Geri Bildirim
  • İnci- John Steinbeck

    Meksika'da yoksulluğun, ayrımın, iç içe geçmiş farklı ırkların ve hayatların bir arada uyumsuzluk içinde yaşadığı bir körfez kasabası. Bir yanda zengin taş evler; bir yanda sazlık kulübelerde yaşayan yerli balıkçı ve inci avcıları. Bir yanda, ataları zamanında taşa, denize, güneşe, yeryüzünde bulunan her şeye şarkılar yazmış olan, artık yeni şarkı yazmayan ama eskileri ezbere bilen bir halk. Cehaletin ve yoksulluğun geri bıraktığı, ama hayvanca içgüdülerinin doğru -görünen- yolu gösterdiği, aileleri için yaşayan temiz insanlar. Diğer yanda, yazarın tanımıyla o topraklara dört yüz yıl önce "kendi çıkarları, kendi kuralları ve bu ikisine destek sağlayan ateşli silahları ile gelen yabancılar". Aletleri, dinleri, ticaretleri ve iki yüzlülükleriyle; bütün bunları bu zavallı insanları sömürmek için kullanan insanlar. Görünen odur ki burada beyaz ırk da siyah ırk da bu yerli halktan üstündür.

    İşte böyle bir yerde, bebeğini akrep soktuğu gün, bütün kötülükleri bünyesinde toplayan doktorun ona bakmaması üzerine dualarla, büyükbabasından babasına, ondan kendisine kalan kanosuyla ("Bu kano onun para eden yegane mal varlığıydı."...."çünkü kanosu olan bir erkek bir kadına onu doyurmayı garanti ediyor demekti.") açılan Kino, o güne kadar dünyanın gördüğü en büyük inciyi bulur. Ya da bütün kasaba onun dünyanın en büyük incisi olduğuna inanır.

    Bu inci ile çok büyük, muazzam (!) hayaller kurar. Önce parası olduğu için artık kilisede evlenebilecektir eşiyle. Yeni giysileri olacaktır. Bebeği Coyotito okula gidecektir, okuma yazma öğrenecektir, büyük kitaplar okuyacaktır. Rahibin söylediği, doktorun söylediği; kendileri okuyamadığı için duyduklarında doğru kabul ettikleri her bilgiyi okuyup, doğru olup olmadığını kendilerine öğretecektir. Ve bir tüfeği olacaktır Kino'nun. ("Bütün engelleri yıkıp deviren, işte bu tüfek hayali oldu. Olacak şey değildi bu. Eğer tüfek almayı bile düşünüyorsa yer yerinden oynamış demekti. Artık kimse onu tutamazdı. İnsanoğlu için açgözlü denmiştir her zaman. Elindekiyle yetinmeyip hep daha fazlasını istediği söylenir. Bunlar küçümseme dolu, eleştiri niteliğinde söylenmiş sözlerdir. Oysa istemek insanın en büyük yeteneklerinden biridir ve onu, bulduğuyla yetinen hayvan türlerinden üstün kılar.")

    Bütün bilgisi temel yaşam ihtiyaçlarını karşılamak için atalarından öğrendiği şeylerden ibaret, doğayı dinlemeyi bilen, her duyguyu bir şarkı gibi hisseden, kimi zaman "ailenin şarkısını", kimi zaman "kötülüğün şarkısını" duyan, hatta olaylar olmadan bir önseziyle hisseden Kino ve eşi Juana, inciyi bulduktan sonra yaşamlarının artık geri dönülemez bir yöne saptığını biliyorlardı. Artık tehlikenin ve kötülüğün şarkısı etraflarını sarmış, ailelerini tehdit etmekteydi. Bir noktaya kadar inci onların bütün gelecekleri olduğundan ondan vazgeçemedi Kino. Bir noktadan sonra olaylar öyle geri dönülemez bir hâl aldı ki, artık onu denize geri atmak da hiçbir şeyi değiştiremezdi.

    Acaba ailenin bu kocaman, parlak, ay gibi parlayan inciyle macerası nasıl son bulacaktı? Söylemem, okuyun.

    *Parantez içi, tırnaklı ifadeler alıntıdır.

    *Çok, çok, çok beğendim. 10 üzerinden 10 veriyorum. Herkese tavsiye ediyorum.

    *Bugün yazarla ilgili bilgi paylaşımı yaptım (Facebook'ta) Muhteşem bir başarı hikayesi. Bir eserini okuyunca bilgi tamam oldu. İşte o bugün bahsettiğim (hissettiğim) saygıyı sonuna kadar hak etmiş muhteşem bir yazar.

    *93 sayfalık kısa bir roman. Okuyan 1-1,5 saatte de okuyabilir, ama ben ağır ağır, sindirerek okumayı sevdiğim için 2,5 saatte okudum.

    *Çok akıcı, çok keyifli, üslup, tasvirler muhteşem. O kasabanın içinde gibi görüyorsunuz herşeyi.

    *Künye: İnci, John Steinbeck, Remzi Kitabevi, Ekim 2008, 6.basım- orijinal ilk basım 1945 (Alış tarihim 08.01.2009; evet bekledi bugüne kadar.)

    Bu uzun yorumu okuyanlara, okuduğunuz için teşekkürler.
  • Herkes gibi iftar çadırına gittik. İftar çadırın da gelişigüzel bir şekilde bir masaya oturdum. Kimine göre böyle oturmak doğru değil, haremlik selamlık bir şekilde oturmanın doğru olduğunu dile getiriliyordu. Yerde yemek kültüründen masada yemek kültürü farklı ve uzun bir konudur. Ama konu bu değil. Ben küçük bir ailenin bulunduğu bir masaya oturdum. Erkek, "AYRICALIKLIYDI" Kadın, ise elinde küçük çocuğu kocasına yemek yedirmeye çalışıyordu. Kadın, eşine eti yedirirken, çok ye zaten 2 aydır et yemiyoruz dedi. Bu cümle bütün ramazanların özetiydi. Allah yoksulların yardımcısı olsun. Zenginlere de fitre ve zekatını vermesini nasip etsin. Her yoksul, zenginlerin mimaridir.
  • Esselamü aleyküm dostlar..
    Her ne kadar pek inceleme yapmasam da yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim meal ve tefsir üzerine üç aylar içinde başladığım karşılaştırmalı olarak okuduğum ve farklı yorumların fazlaca olduğu eseri sizlerle de paylaşmak istedim..
    Eserle ilgili incelememe başlamadan önce eser sahibinden bahsedeyim biraz.
    Muhammed esed..
    Yahudi bir ailenin çocuğu olarak Ukrayna’nın Lvov şehrinde 1900 yılında doğmuş. Dedesi Yahudi hahamı olan Esed, ailesi tarafından iyi bir eğitim almış ve İbranice Arapça vb. birçok dil biliyor. Gençlik yıllarından itibaren
    Prag,Berlin,Kudüs,Şam,Bursa,İstanbul, Mekke,Newyork gibi… bir çok yerlere seyahatler yapıyor. Ve gençlik döneminin sonuna doğru Müslüman oluyor.

    Gelelim esere; Türkiye’de ilk kez 1996’da basılan eserin bugüne kadar birçok baskısı yapılmış olmasına rağmen ilginç olan ilk baskısının hikayesi.
    Bu eser İslami bir kuruluş olan Rabıta tarafından M. Esed’e yazılmak üzere sipariş ediliyor. Kitabı inceleyip duyurmak için özel heyet görevlendiriliyor. Heyet inceleme sonucunda bu kitabın yayılmaması ve Müslümanlara dağıtılmamasına karar veriyor ve basımından vazgeçiliyor. Bunun üzerine M. Esed, kitabı Dâru’l-Endülüs’te basma yoluna gidiyor.
    Basılan bu eser mütercimin niçin tercüme ettiklerini belirten önsözle başlıyor …

    Bu çeviri çalışmasına bizi yönelten, teşvik eden esas faktör, Muhammed Esed’in İngilizce meâlinin ve bu meâle eklediği geniş açıklama ve notların, çağdaş İslâmî ve Kur’anî kavrayışa getirdiği zengin ve derin katkıdan Türkiye’deki okuyucuyu da yararlandırma niyetidir.”
    Mütercimlerden öğrenmiş oluyoruz, Kur’an’ı çağdaş kavrayış varmış. Muhammed Esed bu çağdaş kavrayışa zengin ve derin katkı yapmış, mütercimler de okuyucuların bu geniş açıklama ve notlardan istifade etmeleri için bu eserin çevirisini yapmışlar…
    Yine mütercimlerin belirttiği bir durum Kur’an Arapçasını ana dili gibi iyi bildiğini ve İslâmî duyarlığının derin olduğunu söyledikleri Muhammed Esed’in, âyetlere mânâ verirken din,Kuran,kitab,cihad,zekat vb. birçok kelimeye kendine göre mânâlar yüklediğini söylüyorlar.Bu konudaki hadis aklınıza geldiğinden susuyorum.
    Gelelim farklı yorumlardan bazılarına ;
    1-Yazar, Fâtihanın son iki âyetine şöyle mânâ veriyor: Bizi dosdoğru yola ilet. Nimet bahşettiklerinin yoluna, gadabına uğrayanların ve sapkınlarınkine değil.
    Ayette gadaba uğrayan ve sapkın denilenler kimseler konusunda diğer tefsirler, bunların hıristiyan ve yahudiler olduğunu belirtirken, Esed, bu âyetlerle ilgili verdiği izahta böyle bir bilgiye yer vermiyor. Gadaba uğrayan ve sapkınların yahudi ve hıristiyanlar olduğunu söylemiyor.

    2-Bakara suresi 62. Ayette
    “KUŞKUSUZ, [bu ilahî kelâma] i-man edenler ile Yahudi inancının takipçilerinden, Hristiyanlardan ve Sâbiîlerden (49) Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanmış, doğru ve yararlı işler yapmış olanların tümü Rablerinden hak ettikleri mükâfatları alacaklardır ve onlar ne korkacak, ne de üzüleceklerdir. (50) der ve 50 nolu dipnotta ;
    Kur'an'da birçok kez tekrarlanan yukarıdaki paragraf, İslam'ın temel bir doktrinini inşa etmektedir. Başka hiçbir itikadda benzeri olmayan bir görüş zenginliği ile, "kurtuluş" fikri, burada sadece üç şarta bağlanmıştır: Allah'a iman, Hesap Günü'ne iman ve hayatta doğru ve yararlı işler yapmak. Bu kritik noktada -yani, İsrailoğulları'na yönelik bir davetin tam ortasında- bu doktrinin ifade edilmiş olması, Yahudilerin, Hz. İbrahim soyundan gelmelerinin kendilerine "Allah'ın seçilmiş halkı" olarak kabul edilme imtiyazını verdiği bâtıl inancı nedeniyledir.
    Diyerek kurtuluşu 3 şartta bağlıyor.Allaha iman,hesap gününe iman ve hayatta doğru ve yararlı işler yapmak.
    Aynı durumu Bakara suresi 112.ayettin açıklamasında da devam ettiriyor.
    Böylece Kur'an'a göre kurtuluş, herhangi bir özel "zümre"ye tahsis edilmiş olmayıp Allah'ın birliğini kavrayan, kendini O'nun iradesine teslim eden ve dürüst şekilde yaşamak suretiyle bu ruhsal tercihe pratik bir anlam kazandıran herkese açıktır.
    3-Bir başka bölümde İslam ve din kelimelerini bir arada kullanmamakta ise ısrarlı.Meselâ Âli İmran sûresinin 19. âyetinin mânâsını genellikle herkes bilir ve bu ayetin mânâsı şöyledir: “Allah indinde (hak) din İslamdır.”
    Müfessirimiz ise şöyle der: Allah nezdinde tek (hak) din insanın ona teslimiyetidir.
    4-Nerede bir İslam kelimesi görse ısrarla mânâyı farklı yorumlayıp ve İslam dini dememekte diretiyor. Meselâ Âli İmran sûresi 85. âyetin mânâsı şöyledir: “Kim İslamdan başka bir din ararsa bu kendisinden asla kabul edilmeyecek ve o âhirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.”
    Âyetin mânâsı, “İslamdan başka bir din ararsa” şeklinde olduğu halde yazarımız “Allah’a teslimiyetten başka bir din ararsa” şeklinde mânâ veriyor.
    “Allah’a teslimiyet” olan bir din mi var?..

    Okuduğumuz kitabımız Kuran-ı Kerim olunca biraz daha itinalı olmamız adına küçük bir tavsiye niteliğindeki incelememi sabırla okuduğunuz için teşekkür ederim.Sürç-i lisan eyledik ise affola.Selametle…
  • İslâm'da kadın bir ocaktır. Ailenin temel direğinden birisidir. Bir anadır. İnancıyla, ibadetleriyle, tüm iyi hasletleriyle kadın şerefli bir insandır. Ona tüm haklarını veren ve ezilmesine müsaade etmeyen yüce inanç sistemi sadece ve sadece İslâm'dır.
  • Yazarın tarzını seviyorum. Kitaplarında duyguları o kadar naif bir şekilde işliyor ki aşırılık hissi vermiyor. Ama şu da bir gerçek ki kitapları arasında en çooooooook bu seriyi sevdim.
    Louisa Clark’ı okumayı özlemişim.
    Louisa, kendisinde derin izler bırakan Will’in söylediğini yapıp daha cesaretli daha özgüvenli olmasına yardım olması açısından - serinin ilk kitabından tanıdığımız Nathan’ın da desteğiyle - evini bırakıp New York’ta bir ailenin yanına çalışmaya gidiyor. Tabii uzun mesafe ilişkisi Sam ile inişli çıkışlı ilişkileri, kıskançlıkları kitabın tadı tuzu olmuştu. Tabi birde sonradan ilişkilerinin arasına giren üçüncü kişiler vardı ki sinir bozucuydular.
    Kitaptaki diğer yan karakterleri de sevdim. Louisa’nın işvereni Agnes’i de sevmeye başlamıştım yalnız sonlara doğru gelişen bazı olaylara sebep olduğu içi gözümden düştü.
    Bana göre çok güzel bir finalle bir seriyi daha bitirdik.
  • - Kendimi evliliğe hazır hissettiğimde, doksanıma basmış olacağım ve iş işten geçmiş olacak. Kim gömecek beni? Ailenin en genciyim, işte insanlar bu yüzden çocuk doğuruyor." - Harper Lee - Tespih Ağacının Gölgesinde
  • Güzel bir kitap okudum, bir iki yer dışında gayet iyiydi :)

    Asya, benim nadir sevdiğim kadın karakterlerden biri oldu, üniv. yeni kazanmış mimar adayı bir genç kız, zengin ve görünüşte onu seven bir ailesi var, ama bir gün babasının yaptığı bir telefon konuşmasına şahit oluyor ve tüm zenginliği elinin tersiyle itiyor, zira babasının yıllar önce başka bir ailenin hayatını yok ettiğini öğreniyor, ailesini, evini terk ediyor ve hem çalışıp hem okumaya başlıyor, zor oluyor tabi ama o güçlü bir kız, ah bir de babasının yaptıklarının vicdan yükünü, geceleri gördüğü kabuslarda taşımasa ve çektiği uykusuzluklar son bulsa, hayatı biraz daha kolay olacak :(

    Gelelim Cesur efendiye, gerçekten zor bir adam, inanılmaz öfkeli, anı anına uymayan biri, sürekli intikam almak, yok etmek arzusuyla yanıyor ve yakıyor, Asya ortak bir tanıdıkları olan Emine abla sayesinde Cesur'un evine çalışmak için adım attığında, artık onun himayesine girdiğini ve o evden asla çıkışı olmayacağının farkında değil tabi :)

    Finale doğru ortaya çıkan gerçekler var ki bir tanesi beni çok üzdü, Cesur'un o hallerinin, delirmelerinin nedenini öğreniyoruz ki insanın canı yanıyor.......Yan karakterlerde oldukça iyiydi, Cesur'un yurttan arkadaşlarından biri olan Özgür ve Asya'nın arkadaşı Yaren ikilisi eğlenceliydi en azından Yaren :)

    Özgür ve Yaren ile Hayal ve Okan'ın kendilerine ait kitapları olmasını isterdim :)