• Kürsüye İlhan Darendelioğlu çıktı.

    "Pazar günü komünistler miting yapacak. Biz bu mitingde savaşacağız. Silahı olan silahıyla, olmayan baltasıyla gelsin," şeklinde bir konuşma yaptı.
  • Olay şöyle oldu: Bir haber sitesinde “AK Parti’den yeni yasa teklifi: Evde kalma vergisi getiriliyor” haberi yayınlandı. Akabinde ise sosyal medyada bir patlama oldu ve herkes bu konuyu konuşmaya başladı. Bekârlık vergisi de denen teklife göre yaş ilerledikçe bekârlardan alınacak vergi de artacakmış.
    Asparagas kokan habere göre “evde kalmak” artık vergi ödemek demek. Yani bir insan evlenmiyorsa suçludur ve kendini vergi ödeyerek affettirmelidir. Fakat biz bu işin altındaki gerçeği öğrendik. Mesele göründüğü gibi değil. Asıl sorun Kadem! Asıl sorun Mor İğne! Asıl sorun Kadıköy Kadın Partisi! Derin kaynaklarımızdan aldığımız istihbarata göre Kadem’in içerisindeki “çirkin kadın lobisi” hükümete sürekli baskı yapmakta. Evlenemediği için etkinlikten etkinliğe koşan, kızkurusu tarizlerinden bıkan bu kadınlar, meseleyi böyle çözeceklerini sanmışlar. Ardı arkası kesilmeyen baskılara maruz kalan devlet yetkilileri ise Kadem ve Mor İğne ile uğraşmaktan bıktığı için böyle bir yasa tasarısı hazırlamış. Her ne kadar devlet de olsa, işbirlikçi kılıbık erkeklerin korkusuyla, seküler olsun muhafazakâr olsun feminazi çeteleri devleti teslim almış. Her erkek gibi, “devletlu erkekler” de “PEKİ” demiş ve yasa tasarısı hazırlanmış.
    Fakat iş burada da bitmiyor. Yine haber kaynaklarından aldığımız bilgilere göre bu işin asıl azmettiricisi Kadem’in içindeki evli kadınlarmış. Mor İğne’ye rüşvet de ödeyen bu hizip, dernekteki bekâr kadınlar sebebiyle dernek içinde yükselemedikleri ve her etkinlikte rolü bekârlara kaptırdıkları gerekçesiyle harekete geçmişler. Çareyi yani önlerinin açılmasını ise derneğin bekâr kadınlarını evlendirmekte bulmuşlar. Kadem’in bekâr hizbi ise, tilkinin tavuk çobanlığına misal, ağlayarak bu tasarıya destek vermişler.
    Peki ne olacak? Olan yine erkeğe olacak. Evlenmek istemeyen erkeklerin üzerindeki vergi yükü artacak, içebilecekleri çay sayısı düşecek, daha az kitap okuyacaklar vb… Ayrıca aldığımız çok gizli bir habere göre bu kadın dernekleri, Edebifikir’i uzaktan uzağa izliyormuş. İradi olarak evlenmeyen yazarlarımızın topluma kötü örnek olduğunu düşünüyor ve bunu önlemek için çeşitli planlar yapıyorlarmış. İşte bu evde kalma vergisi de bunun bir uzantısıymış.
    Bütün bu olanlar üzerine toplanan Edebifikir İhtiyar Heyeti’nden Davut Bayraklı; “Ben evliyim, siz düşünün, Kadem’le uğraşamam” deyip toplantıyı terk etmiş. Mehmet Erikli, toplantıya katılmamış. Feyyaz Kandemir “Abi yeni nişanlandım, beni ihtiyar heyetinden silin. Zaten noterden Edebifikir ile ilgim yoktur belgesi aldım.” demiş. Heyetimizin devrimci evli üyesi Mehmet Raşit Küçükkürtül ise “Davamızın arkasındayım. Türkiye’de erkeklere yönelik uygulanan şiddetin karşısında olmak bir sorumluluktur. Hemen acil eylem planını hazırlayalım” demiş. Diğer evli yazarlar ise nedense toplantıda sessiz kalmış ve herhangi bir açıklamada bulunmamıştır. Sulhi Ceylan ise; “Eylem bir kız ismi değildir. Mukaddes davamızın kılıcı Edebifikir’e kimsenin dokunamayacağını, gerekirse meseleyi metafizik âleme taşıyacağını” söyleyip, masaya sağlam bir yumruk atmış. Sulhi Ceylan’ın bu tavrından sonra MİT ve KGB’de olağanüstü toplantılar gerçekleştirildiği haberleri yayılıyor.

    *** 

    Elbette Edebifikir olarak halkımızın üzerindeki zulümlerin bertaraf edilmesi için birçok teklifler de düşündük. İsrafın, bitmek bilmez iştahanın temsilcisi Kadem’e karşı yakın tarihi hatırlatmayı borç biliyoruz. Bilindiği gibi Türkiye yakın bir geçmişinde Medeni Kanunu’nu değiştirmiş, Avrupa Birliği’ne intibak etmek üzere kanunlarını köklü bir değişime tâbi tutmuştu. O kadar ki 2000’lerden sonra hemen her konudaki kanun, yönetmelik değiştirilmiş ve mevzuata yeni yeni başlıklarda eklemeler yapılmıştır. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal etmiş ve halen yürürlükte olan mevzuat vardı ancak hiçbirinin izi tozu kalmadı. Radikal, batıcı, seküler bir reform süreci geçiren 1920’lerin, 1930’ların Türkiye’sinde bu kadar keskin ve kökten bir mevzuat düzenlemesi olmamıştı. Elbette bunun çeşitli tesirleri de olacaktı. Medeni Kanunu’ndaki değişiklikler, zina mefhumunun kanunlardan çıkartılması, kadına pozitif ayrımcılık, İstanbul Sözleşmesi gibi unsurlar aslında dipten, dikkat çekmeden toplumu dönüştürmeye başlamış durumda. Topluma zorla giydirilmeye çalışılan kanunlar ister istemez histeriler, cinnet, cinayet şeklinde toplumun bünyesinden bir yerden patlak veriyor. Anlaşılan o ki bu mevzuda halkımızın çekeceği acılar da henüz bitmemiş görünüyor. 15’inde yar seven ve bunun türküsünü söyleyen halkımızın, kuzeyin soğuk topraklarındaki geç ergenliğe giren soluk benizli firenkler gibi 18 veya 21 yaşından sonra evlenmeye zorlanmaya devam edecek. Hapishanelerde “severek evlenmiş” yiğitler, tecavüzcü muamelesi görmeye ve dışarıda bıraktığı yavrularına hasret duymaya devam edecek. Liselerde, muhannes taifenin iğrençlikleri çocuklara “serbest cinsiyet gelişimi” adı altında telkin edilirken aynı ahmak güruh tarafından “18 yaşından küçüklere din eğitimi, din telkini yapılamaz” diye sloganlar bağırmaya devam edecek. Maalesef bir avuç ahmak, aptal ve yırtlaz kalabalığın tahakkümü sürecek.
    Biz burada, artık evlenmenin bir korku tüneline girmek gibi anlaşılmaya başlandığı, her bakımdan ümitsizliğe mahkûm edilen Türk gençliğinin akıl, ruh ve beden sıhhatini korumak, güçlendirmek ve geliştirmek adına 1922 yılında tertip edilen Men’i İsrafat Kanunu’nu çerçevesinde geliştirilen bazı tasarruf tedbirlerini hatırladık. 1922’deki kanun ve tamimleri dikkate alarak düğün denilen ve “Amaaan bir kere evleniyoruz, her şeyi talep edelim” hevasının bugünkü çılgınlıklarına işaret ediyor ve bunlarla ilgili tekliflerimizi kamuoyunun vicdanına sunuyoruz:

    * Balayı tamamen kaldırılacak. Balayı reklamı yapan şirketlere maliye tarafından ağır cezalar kesilecek. Lügatlerden “balayı” maddesi silinecek.

    * Kına gecesi için ayrı salon tutma adeti sona erecek. Kına gecesinde ayrı kıyafet almak kalkacak. Halay ekibi tutulmayacak, mahalledeki kızlardan gönüllü bir müfreze tertip edilecek.

    * Gelinliğin gâvur âdeti olduğu Diyanet tarafından işlenecek, Cübbeli Hoca’dan hükümet baskı yaparak gelinliklerin gâvur işi olduğu ve daha mütevazı kıyafetlerin tercih edilmesi gerektiği yönünde vaazlar vermesi talep edilecek. Kızılay ve Beşir derneği gibi kuruluşlar “Gelinlik paranız Somali’ye ümit olsun!” kampanyası başlatarak kadınlar duygusal olarak ajite edecek. Cübbeli Hoca, İhsan Şenocak, Ebubekir Sifil, Bedri Gencer gibi isimlerin müştereken imzalayacağı “Gelinlik İsraftır!” bildirisi bütün gazetelerde tam sayfa neşredilecek.

    * Emniyet’in trafikle ilgili birimleri “düğün konvoyu”na iştirak eden otomobillere ağır para cezaları yazacak. Kamu spotlarıyla düğün konvoyunun yasak olduğu vurgulanacak.

    * Evlilik masrafları kanunla sınırlandırılacak. Bu sınıra uymayanların israfa meyilli oldukları düşünülüp mali hesaplarına kayyum atanacak.

    * Bitmek bilmeyen evlilik masrafları sebebiyle psikolojisi bozulan erkekler için sığınma evleri açılacak. Bu evlerde sadece erkekler çalışacak ve içeriye hiç bir kadın alınmayacak.

    * Düğün fotoğrafı çektirmek denen ifşaat manyaklığına son verilecek. Düğün fotoğrafçıları eğer mesleklerini değiştirmezse hapse atılacak ve hapiste dört duvarın fotoğraflarını çekmelerine izin verilecek.

    * “Ben yeni mobilyalar isterim, annenden kalan mobilyaları kullanmam” diyen gelin adayları için rehabilitasyon merkezleri açılıp topluma kazandırılmaları sağlanacak.

    * …
     
    Edebifikir İhtiyar Heyeti
  • Olay şöyle oldu: Bir haber sitesinde “AK Parti’den yeni yasa teklifi: Evde kalma vergisi getiriliyor” haberi yayınlandı. Akabinde ise sosyal medyada bir patlama oldu ve herkes bu konuyu konuşmaya başladı. Bekârlık vergisi de denen teklife göre yaş ilerledikçe bekârlardan alınacak vergi de artacakmış.

    Asparagas kokan habere göre “evde kalmak” artık vergi ödemek demek. Yani bir insan evlenmiyorsa suçludur ve kendini vergi ödeyerek affettirmelidir. Fakat biz bu işin altındaki gerçeği öğrendik. Mesele göründüğü gibi değil. Asıl sorun Kadem! Asıl sorun Mor İğne! Asıl sorun Kadıköy Kadın Partisi! Derin kaynaklarımızdan aldığımız istihbarata göre Kadem’in içerisindeki “çirkin kadın lobisi” hükümete sürekli baskı yapmakta. Evlenemediği için etkinlikten etkinliğe koşan, kızkurusu tarizlerinden bıkan bu kadınlar, meseleyi böyle çözeceklerini sanmışlar. Ardı arkası kesilmeyen baskılara maruz kalan devlet yetkilileri ise Kadem ve Mor İğne ile uğraşmaktan bıktığı için böyle bir yasa tasarısı hazırlamış. Her ne kadar devlet de olsa, işbirlikçi kılıbık erkeklerin korkusuyla, seküler olsun muhafazakâr olsun feminazi çeteleri devleti teslim almış. Her erkek gibi, “devletlu erkekler” de “PEKİ” demiş ve yasa tasarısı hazırlanmış.

    Fakat iş burada da bitmiyor. Yine haber kaynaklarından aldığımız bilgilere göre bu işin asıl azmettiricisi Kadem’in içindeki evli kadınlarmış. Mor İğne’ye rüşvet de ödeyen bu hizip, dernekteki bekâr kadınlar sebebiyle dernek içinde yükselemedikleri ve her etkinlikte rolü bekârlara kaptırdıkları gerekçesiyle harekete geçmişler. Çareyi yani önlerinin açılmasını ise derneğin bekâr kadınlarını evlendirmekte bulmuşlar. Kadem’in bekâr hizbi ise, tilkinin tavuk çobanlığına misal, ağlayarak bu tasarıya destek vermişler.

    Peki ne olacak? Olan yine erkeğe olacak. Evlenmek istemeyen erkeklerin üzerindeki vergi yükü artacak, içebilecekleri çay sayısı düşecek, daha az kitap okuyacaklar vb… Ayrıca aldığımız çok gizli bir habere göre bu kadın dernekleri, Edebifikir’i uzaktan uzağa izliyormuş. İradi olarak evlenmeyen yazarlarımızın topluma kötü örnek olduğunu düşünüyor ve bunu önlemek için çeşitli planlar yapıyorlarmış. İşte bu evde kalma vergisi de bunun bir uzantısıymış.

    Bütün bu olanlar üzerine toplanan Edebifikir İhtiyar Heyeti’nden Davut Bayraklı; “Ben evliyim, siz düşünün, Kadem’le uğraşamam” deyip toplantıyı terk etmiş. Mehmet Erikli, toplantıya katılmamış. Feyyaz Kandemir “Abi yeni nişanlandım, beni ihtiyar heyetinden silin. Zaten noterden Edebifikir ile ilgim yoktur belgesi aldım.” demiş. Heyetimizin devrimci evli üyesi Mehmet Raşit Küçükkürtül ise “Davamızın arkasındayım. Türkiye’de erkeklere yönelik uygulanan şiddetin karşısında olmak bir sorumluluktur. Hemen acil eylem planını hazırlayalım” demiş. Diğer evli yazarlar ise nedense toplantıda sessiz kalmış ve herhangi bir açıklamada bulunmamıştır. Sulhi Ceylan ise; “Eylem bir kız ismi değildir. Mukaddes davamızın kılıcı Edebifikir’e kimsenin dokunamayacağını, gerekirse meseleyi metafizik âleme taşıyacağını” söyleyip, masaya sağlam bir yumruk atmış. Sulhi Ceylan’ın bu tavrından sonra MİT ve KGB’de olağanüstü toplantılar gerçekleştirildiği haberleri yayılıyor.

    ***

    Elbette Edebifikir olarak halkımızın üzerindeki zulümlerin bertaraf edilmesi için birçok teklifler de düşündük. İsrafın, bitmek bilmez iştahanın temsilcisi Kadem’e karşı yakın tarihi hatırlatmayı borç biliyoruz. Bilindiği gibi Türkiye yakın bir geçmişinde Medeni Kanunu’nu değiştirmiş, Avrupa Birliği’ne intibak etmek üzere kanunlarını köklü bir değişime tâbi tutmuştu. O kadar ki 2000’lerden sonra hemen her konudaki kanun, yönetmelik değiştirilmiş ve mevzuata yeni yeni başlıklarda eklemeler yapılmıştır. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal etmiş ve halen yürürlükte olan mevzuat vardı ancak hiçbirinin izi tozu kalmadı. Radikal, batıcı, seküler bir reform süreci geçiren 1920’lerin, 1930’ların Türkiye’sinde bu kadar keskin ve kökten bir mevzuat düzenlemesi olmamıştı. Elbette bunun çeşitli tesirleri de olacaktı. Medeni Kanunu’ndaki değişiklikler, zina mefhumunun kanunlardan çıkartılması, kadına pozitif ayrımcılık, İstanbul Sözleşmesi gibi unsurlar aslında dipten, dikkat çekmeden toplumu dönüştürmeye başlamış durumda. Topluma zorla giydirilmeye çalışılan kanunlar ister istemez histeriler, cinnet, cinayet şeklinde toplumun bünyesinden bir yerden patlak veriyor. Anlaşılan o ki bu mevzuda halkımızın çekeceği acılar da henüz bitmemiş görünüyor. 15’inde yar seven ve bunun türküsünü söyleyen halkımızın, kuzeyin soğuk topraklarındaki geç ergenliğe giren soluk benizli firenkler gibi 18 veya 21 yaşından sonra evlenmeye zorlanmaya devam edecek. Hapishanelerde “severek evlenmiş” yiğitler, tecavüzcü muamelesi görmeye ve dışarıda bıraktığı yavrularına hasret duymaya devam edecek. Liselerde, muhannes taifenin iğrençlikleri çocuklara “serbest cinsiyet gelişimi” adı altında telkin edilirken aynı ahmak güruh tarafından “18 yaşından küçüklere din eğitimi, din telkini yapılamaz” diye sloganlar bağırmaya devam edecek. Maalesef bir avuç ahmak, aptal ve yırtlaz kalabalığın tahakkümü sürecek.

    Biz burada, artık evlenmenin bir korku tüneline girmek gibi anlaşılmaya başlandığı, her bakımdan ümitsizliğe mahkûm edilen Türk gençliğinin akıl, ruh ve beden sıhhatini korumak, güçlendirmek ve geliştirmek adına 1922 yılında tertip edilen Men’i İsrafat Kanunu’nu çerçevesinde geliştirilen bazı tasarruf tedbirlerini hatırladık. 1922’deki kanun ve tamimleri dikkate alarak düğün denilen ve “Amaaan bir kere evleniyoruz, her şeyi talep edelim” hevasının bugünkü çılgınlıklarına işaret ediyor ve bunlarla ilgili tekliflerimizi kamuoyunun vicdanına sunuyoruz:

    * Balayı tamamen kaldırılacak. Balayı reklamı yapan şirketlere maliye tarafından ağır cezalar kesilecek. Lügatlerden “balayı” maddesi silinecek.

    * Kına gecesi için ayrı salon tutma adeti sona erecek. Kına gecesinde ayrı kıyafet almak kalkacak. Halay ekibi tutulmayacak, mahalledeki kızlardan gönüllü bir müfreze tertip edilecek.

    * Gelinliğin gâvur âdeti olduğu Diyanet tarafından işlenecek, Cübbeli Hoca’dan hükümet baskı yaparak gelinliklerin gâvur işi olduğu ve daha mütevazı kıyafetlerin tercih edilmesi gerektiği yönünde vaazlar vermesi talep edilecek. Kızılay ve Beşir derneği gibi kuruluşlar “Gelinlik paranız Somali’ye ümit olsun!” kampanyası başlatarak kadınlar duygusal olarak ajite edecek. Cübbeli Hoca, İhsan Şenocak, Ebubekir Sifil, Bedri Gencer gibi isimlerin müştereken imzalayacağı “Gelinlik İsraftır!” bildirisi bütün gazetelerde tam sayfa neşredilecek.

    * Emniyet’in trafikle ilgili birimleri “düğün konvoyu”na iştirak eden otomobillere ağır para cezaları yazacak. Kamu spotlarıyla düğün konvoyunun yasak olduğu vurgulanacak.

    * Evlilik masrafları kanunla sınırlandırılacak. Bu sınıra uymayanların israfa meyilli oldukları düşünülüp mali hesaplarına kayyum atanacak.

    * Bitmek bilmeyen evlilik masrafları sebebiyle psikolojisi bozulan erkekler için sığınma evleri açılacak. Bu evlerde sadece erkekler çalışacak ve içeriye hiç bir kadın alınmayacak.

    * Düğün fotoğrafı çektirmek denen ifşaat manyaklığına son verilecek. Düğün fotoğrafçıları eğer mesleklerini değiştirmezse hapse atılacak ve hapiste dört duvarın fotoğraflarını çekmelerine izin verilecek.

    * “Ben yeni mobilyalar isterim, annenden kalan mobilyaları kullanmam” diyen gelin adayları için rehabilitasyon merkezleri açılıp topluma kazandırılmaları sağlanacak.

    * …



    Edebifikir İhtiyar Heyeti



    http://www.edebifikir.com/...usatmis-durumda.html
  • Yaygın kanıya göre, artık, keyfi akıl hastanesine tıkma uygulaması ortadan kalkmıştır, bir itirazım yok buna, çünkü nesnel bir saptamaya ihtiyaç gösteren ve toplum içinde görüldüğü, ortaya çıktığı anla birlikte, bir delilik niteliği kazanan anormal bir davranış, öteki tutuklamalara; içeri atılmalara göre bin kez daha korkunç olan içeri tıkılmaların temeli, kökenidir. Ancak bana göre tüm içeri atılmalar keyfidir. Bir insanoğlunun, özgürlüğünden mahrum edilebilmesine hiçbir neden bulamıyorum. Sade'ı içeri tıktılar; Nietzsche'yi tıktılar; Baudelaire'i tıktılar. Bir gece vakti gelip sizi gafil avlayarak, üzerinize deli gömleğini geçirmek ya da herhangi başka bir biçimde sizi zaptetmek gibi bir yöntemin, usulca cebinize bir tabanca sokuşturmaya dayanan, polis yöntemlerinden hiç farkı yoktur: Bildiğim bir şey varsa o da, eğer deli olsam, bir süredir içeri atılmış olsam, hastalığımın bir gerileme döneminden yararlanarak, karşıma çıkacak ilk kişiyi, tercihen bir hekimi, kılım bile kıpırdamadan öldüreceğimdir. Hiç değilse böylelikle, ajite hastalar örneği, yalnız başıma bir hücreye konulmak gibi bir kazancım olurdu. Belki rahat da bırakırlardı böylece beni.
    Genel olarak psikiyatriye, onun afrasına tafrasına, eserlerine duyduğum nefret öylesine büyük ki, Nadja'nın hastaneye kapatıldıktan sonra başına neler geldiğini öğrenmeye cesaret edemedim bir türlü. Hem Nadja'nın hem onun gibi olanların geleceği konusunda niçin karamsar olduğumu yukarıda söyledim. Özel bir klinikte ancak zenginlere nasip olan, binbir türlü özenle tedavi görmüş, kendisine zarar verebilecek herhangi bir kimsenin varlığı bir yana, uygun bir zamanda ziyaretine gelecek dostlarının varlığıyla güçlenmiş, teselli bulmuş, zevkleri büyük ölçüde doyurulmuş, farkında olmadan, gerçeği kabul edilebilir ölçüde algılayabilecek duruma gelmiş olsaydı, onu hiçbir halde zor altına almamayı gerektirirdi bütün bunlar ve kendiliğinden, rahatsızlığının nedenine, çıkış noktasına kadar ulaştırmak gibi bir zahmeti gerektirirdi. Belki biraz fazla ileri gidiyorum ama onun bu badireden kurtulabileceğine inanmak için, elimde yeterince neden var. Ama Nadja yoksuldu, işte bu gerçek, şu içinde bulunduğumuz zamanda sağduyu ve iyi ahlakın o ahmakça kurallarına tümüyle uymamayı göze aldığı anda, mahkumiyet kararının tepesine inmesi için yeterli nedendi. Şu da vardı: Yapayalnızdı Nadja. "Zaman zaman benim gibi böylesine yalnız olmak korkunç bir şey, dostlarım diye bildiğim, yalnız siz varsınız," diyordu, son kez telefon ettiğinde karıma... Bir de şu var: Güçlüydü Nadja, aynı zamanda alabildiğine güçsüz, olabildiğince güçsüz... Bunun temelinde, her zaman kendi düşüncesi olmuş bir düşünce, fazlasıyla desteklediğim, diğerlerinden öne çıkması için fazlasıyla yardımcı olduğum bir düşünce vardı ki o da şuydu: Özgürlük, o, binbir türlü ve en zorlu özverilerle şu dünyada elde ettiğimiz özgürlük, bir kez de ele geçti mi, ondan yararlanılsın isterdi, hiçbir sınır konulmadan, hiçbir yararcı düşünceye kapılmaksızın yararlanılsın isterdi, çünkü en yalın devrimci biçimi altında anlaşılan insanın kurtuluşu olgusu, hizmet edilmeye değer tek davaydı, bu herkese göre bir kurtuluş da değildi, demek istiyorum ki, her kişinin elindeki yöntemlere göre bir kurtuluş da değildi bu. Nadja işte ona hizmet etmek için yaratılmıştı, bu hizmet her varlığın etrafında, alttan alta, sinsice, çok özel bir komplonun tasarlanmakta olduğunu kanıtlayarak olabilirdi, söz konusu komplo, sadece Nadja'nın hayalinde yer alan bir komplo da değildi, aksine en azından onu tanıma açısından göz önünde tutulmasında yarar olurdu, şöyle de ama çok daha tehlikeli bir şekilde dikkate alınabilirdi: İnsanın, kafasını mantığın, yani hapishanelerin en fazla nefrete değer olanının, böylesine aralanmış demir parmaklıkları arasından geçirmesiyle. Belki de Nadja'yı bu son girişimin yolunda tutmayı becerebilirdim ancak, her şeyden önce karşı karşıya olduğu tehlikenin bilincinde olması gerekirdi. Oysa onun, şu korunma içgüdüsü -daha önce söz ettim bundan- denen şeyin gözünden düşebileceğini ya da çoktan düşmüş olduğunu hiç aklıma getiremedim; bunun sayesindedir ki, bütün arkadaşlarımla birlikte ben, her şeyin ötesinde kendimizi, yanımızdan bir bayrak geçerken, sözgelimi -başımızı başka yana çevirmekle yetinerek- sağlam tutabiliyoruz, her fırsatta, her aklımıza yatar görünenin yanında saf almıyoruz, genel ahlaka ve kurallara aykırı bir davranışta bulunmaktan, "günaha girmekten" sonsuz bir coşku duymuyoruz. vb... Sağduyum konusunda kuşku uyandıracak biliyorum ama, sözgelimi, Nadja'nın günün birinde, birçok şey yanı sıra, elime "Henri Becque" imzalı bir kağıt tutuşturması, bu kağıtta, Henri Becque'in kendisine birtakım öğütler vermiş olması, gözlerimi dışarı uğratacak kadar şaşırtıcı bir şey olmazdı benim için. Öğütler eğer aklıma yatmazsa, şöyle yanıtlamakla yetinirdim: "Akıllı bir adamdı Becque, sana bunları söylemesi de olanaksız." Ancak, Villiers alanında Becque'in büstünün kendisini çekmesinden, çehresindeki ifadeyi beğenmesinden fazlasıyla anlıyordum ki bazı konularda onun görüşünü almak istemesi ve bunu başarması mümkündü. Üstelik burada, yapacağı şeyi herhangi bir azize ya da tanrısal güce sahip bir kişiye danışmaktan daha fazla, mantığa, akla aykırı bir şey de yoktu. İnceden inceye okuduğum Nadja'nın mektupları, yazdığı her türlü şiirsel metinler de -onun rahatsızlığıyla ilgili uyarıcı bir nitelik taşımıyordu benim için. Kendimi savunmak için ancak birkaç sözcük daha ekleyeceğim. Delilik olmayanla, delilik arasında, iyi bilindiği gibi, belli bir sınır olmaması, bunlardan birinin de ötekinin de algı ve düşüncelerine farklı değerler yüklemekten kaçınmama neden oluyor. En az yadsınacak gerçeklerden çok daha anlamlı ve geniş kapsamlı sofist düşünceler vardır: Bunları sofist düşünceler oldukları için yadsımak insanı yüceltmeyen yararsız bir iştir. Bunlar sofist düşünceler idiyse eğer, kendi kendime, ta uzaklardan gelerek karşıma çıkana, o hep patetik "Kim var orada?" seslenişiyle seslenmemi de o sofist düşüncelere borçluyum. Kim var orada? Siz misiniz oradaki, Nadja? Öte tarafın, tüm öte tarafın bu yaşamın içinde yer aldığı doğru mu? Duymuyorum sizi. Kim var orada? Ben miyim oradaki? Sadece ben mi?
  • "Belagat bir kalabalığı, başkaldırmış bir halkı ajite ve manipüle etmek için icat edilmiş bir araç ve tıpkı vücuda verilen ilaç gibi sadece hasta devletlerde kullanılıyor."