• 142 syf.
    ·9 günde·9/10
    Aile Çay Bahçesi
    .
    .
    Yekta Kopanın ilk defa bir kitabını okudum.
    Kitabın konusu baba-kız ve kızkardeş ilişkisini ele almış.
    Müzeyyen kardeşi doğana kadar çok uysal çok mülayim uslu bir çocuktur taa ki kardeşi Çiğdem’in olacağını duyuna kadar o anda dünyası başına yıkıldı oldu o anda Müzeyyeni bir hırs bürüdü.
    .
    .
    Müzeyyen karakteri her ne kadar karamsar olsada
    Aslında anlattıkları yaşadığı olaylar günümüzden ve çoğu insanların yaşadıkları olayları konu edinmiş.
    Kitapta en hoşlandığım yer Müzeyyen’in kızkardeşi Çiğdem ile birlikte rakı içtikleri hoş sohbetleri bir nebzede olsa Müzeyyen’in o kardeşine olan öfkesinin yatışıp sohbet ettiği için sevindim.
    .
    .
    Ah Müzeyyen bu öfken bu kinin olmasaydı belki de kardeşinin hayalindeki hayatı yaşamadığını anlardın.
    Kitabın sonunda Müzeyyen ve babası Nejat Beyin konuşması içimi parçaladı.
    .
    .
    Kitabı okurken nasıl bitti anlamadım çok akıcı bir kitaptı Yekta Beyin kalemini çok beğendim insan hiç sıkılmıyor okurken. Bence herkes okumalı bu kitabı hiç unutamayacağım bir kitap olarak kalıcak.
    Ben PDF okudum en kısa zamanda kitabı alıp kitaplığıma ekleyeceğim
  • 144 syf.
    ·3 günde·7/10
    Serpil Tuncer; Dil ve Edebiyat, Aşkar, Dergah, Temrin, Mavi Yeşil, Lacivert, Yedi İklim takipçilerinin aşina olduğu bir öykücü, son olarak Konya’da çıkan Mahalle Mektebi’nin son sayısında bir öyküsüyle boy gösterdi. Tuncer, aynı zamanda ilki 2011’de yayınlanmış beş öykü kitabı ile kendini kanıtlamış bir kalem. Tüm bunların üstüne tek başına omuzladığı Erik Ağacı öykü sitesiyle de edebiyatımıza katkı sağlıyor ki, yakın zaman sonra bu site genel olarak bir edebiyat sitesi olarak yeniden edebiyatseverlerle buluşacak, öykü dışında diğer edebi türlere de yer verecek.
    Daha önceki öykü kitapları arasında birkaç yıl ara olan yazarın son üç öykü kitabı birer yıl aralıklarla çıktı. Bugünkü yazımızın konusu olan ‘ Sinekler de Uyur’ adlı öykü kitabının dumanı üstünde, bir ay önce kasım ayında OkurKitaplığı Yayınları arasında raflardaki yerini aldı. Kitap 143 sayfa, 15 öykü yer alıyor. Öykülerin tamamına yakınında merkezde kadın kahramanlar yer alıyor, ana tema ise kadın-erkek ilişkileri. Tuncer’in bu öyküleri bir bütün olarak öykü türünde olması ve olmaması gerekenleri somut şekilde gösterdiği için tek tek öykülerin üzerinde durmanın daha faydalı olacağını düşünüyorum. Değerlendirmelerimizi öykülerde yeri geldikçe örnek parçalar üzerinden dillendirmek ve nihayetinde ortaya bir Z raporu çıkarmak öykü üzerine kafa yoranlar için daha yararlı olacaktır kanaati taşıyorum.
    İlk öykü ‘ Kör Kuyuda Bir Züleyha’, düğününe bir ay kala sevdiği genç, Yusuf’un köye yeni atanan imamın kızı Selvinaz’la evlenmesiyle alt üst olan Züleyha’nın dramını anlatıyor. Olay örgüsü kuyuya girerken, kuyunun eşiğinde ve kuyudan çıkarken gibi ara başlıklara bölünerek akıcı bir şekilde anlatılmış. Kör kuyu tabiri de annesi babası ölmüş, abisi de şehre taşınmış Züleyha ile Yusuf’un imkansızlıklar içinde bir ömrü birlikte geçirmenin sembolü: Biz her şeye rağmen birlikte olacağız, çeşitli güçlükler yaşayacağız ama hiç ayrılmayacağız. Yazık ki ayrılırlar nişanlıyken ve düğüne bir ay kala, hatta Züleyha, Yusuf ile Selvinaz’ın bir çocukları olacağını öğrenir ve içine hapsettiği aşkı depreşir, herkesin herkesi tanıdığı kendi halinde bir kasabada aşkının küllendiğini de duyurur.
    Kurgu sürükleyici, üslup akıcı ve fakat kurguyu aksatmasa da gereksiz sözcükler var Tuncer’in bu öyküsünde: ‘demir orak’, ‘ hızlı ve çabuk attı adımlarını’ örneklerinde olduğu gibi ve ‘ Yusuf’u kaldırıp elinden yere attı’ cümlesindeki gibi ne anlatıldığı belli olmayan ifadeler de.
    ‘ Demir ve Pembe’ öyküsünde bir köfteciye gelen müşterinin Saadet adında sevdiği bir kadınla olan tutkulu macerası anlatılır. Müşterinin ‘ Sen Saadet’i bilir misin?’ sorusuyla ateşlenen Saadet mevzuu, ‘ Kadınlığın kitabını yazar Saadet’ cümlesiyle merak unsurunun tavan yaptığı bir cümleyle sürer.
    Kitaba da adını veren ‘ Sinekler de Uyur’, Serpil Tuncer’in daha önceki öykü kitaplarında yer alan ‘ …………..’ adlı öyküyle benzer bir anlatıma sahip. ‘ Ben, bir senin bir de yaz mevsiminin gelişini dört gözle beklerim Kamuran’ girişiyle başlayan öyküde yaşlı bir kadının evine gelen Kamuran ismindeki bir kadınla dertleşmesine, anılarını anlatmasına şahit oluruz. Tamamına yakını ev sahibinin anlatımıyla şekillenen öyküde Kamuran hiç konuşmaz, hakkında fazla bir bilgi de yer almaz. İroni ve bilinç akışı destekli öykü, okuyucuyu yaşlı insanların duygu dünyalarına çekmeyi başarıyor.
    ‘ Duvara Bir Çizik At’, diğer öykülerde de yer alan fal bakma, Hz. Adem ile Hz. Havva, Yaratılış gibi göndermelerle doğru sevgiliyi bulma sorunsalını odağa alıyor.
    ‘ Kurban’da yine bir dram, kaybeden bir kızın öyküsü okuyucuyu bekliyor. Dört kardeş, bir anne ve babadan müteşekkil fakir bir ailede imkansızlıklar yüzünden kardeşlerden birinin okulu bırakmak zorunda kalışı anlatılır. Üstelik okulu bırakacak olan kız, babasının çalışmaya başlayacağı bir çay ocağında ona eşlik edecek ve aile bütçesine katkı sağlamak zorunda kalacak, tüm hayallerinden de feragat etmiş olacaktır. Toplumda eğitimine devam etme imkanı bulamayanların hisli dünyalarını hatırlatan, onları anlamamızı sağlayan, tiplerin iyi çizildiği, okuyucunun bu tiplerle özdeşleştiği bir başka başarılı öykü ‘ Kurban’…
    ‘Kaşe’de başrolü bir erkek kahraman ele alır. Özel bir işletmenin ambar bölümünde işçi olarak çalışan ve işinden dolayı kaşe basmakla ömür tüketen kahramanımızın emekli olmasına rağmen kaşelerle bağını koparamaması mizahi bir dille anlatılır, öyküye ironi hakimdir.
    ‘ Ölü Yıkayıcısı’ üst perdeden kadınların haykırışı, haklarını aramaları ile bezeli bir öykü. Erkek birçok hikayede olduğu gibi çapkın, sorumluluklarından bihaber bir tip olarak çizilir. Vakti zamanında erkeğiyle yüzleşemeyen, hakkını arayamayan bir kadın, kocası ölünce gasilhanede cesedi başında içindeki tüm acıyı ve nefreti kusar, ölülerin konuşmaları duyabileceklerine dair inanca iman ederek. Öyküde yalnız erkekler değil, kadınlar da kıyasıya eleştirilir; ‘ (…) hiçbir kadın, bu denli kutsallaştırılarak sevilmeyi hak etmez. Kadınlar şımarık varlıklardır. Üstelik kadınlar, tek bir erkeğin gözdesi olmaktan ziyade pek çok erkek tarafından beğenilip sevilmeyi isterler. Bu durum erkekler için de geçerlidir ama sen bu işin cılkını çıkardın Hamdi Efendi. Tuttun kız kardeşimle beni aldattın.(…)’ (s. 71)… ‘ Mevsimler Geçerken’ başlıklı öyküde de hovarda erkekler, ilişki sorgulamaları sergilenir şiirsel olmaya çalışılan bir dille.
    ‘ Bebeğini Öldür, Sırrını Sakla’, merak uyandırıcı bir başlık, ‘ Kadınlar hayvanlara benzer’ giriş cümlesiyle merak dozajını artırır bir hüviyette. Feminen bir bakışla ve erkeği de ironi dolu bir kurguyla kara kaplı deftere dahil eden sürükleyici bir öykü. Başarılı öykücü Remzi Şimşek’in ‘Sacit Kalamar’ını çağrıştıran ‘ Bebeğini Öldür, Sırrını Sakla’da erkek ve kadının duygu ve düşünceleri iç içe ve ortak zaman merkezinde anlatılır. Toplum eleştirilerinin, özellikle toplumda kadına bakışın yanlışlığına göndermelerin yer aldığı öyküde (Dulluk zor zanaat bu memlekette ya da bu ülkede namus erkeğin elinin kiriydi gibi cümleler) cinsellik de önemli yer tutar. Yazar, burada muhafazakar kesimde pek örneğini görmediğimiz cinsel bir dil kullanır: ‘Rahim zar gibidir Zerrin. Delindi mi bırakır suyunu taşkın ırmaklar gibi. Ne var ne yok götürür içindekileri.’(s. 82). Buradan da hareketle ve ileride değineceğimiz gibi Serpil Tuncer arayış ve yenilik çabasında. Yazdığı dergilerden de anlaşılacağı gibi muhafazakar bir çevrede yer bulan yazar belli kalıplara hapsolmak istemiyor, öyküsünü kısıtlamıyor, bu minvalde daha iyi bir öykünün izini sürüyor özgür bir şekilde.
    ‘Hiçbirisi’, öyküde olması ve olmaması gerekenleri aynı potada gösteren ve eriten, Karl Marks ve Lenin gibi ideolojik kimliklere selam çakan, sağ kesim öyküsünde pek değinilmeyen konulara giren bir öykü. Batıda pek fazla önemsenmeyecek, göze batmayacak bir anne oğul sohbetinde düzeyi abartılmış erotik soslu konuşmalarla sahicilik kaybolmuş öyküde, daha uygun diyalog ve benzetmelerle öyküde bu kusur göze batmayabilirdi. Öyküde entelektüel bir kimliğe sahip olan gencin annesiyle sohbetleri etrafında, hayatındaki kızları evlilik penceresinden değerlendirmesi anlatılıyor. Eflatun’un bir renk, Pluton’un bir gezegen, Bruksel’le Bruksel lahanasının karıştırılması gibi okuyucuyu gözeten mizahi unsurlar ve yine ironi başarıyla harmanlanmış. ‘‘Hiçbirisi’ nde öyküde olmaması gereken malumatfüruşluklar da kulağı tırmalıyor. Yukarıda değindiğimiz şekilde başarılı bir mizahi anlatım ortaya koyan Serpil Tuncer, hemen ardından son derece gereksiz ansiklopedik bilgiler veriyor, bu da nazar boncuğu olsun yazarın.
    ‘ Hiçbirisi’nin dikkat çekici bir yanı da, öncülüğünü Mustafa Everdi ve Hasan Boynukara’nın yaptığı hibrit hikaye tarzından izler taşıması. İnteraktif öyküde, genç adamın seçimlerinin doğuracağı sonuçlar ayrı ayrı ele alınır ve okuyucuya gösterilir yazar tarafından; postmodern bir iz daha.
    Öykücülerimizin pek çoğunun göze alamadığı ‘sen’li anlatımın yer aldığı iki öyküden ‘Yeşil Kurbağa’ vasat bir nitelikte, ‘Sinekler de Uyur’u daha başarılı bulduğumu ifade etmeliyim.
    ‘ Martıya Bakmak’, anlaşılır bir ifadeyle zaman geçişlerinin başarıyla sergilendiği ve fakat konuyla pek de alakası olmayan, gereksizlik intibaı veren cinsel aktarımların yer aldığı bir öykü. Yazarın yerli yersiz cinselliği öne sürmesini giderilmesi gereken bir hata olarak uyarılarımız arasına yazıyoruz.
    Kitabın son hikayesi ‘ Geç Gelen Misafir’ yine bir dramla okuyucuyu uğurluyor. Kaybeden yine bir kadın, yazar kadınların tarafını tuttuğunu, onların yanında yer aldığını bu öyküde okuyucuya sezdiriyor.
    Aşkın ve kadın-erkek ilişkilerinin bir mesele olarak sorgulandığı, yer yer sahicilikte küçük pürüzlerin göze battığı ‘ Sinekler de Uyur’; Serpil Tuncer’in kendine has bir öykü dili oluşturduğunu ispatlayan bir kitap. Tuncer bazı öykülerine başarıyla monte ettiği bilinç akımı tekniği ile de okura, doğrudan doğruya kahramanın zihninden geçenlere tanıklık etme imkanı sağlıyor.
  • DİJİTAL HAYAT VE SOSYAL MEDYA BUNLARDAN KOPARIYOR

    -Sağlıklı beslenme
    -Yeterli ve kaliteli uyku
    -Düzenli hareket
    -Eş ve çocuklara vakit ayırma
    -Yakınları, aile büyüklerini ziyaret
    -Dost sohbetleri
    -Günlük tutma
    -Kitap okuma
    -Sosyal nezaket ve duyarlılık
    -Doğal çevre ile ilişki

    *alıntı
  • Yavuz Bahadıroğlu

    “Eskiyi unut, yeni yolu tut” (4)



    Eski ramazanlarda konakların mutfak kapıları, iftardan sahura kadar açık olurdu. Yolcular başta olmak üzere, oruçlu-oruçsuz herkes kolayca konağa girip karnını doyururdu. Hatta bu konuda Müslüman-gayrimüslim ayırımı bile yapılmazdı. Yemekten sonra “Bize misafir ağırlama sevabı kazandırdığın için teşekkür ederiz” anlamında bir hediye verilir (genelde altın para), bu hediyeye “diş kirası” denirdi...

    Yemek şimdiki gibi alelacele yenmez, sofraya büyük saygı gösterilir, sohbet eşliğinde yemek yenirdi... 

    Osmanlı sofrası hem estetik, hem de kültürel bağlamda bir sanat eseridir! Ayrıca Osmanlı sofrası, “tatbiki adab-ı muaşeret” (görgü) ve “temsili hayat dersleri” açısından da bir okuldu. Yani Osmanlı sofrasının, “beslenme” ile sınırlanamayan bir dini ve millî misyonu vardı. O sofra sohbetleri sayesinde tarihimiz nice “adam gibi adam”lar kaydetti...

    Osmanlı halkı, ramazan dışında, kuşluk ve akşam vakti olmak üzere günde sadece iki öğün yemek yer, yemek aralarında atıştırmazdı. Sofra bezi döşemeye yayılır, üzerine bakır bir sini konur, aile bireyleri sininin etrafına serpiştirilmiş minderlere bağdaş kurarak yemeklerini yerlerdi.

    Önce oturma ve yemeğe başlama hakkı aile reisinindi. Sofrada en başköşeye aile reisi otururdu.  Çocuklar ise annenin yanında yer alırdı. Yemek yemenin kuşkusuz bir adabı vardı ve herkes buna riayet ederdi...

    Yemeğe aile reisi yüksek sesle besmele çekerek başlardı. Aile reisinin yüksek sesle besmele çekmesi, diğerlerinin hatırlaması içindi. Besmelesiz yemek yemenin bereketsizlik getireceğine inanılırdı... 

    Sağ elle yer içer, eve giriş çıkışta sağ adım atar, soldaki sağdakine yol verirdi. Bu hem sünnet, hem de görenekti...

    Fazilet (manevî  kuvvet,  erdem, iyi ahlâk,  iffet), nezaket, nezafet (temizlik), nezahet (ahlâk temizliği, saflık), necabet (soyluluk) diye özetlenen dört kural hayatın tümünü kucaklardı... Bu yüzden itiş-kakış olmaz, kimse kimsenin sözünü kesmez, kimse kimseyi aşağılamaz, asla hakaret etmezdi...

    Edmondo de Amicis isimli İtalyan gezgin ve yazar, 1880’lerde yayınladığı kitabında, meşhur “Osmanlı nezaketi”ni şöyle anlatıyor: “İstanbul Türk halkı Avrupa’nın en nazik ve en kibar insanlarıdır. Sokakta kavga enderdir. Kahkaha sesi nadirattan işitilir. O kadar müsamahakârdırlar ki (hoşgörülü), ibadet saatlerinde bile camilerini gezebilir, bizim kiliselerde gördüğünüz kolaylığın çok fazlasını görebilirsiniz.”

    Tekke, zaviye ve dergâhlar günün her saati faaldi. Günlük işlerini bitirenler bu mekânlardan birine gider, boş vakitlerini hoş sohbetler eşliğinde bir şeyler öğrenerek değerlendirirlerdi...

    Eski insanımızda kıskançlık, hased, gıybet gibi olumsuzluklar yoktu. Bunlar olmadığı için de toplumda “fitne” çıkmazdı. Mahallenin yaşlıları gençlere örnek olur, fark ettirmeden onları denetler, büyük yanlışlara meyledenleri uyarırlardı...

    Kalabalık arasına bir âlim girince, herkes ilmine hürmeten ayağa kalkar, en güzel yere buyur ederler, ikramda yarışırlardı... Yahut yaşlı biri girince, yaşça küçük olanlar derhal ayağa kalkıp yaşına hürmet gösterirlerdi...  

    Yabancı birinin yolu mahalleye düştüğünde yatacak ve yiyecek sorunu yaşamaz, misafir almakta mahalleli âdeta yarışa girerdi...

    “Eskiyi unut/ Yeni yolu tut” dediler, hayat tarzımızı unutturdular!