Okur
Ahmed Yasir Orman
TAKİP ET
Ahmed Yasir Orman
@ahoxx
Uludağ Üniversitesi- İşletme/Hukuk - Maliye Yüksek Lisansı
Erkek
171 moderatör puanı
324 kütüphaneci puanı
381 okur puanı
27 Eyl 2015 tarihinde katıldı.
328
Kitap
69
İnceleme
23
Alıntı
73
İleti
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
Ahmed Yasir Orman
tekrar paylaştı.
1000kitap Bursa Okuma Grubu 39. Buluşma Duyurusu
Merhaba arkadaşlar. Neredeyse 1 yıllık bir aradan sonra buluşmalarımıza tekrardan başlıyoruz. En sonki buluşma gibi yine Kültürpark'ta açık alanda toplanıyoruz. Sandalyenizi, çayınızı kapın gelin. Gelmek isteyenler alta yorum olarak yazsın. Yer: Kültürpark Saat: 14 Ağustos 18.30 Tartışılacak Kitap: Madam Bovary İrtibat: NigRa Ahmed Yasir Orman
3
7
Ahmed Yasir Orman
tekrar paylaştı.
Ahmed Yasir Orman
Körlük'ü inceledi.
340 syf.
·
9/10 puan
Spoiler olabilir Çocuk en arka sıraya arkadaşının yanına oturdu. Hoca geldi ve ders başladı. Tahtaya bir şey yazıyordu ama çocuk ne yazdığını göremiyordu. Arkadaşına döndü. Sen görüyor musun, diye sordu. Evet görüyorum, deyince çocuk ağlamaya başladı. Kör olmuştu. İşte o çocuk bendim. Şuan 7 numara gözlük takan biri olarak herhalde körlerden sonra bu kitabı anlayan en iyi kişi benimdir diye düşünüyorum. Bundan 500 yıl önce yaşasaydım hele muhtemelen körler kadar bu kitabı anlayabilecektim. Tabi anlayabildim desem de şuan ne yazacağımı hala düşünmekteyim. Nereden başlasak acaba? Kör olmak, yazarın üslubu, kaos, Arifin mençistıra attığı gol… Neyse yahu başlayalım artık. Kitaba ilk başladığımda vay uzun süredir böyle beni içine çeken bir kitap okumuyordum desem de araya giren 1-2 kitapla okuma süreci bir hayli uzadı. Kitabı 3 yıldır kullandığım e-kitap okuyucumdan okudum. Para verirse ismini söyleyip burada reklamını yaparım. :) Bu zamana kadar dünyanın sonunun gelmesiyle ilgili yapılan film, dizi, kitap olsun izlemeyi ve okumayı sevdiğim için bu kitapta hayli hoşuma gitti. Hatta bu kitapta dünyanın sonunun gelmesi öyle zombiler gibi fantastik öğelerle olmuyor. İnsanın 5 duyu organından bana göre en önemlisi olan görme yetisinin yavaş yavaş her insanda kaybolmasıyla oluyor. Zengin, fakir, güzel, çirkin kimseyi dinlemeden her insan beyaz körlüğe kavuşuyor. Yazar bu durumu kimsenin ismini vermeyerek çok iyi göstermiş. İsimler hiç önemli değil, aynı gemideyiz ve sen de bu beyaz körlükten kaçamayacaksın diyor. İnsan özünde kötüdür savım bu kitapta da tekrardan desteklenmiş oluyor. İlk kör olanlar hükümet tarafından apar topar bir akıl hastanesine kapatılıyor. Burada karantina altına alınan körlere su ve yiyecek yardımı yapmak dışında hiçbir şey yapılmıyor. Yaptırım ögesi yok. Gücü hangi kör alırsa o istediğini yapabilir. Tabi aralarında bir tane gözleri gören bir kadın var. Körler ülkesinde normalde şaşılar kral olması gerekse de bu ablamız şaşı olmadığı için kral olamıyor. Bu durum biraz mantıksız. Özellikle bir grup kör erkek karantina bölgesini hakimiyet altına alıyor ve bundan sonra bu körler işin cılkını çıkarıyorlar ve içlerindeki id duygusuyla hareket etmeye başladıkları sırada kendilerine kadın istiyorlar ve diğer körler aç kalmamak uğruna mecbur kendi içlerinden gönüllü kadınları göndermek zorunda kalıyorlar ve bu kadınların içinde gözü gören kadın da var. Açıkçası gözü gören kadın, karşı tarafın elinde tabanca da olsa bu duruma el atabilir. Karşı taraf görmüyor. Çok rahatlıkla ellerindeki tabancayı alabilir ama böyle bir şey yapmayıp bu duruma boyun eğiyor. Aynı durumu ben yaşasam öleceğimi bilsem bile engel olabilirdim. Tabi böyle bir durumla karşılaşmadan burada böyle ahkam kesmek de kolay. Başa gelmeden insan anlayamıyor. Tabi ablamız da ikinci boyun eğişte artık yeter deyip elindeki makası saplıyor körlerin ağasına. Bir isteğe uyulmadığı takdirde bir kötülük bekleniyorsa buna buyruk denir. Bu kötülüğe de yaptırım deniyor. Her bir yasa ya da kural bir buyruktur. John Austin’e göre yaptırımla desteklenmiş yasa gerçek bir yasa oluyor. Demek ki Austin’e göre bu deliler hastanesinde ufaktan ne kadar kötü de olsa gerçek yasalar oluşmaya başlıyor ta ki kör olmayan ablamızın bu işe dur demesine kadar. Buradan görüyoruz ki sadece otoritenin olması da yetmiyor. Meşru bir otorite olması şart ve bu otoritenin buyrukları ve yaptırımları hakkaniyetli olsun ki insanlar düzen içinde yaşayabilsin. Tabi hiç otorite olmamasındansa en kötü otoritenin olması gerektiği tezi ne kadar tartışmaya açık olsa da hiç otoritenin olmadığı bir yerde en iyi diyebileceğimiz insan bile yaptırımın olmamasından ötürü yapmaması gereken bazı şeyleri vicdanına inandırıp yapabilir. Neyse bu konuda daha fazla yazarsam çelişkiye düşeceğimi düşündüğüm için geçiyorum. Kahramanlarımız körlük salgını her yere yayıldığı zamanda deliler hastanesinden çıkıyorlar ve görüyorlar ki insanlık her manada kör olmuş. Görme yetisi gitmesiyle insanlar acınacak hale gelmiş. Burada biraz mantıksız yerler buldum. Bana göre ne kadar insan yaşama içgüdüsüyle dolu olsa da kör olduktan sonra etrafından yardım almazsa ne kadar çabalasa da ölmesi gerekir. En basitinden bir marketi yağmalarken görmediği için keskin bir şey bir yerine saplanır ve kanı durdurana kadar oracıkta ölür. Ya da etrafın aşırı pis olmasından mikrop kapar. İyi beslenememekten ötürü güçsüz düşer ölür. Valla kitapta maşallah baya insan hala yaşıyordu. Başka bir saçmalık da dünya bitmiş hala kahramanlarımız evlerini aramakla meşgul. Yahu hayat bitmiş, neyin evi. Artık hiçbir mal kimsenin değil. Bulduğun eve gir işte. Bir de bir kahramanımız gidiyor kendi evine de evinde tanımadığı kişiler ortaya çıkıyor. Bu kişiler medenice isterseniz kira verebiliriz gibi konuşuyor. Yahu git karşı dairede otur o zaman bu neyin şovu. Kör birinin yiyecek için evden çıkıp daha sonra aynı evi bulabilmesi de ayrı bir tezat gibi. Tabi bunları es geçmek gerek. Ne de olsa biz kurgudan çok bizi anlatılmak istenenlere bakmamız gerek. Saramago bu kitabın aklına nasıl geldiğini şu cümlelerle belirtmiş: “Bu körlük fikrinin ortaya çıkışı çok basit aslında. Bir lokantada oturuyordum, ne yiyeceğime karar vermiştim ve bekliyordum. Bir anda kafamda bir soru oluştu: Ya hepimiz kör olsaydık, dedim. Hemen kendi kendime cevabı da buldum, zaten körüz dedim. O roman öyle doğdu. Hepimiz körmüşüz, sağduyumuz kalmamış gibi davranıyoruz.” Yazarın sadece virgül ve nokta kullanmasından bahsetmeme gerek yok herhalde. Herkes biliyordur bu durumu. Bu duruma nötrüm. İyi mi yapmış kötü mü yapmış net bir şey diyemiyorum. Komplo teorisi 7 milyar insan bu dünyaya fazla başkanım, Ne yapalım, Öldürelim, Biz öldürecek kadar kötü insan mıyız bir süre görme yetilerini ellerinden alalım onlar kendileri halleder kalan sağlar da bizimdir. Her gözlüklü insana yapılan klişeleşmiş şaka: -Aga sen şimdi gözlüğü çıkarınca göremiyor musun? Çıkar bir. Bu kaç? Eliyle iki yapmıştır. Bilirsin. Bu kaç? Hareket yapmıştır. Kahkaha atılır. Son Şimdilik incelemenin sonu. Canım isterse biraz daha yazarım. ahmedyasirorman.blogspot.com/2019/05/korluk-jose...
Körlük
8.6/10
· 54,2bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
2
24
Ahmed Yasir Orman
Savaş Atı'ı inceledi.
160 syf.
·
9/10 puan
2012 senesinde Savaş Atı filmi çıktığı zaman kitabı olduğunu bilmeden izlemiştim. Steven Spielberg’in yönetmenliğini yaptığı bu film bir çok ödüle aday gösterirdi ve bir çok ödülü de aldı. 2011 yılının en iyi filmlerinden biri olarak gösterilen bu filmin geçenlerde Storytel’de sesli kitabını görmemle kitabının da olduğunu öğrenmiş oldum. Daha yeni yeni sesli kitap dinlemeye başladığım için de bildiğim bir eseri dinlemek sesli kitaba alışma sürecimde iyi olacağını düşünerek Yetkin Dikinciler’in güzel sesinden bu eseri 4 saate yakın bir sürede dinlemiş oldum. Klasik tarzdaki savaş temalı eserleri okumaktan veya izlemekten sıkıldıysanız Savaş Atı tam size göre bir eser. İnsanlık tarihinde 1920’lere kadar çok önemli bir yere sahip olan atın gözünden savaşa bakma şansı buluyorsunuz bu eserde. Baş kahramanımız safkan bir İngiliz atı olan Joey. Yaşlı bir çiftçinin bir inat uğruna 6 aylık Joey’i satın alması ile serüvenimiz başlıyor. Joey yaşlı çiftçinin oğlu Albert ile çok iyi bir dost oluyor. Bu dostluk 1. Dünya Savaşı’nın başlayıp da Joey’in İngiliz ordusuna satılması ile bir süreliğine sekteye uğruyor. Bundan sonra Joey cepheden cepheye koşturup duruyor. Tabi o zamanlar teknoloji o kadar gelişmemiş olduğu için atlar savaş için epey bir öneme sahip. Bu sebeple Joey de bir askermiş gibi savaşta aktif rol almış oluyor. Tabi atın ağzından dinlediğimiz için sanki atlar savaşın ana kahramanlarıymış gibi gösteriliyor. Ne de olsa herkes kendini bir nebze de olsa yaşadığı çevrenin ana kahramanı olarak görür. İşte bu sebeple atların savaşta neler yaptığını en ince ayrıntısına kadar görüyoruz. Binlerce insanın öldüğü savaşlarda ne kadar at da ölüyormuş! En çok da tellere takılan atlar ölüyormuş. Kurtulsalar bile paslı teller yüzünden sonrasında hastalanıp ölüyorlarmış. Bu sırada hayvan hastanelerini de görüyoruz. Tabi en önemli olan da atların bir tarafı olmaması. Nereye sürüklenirlerse oraya gidiyorlar. Bir muharebede esir düşmek diye bir şey yok onlar için. Karşı taraf ele geçirirse bu atları kendi adına kullanır bu kadar basit. Tabi kitapta en güzel gösterilen duygu da Joey’in Albert ile dostluğu. Bir hayvan ile bir insanın arasındaki bağ o kadar iyi yansıtılmış ki keşke benim de Joey gibi bir atım olsaydı diyeceksiniz. Kitabı dinlemesi de filmi izlemesi de benim açımdan çok keyifliydi. Kitabı okuduktan sonra izlemesi daha da fazla keyif verecektir. Ben tabi tam tersini yaptım. Ama vaktim kısıtlı benim derseniz sadece filmi de izleyebilirsiniz. Michael Morpurgo’nun dili de hoşuma gitti. Elime geçerse farklı kitaplarını da alır okurum. ahmedyasirorman.com/2021/03/savas-at-ki...
Savaş Atı
8.4/10
· 551 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
10
Sesli Kitap nedir? Storytel, TRT dinle
Her insanın hayatında bazı dönüm noktaları vardır. Yeni iş, yeni okul, evlilik gibi. Bu anlarda insanın hayatında çok büyük değişimler olur. Benim bahsedeceğim dönüm noktası ise bu bahsettiklerim gibi bir şey değil. Benim ki sadece sesli kitaplardı. İki hafta önce 12 mart günü sosyal medyada karşıma sesli kitap uygulaması olan Storytel’in reklamı çıktı. Daha önce de bir çok kez karşıma çıkmıştı. Hatta siz de Murat Eken’in sesinden çıkan reklamları görmüşünüzdür. İşte bu reklamları hemencecik geçer sallamazdım. Bir çoğunu fark etmezdim bile ama o gün bir anda kafamda bir ampul yandı ve bir bakayım neymiş şu sesli kitaplar dedim. Sesli kitapla ilişkim yıllar önce İstanbul Şehir Üniversitesi’nde görme engelliler için sesli kitap projesine girmemden öteye gitmemişti. Tabi denemelerde sesim beğenilmemiş ve kitap seslendiremeyeceğim dendiği için çok kısa bir an olmuştu benim. Şimdi ise daha uzun soluklu bir maceranın kapısını aralıyor gibiydim. Hemen internetten araştırmalarımı yaptım. En iyi uygulamanın Storytel olduğunu gördüm. Playstore’da 35 lira sitesinde 30 lira idi aylık aboneliği. Sesli kitaba ilk başlayacak kişi için bu fiyatlar biraz yüksek gelebilir. Sonuçta bu işe yeni girişecek ve bir kitap dinledikten sonra beğenmeyip kenara atabilir. İşte ben de bu düşüncelerdeydim. Bu sebeple de Storytel 14 günlük ücretsiz deneme hakkı vermiş. Hemen kaydolup ilk kitap olarak Simyacı’yı seçtim. Ardından Savaş Atı ve Kürk Mantolu Madonna kitaplarını 8 günde bitirdim. Düşünebiliyor musun 8 günde 3 kitap. Muazzam bir şey! Okumaya kalksam kim bilir kaç gün alırdı ve de bu kitapları dinlerken ekstra bir süre de ayırmadım. Şimdi de TRT dinle uygulamasını indirdim ve 30 saatlik Don Kişot kitabını dinliyorum. TRT dinle bedava olduğu için öncelik buradan birkaç kitap dinlerim arada da Storytel’e aylık abone olurum diye düşünüyorum. Sesli kitabın artıları eksileri İlk dinlemeye başladığım kitap olan Simyacı’nın başlarında biraz zorlanır gibi oldum. Haliyle dinlemeye yeni başladığım için alışması biraz zaman alacaktı. Dinlerken bir iki defa geriye bile aldım ama bir süre sonra alıştım ve ses hızını 1.1 ve 1.2’lere bile aldım. Sesli kitabı en iyi yolculuk esnasında kullanırsınız. Yolculuk esnasında ben açıp kitap okurdum ama otobüste, trende öyle sayfalarca kitap okuyamıyorsunuz ve de sadece durduğunuz anda okuyabiliyorsunuz. Sesli kitap ise öyle mi? Evden adımınızı attığınız anda dinlemeye başlayabilirsiniz. Hatta daha evde dışarı çıkmak için hazırlanırken bile takın kulaklığı dinleyin. Bu hazırlık aşaması ile durakta olma arasında çok rahat 15 dakika dinlemiş olursunuz. Yani tamamen gereksiz gibi gözüken bu 15 dakikada sayfalarca kitap dinlemiş olacaksınız. Bu muazzam bir şey. Otobüste, trende, arabada da dinlediğinizi düşünürseniz. Bu sayede zaten günde 1 saat dinlersiniz ve Kürk Mantolu Madonna gibi yaklaşık 6 saat süren bir kitabı bir hafta olmadan çok rahat bitirmiş olursun. Sadece yolda da değil. Yaptığınız çok rutin işlerde de dinlemek keyif veriyor. Hatta sıkıcı gibi gözüken bu rutin işleri de aradan çıkartmak istiyorsunuz. Örneğin ev işleri gibi. Bulaşık yaparken, cam silerken tak kulaklığı dinle. Artık senin için bu ev işleri zaman kaybı olmaktan çıkacaktır. Ya da spor yapmak istiyorsun ama vakit kaybı olarak mı görüyorsun? O zaman sporda müzik dinlemek yerine tak kulaklığı dinle sesli kitap. Tabi ben sporda dinlemeyi daha deneyimlemedim. Belki vücudu zorlarken bu tarz anlamaya dayalı bir şey dinlemek zor olabilir ama pek de zor olacağını sanmıyorum. En kötü hafif bir kitap dinlenir. En iyi dinleme noktası ama yürürken dinlemek. İşte bile bir yere gitmeniz mi gerekiyor. Yürürken takın ve dinlemeye başlayın. Vakit değerli. Her saniyesini en iyi şekilde kullanmak gerek değil mi? Ama fazla abartınca da sıkıcı hale gelebilir. Bu sebeple arada açıp müzik dinliyorum. Hatta bu sayede sürekli müzik dinlemediğim için arada dinlediğim müzikten de daha fazla keyif almaya başladım. Sesli kitabın kötü tarafı ise her kitabı oturup dinleyemezsiniz. Hele düşünce kitapları aşırı zor dinlenir. Baya oturup odaklanarak dinlemek gerekeceğinden vakit kaybı olur. Böyle durumda açıp kendim okurum zaten. Bunun yanında okuyan kişiler ne yazıyorsa onu okuyorlar. Bu sebeple eğer kitapta yeni bir bölüme geçiliyorsa ve de bölümün başında numara yoksa da yeni bölüme geçtiklerini söylemiyorlar. Bu tarz durumlar için bölüm bitti yeni bölüme geçiyoruz gibi ibareler eklense güzel olurdu. Storytel ve TRT dinle hakkında Sadece bu iki uygulamayı deneyimlediğim için bu ikisi dışındaki uygulamalardan bahsetmeyeceğim. Storytel’de tüm kitaplar tek part halinde verilmiş ve seslendiren kişinin kim olduğunu, yayınevini vs görüyorsunuz. Kitaba uygulama içinde yorum da getirebiliyorsunuz. Baya profesyonel bir şekilde hazırlanmış anlayacağınız. Ücretini tamamen hakkediyor diyebilirim. Arşivi de epey zengin. TRT dinlenin arşivi ise epey kısıtlı gibi geldi. Seslendirenler burada da çok Storytel’deki gibi çok iyi ama kimin seslendirdiği yazmıyor ya da ben göremedim. Bunun yanı sıra uygulama kendisi 12 bölümlük partlara ayıtmış kitapları. Kitap içindeki bölümlere göre ayrılsa daha güzel olurdu. Storytel’de tek part halinde ama kitap içinde bölümlerin hangi zamanda başladığı yazıyor. Her iki uygulamada da zamanlayıcı özelliği var. Bölüm bitince kapat veya 10 dakika sonra kapat gibi. Bu özellik sayesinde yatmadan önce açıp dinleyebilirsiniz. Hem bu sayede uykuya daha rahat dalarsınız. En azından benim nezdimde uyumak için çok iyi oluyor. Storytel’de ünlü kişiler de seslendirme yapıyor. Sevdiğiniz, takip ettiğiniz birinden dinlemek de daha da güzel oluyor. Kitabı çok farklı noktalara taşıyor diyebilirim. Sonuç Şimdi bazı kitap aşığı diye gezinen kişiler “Sesli kitap dinleyerek kitap mı bitirilir ya, kitabı alıp okuyacaksın.” gibi laflar edebilirler. Bal gibi de dinleyerek de kitap bitirilir. Zaten günün yoğunluğundan insanlar okumaya pek fırsat bulamıyor bırakın da böylece insanlar vakitlerini en iyi şekilde değerlendirebilsin. Hem kitabın ruhundan da bir şey kaybettirmiyor. Kitabı büyük oranda da anlayabiliyorsun. Anlamadığın noktada da geriye alır tekrar dinlersin bu kadar basit. O yüzden çok da laf etmeye gerek yok. Fazla da lafı uzatmadan birkaç cümle daha edip bitireyim. Sesli kitabın en önemli noktası seslendiren kişi. Kötü seslendiren biri ile kitap eziyetten başka bir şey olmayacağından dinleyeceğiniz kişileri iyi seçin. Tonlamaları iyi yapan, kitaptaki konuşmaları çok iyi seslendiren birinden dinlemeye başlayın. Seslendiren ne kadar iyi olursa kitaptan alacağınız haz da o kadar fazla olacaktır. Aman sakın fazla da dinlemeyin. Yoksa benim gibi bağımlısı olursunuz. :) ahmedyasirorman.com/2021/03/sesli-kitap... instagram.com/ahmedyasirblog/
8
Ahmed Yasir Orman
Simyacı'ı inceledi.
192 syf.
·
Puan vermedi
Geçen gün karşıma sesli kitap uygulamalarından biri çıkınca ben niye sesli kitap okumayayım ki deyip Storytel uygulamasını indirdim ve dinleyeceğim ilk kitap olarak basit bir kitap olsun derken Simyacı’da karar kıldım. Sesli kitap ile ilgili görüşlerimi biraz daha deneyimledikten sonra farklı bir yazıda anlatacağım için şimdilik rafa kaldırıyorum ve geçiyorum dinlediğim kitap olan Simyacı’ya. Yolculuk yapan bir karakteri yolculuk esnasında dinlemesi benim için epey keyif vericiydi. Ama kitap benim için keyifle dinlemekten öteye geçemedi. Acaba okumadığım için anlama oranım mı düştü derken internetteki yazılanlar ve yazarın okuduğum önceki eserleri aklıma gelince aklıma dank etti. Biraz bakındıktan sonra gördüm ki kitap tamamen Takkeci İbrahim Ağa hikayesinin çakması imiş. Tabi belki esinlenme vs demek istesem de yazarın okuduğum diğer iki kitabından sonra bunu demem bir hayli güçleşiyor. Benim gördüğüm kitaplarının daha fazla satılabilmesi için çabalayan bir yazar. Elbette bunu her yazar ister. Hatta ne yalan söyleyeyim ben de bu kadar çok satılmış bir kitabın yazarı olmak isterim. Ama bunu yaparken bazı şeyleri de okurun gözüne sokmak istemem. Maalesef Coelho, kişisel gelişim zırvalarını gözümüze sokmaktan başka bir şey yapmıyor. Hatta size yazarın bir diğer kitabı Aldatmak’a yaptığım incelemeden birkaç cümle söyleyeyim de ne demek istediğim anlaşılsın: “Kitaptaki karakterin ise hatırladığım kadarıyla hiç böyle inançları yoktu. Tamamen olaylara materyalist bir şekilde etrafındakileri pek düşünmeden kendi mutluluğunu yaratabilmek için fevri kararlar alabiliyordu. Sayfalar ilerledikçe de bir anda uzman bir felsefeci ya da sosyolog ya da psikolog gibi bazı tespitler yapmaya başladı. Bu da belli bir süre sonra karakterin ağzından değil de yazarın ağzından çıkan kişisel gelişim sözlerine doğru gitmeye başladı. Bu da baş karakterimizin kafamda ete kemiğe bürünmesini zorlaştırdı. Yazar bu durumu bir diğer kitabı olan Veronika ölmek istiyor’da da yapmıştı. Paulo Coelho artık bu duruma dur deyip karakterlerini daha gerçekçi hale getirmeye çalışmalı. Vereceği düşünceleri kitaba iyi yedirmeli. Bunu yapmadığı sürece yazacağı kitaplar hep eh işte denen kitaplar kategorisinde kalacaktır.” Bu yazdıklarım Simyacı için de geçerli. Tabi Simyacı’da konu itibari ile felsefeye carta curta girmek gerektiği için pek de anlaşılamıyor. Konu demişken kitaptaki olay da şu: Mutluluklar uzak gibi görünse de aslında hep gözümüzün önündedir. İç sesimizi dinlemeliyiz falan filan işte. Böyle bir konuda da felsefe yapmak doğal zaten. Aman ben ne anlatıyorum. Zaten başta da belirttiğim gibi kitap tamamen çakma olduğu için pek de oturup kitabın konusu hakkında konuşmak istemiyorum. Bu sebeple kitaba puan da vermeyeceğim. Ama çakma olması vs kitabın sıkıcı olması gerektiği anlamına da gelmiyor. Ben kitabı dinlerken epey eğlendim. Yazarın okuduğum diğer iki kitabına göre de sanki daha güzel gibiydi. O yüzden bu incelemeyi okuduktan sonra kitabı okumama kararı almanızı istemem. Aman ya da alın! Zaten okumak istemeniz kitabın popüler olmasından kaynaklı. Ben de o sebeple okumadım mı zaten! Dur bu kadar ünlü kitap ne anlatıyormuş diye merak ederek okudum. Bu sebeple de bir kısır döngü oluşuyor ve kitap çok satanlardan da inmiyor. Kitap popüler diye de eleştireni de haliyle az olabiliyor. Çıplak kral hikayesinde olduğu gibi birinin artık çıkıp bu tarz kitaplar için “Kral çıplak!” demesi lazım. Diyen de var ama o hikayedeki çocuk kadar sesleri veya seslerimiz gür çıkmıyor demek ki. Neyse yahu. Şu ana kadar yazardan okuduğum 3 kitap bana fazlasıyla yetti. Bir süre farklı bir kitabını okuyacağımı sanmıyorum. Hepinize bol okumalı günler dinlerim. Tabi benim gibi ayrıca kitapları dinleyenler için de bol dinlemeli günler dilerim. :) ahmedyasirorman.com/2021/03/takkeci-ibr... instagram.com/ahmedyasirblog/
Simyacı
8.6/10
· 127,3bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
15