• 431 syf.
    ·38 günde·7/10
    Bazı kavramlar vardır, örümcek beyinli insanların ağlarına takılan ve o örümcek beyinlilerin ağlarıyla etrafını iyice sarıp yemleri olarak kullandığı. Bu kavramlar, bu insanların kaleleridir ve hayatları bunlara bağlıdır; bu kaleler ne kadar sağlamsa ve konforluysa, hayatları da o derece güzel ve güvenli geçer... İşte bu kaleler kişiye, zamana ve topluma göre değişiklik gösterir; bazen bir "put" olur bu kale, bazen bir "din", bazen "örf", bazen "ırk", bazen de başka bir zemine dayandırılan "ahlak" olur.....

    Açıkçası bu kitap da bu kalelerden birine veya birkaçına zarar verme girişiminde bulunduğundan, kitabın raflara, ellere ve beyinlere kabullenme süreci biraz sancılı olmuş... Kitap 1857 yılında Fransa mahkemelerinde toplumun din ve ahlak ilişkilerine saldırdığı gerekçesiyle yargılanmış ancak beraat etmiştir...

    Şimdi bakalım dine (Hristiyanlık) nasıl saldırmış;

    "Siz kâfirin birisiniz. Ne dininiz var, ne imanınız!..
    — Neden olmasın, benim de dinim var, hem benimki, o türlü türlü hokkabazlıklar, maskaralıklar eden heriflerin hepsininkinden ileri… Bilakis, ben Allah’a taparım. Bizi, vatandaş ve aile babası vazifelerini görelim diye bu dünyaya getiren, adı ne olursa olsun, bir Yüce Varlık, bir Yaradan bulunduğuna inanırım. Ama, kiliseye gidip gümüş tabaklar öpmeye, bizden iyi yiyip içen birtakım soytarıları kesemden beslemeye gereksinme duyamam; çünkü insan Allah’a saygısını bir ormanda, bir tarlada, hatta eski zaman adamları gibi, gök kubbeyi seyretmekle de gösterebilir. Benim Allahım Sokrates’in, Franklin’in, Voltaire’in, Béranger’nin Allahıdır. Ben Savoie Papazının Amentüsü ile 89 ihtilalinin ölmez prensiplerine taraftarım. Yoksa, bahçesinde elinde bastonu ile dolaşan, dostlarını balinaların karnına yerleştiren, bir feryat koparıp ölen ve üç gün sonra yeniden dirilen bir Tanrı kabul edemem. Bunlar, aslında manasız, üstelik fizik kanunlarının hepsine aykırı şeylerdir; sırası gelmişken söyleyeyim, papazların öteden beri kendileriyle birlikte halkı da sürükleyip bulanık suda boğulmaya zorladıklarına, ne korkunç bir bilgisizlik içinde çürümekte olduklarına bu da bir delildir."

    Gördüğünüz gibi kaleye saldırı var ve bu onların hoşuna gitmiyor elbette bütün bu o tantanalar bundan ileri geliyor.. Gelin birlikte değerlendirelim bunu; bir Yüce Varlık, insana vazife yükleyen, yaradan, saygıyı hak eden ve bu saygıyı belli şekillerde değil içtenlikle (riyasız) isteyen, bilgiden yana olan bir Tanrı'ya inanması; kendilerine köle arayan, yüksek makamlar elde eden, dini makyaj olarak kullanan Tanrı'nın adamları olarak kendini lanse eden kişilere ise inanmaması dine saldırı oluyor,
    -din diyorum, çünkü bana göre her dinde böyle bir oluşum var zaten ve bu durum bilinçsiz bir şekilde ( çünkü bazıları kendileri için yüksek kanıt niteliğinde olan kanıtlar elde ederek dinden uzaklaşabiliyor) bazı kişilerin dinden uzaklaşmasına sebep oluyor-
    Ben burada taşlanacak bir şeytan göremiyorum yani dine saldıran bir şeytan yok bunun yanında dine saldıranlara saldırı var...

    Şimdi ikinci kısma geçmeden buraya bir dipnot düşmem gerekiyor;
    -işte bakın bu Hristiyanlık'ta böyle oysa ki Müslümanlık'ta böyle bir şey yok
    -gördünüz mü dinler böyle işte oysa dinsizlikte böyle bir şey yok
    vb. şeyleri hiç aklınızdan bile geçirmeyin çünkü bunun ne Hristiyanlıkla ne de dinle direkt bir alakası var, bazıları kişileri de putlaştırarak aynı şeyleri yapıyor zaten
    ve putlaştırılan kişilere yaklaşmaya çalıştığınızda yüksek voltajlı elektrik akımına kapılır gibi olursunuz! Net yani bu durum..
    Peki ne ile alakası var efendiii, diye bana sorar gibisiniz? Sömürgen (düşünceleri sürüngen) örümcek beyinli insanlarla alakası var! Kısacası kalelere takılmayın içindekilere odaklanmaya çalışın...
    (alayınız benden uzak olun, ne haliniz varsa görün hepiniz aynısınız sadece zihni açık insanlarla ilgileniyorum)

    Artık ikinci iddiaya geçebiliriz; "Ahlak" evet ikinci olarak ahlaka saldırı; neymiş bu ahlak zenginlik dürtüsü ve cinsellik arzusu ile dışa açılma (Virginia'nın kulakları çınlasın bir an aklıma dışa yolculuk geldi) yani kısacası evli ve çocuklu bir kadının kocasını aldatması, tam bu noktada konuya biraz daha açıklık getirmek için güncel haberlerden faydalanalım biraz, şöyle ki;
    A.T.; yavrumm bebeğim sen nasıl bir şeysin böyle, evli olmasan var ya senin gibi şeker tatlı bal bir kızı hayatta kaçırmazdım gibi..
    yani tutup da 1857 yılındaki Fransa'nın ahlak anlayışını araştırmışlığım yoktur dolayısıyla o konuda kendilerine uygun düşüp düşmediğinin kararını verecek değilim

    -bu arada şunu da söyleyeyim zaman zaman görüyorum adam bir bakıyorsunuz belki o konuda açıp okumuşluğu dahi yoktur ama o konunun profesörü olup çıkıyor bir ahkamlar bir ahkamlar ben öyle hayretler içerisinde bakıyorum sadece, neyse-

    ancak böyle durumlarda aklımı dolayısıyla mantığı ve vicdanımı kullanarak yorumlamaya çalışıyorum;
    bizim edebiyatımızda, Gustave Flaubert’in Madame Bovary'si, Lev Tolstoy'un Anna Karenina'sı ve Halit Ziya Uşaklıgil'in Aşk-ı Memnu'su bir kategoride değerlendiriliyor, tabii kitabı okumadan önce bunların hakkında tek bilgim izlememekle birlikte Aşk-ı Memnu dizisi idi ve bildiğim kadarıyla yengesiyle yasak aşk yaşayan bir kişinin hikayesi idi. Açıkçası burada durum bana göre bambaşka idi yani sadece evli birinin aşkı değildi mevzu, aldatmadan daha önemlisi yengesiyle böyle bir serüvene girmiş olmasıydı. Yani ahlaksızlık denilip aynı kategoriye konulunca ben böyle bir şey bekliyordum ancak bu eserde öyle bir durum yok sadece evli bir kadının aldatmasından bahsedebiliriz...
    Peki neydi bu ateş püskürtmeler, edebiyatın konusu olmasına dahi karşı çıkmalar (bana göre absürt de olsa edebiyata konu sınırlaması getiremezsiniz) "evli kadının aldatması" idi ...

    Şu an muhafazakar Türkiye'ye bakıyorum
    TUİK (2017) verilerine göre Kadınların aldatma nedeniyle boşanma oranı: Yüzde 32,2
    Erkeklerin aldatma nedeniyle boşanma oranı: Yüzde 8,7
    -dikkat edin bu resmi makamlara intikal eden ve boşanma ile sonuçlanan oranlar-
    ve aynı yıl içerisinde, evlenen çift sayısı 569 bin 459, boşanan çift sayısı ise 128 bin 411 oldu. Şimdi onun hesabını da siz yapın sadece Türkiye'de bir yıl içerisinde kaç erkeğin ve de kadının böyle bir şey yaptığını ve bunun da resmi olarak ispatlandığını bunun yanında mahkemeye intikal edip ispatlanamayanlar, boşanmadan sonuçlananlar ve gizli gizli devam edenleri de düşünerek durumu daha net hale getirebilirsiniz....

    Kısacası şunu demek istiyorum hoşunuza gitse de gitmese de size göre ahlaklı bir davranış olsa da olmasa da bu durum hayatın tam merkezine oturan bir gerçek ve Gustave Flaubert de gerçekçi bir yazar olarak bilinir dolayısıyla bu konunun işlenmesi çok doğal... Eğer bu ahlaksızlık ise şu an Türkiye'deki ahlaksızların hayatınızı ne kadar sardığını da bir düşünün ve gerçeklerle yüzleşin...

    "Nurullah Ataç:
    Gustave Flaubert en titiz sanatkârlardandır. Her cümlesi üzerinde saatlerce, günlerce çalıştığı söylenir. " demiş. Buna katılıyorum. Kesinlikle çok yüklü cümleler oluşturduğuna şahit oldum ve kalemini beğendim.

    Romanın yazım kurgu kısmına gelince, olayların kopukluğunu fazlasıyla hissettim bazen sanki hikayeden hikayeye atlıyormuşum gibi bir izlenime kapıldım tabii eseri bitirdiğinizde olay kafanızda berraklaşır bunu da belirtmekte fayda olduğunu düşünmekteyim...

    Üzerinde durulan konular, yasak aşk, duyguları matlaştıran evlilik, cinsellik (sadece duygu kısmı yoksa Masumiyet Müzesi'ndeki gibi detaylı değil yani :)), zenginliğe ulaşma düşüncesinin duygular üzerindeki etkisi, kadın ile erkek arasındaki aşkta kadının bu aşka bakışı ve erkeğin aynı aşka bakışı arasındaki fark, küçük dünyalarda oluşan mutluluğun körleştirdiği algı gibi.. bu konularda düşünmenizi ve fikir üretmenize olanak sağlayabilir...

    "Sonu kendi ölümüyle noktalanan her şeyi riyasız görür, saygı duyarım."
  • .
    Güzeli aramak …
    Bir eylem midir, yoksa içten gelen bir şey mi, ya da bir hedef mi olmalıdır. Kişisel bir bakış mı, yoksa toplumsal bir süreç mi ?
    Belki de bunların tümünü, hatta daha fazlasını aynı anda kapsayan bir olgu.
    Ne yazık ki, çoğu önemli şey de olduğu gibi büyük çoğunluğun farkında olmadığı bu sebeple ıskaladığı bir amaç aslında.
    Bu konuyu neden ele aldığımı düşünüyorum da…
    Kişisel olarak, son zamanlarda çevremizde meydana gelen davranışlar bütünü ve her anlamda yaşanan yozlaşmanın bunun en önemli sebebi olduğunu düşünüyorum. Tabiî ki, bu olumsuzlukların yansıması olarak duyduğum rahatsızlık, idealist yaklaşımlardan uzaklaşmaya neden olan, hatta bunu engelleyen, bir sistemin ve bakış açısının hâsıl ve baskın olması, bununla mücadelenin yorucu ve zor olması, insanı insan yapan değerler süzgecinde bunu aklımın almaması.
    Her anlamda güzeli aramak en önemli hedeftir aslında. Bu neye inanırsanız inanın, inancınızın gereği olduğu gibi toplumsal davranışları düzenleyen hukuksal sistemlerinde amacıdır. En önemlisi insan olmamızın doğal bir sonucudur.
    Fakat nedense tüm bunların aksini yapan, bunun için mücadele veren, bunun aksini düşünenlerin sayısı güzeli arayanlardan kat be kat fazla. Yaşama amaçlarının farkında olmayan bir sürü insan kendilerini materyalist bir bakış açısı ile oluşturdukları bir akıntıya kaptırmış gidiyorlar. Bunu yaparken de arkalarından bir sürü insanı sürüklemeye çalışıyor, onlara her türlü rahatsızlığı veriyorlar. Kendi dar dünyalarında oluşturdukları sığ dünya görüşleri ile asla kavrayamayacakları “ Güzeli Aramak ” mücadelesine ket vurup, bunu aşağılar tavırlar içerisinde gittikçe kirleniyorlar.
    Nasıl mı ?
    Örneğin onlar neden mutlu olur veya olmazlar şöyle bir bakalım.
    Onlar arsalarının imar planında çok katlı yapı izni almasından mutlu olurken, orman arazilerinin imara açılmamasından mutlu olmazlar meselâ. Onlar için güneşin doğup batması takvimde rakamların değişmesinin dışında bir anlam ifade etmez meselâ. Oysa bazı insanlar dünyanın en uzak yerlerinden Nemrut Dağı’na gelip güneşin doğuşunu izlerler ve bundan oldukça mutlu olurlar meselâ. Onlar soyu tükenmekte olan pandalara yeni bir birey katılmasını umursamaz ama altılıda oynadıkları atın yarış kazanmasından, horoz dövüştürmekten, boğaların önünde koşmaktan vs. çok mutlu olurlar meselâ. Onlar işçi çalıştırıp emeğini zamanında ödemekten değil de pavyonlarda onlarca işçinin parasını bir gecede saçmaktan mutlu olurlar meselâ. Bir şiir dinletisinde bulunmaktan, bir sergi gezmekten, bir konferansa katılmaktan mutlu olmazlar ama seçim zamanı siyasilerin peşinde her türlü kültürel faaliyetin tam ortasında salonlara girmekten mutlu olurlar meselâ. Acil durumlarda kan vermezler, bundan mutluluk duymaz ama düğünlerde, futbol maçlarında takımlarının aldıkları galibiyetlerden sonra silahlarını göstermek ve mermi saçmaktan, kan dökmekten mutlu olurlar meselâ. Vesaire vesaire vesaire … Bu örnekleri çoğaltmak mümkün aslında. Hatta daha önemli örnekleri atlamış olabilirim. Ama neden bahsettiğimi umarım anlamışsınızdır.
    İşin zor yanı ise bu sorunların aşılmasının zannedildiği gibi sadece eğitimle aşılamayacak boyutta olması. İnsanın içinden gelmeli. Yıllar boyu ailesinden, çevresinden, bilgi kaynaklarından yanlış beslenen dimağların sadece öğretim sürecinde bunu kırması kolay olmayacaktır. Bu tarz düşüncelerin hakim olduğu bir aile ve çevrede yetişen, kitap, dergi, gazete, tv vb. medya unsurları ile desteklenen bu bakış açısı sadece üç-beş kişinin mücadelesi ile değiştirilemez.
    Dediğim gibi eğitimli insanlarda bile bu bakış açısı değişmediği gibi diplomanın gücü ile daha süslü bir söylem ve eylem halini almaktadır. Yıllar boyu hiçbir sanatsal eğilimi olmamış insanlar mevki ve makamları ile pekala sanat eleştirmeni olmakta hiçbir şeyi beğenmedikleri gibi her şeyi eleştirmeyi bir hak gibi görmektedirler.
    Peki bu insanlar bunun farkında değiller mi ? Bu durumdan onlarda rahatsızlık duymuyor mu ? Hayata bu yönüyle bakmıyorlar mı ? Belki de güzeli aramaktan daha önemli olan da bu.
    Bir çoğu bunun farkında olmadığı gibi buna önem de vermiyor. Asıl acı veren de bu. Zihinlerinde bu yönde ve bakış açısında bir değerlendirme yapılması söz konusu bile değil. Hayat önlerine yaptıklarının yanlış olduğunu gösteren sonuçlar sunmadıkça umursamazlar bile. Ne zaman ki 17 Ağustos 1999 Gölcük Depremi, 23 Ekim 2011 Van Depremi gibi büyük felaketler yaşanır o zaman gerek maddi gerekse manevi anlamda yaptıklarının yanlış olduğunu görürler ve kısa bir an için muhasebe yaparlar. Farkında olmadan kaptırdıkları hayatın bu anlamda bir hırs arenası olmadığını geçte olsa görürler. Fakat ne yazık ki, balık hafızası, ya da kuma yazılan sevgi sözcükleri misali hafızalarımızdan silinir, gider bütün bu yüzleşmeler.
    Güzel olanın birbirimize göstereceğimiz sevgi, saygı, hoşgörü ve anlayış olduğunu gösteren bir sürü anı hayatımızda yaşamaktayız oysa. Özlemini duyduğumuz bu güzellikler ile ilgili sayısız örnek masallar misali anlatılmakta. Bu kadar uzak olmadığını düşündüğüm, güzel olan her şey güzeli aramanın ürünü aslında. Arayınca buluyorsunuz, yeter ki buna niyetli olalım.
    Meselâ bir akşamı huzur evinde ya da yetiştirme yurdunda geçirmek, hiç tanımadığınız birine selam vermek, içten bir nasılsın? demek, çevrenizdeki olan bitenlere önyargısız, halden anlar bir tavırla yaklaşımınız vs. gibi de çok kolay aslında. Bunun aksini yapmakta o kadar kolay tabii ki.
    Sizlere başımdan geçen tam anlamıyla derslik bir örnek vermek istiyorum. Bir akşam üzeri eve gitmek üzere halk otobüslerinden birine bindim. Yer bulabilmek için olabildiğince daha önceki duraklardan birinden hem de. Otobüse binince daha henüz yirmili yaşlarının başında bir genç arkadaşın yanına oturdum. Bir sonraki durakla birlikte otobüs dolmaya başladı. Yeni yolcularını yerleştirmeye çalışan, bunu yaparken de aslında o yolcuları değil de daha fazla yolcu almayı amaçlayan muavinin ilk hedefi herhalde daha genç olduğu için bu genç oldu. Bu talebi geri çeviren genç biraz sonra gelişecek olan olayların merkezinde olacağını bilmiyordu bile. Bu duraktan sonra yaşlı bir teyze binince ben davrandım ve ona yer verdim. Böylece o gencin yanına teyze oturmaya başladı. Yavaş yavaş otobüs daha da dolmaya başlıyordu. Bir sonra ki durakta bir bayan daha binince bütün gözler bu gence çevrilmişti. Kapı ağzında bulunan orta yaşlı iki arkadaş bu gencin üzerinden bir memleketi sorgulamaya başlamışlardı bile, “ Bu kadar şehir gezdim, otobüste yaşlılara ve bayanlara yer verme konusunda bu şehirdeki gençler kadar duyarsız olanını görmedim.” diyerek. Bunu duyan yaşlı teyze,” her yer böyle” diyerek memleketini savunma pozisyonunu almıştı bile. Lafların kendisine söylendiğini anlayan genç, “Siz benim hakkımda böyle konuşamazsınız” derken ineceği durağa varmıştı bile. Ve yerinden kalkarak otobüsten inince o genç hakkında ileri geri konuşup, ahlak dersi veren, memleket meselesi haline getiren o insanlar neye uğradıklarını şaşırmış, utançlarından kıpkırmızı olmuşlardı. Genç büyük bir gurur içinde ama kırık kalbi ile otobüsten sakat ayağı ile inip yürümeye devam etti, arkasına bakmadan. Beni bir üzüntü aldı ve bu olumsuz tavırların içerisinde yer aldığım için utandım. Fakat bir nebze de olsa önyargıdan uzak geniş bir bakış açısı ile olumsuz bir bakışa sahip olmadığım için sevindim. Terbiye, ahlak dersi verenlerden biri otobüsün yarı açık kapısından dışarı atladı ve gencin arkasından koşarak yanına vardı ve özür diledi. Ama neye yarar dı ki, kalp kırılmıştı bir kere.

    “ Güzeli aramaya devam, bütün çirkin olaylara rağmen."
    .
    ✒ d e r k e n â r
  • 1062 syf.
    ·12 günde
    Nasıl yazdın diye, öfke, kıskançlık, hayranlık ve kelimelerle anlatamayacağım değişik duygularla karşısına geçip haykırmak istedim an itibarıyla. Hiçbir şey anlatmadan, kelimeleri yan yana dizerek oturup yazmaya çalışsan bin altmış iki sayfa yazamazsın. Bana sayfa adeti üzerinden böyle şeyler yazdırması elbette kitabın o kadar sayfadan oluşması değildir. Belki bu kalınlıkta başka kitap için böyle düşünmeyebilirim. Bir sürü alıntı not alıp, o alıntılar üzerinden düşünceleri yazacaktım, taki Nubokov’un romandaki olaylar 1872 yılının 11 Şubat’ında bir Cuma günü sabah 8 de başlar diye yazdığını okuyana kadar. Elbete böyle bir tarih romanda yazmıyordu. Ama Osmanlılarla yapılan savaştan (benim çevirimde -İş Bankası- Osmanlı yazmayı tercih etmemişti), romanda geçen yaz ve kışlardan belli olaylardan hesabı yaparak bu tarihi buluyordu. Bunun üzerine de bir öfkeye kapıldım. Ona da kızdım bu nasıl okumak kardeşim!
    Yasak aşkın falan kitabı değildir kesinlikle, Tolstoy’un kafasındakileri aktarmak için yarattığı bir yöntemdir, bu yöntemle birlikte kullandığı karakterlerden biridir sadece Anna Karenina. Kitabın genelinde ona düşen sayfa sayısı bellidir. Aslında Anna-Vorsinski ve Kiti-Levin ilişkileri doğrultusunda diğer karakter ve yaşantıların katkılarıyla temelde; yalnızca fiziksel değil sevgi üzerine kurulan, her zaman özveriye hazır ilişki (evlilikle), cinsel aşk üzerine kurulan ilişki (evlilik) arasında yaşananlarla, ahlaki sorgulamalar yapan, insanın var oluş nedenine cevaplar arayan, zamansal olarak geçmişe, geleceğe her evreye hitap edebilecek olan bir eserdir. Tolstoy’un inanç konusunda, ya da insan olarak var olmasının manasını bu eserde ve benim okuduğum eserlerde araştırması, bu konulara değinmesi sanatçı kişiliğinin eleştirilmesine yol açmıştır. Bunun ne demek olduğunu ben asla anlayamam. Benim anlayabileceğim, bir insanın hayat üzerine, inancı üzerine araştırmalar yapması, kafa yorması ve inandığını eğer yazarsa kitaplarına, yönetmense filmlerine aktarması gayet normaldir. Anna Karenina’da Levin’in abisinin ölüm sahnesi ile inanmayan abisinin o anki durumu ile karısı Kiti’nin doğum sahnesinde inanmayan Levin’in durumu, insanın çaresizliği anında Allah’a farkında olmadan da dua ve temennilerle teslim olması durumu çok güzel işlenmiştir ki, Gölcük depreminde buna benzer sahneleri yaşamış biri olarak çok iyi anlayabiliyorum.
    Bu kitapta Levin karakteri Tolstoy’u temsil ediyordur ve bir insanın kendisini aramasını, özelikle doğanın içinde yalnız başına düşüncelere dalarak, sorular üreterek, sorulara cevaplar bulmaya çalışması, bu konularda okuması, filozofların eserlerini hatim etmesi, karısının o hep yalnız, yalnızlığından dolayı düşünüyor demesi, teknik olarak yalnız olmadığı halde (evli ve çocuğu var, çevresinde insanlar var) iç dünyasındaki arayışların bıraktığı yalnızlığı ile aydınlanmaya çalıştığı durumlar felsefi açıdan bence mükemmel anlatılmıştır.
    Karmaşık olaylar örgüsü, bir sürü karakter ile toplum üzerine, siyaset üzerine, aile üzerine, ahlak üzerine, inanç üzerine ve en önemlisi sevgi üzerine yazılmış ne kadar çok paragraf ve anlatı varsa da akıllardan asla çıkamayacak, yaratılmış bir Anna karakteri var. Bu karakterin tarifine kaç erkek yüreği dayanabilir. Gerçekten romanın çok az yerini işgal eder, bir sürü konuda mesajlar, dersler verse de roman, Anna kitaptır ve hep akıldadır. Tüm karakterler yaşar, o öldüğü halde yine okurun gözünde yaşar.
    “Eğer İyiliğin bir nedeni varsa, o artık iyilik değildir; eğer iyiliğin bir sonucu, yani ödülü varsa yine iyilik değildir. Demek ki iyilik, neden ve sonuç zincirinin dışındadır. Bunu ben de biliyorum, hepimiz biliyoruz.” Levin karakteri üzerinden Tolstoy; inanmak için mucize aramaya gerek yok, neden ve sonuç ilişkisi kurmadan yapılan iyilik mucizenin kendisidir diyor.
    Son olarak; Levin, yani Tolstoy kendi içine gidip düşüncelere dalarak bir sonuca varıp aydınlanma yaşadığında artık farklı olacağını söyler kendi kendine. Artık eşime farklı davranacağım, insanlara farklı davranacağım sözünü verir bir anlamda. Bu kararları aldığı anda, çiftlikteki arabacı at arabasıyla onu ormanın içinden almaya geldiğinde, eve dönerken atların dizginlerini eline alarak, yine aynı düşüncelerle evin yolunu tutar. İçinden arabacının atların koşumlarını doğru bağlanmadığını düşünmekte ama aldığı karardan dolayı onu üzmek istemediği için ses çıkarmamaktadır. İlginç olan arabacı ona yolun üzerindeki bir şey için uyarı yaptığında, hemen işime karışma diye tersler. İşte insan budur, az önce büyük bir aydınlanma, huzur vb. bir şey yaşasa da çok kolay kalp kırabilir. Böyle ince ince bir sürü anekdot vardır eserde.
  • “Ahlakla ahlaksızlık arasındaki çizgi nerededir?”
    Orhan Pamuk
    Sayfa 463 - Yapı kredi yayınları
  • “Bütün hayatımı,davranışlarımı düzenlerken sağduyumdan başka bir şeye güvenmeyeceğim.”
    Orhan Pamuk
    Sayfa 463 - Yapı kredi yayınları
  • “Kendimin kendim olduğunu biliyorum.”
    Orhan Pamuk
    Sayfa 460 - Yapı kredi yayınları