• 250 syf.
    ·223 günde·Beğendi·10/10
    Dinsel reforma karşı çıktığı halde; Rönesans’ın öncüsü, vaktinden önce yaşamış bir Elizabeth Çağı adamı ve sözcüğün tam anlamıyla tam bir hümanist olan Thomas More, bu başyapıtı yazmasaydı unutulup giderdi. Bu konuda gerçekçi olmalıyız. Günümüzde onu; inançları uğruna can veren, erdemli ve idealist bir devlet adamı olarak anardık. Ancak bu başyapıt onu ölümsüz kılmıştır.

    Kitabın birinci bölümü, More’u ileride ölüme götürecek olan kralın adıyla başlar; “Eşine az rastlanır üstün zekâsıyla tanınmış, yenilmez İngiltere Kralı Sekizinci Henry”* ve devam eder…

    Kral Henry ile Kastilya Prensi’nin arası açılınca More bu durumu düzeltmek için Antwerp’e gönderilir. Orada dostluk kurduğu ve kitapta övgüler yağdırdığı Peter Giles’in yanında gemici olduğu güneşten yanmış teni ve uzun sakalından anlaşılan Raphael Hytloday ile tanışır. Raphael pek çok yolculuk yapmış ve neticesinde çok çeşitli anılara sahip bir gemicidir. More bu anıların canavarlar, ejderhalar ve çeşitli fantastik öğeler barındıran kısmı ile hiç mi hiç ilgilenmez. Onun ilgilendiği, Raphael’in doğrulukla ve akılcılıkla düzenlenmiş bir topluma rastlayıp rastlamadığıdır. Raphael ise Utopia Adası’nda tam da bu tarz bir düzene rastladığını belirtir.

    Aslında açıkça biliniyor ki Ütopya’dan bahseden Raphael Hytloday değil, Thomas More’un ta kendisidir. More bu kitabı ve hayalindeki toplumu yazabilmek için kendisinin açıkça söylemeyi göze alamayacaklarını Antwerp’te tanıştığını varsaydığı Raphael’e söyletir. Raphael ile More arasındaki konuşmalar More’un kendi kendisiyle yaptığı eristikten başka birşey değildir.

    Kitabın ikinci bölümünde, Raphael Hytloday -daha doğrusu Thomas More- sanki gerçek bir yermiş gibi ve orasını kendi gözleriyle görmüş gibi Ütopya’yı anlatmaya başlar.

    More’un Ütopya’sı, o dönem yani Ortaçağ Dönemi dünyasından tamamiyle farklıdır. O dönemde kralların baskısından yılmış bir dünya varken; Utopia’da kralsız bir özgürlük vardır. Dünyada yönetimlerde kargaşa varken; Utopia’da kusursuz bir düzen vardır. O dönemin zorba dinsel yapısına karşın Utopia’da inançta hoşgörü vardır. O dönemde insanlar mal ve mülk kazanma çabasındayken Utopialılar ruh dinginliği ve bilgi peşindedirler. Utopia’da çalışan herkes ulusal servetten eşitçe yararlanabilmektedirler. Herkes çalışır, herkes üretir ve herkes tüketir. Utopia’nın bu ve bunun gibi pek çok özelliğinden görüldüğü üzere aslında tam bir sosyalist düzen hakimdir. Ve bu sosyalist düzenin Tanilli’nin Marksist-Leninist Sovyet Rusya toplumsal düzenine aşırı derecede benzerlik göstermesi de dikkatleri çeken bir diğer konu!

    More’un Ütopya’sı tabii ki çoğumuzun hayallerine çok ama çok yakın ancak, bu eserde içime sindiremediğim konular da yok değil!

    Örneğin;

    Sayfa 74’te belirgin olarak örneklendirilen kölelik, Ütopya’da çok yaygın. Genelde ağır suçlar işleyenler kölelik ile cezalandırılır ancak köleliğin tamamen kaldırılmalması daha temelleri sağlam bir düzen sağlayacaktır. Ağır suçlar işleyenler kişisel kölelik yerine toplumsal hizmet ile görevlendirilebilirler. -Bu sadece bir çözüm önerisi, üzerinde tartışılabilir –

    Sayfa 76’da belirtilen Ütopya’nın evlilik yasalarının da pek iç açıcı olduğu söylenemez açıkçası. More evliliği sadece ölümün bitirebileceğinden bahsediyor. Bu durum özellikle günümüz düzeninde pek normal gelmiyor. Bir evlilik ölüm dışında epeyce çok olumsuz etkiden dolayı bitebilmelidir pek tabii ki! Evlenmeden önce cinselliğin yasak olması da sorgulanması gereken bir başka konu.

    Tabi bu tarz konuları sorgularken, More’un Ortaçağ’da yaşamış ve Katolik inancına bağlı olduğunu da hafızaların bir köşesinde barındırmalıyız daima.

    Bu nadir -ama önemli- konular dışında More’un Utopia’sı için “hayalleri süsleyen toplum yapısı” diyebiliriz gönül rahatlığıyla.

    Toplumsal düzen, eğitim, iktisadi düzen, aile ve dostluk bağları, toplum psikolojisi, dinsel hoşgörü, temel özgürlük ilkeleri vb. gibi pek çok konuda herkesi aydınlatacak ve ufkunu genişletecek bu başyapıtı herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum.

    Sanatla kalın…

    Selçuk Korkmaz
  • 192 syf.
    ·Puan vermedi
    Öncelikle şunu söylemeliyim yazar bilgileri önemli yani benim için çünkü yazarla samimiyetim belli olur. Onyargilarim olan bi kitap vardı yazarı izmirli ve Karşıyakada yaşıyor diye kitabı seve seve okudum ve bu çok hoştu. Kitaba gelicek olursak kurgu mükemmel ama kitap aceleye gelmiş gibi bazı bölümleri uzuuun, uzun anlatabilirdin, geçişler sert olmuş sanki o kitaptan 500 sayfa çıkardı bence, ve şu öteki dünyadaki "türkler" vatanından kopmak istememişsin bu güzel ama tümüyle vatanında kalmamışsın, orada hepsi de Türk olabilirdi ve işe biraz mizah da katabilirdin bu da kitabı okurken eğlencemizı sağlar. Aile bağları önemli şu 3 kılıçlı ve koruyucu bölümleri çok güzeldi hatta bi ara sıra onlar için okudum kitabı ama orayı da yarıda kestin.




    Yazar bey bu kitapta çok heyacanlı onu anladım.
  • 400 syf.
    ·21 günde·Beğendi·6/10
    David Ben Gurion'u görüyoruz. Düşünceli ama sakin. Bildiği var ama yine sakin. Yaklaşmakta olan savaşın sesleri yanı başında, odasında, karargahta. Düşünceli. Mısır'ın 'yeni silahları'na karşı elinde bulunan eski silahlarla ne yapacağına düşünerek, plan yapmakta. Savaş yaklaşıyor. İngiliz ve Fransızlarla yaptığı işbirliğini düşünürken kendisini yarı yolda bırakacaklarından da emin. Amerikalılara da kızıyor. Mısır, Suriye, çöl, Suveyş, kanal...Savaş yaklaşırken ulusunu korumak için yapması gerekenleri gözden geçiren bir adamla karşı karşıyayız ve bu şekilde hikaye 20 Ekim 1956'dan bir gün öncesinden başlıyor. Tarihe Suveyş Krizi olarak geçen ve bir tarafta Mısır, diğer tarafta ise İsrail, İngiltere, Fransa ve dolaylı bir şekilde Amerika'nın olduğu ve Suveyş Kanalı'nı kamulaştırmak isteyen Nasır yönetimindeki Mısır ordusuna karşı kanalın kamulaştırılmasına karşı çıkan İngiltere ve Fransa ile buradan istifade edip toprak kazanmak isteyen İsrail'in 1956 Suveyş Savaşı (krizi) öncesi yaşanan olayların anlatımıyla başlıyor kitap. Ülkelerin konumu, siyasi tavırları, savaş araç gereçlerin durumu, hedefleri ve o hedeflere nasıl ulaşılacağı anlatılıyor.

    Yazar, Gideon Zadok'un anlatımıyla konuyu ilerliyor. Roman içinde roman okuyoruz. İsrail devleti kurulduktan sonra
    çeşitli ülkelerden gelen Yahudilerin bir arada olma çabası ve etraflarının kendilerinden olmayan milletlerden olması, kendilerini orada sıkışmış vaziyette hissetmelerine yol açsada, artık bir arada yaşayabilecekleri bir topraklarının olması onlar için büyük nimet olur.

    Toplama kamplarından sağ kalanlarla başka yerlerden gelen Yahudilerin bu topraklarda tek çatı altında buluşmasını da
    okuyoruz.

    Gideon'un ailesiyle İsrail'de yaşadıkları sayfa içlerinde aralıklı bir şekilde anlatılır. Yeni kurulan bir devlet, savaş ve çatışmaların sürekli yaşandığı bir yerde aile bakımı, büyütme, hayatı idame ettirme mücadelesi de paralel bir şekilde anlatılır.

    Koca savaşa gitmeyi dört gözle beklerken, karısı ise gitmemesi için yalvarır. Romandaki Gideon Zadok, hem gazeteci hem de
    yazar kimliğiyle savaşın içinde. Suveyş Kanal harekatı üzerine kurgulanmış bir roman. Yaşanan gerçek, olaylar gerçek, savaş gerçek.

    Kitap geçmişle kendi dönemi arasında sürekli gitgeller yaşatıyor. Bir orada bir burada ve farklı zaman dilimleri arasında gidip geliyoruz. Küçüklüğüne dönüş, babasıyla mektuplaşmalar, aile yaşamı gibi sosyal hayatın içinden kopup gelen yaşamdan kesitler sunarak, sadece savaş anlatımı da yapılmıyor. Savaşın dışında yaşanan sosyal hayata dair düşünceler, diyaloglar gözler önüne de seriliyor.

    Gideon Zadok karakterinin ana karakter olarak kurgulandığı romanda ona eşlik eden aile, çevre ve savaş yer alıyor. Okula
    giden çocuklar, evdeki yaşam, rutin yapılan işler, siyaset ve 'ne olacak şimdi'nin sorulduğu bir yerde hayatta kalma mücadelesi anlatılıyor.

    Sosyal hayatın en önemli ögesi olan aile ve Yahudi gelenekleriyle yeni doğan tüm bireylere bunun benimsetilmesi; Yahudi dininin emirleri doğrultusunda konuşmalar, yapılan ayinler ve çevrede bulunan Hıristiyan nüfusla münasebetleri de
    anlatılıyor.

    Yahudi tarihinden kısa kesitler de sunuluyor. Rusya ve Polonya'daki zenginliklerinin sebepleri, sürekli göçe tabi
    tutuldukları için yanlarında mesleklerini de götürmeleri; ama ilerki dönemlerde buralarda da din değiştirmeye zorlandıkları için yine göç ettiklerin de bahsediyor.

    Kitabı okuduğunuzda Yahudilerin Avrupa içlerinde yaşadığı göçlerden kesitleri görüp, ezilen, sömürülen, hor görülen, yok sayılan bir ırk/dil mensuplarının çektiği acıdan da bahsediyor.

    Gideon Zadok'un evlenmeden önceki hayatı ve onun da ötesine ailesinin geçmişine, dönüşler yaparak ailenin geçmişinden bugüne bir bağ kuruluyor. Ayrıca Rusya'daki Yahudiler ve oradan Filistin'e göçün zorluğu, ezikliği, horlanışları ve tarihi anlatılıyor.


    Filistin'e 1920'lerde başlayan göçün içinde yaşamdan kesitler sunuyor. Orada yaşayan eski yerleşik Yahudilerle sonradan
    oraya gelen Yahudiler arasında yaşanan kültür farklılıkları ama bunun yanında bataklık, kurak bir araziden, yaşanabilir
    bir yer yapmak için verilen birlik mücadelesini de okuyoruz.

    Notlar:

    + Kitap 1988 yılında ABD'de yayımlandıktan bir yıl sonra 1989 yılında Mehmet Harmancı çevirisi ile Altın Kitaplar tarafından yayımlanmış.
    + Eğer bir yazarın gözünden Suveyş Kanal harekatı anlatılsaydı çok daha iyi olurdu. Kitabın adı Mitla Geçidi ve Kanal harekatı
    sadece sanki 'dekor' olarak duruyor. Önemli kısım yazarın, ailesinin geçmişi, yaşadıkları, aile bağları aile içinde yaşanan sıkıntılar, kırgınlıklar, kopukluklar gibi konular üzerinden gidiliyor. Tabi, olmazsa olmaz kadın, cinsellik, yaşanan ateşli geceler kitabın içine serpiştirilmiş.
    + Savaş kısmı sonlara doğru tekrar önplana çıkartılıp, akıcılık sağlanmaya çalışılmış.
    + Savaş kısımlarının anlatıldığı kısımlar akıcı olmakla beraber, diğer kısımlar çok durağan. Esasında o kısımları az bir şekilde geçişler yaparak kurgulansa çok daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Hem de hız ve akıcılık da korunmuş olurdu.
    + Kitap ileri de sinema filmi çekilecek havasıyla yazılmış görülüyor. Anlatım ve okurken kişilerin durumu, yazarın
    kafasında sanki film gibi şekillenmiş yani macera filmi.
    + Kitabı ancak sahaflarda bulabilirsiniz. Okunmasında kesin şart var mı? Yok. Benim elimin altında yazarın tüm serisi
    olduğu için hepsini bu şekilde teker teker okuyorum ve yazıyorum.
    +Suveyş Kanal harekatı, onun Soğuk Savaş dönemine etkisi, Rusya ve Amerika'nın tavırları ve İngiltere'nin yenilmesi
    sonucu bu coğrafyadan çıkıp, yerini ABD'ye bırakması ve bunlar üzerinden bir kurgu bekliyordum, yanılmışım.
    + Bu kitabı 26/08/2018 - 15/09/2018 tarihleri arası okuyup, yazı 19/11/2018 tarihinde yazılıp, siteye eklenmiştir.
  • 168 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Otomatik Portakal;
    Kitabın yazarı ve oluştuğu çevre vs hakkında pek bilgim yok. Bu yüzden kitabı sadece içeriği açısından yaşadığım hayata göre bir yoruma tutabileceğim.
    Kitabın olaylarının geçtiği zaman belirsiz çünkü yazar, olayın karakterini anlatıcı olarak tutmuş ama ona bu teknikle yaptırabileceği bir şeyi yaptırmamış, günlük şeklinde, tarihli anlatım. Hatta zaman belirsizliği öyle bir boyutta ki nesiller hakkında olan bahislerden bile gelecekten gelen bir anlatım mı şimdiyi mi anlatan bir anlatıcı olduğu çıkarılamıyor. Zaman konusunda bunları söylememin nedeni yazarın, yazdıklarını zamansızlıkla anlatmasının bir nedeni olduğunu düşünmemdir. Şöyle ki yazar anlatısında kişisel bir durumun organize (devlet) tarafından etkiyle değiştirilmesini, durumun evrimini anlatır, bu olayları yazar bence ustalıkla zamansız bir şekilde anlatmıştır. Böylece gelecekte böyle olacak veya şimdi böyle, vurgusundan çok her zaman bu şekilde oluşunu sürdüren bir duruma vurgu yapmıştır.
    Kitabın baş karakterindeki şiddet olgusunun bir süreç içerisindeki evrimini anlatır bu kitap diyebilirim. Süreç ise ilerlerken değişik etkenlerle inişli çıkışlı bir seyir izler. Baş karakter Alex şiddeti seven bir insandır, anlatıcının kitabın sonunda Alex'in 18 yaşında olduğunu belirtmesiyle söyleyeceğim ki Alex, anlatı başladığında 14, 15 yaşlarında oluyor.
    Olaylar her ne kadar kişi ile ilgili diğer unsurlar geri planda desem de kişinin oluşumu ve değişimi açısından bu unsurlar da zaman zaman vurgunun konusu olabiliyor. Mesela dönemin devlet, aile yapısı, cezalandırma usulleri. Devletin demokrasi sistemleri içerisinde olduğunu söyleyebilirim, kitabın son kısımlarında bir karakter, halkın hükümeti değiştireceğinden bahsediyor, bununla birlikte baskıcı bir devletten bahsedebiliriz çünkü her ne kadar akşamları suç oranları artsa da bunun nedeni az hissedilen bir devlet olması değil, devletin ilgisizliğidir, bunu da şöyle açıklayabilirim ki devlet istediği zaman 2 yıllık bir süre içerisinde bile bu olanları tersine çevirip düzen içerisinde bir sosyal yapı oluşturabiliyor, bu defa da yine devletin gücünü ortaya koyan polis örgütünü öne sürerek yapıyor bunu. Aile yapısı için şunu söyleyebiliriz, zayıf bir aile yapısı vardır, aile devlete bağlı olarak işler ve bu işlemenin dışında birbirleriyle yoğun duygusal bağları olmadığını söyleyebiliriz, aile içi otorite kavramı yoktur, aile içi otorite olmamasının nedenini de baş karakterin şiddet dürtüsünü daha saf açığa koymaktır diye düşünüyorum. Cezalandırma usulleri ise polisin tutuklaması ardından mahkemede yargılanan bir failin öldürme fiilinin hapis ile karşılanması vardır. Hapisin koşulları kötüdür, yargı aşamalarında da sokağı aratmayacak bir başına buyrukluk vardır, ölçüsüz şiddet neredeyse kitabın her yerinde kendini gösterir. Önemli dönüm noktalarından birisi ise suçluların ıslah edilmesi adına yapılan bir ruhsal terbiye yöntemidir ki bu yöntem baş karaktere de uygulanacaktır.
    Kitapta gördüğüm her şeyi karakterin kristalize şiddet dürtüsüne yorumlamamın nedeni yazarın her anlatımında buna çıkmasındandır. Mesela aile geri plana çekilmiş, devlet akşamları karakterin kendisini gösterebilmesi için geri plana çekilmiş, okul eğitimi geri çekilmiştir. Hatta baş karakter suç işlerken yanında bulunan arkadaşları bile geri plana atılmıştır. İtki olarak ise karşı cinse duyulan ilgi bile son ana kadar şiddet içerir, içkilerin isminde bıçak gibi kelimeler geçer, şiddet, şiddet içeren yöntemlerle çözümlenmeye çalışılır.
    Ama buraya kadar bir olgu olarak neden şiddetten bahsetti yazar? Şiddetin insan doğasının gereği olduğu için mi? İnsanın en saf hali görülen çocukluğa bunu yerleştirmesi de belki bundandır ve Otomatik Portakal isimli kitapla yaptığı doğallık vurgusunu da hatırlamalıyız.
    Kitapta doğal insana bir özlem vardı dersem bu ana kadar bahsettiğim şeylerin üzerine biraz garip kaçabilir ama belki de insanların doğal halden uzaklaştıkça en çok sivil şiddetten doğal olmayan şekilde uzaklaştıklarına vurgu yapıyordur yazar. Böyle düşünmemin nedeni ince zevkleri yerinde olan bir çocuğa bu oluşları yaşatması ve şiddet dürtüsünün doğal olmayan şekillerle bastırılamayacağını olayların seyriyle, yazarın, din ile doğa ile kanıtlaması, bu olgu, bu doğallık o kadar kutsal bir şeydir ki iktidarlar bile önünde diz çökerler, çok önemli olduğu için her siyaset onu yanına çekmeye çalışır.
    Son olarak yazarın kitabı bitiriş şekliyle ilgili bahsedeceğim. Karakter ilk sayfalardaki haline belirli bir bilince ulaşmış şekilde tekrar ulaştı diyeyim, bok püsür, amin.
  • 111 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Hüseyin Su uzun zaman Hece dergisinin yayın yönetmeliğini yaptıktan sonra yerini Rasim Özdenören'e bıraktı. Bu öykü kitabı 98 yılında Türkiye Yazarlar Birliği en iyi öykü ödülü aldı. Dilin sadeliği ve biçimsel olarak değişik kullanımlar zamanına göre müthiş olmuş. O yıllarda İnternet kafe furyası yeni başlamıştı. Büyük ihtimal Half Life oynuyordum :) Gordon Freeman ile levyeyle yaratık öldürmeye çalışmak başkaydı. Neyse konumuza geri dönelim. Hüseyin Su öyküleri Mustafa Kutlu gibi gelenekselliğe bağlı ama biçimsel olarak yenilik arayışında. 8 Öykü var kitapta.
    Detaya girmeden öykülerin bazılarından bahsedeceğim. Merak unsurunu öldüren incelemelerden nefret ederim. :) İlk öykü kitaba ismini veren Gülşefdeli Yemeni. Hikayeyi kahramanın ağzından dinliyoruz. Halakız denilen nişanlısını askerde kaybetmiş ve bir daha evlenmeyerek ömrünü yeğenlerine adayan dışarıdaki insanların evliya gözüyle baktığı halayla, en ufak yeğeninin nişanlısına arasında geçen olumsuz bir olay sonrasıyla başlıyor öykü. Daha sonra halamızı tanıyoruz. Yavaş yavaş yaşanılan olaya yani şiddet anına geri dönüyoruz . Bu biçimsel yönden beni etkiledi. Karakter isimleri olmayışı bizi direk karakterle bağ kurmamızı sağlıyor. Hala bizim halamız artık. Okuyanın gözümüzde de saygın biri oluyor. Öykünün ana teması geçmiş ve gelecek kuşak arasındaki çatışma, zamanın ilerlemesiyle önemli olan saygının değersizleşmesi. Kutsallığın yıkılması, hakir görülmesi.
    Bu öyküyü okumak isteyen https://eksisozluk.com/...deli-yemeni--1370541 adresten bulabilir.
    Giden Gün Ömürdendir öyküsündeki betimlemelere vuruldum. Konu olarak geçmişin o saygınlığını ve yaşanan ortamını anlatıyor.

    Yanağımda Dedemin Sakal İzleri öyküsünde sıralı uzun cümleler kullanılarak hikayeyi masalsı hale getiriyor. Özlem duyduğumuz o Ramazan iftarlarına bir çocuk gözüyle bakıyoruz.

    İbrişimden Yürek Bağları öyküsü iç çekişme öyküsü diyebilirim. O yaşama karşı savaşı, sorgulamaları müthiş yansıtıyor yazar. " Herkes kavgasını içinde taşır." Bu cümle öyküyü anlatmaya yeter. Suya Vuran Kırılgan Sûret öyküsü ile Yüzündeki Deniz Duruluğu öyküsü birbiriyle bağlantılı. İlk öyküde bir genç kızın yaşının verdiği (Ergenlik) kızgınlığı, ailesini ve onlara olan tutumunu yansıtıyor. İkinci öyküde yine bir aile var bu sefer anne gözünden kızının isyankarlığı ve sonrası gelişen olay silsilesini anlatıyor. Farklı dönemlerdeki o kızgınlık duygusu, anne kız arasındaki bağlam güzel yansıtılıyor. İlk öyküdeki güçlü bir anne varken ikinci öyküdeki annemiz daha kırılgan.
    Geride Kaldı Gönlün öyküsü birbirine karşı sesi çıkmayan ama pişmanlıklarla dolu bir çiftin birbirine dillendiremedikleri itiraflarını anlatıyor.
    Genel olarak baktığımızda öyküler içinde biçimsel değişiklik yapmaya çalışılmış. Bir deneysellik var öykülerde. Konu bakımından geleneğe sadık kalınmış. Mustafa Kutlu severseniz size bu öyküleri okumanızı tavsiye ederim.
  • 12. yüzyılda silahlı Kürt grupları düzenli ve düzensiz Müslüman ordularında savaşçı olarak hizmet vermişlerdir. Haçlılarla savaşan bu Kürtlerin en ünlüsü Selahaddin Eyyubi’dir. Bu Kürt gruplar Şam’ın içinde ve çevresinde geçici askeri barınaklar inşa etmişler ve zamanla bu barınaklar kalıcı yerleşimlere dönüşmüştür. Bu Kürt gruplar etnik veya aile bağları sayesinde şekillendirilmiş ve söz konusu grupların yerleşim bölgelerindeki ikametgâhları da etnik ayrımlar temel alınarak birbirinden ayrılmıştır.


    Kürtler yerel yönetim esaslarına göre küçük mahalleler kurmuşlardır. O yüzyılda bu mahalleler güçlü Kürt aileleri tarafından yönetilmiştir. Şam’daki iki ayrı Kürt Mahallesi Hey el-Ekrad’daki eski askeri ikametgâhlar (Kürt bölgesi) ve el-Salıhiye bölgeleri Şam’ın kuzey-doğusunda ve Cebel Qa-siyun’un eteklerinde yer almaktadır. Kuzey Suriye’dekilere göre daha fazla Araplaşan bu Kürtler, Suriye ve Şam toplumunun önemli bir bölümünü oluşturmuşlardır. 1946 da Suriye’nin bağımsızlığını kazanmasına, iktidarın bir merkezde toplanmasına ve yerel hiyerarşilerin güç kaybına uğramasına değin, bu güçlü Kürt ağa aileleri Şam’daki Kürt toplumunu egemenlikleri altına almışlardır. El-Yusuf ve Şemdin aileleri bu ailelerden en önemlileridir. Bu ailelerin güçleri Osmanlı devletine ve İstanbul’daki merkezi otoriteye dayanmaktadır. Güçlerinin kaynağı ise etnik bağlar ve akrabalık ilişkileridir. Her ne kadar bugün bu ailelerin güçleri önemli ölçüde azalsa da, Şam’daki bu Kürtler kuzeydeki akrabalarına oranla daha ayrıcalıklı bir konum işgal etmektedirler.

     

    Aynı şekilde, çok sayıda Kürt kuzey Suriye’deki kuraklık gibi nedenlerden ötürü Şam ve diğer şehirlere göç ederek Şam ve Halep gibi şehirlerde Kürt nüfusunun artışına katkıda bulunmuştur .Bu Kürtlerin çoğu basit işlerle meşgul olup, Şam’ın banliyölerinde yaşamaktadırlar. Bu bölgelerden biri tamamen yasadışı biçimde inşa edilen ve adı da Zor Ava, yani "mecburi yerleşim", banliyösüdür.

    Kaynaklar
    Harriet montgomery - Suriye Kürtleri İnkar Edilen Halk