• 542 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kitap, yahudiler hakkında menfi ve oldukça realist bütün eleştirileri bizzat yahudi yazar, düşünür ve siyasetçilerin eserlerini kaynak göstererek anlatıyor. Sadece filistin hakkında değil, ii.dünya savaşı sürecini de akademik terminolojiden öte çok derin ve değerli bilgilerle süslemiş roger bey, kendisi müslüman oldu. Müslüman öldü. Müslüman tarihçilere tarih yazılırken yol nedir yöntem nasıl olmalıdır’ı öğretmesi bakımından harika niteliklere sahip. Genç tarihçilerin muhakkak okumasını tavsiye ederim. İlk yüz sayfa tamamen tarihçiler ve bilim insanları için yazılmış bıktırıcı metinlerden oluşuyor. Ama kitabı bitirince hz. İsa’nın konuştuğu dilin aramice olduğunu da öğretiyor size. Siyonizmi anlatırken tevatürlerden, esatirlerden değil bizzat yakın tarihin siyonist metinlerinden, önemli şahsiyetlerinden referans alıyor. İslam medeniyetine hizmet etmek isteyen siyaset adamlarına ve adaylarına iki kitap önermem gerekseydi kesinlikle bunlardan ilki şemsül mille’nin siyasetnamesi, ikincisi de roger’in bu kitabı olurdu. Her iki şahsiyetin de ruhuna el-fatiha evvela salavat. Aleyhiselativesselam.
  • - " İsrail ordusuna konuşan bir haham, “Kur’an en büyük düşmanımızdır. O, Müslümanların elinde olduğu müddetçe onlarla anlaşmamız nasıl mümkün olabilir ki?” demişti. Geçen asrın başlarında Libya’yı işgale hazırlanan İtalyan askerleri de marş söylerken, “Lanetli bir topluluğu yok etmek, Kur’an’ı ortadan kaldırmak için gidiyoruz” diyordu. Fransızlar, Cezayir’de sert bir direnişle karşılaşınca, “Müslümanlar Kur’an okumaya devam ettikleri müddetçe onlara karşı nihai bir zafer kazanamayız.” diyerek Kur’an-ı Kerîm’i hedef göstermişti. İngilizler askerlerine Mısır’ı işgal gerekçesini üç kelimede şöyle özetlemişti: “Kur’an’ı, Kabe’yi ve Ezher’i yok etmek.” Yakın tarihte kaç işgal, kaç katliam haçlı ruhunu tahrik eden bu cümlelerle başladı.
    Küresel güçler, hayatı ne kadar seviyorsa, Kur’an-ı Kerîm’i okuyanlar da Allah’ın Kelâm’ı en yüce olsun diye şehid olmayı o kadar arzuladı. Onlar, Kur’an, Müslümanlara diriliş ve direniş ruhunu aşıladığından Onu yok etmek ya da etkisiz hale getirmek istedi, bunun için ülkeler işgal etti, bunun için öldü, öldürdü.
    Aslında Batı, Kur’an’ın tesir gücünde bir Kitab’a sahip olamamanın ezikliğini yaşadı. Küresel eşkiyalık sistemini yok edeceğini bildiğinden dolayı hayranlığını izhar edemediği Kurân-ı Kerîm’e, muhteşem bir coşku ile iman etmeyi çok arzuladı fakat mevcut sisteminin bekası için imandan istinkaf etti. Yüzbinlerce askerle çıkarma yapıp Müslüman öldürdü, her karış toprağa onlarca mermi yağdırdı. Yine de Kur’an’ın bünyesini, Müslümanlarla oluşturduğu tesanüdü sarsamadı.
    Batı, ordularla Kur’an-ı Kerîm’e galip gelemeyeceğini anlayınca, yöntem değiştirdi; Kur’an-ı Kerîm etrafında şüpheler oluşturarak siyaseten mağlup etmesine rağmen, kendilerini “kefere” dedikleri Haçlılardan daha üstün gören Müslümanların akidelerini sarsmayı, şüphelerle enkaza çevirmeyi planladı. Böylece merkezinde Allah’ın ayetlerinin olmadığı siyasî bir yapının önünü açacak, daha uzun ömürlü olmasını temin edecekti.
    - Bir Tüfeğe Bir Köy Dolusu İnsan...
    Batı, bazen bir ülkeyi, bazen de bir kıtayı sömürgeleştirdi; ülkeleri operasyon alanına çevirdi, bir tüfek parasına bir köy dolusu insan satın aldı. Fakat yine de istediği sonucu elde edemedi. İşgal ettiği bir ülkenin Müslümanlarının kendisi gibi inanıp, kendisi gibi yaşamasını onlara empoze etmede nakıs kaldı.
    Maddî manada refah içinde yaşayan Batı, Müslümanların zihinlerinde, ruhî hastalıklar içerisinde boğuşan ve bu yüzden de kurtarılmayı bekleyen “Dünya adamları” olarak algılandı. Ahlâk seviyesi itibariyle en menfur şeyden daha nefret edici, en katilden daha şakî görüldü. Çünkü Müslüman zihninde “Batı” kavramının karşılığı insanı, aileden, çocuktan, vatandan, sıladan bütün bunlardan öte Allah’tan koparan tecavüzkar bir siyasî güçtü, böyle tanınmayı kendisi de arzuluyordu.
    - Emir ve Komuta Kur’an’da...
    Afrika’daki yerel dinlere mensup insanların bir kısmı, tecavüzcüsüne aşık olan kız gibi, kendilerini sömüren Batı’nın dinine girdi; Müslümanlar ise işgale uğradıkça, askeri darbelerle ülkeleri yarı açık ceza evine döndükçe ya da bir musibete maruz kaldıkça direnme azimleri arttı, hürriyet iradeleri tazelendi.
    Batı, Müslümanlar yenilse de İslâm’ın yenilmeyeceğini, yenildiğini zannettiği anlarda Kur’an ve Sünnet’ten beslenen Salahaddin'lerle, Yavuz Sultan'larla, “Artık bundan sonra emir ve komuta Kur’an-ı Kerîm’de.” diyerek yeniden zuhûr ettiğini defalarca tecrübe etti.
    - Topraktan Zihinlerin İşgaline...
    Batı, geçen asırdaki Afrika istilasıyla Hristiyan nüfusun oranını % 7’den %27’ye çıkardı, yerel dinleri eritti fakat Müslümanları kiliseye sokamadı. Bu yüzden kendi sonunu hazırlayacak İslâmî uyanışın daha sonra olması için Kur’an’la mücadelede sürekli farklı yollar denedi. Müslümanların zihinlerini şüphe ve inkarla zehirlemeyi en selametli mücadele tarzı olarak gördü. Bu yüzden oryantalist çalışmalara ağırlık verdi. Sömürü ile kabaran direnci, oryantalizmle yok etmeye çalıştı. Hedefine ulaşabilmek için kitaplar, dergiler neşretti, konferanslar verdi. Gizli, açık faaliyetler yürüttü. Mustağribler tarafından idare edilen, Müslüman öğrencileri maddi imkanlarla tesir altına almayı amaçlayan cemiyetler kurdu.
    - Oryantalizm’in Hedefleri...
    Oryantalizm, her ne kadar doğunun tamamını kapsama alanına alıyor görünse de mücadele zemini itibariyle değerlendirildiğinde, Batı’nın kılıçla başaramadığını yapmak, İslâm’ı, Kur’an ve Sünnet etrafında oluşturulacak şüphelerle vurmak iddiasıyla ortaya çıktığı açıktır. Bu yüzden İslâm’ın esas bünyesini teşkil eden Kur’an-ı Kerîm’e ve Sünnet’e saldırdı. Bağlamından kopardığı, hazifler yaparak saptırdığı mevzular çerçevesinde eserler telif etti, makaleler yazdı. En insaflı oryantalist, zehiri en gizli olduğundan daha fazla insanı cezbetti, daha etkili oldu.
    Oryantalist çalışmalar tercüme edildikçe ya da şarkiyat merkezlerinde onlarla doğrudan ilişki içerisinde olanların sayısı arttıkça Müslümanlar arasında Kur’an’a ve Sünnet’e şüpheyle yaklaşan insanların sayısı da arttı.
    Mealci zihniyetin Allah Rasûlü’nün yaşadığı ve ümmetin de 14 asırdır yaşama mücadelesi verdiği İslâm’ı “uydurulan din”, hevasının arzuladığı İslâm’ı da “indirilen din” olarak anlatması gibi, mustağribler de dine “hurafe”, hurafeye “din”, dedi. Ne usûl, ne furû’ , ne tefsîr hiçbir şey istisna edilmeden, her şeye şüphe ile bakıldı, İslâm’ın sabiteleriyle oynandı. Klasikleriyle iftihar eden Batı’yı taklit edenler “yeni şeyler söylemek” lazım sloganıyla, kadîm olanı reddetti, Ehl-i Sünnet ulemâsına ait falan “muhalled eser” de muteberdir, diyemedi.
    - Fırka Mezarlığında Hayat Aramak...
    Batı’dan Doğu’ya intikal eden her şeyin mustağribler tarafından sorgulanmadan alınıp muteber addedildiğini gören Oryantalizm, hedefine ulaşabilmek için Mutezile, Kaderiyye gibi fırkaları ihya etti, sonra da onların görüşlerini Batı’dan Doğu’ya taşıdı. İslâmî mefhumlar üzerinde ya oynadı ya da içlerini boşalttı. Onlara Arab’ın hiç kullanmadığı anlamaları vererek öğrencilerine ayet ve hadislerin nasıl tahrif edileceğini gösterdi. Küresel sömürüyü tehdit eden “cihad”ı illegal bir ameliye olarak göstererek, eliyle, olmasa diliyle o da olmasa kalbiyle buğz eden Müslümanı hiçbir menfi hâdiseye tepki vermeyen varlığa dönüştürmek istedi. Batıyla hesaplaşacak neslin ufkunu daralttı. Zina, riddet gibi suçları umûr-u adiyeden göstererek ahlâkî zafiyetin yolunu sonuna kadar açtı. Fıkıh dahil bütün ilimlerin ıstılahlarıyla oynadı. Hiçbir ayete, hiç bir hâdise dayanmayan görüşlerle tesettürü tanımladı, hicabı bir bez parçasına çevirdi.
    - Yerli Oryantalizm...
    Oryantalizm, kemmiyet itibariyle az fakat keyfiyet itibariyle çok sayıda Müslümanla doğrudan irtibat kurduğundan ve bütün Müslümanlar tarafından da ne için kurulduğu bilindiğinden, tesiri istenilen neticeleri vermedi. Bu yüzden oryantalizm “yerli oryantalizm” şubesini açtı. Müslüman adı taşıyanların görev yaptığı bu şubenin personeli, müsteşriklere ait ifadeleri sanki kendi beyânatı gibi nakletti, bu çerçevede makaleler yazdı. Oryantalistler, “dinin hasımları” olarak görülürken, yerli şubenin memurları, “büyük kurtarıcı”, “Hiç kimsenin söyleyemediğini haykıran düşünür.”, “özgürlük kürsüsü” gibi abartılı ifadelerle yüceltildi, ifsad ameliyeleri “büyük ıslah projesi” olarak takdim edildi.
    Cemaleddin Afganî’den günümüze kadar “Büyük muslihler” olarak ortada dolaşanların siyaseten etkin oldukları İslâm coğrafyasında Müslümanların sahipsiz halleri, yıkılan şehirleri, işgal edilen ülkelerinin düzenledikleri sempozyum ya da tezlerde yer bulamaması, Kur’an’a masal diyen akademisyenlerin, ümmet’in dirilişi ile alakalı tek bir makale kaleme almaması yerli oryantalizmin hedef saptırma, oyalama, uyutma gibi mekrî ameliyelerde ne kadar başarılı olduğunu göstermiyor mu?
    - En Karmaşık Telbîs-u İblis...
    Mustağriblerin İslâmî bir ad ile çağrılmaları, “Müslümanların yenilmişliğine çare arıyoruz” şeklindeki sloganları, İslâm’ın sabitelerini inkar etmeyi, “çağdaş bir zorunluluk”, “akademik özgürlük” gibi aldatıcı cümlelerle beyân etmeleri, Cennet’i Dünya’da arayan konfor Müslümanlarını etkiledi. Oryantalistler, İslâm’ı yok etme, Mustağribler/yerli oryantalistler ise ihya etme iddiasında olduğundan öncekilere nisbetle bin kat daha etkili oldular. Adlarının “Mustafa”, Hasan”, lisânlarının Müslümanların lisânı olması, ümmetle aynı soydan aynı boydan gelmeleri, büyük bir yanılgıya yol açtı. Bu yüzden geçen asır tarihin en karmaşık telbîs-u iblisine tanık oldu. Dışarıdan sarsılamayan İslâmî bünye, içerden büyük bir darbe yedi.
    Yerli oryantalizmin memurları Allah Rasûlü’nün haber verdiği gibi, “Cehennem’in kapılarına çağıran adamlar” olarak kendilerine icabet edenleri Cehennem’e atmak için çabaladı. Huzeyfe b. Yeman Allah Rasulü’ne “Sıfhum lenâ/Bize onları tarif et” dediğinde, Efendimiz, “Bizim derimizden, milletimizden ve bizimle aynı dili konuşanlardan” olacaklar buyurdu.
    - Kur’an’a Tarihin En Büyük Saldırısı: “Demitolojizasyon”
    Tarihî süreç içerisinde Kur’an’a karşı düzenlenen saldırıların en tehlikelilerinden biri, Kur’an’daki kıssaların bir kısmının uydurma olduğu iddiasıdır. Yerli oryantalizm bu ameliye ile Kur’an’ın kutsallığını yok etmek sonra da onu yaşanan değil, müzede ziyaret edilen bir kitap haline dönüştürmeyi hedefliyor.
    “Kur’an’da geçen bir kıssanın, bilfiil bir yerde yaşanması zorunlu değildir” diyen yerli oryantalizm, bu iddiasıyla dileyenin, dilediği sistem muvacehesinde bir kıssayı alıp, almamasının, ona hakikat ya da mitoloji demesinin yolunu açtı.
    - Mustafa Öztürk’ün “Bilimsel Nesebi”...
    Allah’ın kitabında, “bâtılın zıddı ya da vakıaya uygun hüküm” anlamına gelen “hak” kelimesi kıssalar bağlamında, onların vakıaya uygun, yaşanmış olaylar olduğunu bildirmek için kullanılır. Ne var ki Cahiliyye Araplarından sonra Yahudi asıllı Oryantalist Josef Horevitz (v.1931) “Mebâhisu Kur’anîyye” adlı eserinde Kur’an-ı Kerîm’deki kıssalar için “ustûre/masal/mitoloji” ifadesini kullanarak, cahilî iddiayı iftira mahşerinden şarkiyat enstitülerine taşıdı. Ardından da -sistem gereği- yerli oryantalizm “mitoloji” yakıştırmasına kendi icadıymış gibi akademik çalışmalarda yer verdi. Bu bağlamda Sorbonne’da Emile Durkheim’in (v.1917) danışmalığında İbn Haldûn (v.808/1406) üzerinde tez hazırlayan bir ara Mısır’da Milli Eğitim Bakanlığı da yapan Taha Hüseyin “Fi’ş-Şi’ri’l-Câhilî” adlı eserinde Kur’an’ın ve İslâm’ın temel esasları için tecavüzkar ifadeler kullandı. Kıssalarla alakalı olarak da, Tevrat ve Kur’an’ın Hz. İbrahim ve İsmail’den bahsetmesi, bu iki ismin birer tarihî şahsiyet olduklarını isbat için yeterli değildir, dedi. Daha sonra ise Muhammed Ahmed Halefullah, hocası Emin el-Hulî’nin nezaretinde 1947 yılında hazırladığı, “el-Fennu’l-Kasasî fi’l-Kur’ani’l-Kerîm” başlıklı tezinde Kur’an’daki kıssaların bir kısmının ustûre/masal olduğunu, Kur’an’da tarihte hiç yaşanmadık hayalî olayların geçtiğini iddia etti. Bu iddialar üzerine Mısır karıştı, ulemâ, bu anlayışa sahip olanları tekfir etti, tepkiler üzerine şimdiki adı Kahire olan Fuad Üniversitesi tezin reddine, öğrencinin de okuldan uzaklaştırılmasına karar verdi. O tarihe kadar sesi çıkmayan Emin el-Hulî Kur’an’daki kıssaların uydurma olduğunu, Halefullah’ın tezindeki her mevzunun gerçeği yansıttığını, ateşe atılsa da bu hususu savunacağını söyledi.
    - Masalcılarla Tarihselciler Aynı Safta...
    Mısır’da bu çizgi tarihselci düşünceyle aynı damarda akmıştır. Nitekim, el-Hulî’nin sistematize ettiği, Aişe Abdurrahman, Ahmed Halefullah ve diğer “Edebî Tefsîr” ekolü bağlıları tarafından Kur’an’a tatbik edilen ve Kur’an’ın sırf bir edebî ürün olduğunu söyleyerek,-haşa- Allah Rasûlü tarafından uydurulduğunu îma eden anlayışın temellendirilmesi noktasında en kapsamlı çalışma, Kur’an hakkındaki görüşleri hezeyanlarla dolu olduğundan dolayı Mısır ulemâsı tarafından irtidat ettiğine, dolayısıyla hanımıyla akdettiği nikahın fesh olduğuna hükmedilen Nasr Hamid Ebû Zeyd’e aittir. Nasr Hamid’in irtidadına hükmedilince en önemli müdafii, Kur’an’a masal diyen Halefullah olmuştur.
    - Kur’an’ı Kerîm’e Masal diyen Yerli Bir Oryantalist: Halefullah...
    Tezinde Kur’an’daki pek çok kıssanın tarihi açıdan bir geçerliliği olmadığını iddia eden Halefullah, İslâm’ın kürsüsü olarak iştihar eden Mısır’da, Kur’an’da tarihi gerçeklere aykırı anlatımlar olduğunu ileri sürdü.
    Kur’an’ın Nüzûlünden 14 asır sonra Mısır’da Müslüman adını taşıyan biri, Mekke müşriklerinin ağzıyla Kur’an’la mücadeleye girişti: “Onlardan okuduğun Kur’an’ı dinleyenler de vardır. Fakat onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne perdeler, kulaklarına da ağırlık verdik. Onlar her türlü mucizeyi görseler bile yine de ona inanmazlar. Hatta o kâfirler sana geldiklerinde: ‘Bu Kur’an eskilerin masallarından başka bir şey değildir.’ diyerek seninle mücadele ederler.” Oryantalizmin yerli şubesi, arkasına küresel eşkiyayı alarak milyonlarca Müslümanın yüzüne baka baka Kur’an’a “masal” deme cüretinde bulundu.
    - Tez Çapında Cür’etkârlık...
    Halefullah’la bir tez çapında ifade imkanı bulan Kur’an’a “masal” deme cür’etkârlığı aslında şunu iddia etmektedir: “Tarihî verilerle Kur’an-ı Kerîm çatıştığında, tarih esas alınır, Kur’anî olan bilgi terkedilir”. Beşerî olanı, ilahî olana önceleyen bu anlayış, adı Müslüman olan kişiler tarafından temsil edilmesi itibariyle materyalist bir inkardan daha tehlikeli olmuştur.
    - Tarih Kitapları mı, Kur’an mı?..
    Hz. Adem’le başlayan insanlığın tarihi on binlerce yıla dayanmakta. M.Ö. 3500 tarihinde bulunması itibariyle yazının yaşının da 1500 küsür yıl olduğunu kabul edersek, en iyimser ifadeyle insanlık tarihinin 5500 yılından öncesini inkar etmiş oluruz. Kur’an-ı Kerîm ise yazının henüz bulunmadığı, dolayısıyla tarih yazıcılığının olmadığı zamanlardan, o zamanlarda yaşayan peygamberlerden de bahsediyor. Ayrıca tarihî bir olayı nakletmek, tarihçilerin itikadî, siyasî, ictimâî kabullerine göre de değişir. Her tarihçi naklettiği bir hâdiseyi ona inancının boyasını dökerek anlatır. İstanbul Fethi’ni Bizans ve Osmanlı tarihçilerinin eserlerinden okuduğunuzda, tek ortak noktanın İstanbul’un Osmanlı Devleti tarafından fethedildiğidir. Bunun dışında hemen her konu farklı vurgularla anlatılır. Buna rağmen malum anlayışa göre Kur’an-ı Kerîm’le tarih çatıştığında yine de tarihi tercih etmek, “bilimsel olmanın” gereğidir. Bu yüzden Halefullah, Allah’ın vahyini esas alıp, insanın yeryüzü serüvenine nisbetle daha dün başlayan tarihi tashih etmek yerine; tarihi esas alıp Allah’ın ayetlerini tashih etme cür’etinde bulundu. Ne var ki, adı Ahmed olan bir Mısırlı böyle bir muhtevaya sahip tarihî verileri dikkate alıp, onlarla yer yer çatışan Kur’an’a ustûre/masal/mitoloji demeyi tercih etti.
    - İncil’i Esas Alıp Kur’an’a “Masal” Demek...
    Yahudi asıllı Josef’ten aldığı “Kur’an”a masal isnadında bulunma vazifesini eda ederken, reddiye sağanağına yakalanan Halefullah’ın halefi olmaya soyunan çağdaş ilâhiyatçının neyi, nasıl, kimden arakladığını anlayabilmek için nesebinin dayanağı olan Halefullah’ın tezini bir örnek bağlamında muşahhaslaştıralım:
    Halefullah, Yahudi ve Hristiyanların Hz. İsa’nın beşikte konuşmasını, “Eğer konuşmuş olsaydı olağanüstü bir hâdise olan bu durumun Tevrat’ta nakledilmesi gerektiğini” iddia ederek, reddettiklerini nakleder. Halefullah’ın dikkat çektiği bu ayet, Allah Rasûlü zamanında Yahudi ve Hristiyanların yaşadığı toplumda onların yüzüne karşı okundu. Ancak İslâm’ı reddetme, Kur’an’a itiraz etme noktasında fevkalade bir iştiyak içerisinde olmalarına rağmen bu hususta hiçbir muhalefetleri olmadı.
    Fahruddîn er-Râzî, kelâmcılardan naklen Hz. İsa’nın kundakta iken konuşmasını reddeden Hristiyanlara cevap sadedinde şunları söyler: “Hz. İsa’nın kundakta konuşması Hz. Meryem’in fuhuş iddialarından beraatine delalet etmek içindir. Orada bulunanlar da, Hz. İsa’yı duyanlar da az bir kalabalıktı. (Bu tür durumlarda meselenin gizliliği noktasında anlaşmak normaldir.) Onlar, bunu zikretmeleri durumunda Yahudiler tarafından tekzip edilip yalancılıkla itham edileceklerini hissettiklerinden dolayı sustular ve bütün bunlardan dolayı mevzu, Allah Teâlâ’nın, Rasûlü Hz. Muhammed’e haber vermesine kadar gizli kaldı.”. Ayrıca bütün Hristiyanlar da bu durumu inkar etmedi. Nitekim Cafer b. Ebî Talib, Meryem Sûresi’ni Necaşi’ye okuyunca, Necaşî, “İsa (a.s.) olayıyla bu Kelâmda zikredilenler arasında bir çekirdek kadar fark yok” dedi.
    Tarih kitaplarının Hz. İsa’nın çocukken konuştuğunu yazmamış olması da hâdisenin yaşanmadığına delil olamaz. Çünkü tarih, ferdi planda cereyan eden binlerce hâdiseyi yazmadı, yazamadı. Hz. İsa’nın -bir çocuk olması hasebiyle- konuşması da ferdî bir olay olarak tanıkların zihin dünyasında kaldı, kayda geçilmediğinden dolayı da sonraki kuşaklara intikal etmedi.
    Tarih yazıcılığının subjektifliği, hâdisenin İslâm’da olduğu gibi rivayet sistemiyle nakledilmiş olmaması ortada iken, garip hâdiseleri tarihî hakikat olarak kabul edip; Allah’ın ayetlerine tahrif edilen kitaptan ya da masal mecmualarından delil ya da itibar aramak, “evham”ı “yakîn” bilgiye tercih etmektir.
    İncil üzerinde tarih boyu pek çok insan tasarrufta bulunmuş, bu yüzden hakla batıl bazen aynı cümlede, bazen de aynı sayfa ya da kıssada yer almıştır. Batılıların tarihlerinin önemli bir bölümünün kuruntu, efsane, yalan, propaganda ve biraz da hâdiseleri olduğu gibi nakletme ameliyesinden ibaret olduğu zahirken; nasıl oluyor da tarihin, bir çocuğun kundakta konuşmasını kayda geçmemesini, onu haber veren Allah’ın ayetinin tekzip edilmesine delil olarak kabul edebiliyorlar?
    - Hz. Meryem’i Niçin Yakmadılar?..
    İmrân’ın eşi Hanne’nin adanmış çocuğu Hz. Meryem ne nişanlandı, ne evlendi, ne de kendisine bir erkek dokundu. Rahbanî bir hayatı tercih etti ve ömür boyu bu hayata sadakat gösterdi.
    Yahudi Şeriatı’na göre, bir din adamının kızı zina ederse ateşte yakılırdı. Hz. Meryem de, Hz. Harun’un soyundan bir din adamının kızı olarak, evlenmeden bir erkek çocuk dünyaya getirdi fakat ateşte yakılmadı. Çünkü dünyaya getirdiği oğlu İsa beşikte konuşarak annesi Meryem’in fuhuştan beri olduğunu kanıtladı.
    Müseccel Yobazlardan Öztürk’e : “Masal Saldırıları”...
    Oryantalizmin masasından Mısır’a taşınan, müellifi Halefullah tarafından da savunulamayınca arşive kaldırılan “kıssaların uydurma olduğu hezeyanı” eski bir televizyon programcısı vasıtasıyla ilâhîyat kürsülerinde seslendiriliyor.
    Küfür cephesinin müseccel yobazlarından şu kadar yıl sonra bir ilâhîyat hocası Allah’ın, Kitabı’nda defaatle hakikat olduklarını beyân ettiği, en güzel dediği, müminleri ibret almaya çağırdığı, uydurma olmadığını tasrih ettiği Kur’an kıssalarına “masal” isnadında bulunuyor. Evet, Öztürk aynen şunları söylüyor: “Bizce bu noktada yapılacak en büyük yanlış, Kur’an kıssalarının tümünü birer tarihi hakikat olarak …. mütalaa etmektir.” Ne gariptir ki bu hezeyanları Mekke müşrikleri ya da oryantalistler değil bir ilâhîyat hocası söylüyor. Bu ilâhîyatçıya göre Kur’an-ı Kerîm’deki kıssaların gerçekte yaşanmış olaylar olduğuna inanmak, yani Mekke müşriklerinin “öncekilerin masalları” şeklindeki hezeyanını reddetmek, “Dogmatiklik, eğer değilse safdilliktir.”
    Aldığı maaş gereği Kur’an-ı Kerîm’i anlatmakla mükellef olan birinin, oryantalistlerin cephesinden Mekke müşriklerinin ağzıyla Kur’an’a saldırması bu yönüyle ilktir. Bu ilk olma şerefi de Öztürk’e aittir.
    Yerli oryantalistlere göre niçin Allah’ın peygamberlerinden bahseden ayetleri “masal” oluyor da, mesela tarihçilerin kitaplarına aldığı haberler “masal” sayılmıyor; tarih kitaplarına, masal mecmuası denmiyor? Eğer bu duruma, insanların bir kısmının bu kıssaları tasdik etmemeleri gerekçe gösterilecekse ya da bazılarının onları benimsemediği söylenecekse, peki neden herkesin ittifakla kabul etmediği nazariyelere masal değil de nazariye deniyor?!
    Herhangi bir mesele, ilmî açıdan ne kadar mantığa uymasa da insanlar ona yine de masal demezler. Çünkü bu mesele insanî olduğu kadar ahlakî bir mevzudur da. Bu noktada Öztürk’ün, Allah Teâlâ’nın Kur’an’da bildirdiği kıssaları tasdik edip-etmeme muhayyerliği tabiki vardır hatta vahye inanmayabilir de. Fakat ne onun, ne de onun gibilerin anlayamadıkları ya da inanmadıkları ayetlere “masal” deme hakkı yoktur.
    - Öztürk Kur’an’ı Ne Kadar Biliyor?..
    Sahâbe, Kur’an’ı daha çok Allah Rasûlü mihrapta iken O’nun ağzından dinlerdi. Risâletin bereketiyle erkekler gibi pek çok kadın sahabi de Kur’an’la istidlal edecek seviyeye yükseldi. Bir gün Hz. Ömer hutbede hâzirûna “Mehirde aşırı gitmeyin!” deyince, bir kadın yerinden kalkıp şöyle seslendi: “Ey Ömer! Allah bize veriyor, sense bizi mahrum ediyorsun. Allah Kitabında, "Onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayınız." buyurmuyor mu? Bunun üzerine Hz. Ömer, “Kadın isâbet etti, Ömer yanıldı.” dedi, Başka bir rivayette ise, başını öne eğip şöyle dedi: “Bütün insanlar senden daha fakihtir Ey Ömer!”
    Mustağriblerden proje adamı olmayanlarının savrulmasının temel nedeni, meselelere bütüncül bakamamaları, bir konuda, ilgili diğer ayetlerden habersiz, siyak-sibaktan mahrum bir halde tek bir ayet üzerinden hüküm vermeleridir. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerin kafir olduğunu söyleyen ayete dayanarak Laik bir devlette görev yapan Müslümanların da “kafir” olduğunu iddia eden “Tekfirci Müslümanlar” meseleyi, Hz. Yûsuf’un, Allah’ın indirdiklerine göre yönetilmeyen bir ülkede hazineden sorumlu bakan olmayı talep etmesi ile birlikte değerlendirselerdi, Müslümanları tekfir etmeyecek, Mâide Sûresindeki ayeti, “Allah’ın indirdikleriyle (onları inkar ederek hükmetmeyenler) kafir olur.” diye anlayacaklardı.
    “Şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” ayetinden hareketle şefaati inkar edenler, Google‘da “şefaat” yazıp ayet-i kerîme arama yerine siyak-sibak bağlamında tefsîr ilmine vâkıf olsaydı, önceki ayetlerde ölmeden önce ceza gününü yalanlayanlara şefaatçilerin şefaatinin fayda vermediğini görecek, Taha Sûresi 109. ayeti kerîmeye baktığında da Rahman’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseler arasında şefaatin olduğunu idrak edecek, Müddessir Sûresindeki ayetin kafirler; Taha Suresi’ndeki ,şefaatin caiz olduğunu bildiren ayetin ise Müslümanlar hakkında olduğunu anlayacaktı.
    Ebû Zerr Allah Rasûlü’ne önce hangi mescidin yapıldığını sorar, Efendimiz’in “Mescid-i Haram” şeklindeki cevabı üzerine, “sonra hangi mescid” der. “Mescid-i Aksa” cevabını alınca da, üçüncü defa “Kem beynehuma/İkisi arasında ne kadar bir zaman var?” diye sorar; Allah Rasûlü de “kırk yıl” buyurur. “Hz. İbrahim’le Hz. Süleyman arasında 1000 yıldan daha fazla bir zaman var.” diyerek iki mescidin inşa tarihi arasında 40 yıllık bir zaman olmasının hakikati yansıtmadığını söyleyen ve bu söylem etrafında fırtına koparanlar, Kur’an ve Sünnet arasındaki irtibatı çözebilseydi ya da Kur’an meali müktesabatını biraz da olsa aşabilseydi, hadisi inkar etmeyecek belki de şunları söyleyecekti, “Hz. İbrahim, oğlu İsmail’i eşi Hacer’le birlikte Mekke’ye bıraktığında Kabe-i Muazzama vardı, daha sonra ise Kabe’yi büyüyen oğlu İsmail’le mevcut temelleri üzerine yükseltti. Yeryüzünde yapılan ilk binanın Kabe olduğu, Hz. İbrahim’in İsmail’i Mekke’ye getirdiğinde Kabe’nin temellerinin orada durduğu, Âl-i İmrân Sûresi’nde geçen ayetteki “وضع” fiilinin bir şeyi bina etmek; Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’le birlikteki ameliyesini konu edinen Bakara Sûresi’ndeki ayette geçen “يرفع” şeklindeki fiilin yine ayette zikredilen القواعد /temeller üzerine bir yükseltme olduğu hakikatine vâkıf olanlar, Hz. İbrahim’in Kabe’yi yapmadığı, tamir ettiği, Beytullah’ın inşasının da esasta 6 devreye ayrıldığını bilecek böylece iki peygamber arasında bin yıl olmasına bakarak Ebû Zerr’in rivayetini reddetmeyecek, hadiste geçen “kırk yıl” ifadesiyle Kabe ile Mescid-i Aksa’nın ilk olarak yapıldığı tarihlerin kastedildiğini anlayacaktı.
    - Eczacı Gibi...
    Batı’nın “demitoloji” eskisini pazarlayan Öztürk de, eğer Kur’an’a vâkıf olsaydı, Allah Teâlâ’nın cahillerden olmaması için Hz. Nuh’a vaaz ettiğini, “Allah size ne güzel vaaz ediyor” mealindeki ayeti ve mevzu ile alakalı diğer Kur’anî beyânları hatırlasaydı Allah’ın en büyük vaiz olduğunu görecek ve “vaaz” etmekten, istihzaî bir ameliye olarak bahsetmeyecek, bilakis ibret alamadığından dolayı kahrolacaktı.
    Eğer Öztürk, Kur’an-ı Kerîm’i mealler üzerinden değil de Kur’an’ın kendinden okusaydı (belki okuyor da belli etmiyor) “vaaz”ın ne demek olduğunu anlamaya biraz daha yaklaşacak, onunla istihza etmeyecek ,bilakis Rudolf Bultmann (v.1976) gibi Protestanları taklit etmekten, “vaaz etmeyi” daha önemli görecekti.
    “Hafız ya da bütüncül okuma” derken, bir hocanın rahlesinde sıra kitaplarını okumayan ve bu yüzden sattığı ilacın hangi hastalığa deva olduğunu bilmeyen eczacı gibi, Kur’an-ı Kerîm’den habersiz hafızları ya da meal muhafızlarını kasdetmediğimiz açıktır.
    - Ahlâkî Kriz...
    Öztürk, hafız olmadığından ya da Kur’an’ın bir ayetine mana verirken konuyla alakalı diğer ayetleri hatırlayacak bir hafıza ya da okuma disiplinine sahip olmadığından, Mekke müşrikleri ya da Josef’in ağzıyla Kur’an’daki kıssaların bir kısmına masal derken Allah’ın Kur’an’da kaç yerde kıssalardan “hak” yani yalan olmayan, gerçekte yaşanmış hâdiseler diye bahsettiğini hatırlamıyor ya da hatırlıyor fakat ciddiye almıyor. Kur’an’ın bir kısmına masal diyen kişi için her iki durum da geçerli olabilir. Burada garip olan şu ki Charlie Hebdo, Allah Rasûlü’ne hakaret ederken ayağa kalkan Müslümanların, bir ilâhîyat hocasının Allah’ın ayetlerine masal demesine “akademik özgürlük” diyerek sessiz kalıp ilmî cevaplar vermemesidir. Aslında bu durum Müslümanların ne kadar derin bir ahlâkî kriz yaşadıklarını göstermektedir.
    - “İndirilen Dinciler” Niçin Sessiz?..
    Konuşmasına “uydurma” diyen birisine öfkelenmek buna mukabil “hakikat” olduğu bizzat Allah Teâlâ tarafından beyân edilen Kur’an’daki kıssalara masal diyen adamlara müsamaha göstermek, beşer sözünü Allah Kelâmından daha âlî görmek anlamına gelir. Sünnet’e ittibâyı emreden ayet-i kerîmeler fehvasınca “Kur’an-ı Kerîm’i, Sünnet-i Seniyye’yi dikkate alarak anlamak gerektiği”ni söyleyen Müslümanları, “uydurulan dine” inanmakla itham edenlerin, ayetlere mitoloji diyen Öztürk’e sessiz kalmaları, amaçlarının “sahih din” terkibiyle İslâm'ı tahrif etmek olduğunu göstermesi açısından dikkati câliptir.
    - Hulâsa...
    Tahrif edildiği zahir olan bir kitabı esas alarak tek bir ayeti bile değişmeyen Kur’an’ı tashih etmeye kalkışmak, bir âlimi dinleyen cemaatin, “Bizim yanımızda tahrif edilen bir kitap var ya da hurafe anlatan bir hocamız mevcut, bu söyledikleriniz onların beyânına aykırı.” deyip onu reddetmesine benziyor. Bir âlimi hurafeyi esas alıp reddetmek nasıl akla ziyan bir ameliye ise, “Muharref kitaptaki bir mesele, niçin Kur’an’da yok?” diye sormak ve bu soru üzerinden Hz. İsa’nın beşikte konuşmasını sorgulamak da o derece yanlıştır. Tarihçilere ait eksik ve sığ verileri dikkate alıp Allah’ın ayetlerine “masal” demek de insanın sahip olduğu bütün kıymet vasıtalarına ihanettir.
    Felsefî metinlerini tercüme edenler, küllî mânâda bir tepkiye muhatap olmamak için kavramlar üzerinde oynama yapıp, kelimeleri muhtevasından daha ziyade karşı tarafın bakışına göre değerlendirmiş, bu yüzden “felsefe”yi, “hikmet” olarak tercüme etmişti. Öztürk de “Masal ve Kur’an” başlığına milletin büyük bir tepki vereceğini düşündüğünden, protestan teolog Rudolf Bultmann tarafından Yeni Ahit’i kurtarmak için kurgulanan mitolojiden arındırma ameliyesi “demitolojizasyon” kelimesini tercih etti ve yazısına “Demitolojizasyon ve Kur’an” başlığını koydu.
    Müslüman bir topluma hitap ettiğinden ya da bir takım şeyleri açıktan söyleyecek zamanın henüz gelmediğini düşündüğünden başlıkta “masal” kelimesini kullanmaya cesaret edemeyen Öztürk, yazının içerisinde hatta kitabın önemli bir bölümünde “Kur’an’da masal var” demekten çekinmiyor fakat bunu demitoloji gibi avamın vehle-i ûlada anlayamayacağı kelimelerle ya da, “bir gözün görmüyor” demeye cesaret edemediği adama, “bir gözünüz görüyor” diyen kişi gibi, “Kıssaların tümünü kurgusal-fiktif anlatı kapsamında mütalaa etmek yanlıştır” gibi bir ifadeyle bir kısmının uydurma olduğunu iddia ediyor. Bunu bazen sarahaten bazen de delaleten yapıyor. Yaşanmasına engel olamadıkları ayetleri, “Dinlemeyin bu Kur’an’ı” diyerek engellemeye çalışanlar nasıl izzet seli önünde çer çöp olduysa, O’na masal diyenler de aynı âkıbete uğradılar ve uğrayacaklardır.
    Ne gariptir ki fakültedeki birkaç saatlik dersi azalacak diye bildiri yayınlayanlar Allah’ın ayetlerinin bir kısmına masal diyen Öztürk’e karşı sağır, kör ve dilsiz kesildiler. Halbuki Öztürk bu haliyle hem ilâhîyatları zan altında bırakmakta, hem de, Kur’an-ı Kerîm’deki kıssalara Mekke müşrikleri gibi “önceki milletlerin masalları.” diyerek dışardan Kur’an’a saldıran Charlie Hebdo’dan daha tehlikeli adımlar atmakta, daha kalıcı tahribat yapmaktadır.
    Esasında bütün mesele iki noktada temerküz ediyor: Öztürk ya bir proje adamı olup oryantalizmden alınan memuriyeti gönüllü veya ödüllü olarak îfa ediyor, ya da bir hocanın rahlesinde sıra kitaplarını okumadığından yoldan uçuruma, bekadan fenaya savruluyor. En iyimser nazarla Öztürk’ün ikinci maddeye ait olduğunu düşünüyor ve zaman zaman sebbiyelerinde, “Ben de Arapça bilirim, nesebim muhterem bir hocaya dayanır, benden kuşkulanmayın” amacıyla kullandığı, “Ben Emin Saraç Hoca’dan okurken…” şeklindeki ifadesinin gereğini yapmasını; zaman zaman katıldığı bu yüzden nasipdâr olamadığı o derslere düzenli olarak katılıp, Hocamız’dan icazet almasını tavsiye ediyoruz. Böylece hem hatalarını düzeltir, hem Joseflere bağımlılıktan kurtulur, hem de -bize karşı konuşurken yaptığı gibi- yanına oturttuğu bir kadının huzurunda“reddiye” diye “sebbiye” de bulunmaz; "o kadının ya birisinin eşi, ya birisinin annesi olduğunu hatırlar, iffet yarası kapanmaz" der, müeddeb olmayı öğrenir, ahlâk fakülteleri olarak da vazife îfa eden ilâhîyatlarda gayri ahlâkî konuşmalar yapmaz.
    Kur’an’a “masal” isnadında bulunarak onu itibarsızlaştırmaya çalışmak, içinde bulunduğunuz zamanın en büyük münkerlerinden biridir. Allah’ın münkeri nehyetme görevi verdiği her Müslümanın -eğer imanı sorunlu değilse- bu zihniyetle mücadele etmesi zorunludur.
    Öztürk’e, birinde küresel eşkiyaya, diğerinde ise içerden İslâm’a yapılan hain saldırılara karşı koymak şeklinde iki cephemiz olduğunu hatırlatır; Kur’an-ı Kerîm’e saldırmaya devam ettiği müddetçe de “fikir menzilimiz”den çıkmayacağını bilmesini isteriz.
    (İhsan Şenocak, http://www.ihsansenocak.com)
  • Bu, klasik bir "kilitli kapı" sırrıdır.
    Bir adam ölüme mahkum edilmiştir: Çarmıha gerilmiş, sonra kesinlikle ölmesi için göğsüne bir mızrak saplanmıştır. Bazı anlatılanlara bakılırsa, deneyimli lejyon kolcularının gözetiminde, cesedi bir mezara gömülmüştür.
    Ama iki gün sonra mezar boştu. Durumu iyice gizemli kılan, adamı iyi tanıyan insanların, onu gördüklerini ve onunla konuştuklarını söylemeleriydi. Başlangıçta, bunun bir tür düş ya da sanrı olduğundan kuşkulanmışlarsa da, sonra ona dokunup birlikte yemek yemişler ve en sonunda, adamın dirildiğine karar vermişlerdi.
    Kuşkusuz, bu adam Nasıralı İsa'dan başkası değildi. Dirilişi de sadece Hıristiyanlığın temeli olmakla kalmamış, aynı zamanda yaklaşık iki bin yıldır tarihçileri uğraştıran bir gizem olarak kalmıştı.
    Döneminde yaşayan çoğu insana kıyasla, İsa'nın oldukça iyi belgelenen bir yaşamı vardı.
    İkinci yüzyılın başlarında yazmış olan Romalı tarihçi Tacitus, "Hristos"un Romalı vali Pontius Pilatus tarafından ölüme mahkum edildiğini belirtmişti. Tacitus onun ölümünün ona inananların "ölümcül batıl inançlan"nı engellemediğini de eklemişti.
    Yahudi kaynaklan, birinci yüzyıl tarihçisi Josefus [2500 Yıllık Savaş Tarihi, J. Keegan, Aykırı Yayınları, s. 50'de Romalıların Kudüs Kuşatması'nı anlatan yazar] dışında, aynı derecede eksiktir. Josefus, Pilatus tarafından çarmıha gerilerek idama mahkum edildikten sonra, İsa'nın nasıl "dirilmiş olarak ortaya çıktı"ğım aktarır. "Çünkü Tanrının peygamberleri, bunlar ve onunla ilgili diğer mucizeler konusunda kehanette bulunmuşlardı." Bu anlatım tarzı apaçık inanlara özgü olduğundan, çoğu tarihçi sonradan bazı Hıristiyan kopyacıların bunu eklemiş olmaları gerektiği sonucuna varmışlardı. Yine de, çoğu Josefus'un ilk metninin İsa'nın ölümüyle ilgili ifadeler içerdiğini öne sürmüşlerdi.
    Roma ve Yahudi kaynaklarında tek bulabildiğimiz bazı anlatımlardır. Tarihçiler, İsa'nın "çile çekmesi" ya da acı çekmesi hakkında daha çok şey öğrenmek için, gözlerini Yeni Ahit'e, özellikle de Matta, Markos, Luka ve Yuhanna'nın dört sevindirici haberine çevirmişlerdi. Sevindirici haberlerin en eski versiyonları dördüncü yüzyıldan kalmıştır ama çoğu tarihçi orijinallerinin 70 ve 110 yılları ya da dirilişten sonra 40 ve 80 yılları arasında yazılmış olduklarına inanıyor. Bu versiyonlar, İsa'nın havarileriyle son yemeği dahil, hep aynı temel öyküyü anlatıyor: İçlerinden birinin, Yahuda İşkariyot'un ihaneti, tutuklanma, yargılama, çarmıha gerilme ve diriliş!
    Bunun dışında, aklınıza gelen her türlü tutarsızlık bulunur. Tarihçilerin çoğunun yazıların en eskisi olarak gördüğü Markos'da. üç kadın mezarda beyaz giysili genç bir adam görür; adam onlara İsa'nın dirildiğini söylemek için gönderilen bir haberci çıkar. On yıl ya da daha uzun bir zaman sonra, Matta bir deprem, göz kamaştırıcı bir ışık ve İsa'nın kadınlara gerçekten görünmesini ekler; sonra İsa, Gelile dağında on bir havarisine görünür. (On ikincisi, Yahuda kendisini asmıştır.) Matta ile aynı zamanda yazılan Luka'da mezardaki kadınların sayısı belirtilmez; mezarda iki melek belirir ve dirilen İsa ilk önce kadınlara değil, Emmaus yolunda iki kişiye görünür. Yuhanna'da ise, bir kadın mezara gider ve İsa defalarca görünür.
    Bu yazıların yazarları neden öykülerini dosdoğru anlatmazlar? Başka ayrıntılar gibi, dirilen İsa'nın kaç kez göründüğü, kimlere göründüğü, görünme zamanı ve yerleri konusunda da farklı şeyler anlatırlar.
    Birçok kişiye göre, bu tutarsızlıklar yazıların tarihsel belge niteliğini tamamen yitirmeleri için yeterli bir nedendi. Daha derin düşünülürse İsa'nın diğer mucizeleri gibi diriliş öykülerinin tümü akılcı inanca meydan okur. Daha ikinci yüzyılda, filozof Celsus, dirilişin "bu başarısızlık karşısında İsa'nın öldükten sonra dirildiğini sanacak kadar kendilerini ağır yas havasına kaptıran" havarilerin bir fantezisi olduğunu söylemişti.
    On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda, akılcılığın eğitim gören Batılıların çoğunda dinsel inancın yerine geçişiyle birlikte, özellikle Alman üniversitelerinin önde gelen ilahiyat bölümlerini dolduran liberaller arasında, Celsus'un görüşleri değişik şekillerde egemendi. Örneğin, 1782'de Kari Friedrich Bahrdt çarmıha gerilme için "iki çivi teorisi"ni ortaya attı: İsa çarmıha gerilirken, ayaklarından değil, ellerinden çivilendiği için, çarmıhtan indirildiğinde yürüyebildiği sonucuna varmıştı. Bahrdt, İsa'nın inananlarının ona ağrı kesici ilaçlar verdiklerini, ölmüş gibi görünmesinin de bayılmasına bağlı olduğunu, sonra İsa'yı sakladıklarını ve sağlığına yeniden kavuşturduklarını varsaymıştı. 1835'de David Friedrich Strauss sadece efsane oldukları gerekçesiyle, bütün yazılardaki anlatılanları göz ardı etmişti. Strauss diriliş öyküsünü kitlesel histeri olarak açıklamıştı.
    Amerika'da da akılcılık egemen olmuştu. 1804'de, Thomas Jefferson yazılardan gerçek sanılan çok şeyi çıkarmaya karar verdi; "Jefferson İncilleri'nde geriye kalanlar, çok sayıda özdeyiş, kıssa ve özgün anlatıların salt iskeletiydi. Hiçbir mucize, İsa'nın tanrısallığına ilişkin hiçbir açıklama ve elbette hiçbir diriliş yoktu.
    Ne de olsa, bütün bunlar "Akıl Çağı" denilen bir çağda akla uygun görünüyordu. Artık yirminci yüzyılda, en dindar Hıristiyanlar bile İsa'nın öyküsünü akılcı tarihçilere bırakmaktan büyük ölçüde hoşnuttu. Ortaya çıkan bir çeşit ateşkes gibiydi: Dindarlar için Hristos, tarihçiler için İsa vardı. İki taraf da birbirine pek aldırmıyordu.
    Ateşkes yirminci yüzyılın ikinci yarısına kadar sürdü.
    Bir dizi etken, tarihsel İsa arayışını tekrar canlandırdı. İlahiyatçılar ilahiyat fakülteleri ve kilise okullarından, İsa'ya yeni bir gözle bakmakta özgür oldukları laik kurumlara geçtiler. Diğer disiplinlerden, özellikle kültürel antropoloji ve sosyal bilimlerden gelen bilimciler, din tarihine ilgi duymaya başladılar. Ama en önemlisi bir dizi eski belgenin ortaya çıkarılması oldu. Bunlar tarihçilerin İsa'nın hayatına ve ölümüne bakışlarını adamakıllı değiştirdi.
    Aralık 1945'de, Yukarı Mısır'da Nag Hammadi adlı bir yerde, Muhammet Ali alSamman adlı bir Arap köylü fide hazırlamak için yumuşak toprak arıyordu. Ayağı kırmızı topraktan yapılmış bir çömleğe takıldı. Çömleği açınca, dağılmış bazı papirüs yapraklarla birlikte deriye ciltlenmiş on üç papirüs kitap buldu. Bu kuru yapraklardan birkaçını ateş yakmak için kullandı ama en sonunda diğerleri Kahire Kıpti Müzesi'nin yolunu tuttu.
    Muhammet Ali alSamman'ın bulduğu belgeler arasında, bir tanesinin başlığı "Thomas'a Göre Sevindirici Haber"di. İlk kilise belgeleri Thomas'ın sevindirici haberi'nden (çoğu kez küçümsemeyle) söz etmiş olsalar da tarihçiler bunun tamamen kaybolduğunu düşünüyordu. Oysa Mısır çölünün kuru havasında tümü ve neredeyse kusursuz bir biçimde gün ışığına çıkmıştı. Papirüs yaprakları radyokarbon yöntemi ile 350 ve 400 yılları arasına tarihlendirildi. Buna rağmen, Thomas'ın neredeyse tamamen İsa'nın kendi sözlerinden oluştuğuna dikkat eden bazı bilimciler, metnin İsa'nın kendisinin yaşadığı yıllara yakın bir zamanda, belki daha 50'lerde yazılmış olduğundan kuşkulandılar. Bu, Thomas'ın Matta, Markos, Luka ve Yuhanna'dan daha eski olması demekti.
    Peki ya Thomas diriliş konusunda ne söylüyordu?
    Kesinlikle hiçbir şey.
    Ne de olsa, bir ölünün dirilişi öyle kolay kolay küçümsenebilecek bir yaşamöyküsü ayrıntısı değildir. Thomas'ın bunu duymamış ya da söz etmeyi unutmuş olabileceği düşünülemez. Bu nedenle, birçok tarihçi, dirilişin İsa ya da havarilerinin değil, sonraki Hıristiyanların, belki Markos'un uydurması olduğu sonucuna ulaştılar.
    Thomas, modern bilimcileri İsa'nın ölümünden sonraki iki yüzyıl boyunca şiddetlendiği görülen bir tartışmaya çekti. Bir tarafta (Matta, Markos, Luka ve Yuhanna ile birlikte) İsa'nın dirildiğinde ısrar eden Ortodoks Hıristiyanlar vardı. Üstelik sadece görünmesinden söz edilmiyordu; meşru kabul edilen sevindirici haberler, dirilen İsa'nın sadece inananlarına görünmekle kalmadığını üstüne basa basa vurguluyorlardı. İsa onlarla konuşuyor; birlikte yemek yiyor; açık açık onlara (Lukka'da) "hayalet olmadığını" söylüyordu.
    Bu Ortodoks görüşün karşısında, Thomas'ın sadece farklı bir kesimini temsil ettiği "Gnostikler" vardı. Onlar da İsa'nın kelimenin gerçek anlamı ile değil yaşamaya devam ettiğine inanıyorlardı. Gnostikler için, İsa vecde gelme sırasında, hayallerde ve düşlerde görünüyordu. Daha çok, bin yıldan fazla bir zaman sonra Martin Luther ya da bugünkü çeşitli bağımsız kiliseler gibi, Gnostikler İsa'nın herhangi bir zamanda herhangi bir bireye görünebileceğine inanıyorlardı.
    Ortodoks Hıristiyanlar neden kelimenin gerçek anlamında bir dirilişte ısrar etmişlerdi? Neden Gnostisizmi bir sapkınlık olarak şiddetle reddetmişlerdi?
    Önde gelen Gnostiklerden biri, Elaine Pagels, yanıtın dinden çok politikayla ilgili olduğunu öne sürdü. Dirilişin, dirilen İsa'yı görmüş olan öğrencilerden kilisenin liderliğini miras alan insanların iktidarını meşrulaştırmaya yaradığını söylemişti. Eğer bir insan İsa ile kendi başına ilişki kurabilseydi, bu onların iktidarını tamamen ortadan kaldırırdı. Dolayısıyla, Pagels'e göre, kilise liderleri için (Luka gibi) dirilen İsa'nın yeryüzünde kırk gün kalıp, sonra göklere yükselmesi çok önemliydi. Bu kırk günden sonra İsa'nın bir daha görünüp görünmediğine gelince... Bunu sayan mı oldu ki?
    Eskiden egemen olan İsa anlayışının yerini 1980'ler ve 1990'larda, yeni ve çok daha liberal bir uzlaşı aldı. Dirilişin, gösterişli da olsa, politik bir kurnazlığa indirgenmesiyle, ilahiyatçılar özgürce İsa'nın ölümünden çok özdeyişleri üzerinde yoğunlaşabileceklerini hissettiler. "Mesih" imgesinden kurtulan İsa çeşitli kılıklara büründürüldü: Köylü, haham, Buda, devrimci, hatta ince espriler yapan bir talkshowcu.
    Bu tabloları çizen birçok kişi 1985'te "İsa Seminer"inde bir araya geldi. Burada katılımcılar sadece yazıların tarihselliğini ele alıp tartışmakla kalmadılar, bunları oyladılar da! İsa'nın sözlerini kırmızı mürekkeple basma geleneğini alaya alan akademisyenler, sırayla bir sandığa boncuklar attılar. Kırmızı boncuk yazının özel bir bölümünün "özgün" olduğu anlamına geliyordu. Pembe "belki" demekti. Siyah "kesinlikle olmadığı" anlamındaydı.
    Oylama hem oldukça gülünçtü hem de açıkta yapılması sağlanmıştı. Katılanlar cidden ilgiliydiler, birçoğu için İsa'nın tarihselliği akademik bir ilginin ötesindeydi. Kurucu Robert Funk, İsa Semineri'ni Hıristiyan sağa doğrudan ve bilinçli bir meydan okuma, dinsel söylemin kontrolünü Pat Robertson ve Jery Falweller gibilerinden alma çabası olarak görüyordu.
    Gene de Robertson ve Falwell'in tersine, Funk ve izleyicileri ciddi akademisyenlerdi ve bu, onlara entelektüel bir problem sunuyordu. Onlara göre, yazılar kırsal bölgelerde gezinen bir bilgeye, bir tür Yahudi Sokrates'e ait yığınla kanıt içeriyordu. Bununla birlikte, sadece İsa'nın özdeyiş ve kıssalarını aktarıp, ardından kendi ölümü ve dirilişi konusunda İsa'nın kendi sözleri dahil, yazılardaki her şeyi bir yana atamazlardı.
    Böylece çok çeşitli yollar izlediler. Bazısı, California'daki Antik Çağ ve Hıristiyanlık Enstitüsü'nden Burton Mack gibi, çilenin daha sonraki Ortodoksluğun uydurmasından başka bir şey olmadığını öne sürdü: Tapınak olayı olmamıştı, son yemek yoktu, hatta belki İsa çarmıhta da ölmemişti. Chigaco'daki DePaul Üniversitesi'nde profesör olan eski bir papaz, John Dominic Crossan, son yemek olduğu sonucuna vardı ama "herkesin bir son yemeği vardır, marifet, onu önceden bilmektir" diye espri yapmaktan da geri durmadı. Crossan, çarmıha gerilen İsa'nın cesedinin diğer çarmıha gerilenlerin yazgısından kurtulmasının olanaksız olduğu yani, vahşi köpekler tarafından yendiği sonucuna vardı.
    Muhafazakar akademisyenler, yazıların ya da tarihsel çözümlemelerin gerçek İsa'yı açığa çıkarabileceği konusunda yanlış yönlendirmekle semineri suçlayınca, İsa Semineri'nin bir karşı tepki yaratması şaşırtıcı değildi. Birçok muhafazakar akademisyen, yazıların çarmıha gerilme ve diriliş kehanetleriyle ne ölçüde dolu olduğunu vurgularken, liberaller için bunlar sadece "Sevindirici Haber" yazarlarının uydurmalarına yeni örneklerdi.
    Genelde, feminist hatta gay bir İsa'nın bile düşünüldüğü akademik çevrelerde, liberal uzlaşınm farklı türleri geçerliliğini koruyordu. Martin Luther gibi, İsa Semineri'nden Robert Funk da tezlerini kilisenin kapısına çivilemiş ya da belki şeffaf bantla yapıştırmıştı.
    Bunların kilise kapısında kalıp kalmayacaklarını ise zaman gösterecek...
  • Weber'den bir,Marx'tan iki makale okuyunca,''Ben Avrupa'yı öğrendim,'' diyemezsiniz.Öğrenmediniz çünkü!
  • Yusuf İslam
    Yusuf İslam Çeşme Deniz Muharebesi Faciası ve Akdeniz'de ilk Rus Donanması. Türklere Karşı Ruslar Tarafından Yapılan Deniz ve Kara Seferlerinin Doğru bir Hikayesi'ni inceledi.
    107 syf.
    ·2 günde·7/10
    Yazar, Rauf Orbay İngiltere'de iken tesadüfen bulduğu bir kitaptan kendisine bahsedince İngiltereye giderek kitabı temin ile tercümesine giriştiğini söylüyor. Çeşme vakasının 2 yıl sonrasında savaşa katılan bir İngiliz zabitinin çalışmasını çevirmiş. Kitapta çok önemli bilgiler var. Ancak mütercim tercüme esnasında sık sık yazara karşı geliyor ve kitabın ilk sayfasında söylediği yabancı kaynakları toplayıp çevirip karşılaştırma imkanını bu konuyu daha sonra çalışacak tarihçilere bıraktığından bahsettiği kısmı yalanlıyor. Yer yer dipnotlarla, yer yer ise metin arasında İngiliz zabitin yanlışlarını söylüyor. Bu haliyle akademik üsluptan uzak olmasına rağmen 40'lı yılların Türkiyesi için güzel bir çalışma olduğunu düşünüyorum. Kitapta denizcilik terimlerinin yer yer açıklanmış olması ve yer yer de açıklanmamış olması okuma keyfini düşüren bir diğer unsur. Bu haliyle konunun yeniden ele alınıp ciddi bir çalışma ile tekrar hazırlanması kanaati hasıl oldu ancak anlattığı tarih itibarıyla önemli ve okunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum.
  • 156 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Kitabı okurken o fransız havasını hissetmemek mümkün değil,Tarih tenkidinin nasıl olması gerektiğini,tarihin yararı ve gerekliliğinde bahsederek,bir tarih araştırmasının nasıl yapılması,çözümlenmesi,eleştirilmesi ve yazılması gerektiğini açıklayan bir eser, ancak kitap bana akademik kitaptan çok daha edebi üsluplu geldi.Filoloji,beşeri coğrafya ve biyografinin nasıl olmasını da değinen yazar, ikinci kısımda büyük tarihçilere ve onların tarih görüşlerine ve yazılarına değiniyor.Üçüncü Kısımda ise tarih hakkında evrensel metinler geçiyor.Özellik fransız tarihçiler üzerinde durması, kendisininde yazdığı gibi objektif yazmanın ne kadar zor olduğunu gösteriyor.Akademik ilgi alanı dahilinde okunması gerektiğini düşünüyorum.İlk okuyuşta idrak etmesi zor olabilir,tekrardan da okumayı düşünüyorum.