize göre, Muhammed hiç değişmeden yaşamış bir insan değildi; o da hayat ve hadiselerin zaruri icapları karşısında adeta hergün değişmiştir.
    Muhammed, iptida allah'ın resulüyüm diyerek ortaya çıkmamıştır; bunu düşünmemiştir. Bu düşünce, senelerdi mücadele ettikten sonra kendisinde hasıl olmuştur." (Saçak, Mart 1986,s.23-29)
    Atatürk'ün el yazısının bu kısmını Saçak'tan önce Noktadergisi de
    neşretmişti. (Nokta, 17 Kasım 1985,s. 13)
    Muhammed'in peygamberliğinin başlangıcına dair bir çok eski rivayetler vardır. Bunlar artık efsanelere karışmıştır. Hakikatte Peygamberin ilk söylediği Kuran ayetinin ne olduğu malum ve belki de mazbut değildir.
    Hukuki hükümler zaman ve mekân içinde içtimai heyetlerin uğradıkları değişikliklere göre değişe geldiğinden on dört asır evvelki zaman ve mekânın ihtiyacına göre lüzumlu ve kâfi görülmüştür. Bunlar daha ebedi olmayıp zamanla değişmeye mahkumdurlar.
    Tarihe ait malumata gelince yeni fenler sayesinde meydana çıkarılan hakikatlerden yakın tarih bilgilerini bile temellerinden sarsmaktadır." (s.92)
    "Muhammed'i ve onun nasıl bir din müessisi ve dini bir devlet reisi olduğunu anlayabilmek kendisinin bilhassa askeri faaliyetlerini tetkik etmek lazımdır. Aksi takdirde Muhammed'i. her şeyi bir melekten alan ve aynen muhitine tebliğ eden ümmi, cahil, hissiz hareketsiz bir put derekesine indirmek hatasından kurtulmak mümkün olmaz, (s.94)
    Hakikatte Müseylime de kıymetsiz sayılmayacak ahlaki ve dini bir
    mezhep ortaya koymuştu." (s. 122)
    Mesela "Evs" kabilesinin Osmanlıca yazı¬
    lışı "Us" şeklinde okunmuş ve Evs kabilesinden hep "Us kabilesi"
    diye bahsedilmiştir, (s. 115 ve diğer sahifeler) Halifenin seçimi ile
    ilgili bölümde, Sahabeler iktidar kavgası içerisinde ve iktidarı ele geçirmek için birbirleriyle amansız bir çekişme içerisinde ve bu uğurda her türlü hileyi yapmaktan çekinmeyen kişiler olarak gösterilmektedir. Ayrıca Hz. Ebubekir'in (r.a.) halifeliğe seçilmesi, bir oldu bittiye getirilmiş hadise olarak nazarlara sunulmaktadır.
    "Tabiat bizim anamız, babamızdır." (Tabiat bilgisi, IV. Sınıf,Türkiye
    Cumhuriyeti Maarif Vekilliği, İstanbul: 1931, s.6)
    "Cumhuriyetten önce nasıl idare olunurduk?" başlığı altın¬
    da yazılanlar şunlardır:

    "Eskiden Türkiye'de bir padişahla idare olunan mutlakiyet hükümeti vardı. Bu hükümette milletin sözü dinlenmezdi. Padişah milleti hiçe sayardı. Devlet işlerini kendi düşündüğü, bildiği, istediği gibi görürdü. İş başına getirdği adamlar içinde okuma yazma bilmeyenler, halkın başına bela kesilenler, halka yapmadık işkence bırakmayanlar da vardı.Halkın bunlardan şikayetine kulak aşılmazdı,
    lar doğru iş görmezlerdi. Milletten vergi diye toplanan paralar, milletin iyiliğinden ziyade padişahın keyfine sarfolunurdu. Orduya bakılmazdı; askerin giyeceği, yiyeceği düşünülmezdi. Mahkemelere işi düşenler, aylarca, yıllarca haklarını elde edemezlerdi. Kuvvetliler, zenginler zayıfları, zavallıları ezerlerdi. Gazeteler padişahın hoşuna gitmeyen şeyleri yazamazlardı.
    "Bir yanda padişah, saray adamları, zorbalar har vurup harman savurururken öte yandan zavallı halk bin bir güçlük altında ezilirdi. Millet bu haksızlıklara, bu işkencelere yüzlerce yıl dayandı.

    "Ama, padişahın, padişah hükümetinin millete çektirdiği acılar o
    kadar arttı, Türk milletinin canı o kadar çok yanmaya başladı ki el
    birliği edip mutlakiyet idaresinden kurtulmak yollarını aramaya
    mecbur oldu. (İlkmektep Kitapları: IV. Sınıf, Yurt Bilgisi, İstanbul:
    1937, Devlet Basımevi, s. 15-16)

    Övmelerle Dolu Kısım

    "Çanakkale'de Anafartalar kahramanı Kemal Atatürk, düşman or¬
    dusunu kıyıya çiviledi. Onlara bir adım ileri attırmadı. Bu kahramanlık önünde düşman kumandanları da parmak ısırdılar. Gazimizin büyüklüğünü söylemekten kendilerini alamadılar." (s. 18)

    "Bugün kimsenin namaz kılıp kılmadığına , ramazanda oruç tutup
    tutmadığına bakmıyoruz. Kimsenin dinine karışmıyoruz.
    "Eskiden böyle değildi; açıkça oruç bozan birini gördüler mi, hemen yakalarlar, uluorta oruç bozdu diye cezalandırırlardı. Mekteplerde talebeyi zorla camiye sokarlardı; oruç tutacak hali var mı, yok mu, abdestli mi, değil mi diye bakmazlardı. O vakit hoşgörmek yoktu.

    "Sofu olanlar, namaz kılmayanlara kızarlardı; namaz kılmayan çocukları döverlerdi. Daha tuhafı, inanılmayacak şeylere inananlar, inanmayanları dinsiz sayarlardı." (s.45)

    Çok Kan Dökülmüş

    Kitapta Türklerin Müslüman Araplara karşı her yerde mukavemet
    ettiği ve çetin mücadele verdiği söylenmekte
    "Meselâ, milliyeti dincilik sananlar, veya öyle gösterenler oldu. Türk millî cereyanı karşısında bir Panislâmizm cereyanı çıkarıldı. Bunlar, dinin bu asırda hâlâ sosyal bir bağ olduğunu sanarak bütün Müslümanları Türk milleti içinde görmek isteyen cahil politikacılardı."
    (s.47)
    "Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet
    idi. Arap dinini kabul ettikten sonra, bu din ne Arapların, ne aynı
    dinden bulunan acemlerin ve ne de Mısırlıların ve sairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis, Türk milletinin milli rabıtalarını gevşettir millî hislerini, millî heyecanını uyuşturdu bu pek tabi idi çünkü Muhammed'in kurduğu dinin gayesi bütün milliyetlerin fevkinde şamil bir Arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu. Bu Arap fikri, ümmet kelimesiyle ifade olundu.

    Başörtüsü
    Bedia Muvahhit şunları söylüyor:

    "İzmir dumanlar içinde, düşman daha yeni gitmiş.Yerler kül içinde. Bir tek Tayyare sineması var. Yıkık, harap bir halde orada Atatürk'ün emriyle oynayacağız. Elim ayağım titriyor. Arkamdan birisi itti. O zamanın belediye reisi Şükrü Kaya. Kendimi sahnede buldum. Çok acemiyim. Acemi oyuncu sahnede ellerini nereye koyacağını bilemez zaten. Neyse bir gayretle oynadım. Sonunda, Atatürk sahneye geldi. Beni alnımdan öptü. "Kızım tebrik ederim. Benim istediğimi yaptın. Sakın bırakma, devam et' dedi. "Bundan sonra Manisa, Nazilli filan gezeceksiniz. Yalnız, sahneye başı açık çıkmayacaksın" diye devam etti."

    Siz İzmir'de Başörtüsüyle mi Çıkmıştınız?"

    "Hayır. Ama Atatürk, "İlk defa Türk kadını sahneye çıkıyor. Başı¬
    nız açık olmasın' dedi. 'Ne yapalım Paşam' dedim. Bana dönüp,
    'Ne renk elbise giyiyorsan; o renkten bir türban sar başına dedi.
    'Böyle böyle alıştıralım' dedi." (Milliyet, 15 Mart 1987)
    "Hanımefendi, bu başörtüsünü çıkardığınız takdirde güzel olacağınızı tahmin ediyorum, isterseniz bir tecrübe ediniz.

    "Genç kız, Atatürk'ün bu hitabı üzerine başındaki örtüyü çıkararak dansa devam etmiştir. Bundan memnun olan Atatürk birkaç dakika sonra aynı genç kızla dans etmiştir. (Niyazi Ahmet Banoğlu Atatürk'ün İstanbul'daki Hayatı, c.l, s.218)

    Saadettin
    Kaynak, Türkçe Kur'an-ı Kerim ile Türkçe hutbe okunmasıyla ilgili
    hatırasını da şu şekilde naklediyor:
    "Türkçe Kur'an'ın, anlattığım bu tecrübesinden sonra, Fatih Camiinde ilk defa Türkçe Kur'an okudum. Bunu müteakip, Türkçe hutbeye sıra gelmişti. Atatürk: 'Haydi bakalım.. Türkçe Hutbeyi de Su-
    leymaniye Camiinde mukabele ile oku! Amma, okuyacağını, evvela
    tertip et, bir göreyim dedi. Yazdım, verdim. Beğendi. Fakat!

    "Paşam, bende hitabet kabiliyeti yok. Bu başka iş, hafızlığa benzemez..." dedim. Zararı yok... Bir tecrübe edelim., buyurdu. Bunun
    üzerine, tekrar sordum: 'Hutbeye çıkarken sarık saracak mıyım?'

    "Hayır, sarıgı bırak... Benim gibi, baş açık ve fraklı!..." Ne diyeyim,
    inkılâp yapılıyor, peki!' dedim.

    "0 gün, hıncahınç dolan Süleymaniye Camiinde cemaat arasına karışmış yüzelli de sivil polis vardı. Bu tedbirin isabetli olduğu çok
    geçmeden anlaşıldı. Ben Türkçe hutbeyi okur okumaz, kalabalık arasından, bilâhare Arap olduğu anlaşılan biri, sesini yükselterek: 'Bu namaz olmadı!, diye bağırdı.

    "Fakat çok şükür, itiraz eden yalnız bu Araptı. Onu da, derhal ka¬
    rakola götürdüler..' (a.g.e., s.352)

    "2. Abdülhamidin istibdat yönetimi 33 yıl sürdü...
    "2. Abdülhamit'in yönetimi AvrupalIların da hoşuna gitmiyordu.
    Hatta ona Kızıl Sultan adını vermişlerdi. "...2. Abdülhamit esasen
    vesveseli ve korkak bir padişahtı." (s.273-275)

    anarşist gençler,
    işte bu eğitimin çarklarından geçtikten sonra idam sehpasında şu
    şekilde bağırmıştı:

    "Ben Türk de değilim. Müslüman da!" Böyle dedikten sonra din görevlisinin telkinini de reddetmişti. Kısaca eğitimin meyvası acı olmuştu.

    İşte 1970 öncesinde gençliğin içinde bulunduğu bu yürek paralayıcı
    tabloyu gören bazı münevverler, "Nasıl bir eğitim?" sorusu üzerinde
    daha ciddi bir şekilde kafa yormaya başlamışlardı. 1970'den sonra
    "Milli Eğitim nasıl olmalı?" sorusu bir kere daha gündeme geldi ve
    "2. MC. Hükümeti" diye bilinen AP-MSP-MHP Koalisyon Hükümeti okullarda okutulan ders kitaplarının yeniden yazılması mevzuunu
    ele aldı. Yapılan çalışma sonunda 32 ders kitabı yeniden yazıldı ve bu kitaplar 1976-1977 öğretim yılında devreye sokuldu. İşte ne olduysa bundan sonra oldu. Marksist ve ateist olarak bilinen kalem-
    şörler, ders kitaplarının değiştirilmesi üzerine küplere binmişti. Bilhassa eski ders kitaplarından İslamiyete hakaret eden, iman esaslarına uymayan kısımların çıkarılmasına, Osmanlı ve İslâm tarihinin gerçekçi bir şekilde ele alınmasına tahammül edememişlerdi.
  • Uyku tutmuyor gözüm... Anılar sıraya girdi.
    Yoruma bir Ahmet Kaya sözü bırak :)
  • He bu arada şapkacı için sikayetime eylülden beri bakılmamış..
    -------

    Geceye ahmet kaya sözü bırak demiş.
    Ben de bunu ( bunu derken #ileti numarası seklinde ) bırakmışım.

    #36856326

    Şikâyet etmiş. Kabul edilmiş.
    Şakasınız.

    "
    Söz konusu yorumda muhatabını rahatsız edebilecek ifadeler olduğundan dolayı yorum hakkındaki şikayet kabul edilmiştir."


    -----
  • Geceye bir Ahmet Kaya sözü bırak!
    -Bırak da dolanayım ayaklarına, kum gibi kum gibi ezip de geçme..
  • Ne sen leylasın, ne de ben mecnun...