• Göğsüne yüreğinden başka muska takma. Vahiy haritan, nebi kılavuzun, akıl pusulan, iman sermayen, amel azığın, sevgi yakıtın, ahlâk karakterin, edep aksesuarın, merhamet sıfatın, şeref ve izzet adın olsun.
  • Yol boyunca; yola çıkıp da yürümeyenleri, yola oturup, gelen geçenin ayağına çelme takanları, yolda metafizik uyuşturucularla keyif çatanları, tel örgülerle çevirdiği yolu kendisine zindan edip volta atanları, maratona 100 metre koşucusu gibi hızlı gidip, 50. metrede yola yatanları, yürüyüşün uzun ve yolun zahmetli olduğunu görünce, yolculuk üzerine zor atanları, yürümeyi bırakıp, yol-yolcu ve menzil üzerine kalem oynatanları, ayağına batan tek bir dikenin faturasını çıkarıp, ömür boyu tafra satanları, beyaz atlı kurtarıcıyı gözlemek için ufka bakıp bakıp dağıtanları, yanlış kılavuzlara kızıp yolu satanları göreceksin. Aldırma, yürü. Göğsüne yüreğinden başka muska takma. Vahiy haritan, nebi kılavuzun, akıl pusulan, iman sermayen, amel azığın, sevgi yakıtın, ahlâk karakterin, edep aksesuarın, merhamet sıfatın, şeref ve izzet adın olsun.
  • Kuranın anlattığı dine göre vahiy ve akıl insanların hareketlerine yön vermelidir
  • İlk felsefi roman, Tanpınar'ın deyişiyle "Müslüman aleminin tek romanı", Spinoza'nın çeviri yaptığı bir evrendoğum (kozmogoni) kitabı, bir "ilk" arama kitabı, bir nevi insanlık için bir "ilk" yardım.

    Bir kitap düşünün ki, içerisinde hem 4 elementten insanın olgunluğuna erişimine kadar geçirdiği süreç hem evrime göndermeler hem Kur'an motifleri ve tasavvufu savunanlar için ek olarak tasavvufi görüşler hem de evrenin başlangıcına ait bir arayış var. İşte o kitap, bu kitap. Bugüne kadar okuduğum ilk evrendoğum kitabı.

    Öncelikle kitapta pek çok yerde geçen özdek tanımından başlamalı. Özdek, bilinçten bağımsız olarak var olan her şeydir. Aldığı ilk biçimler su, hava, ateş ve topraktır. Ama yine de konumuz Avatar değil. Söz konusu olan, hepimizin hayatlarının başlangıcı ve daha doğrusu evrenin başlangıcına doğru zamansız bir fener tutma "id"i.

    Kitapta önce İbn Sina'nın Hay bin Yakzan'ı, daha sonrasında da İbn Tufeyl'in Hay bin Yakzan'ı var. Evreni, akıl ile anlamlandırma süreçlerinden geçen çeşitli insanların bir bedende dünyaya getirildiklerinin bilincinde olmalarının sonucunda düşünme süreçlerine indirgenen bir farkındalık anlatılmakta. Etkin bir akılla birlikte, öfke ve kösnü güçlerine hakim olan insanın kendi bedensel güçlerinin akli güçlerinin önüne geçmesinin savaşı ön planda.

    Her şeyden önce, özdek konusu evren gibi kitabın da ana hammaddeleri. Özdek ile biçimleşmenin ilk buluşmasından oluşan 4 elementle birlikte maden, bitki, hayvan ve insanın oluşumları akılla duyuların, aklın kendi kendine hükmedebilmesinin açıklamasıyla birlikte aynı zamanda gökbilim açısından göklerin kademelerinin tanımlanması ve imge-akıl karışımında evrenin sorgulanması konularında bilgilerin 170 sayfaya doyurucu bir şekilde sığdırılabilmesi eminim ki pek çok okur için eşsiz bir deneyim olacaktır, bu en azından benim için çok farklı bir deneyim oldu.

    İbn Tufeyl'in Hay bin Yakzan'ı zamanında büyük tartışmalara yol açan üç ana sorunu çözümlemeyi amaçlıyor:
    1-İnsan kendi başına, hiçbir eğitim ve öğretim görmeksizin, sadece doğayı inceleyerek düşünme yoluyla yetkin insan, üst insan aşamasına ulaşabilir, insani nefs etkin akılla birleşebilir.
    2- Gözlem, deney ve düşünme yoluyla elde edilen bilgiler, vahiy yoluyla gelen bilgilerle çelişmez, yani felsefe ile din arasında tam bir uygunluk vardır.
    3- Mutlak bilgilere ulaşmak, bütün insanların üstesinden gelebileceği bir şey değil, bireysel bir olaydır.

    Yukarıda yazılan 3 tartışma konusu üzerinden gidilerek ve başka bir bakış açısından gerek Nietzsche'nin üst insan konusuna paralellik gösterilebilecek bir konuda gerekse de bir insanın yalnız başına, etrafında kimse olmaksızın sadece sorgulayarak, deney ve gözlem süreçleriyle birlikte Tanrı'yı ve bir Yaratıcı olmasının zorunluluğu konularına eğilmesi anlatılıyor. Bireysel sezgilerin, akıl ve deney ile uyumluluk reaksiyonları aşamalarından sonra her bilginin üstüne bilgi katılmasıyla -bir nevi 4 elementin evreni başlatması gibi- gerçekleşen bu süreçler zinciri İbn Tufeyl'in de Hay bin Yakzan'ı Kur'an'dan pek çok motiflerle bezemesine sebep olmuş.

    Varsayımlarla birlikte ilerleyen hikayede, bütün nesnelerin hamurunun 4 elementin çeşitli oranlarda birleşimi olarak belirtilirken bu kısımdan sonrası için hem teist hem ateist okurlar açısından görüş ve bakış açısı farklılıklarına neden olup güzel, verimli tartışmalar çıkabilecek konular başlıyor.

    Teizmi savunan insanlar açısından, yaratılışın çamurdan başlayıp bunun verimli koşullarda mayalanmasıyla birlikte kabarcık sürecinden geçmesi ve ardından bir Yaratıcı'nın ona bir amaç, rol belirlemek suretiyle onu salt tesadüfilikten kurtarıp adeta büyütmesi, bana ilk olarak Hacc Suresi 5. ayette geçen nutfe, alak, mudga gibi bir tekamül sürecini, yani evrimi çağrıştırdı. Ayrıca Nuh Suresi 14. ayette de "Oysa O, sizi bu aşamaya kadar aşama aşama yaratmıştır." diye belirtilir, bu da yaratılışı savunan insanlar için bir evrendoğum sebebidir. Bu kitapta da eminim ki kafasında bu konularda soruları olan insanlar, daha çok soru işaretine sahip olacaklardır. Yine de "Neden?" sorusuna eğilmek açısından dini, "Nasıl?" sorusuna eğilmek açısından bilimi kendine yol arkadaşı edinmiş insanlar için kesinlikle keşfedilmesi gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.

    Ateizmi savunan insanlar açısından da Çağrı Mert Bakırcı'nın Evrim Kuramı ve Mekanizmaları kitabının 59. sayfasında belirttiği gibi, cansızlıktan canlılığa geçiş aşamaları okyanusların tabanlarında, tıpkı bugün kıtaların üzerinde gördüğümüz gibi volkanik bacaların bulunduğu, evrenin yaklaşık başlangıcı olan milyarlarca yıl öncesine gidildiği ve ilk yaşamın oradaki kabarcıklanmalardan ve çeşitli kimyasal reaksiyonlarla birlikte kimyasal moleküllerin oluşmasının etrafında gelişen bir canlılık süreci var. Engelsiz bir doğal seçilim süreci, doğal koşulların elverişliliği ve aşama aşama türdeşleşme konuları Hay bin Yakzan'ın da beslendiği diğer konulardan.

    Apateizmi savunan arkadaşlar buraları okumasalar da olur sanırım? :)

    Kitaptan küçük bir örnek vermek gerekirse, Hay bin Yakzan daha çok kabul edilen varsayımda bir çamurun şekillenip mayalanması ve Yaratıcı'nın ona hayat vermesinden oluşuyor, daha sonrasında ise kendi çocuğunu kaybetmiş bir ceylan onu emzirip büyütüyor. Bu aslanların avcılık karakterleri güçlü olan yavruyu diğerlerinden daha çok kollaması gibi bir içgüdü doğuruyor. İçgüdü konusunda yaptığımız tartışma için şu alıntının altındaki yorumlara bakabilirsiniz : #35329239

    Özet olarak, Spinoza'nın töz felsefesine yakınsayan bir yaklaşımda özdek, 4 element, evrim ve yaratılış konularının harmanlandığı, evrenin ilk anına gitme idi güden bir sorgulamada, adaptasyon, çevreyi tanıma, sezgi, deney ve gözlemlerin hepsinin bir arada kullanılıp bir insanın bir tümevarım minvalinde düşünce süreçleri sonucunda etrafında bunu sorabilecek ne kimsesi ne de interneti olan bir insan sizce Tanrı'nın var olmasının zorunluluğuna, amaçlılığa mı ulaşır, yoksa bu tam tersi bir tarafta amacın gereksizliğine mi?

    İncelemeyi buraya kadar okuyanlar için bir teşekkür mahiyetinde kendi hayat felsefesini, yani evrenin ilk anlarına ait düşüncelerini, inancı ne olursa olsun aşağıya yorum olarak yazmış olan arkadaşlarım arasından bu kitabı isteyenlere, kitabı hediye ettim. Kur'an ve yaratılış, Darwin ve evrim teorisi, hayatın tamamen bir simülasyon olma ihtimali, insan ırkının Anunnaki'ler tarafından yaratılması vs... Ben bu kitapla birlikte kendi hayati görüşlerimi ve amaçlarımı sorgulayıp soru işaretlerime yeni renkler kattım. Tartışmalardan, eleştirilerden kendime o kadar çok şey katıyorum ki kesinlikle tartışmaların etkisini yadsıyamıyorum.

    Görüşlerimiz ne olursa olsun bu kitabı okuyup daha çok sorgulayabilir, kimliğimizi oluşturma yolunda belki de büyük adımlar atabiliriz. Gerçek olan şu ki, içinde yaşadığımız evren ve beden hakkında ne kadar fazla çeşitlilikte kitap okuyabiliyorsak bu bizim için kârdır. Bundan dolayı, bu kitap daha çok bilinmeyi ve okunmayı hak ediyor. Sevgiler...
  • SANATÇI DEYİNCE DUR ORDA..

    EDGAR ALAN POE: Karanlık korkusu, hafıza kaybı ve halüsinasyonlar yaşardı.

    HEMİNGWAY: Depresyonlar, İntihar tutkusu, herkesi kendine düşman görme. İntiharla yaşama veda etti...

    KAFKA: Nevroz hali, periyodik olmayan sinir krizleri, uyku düzensizliği, korku, ilgisizlik, durup dururken ağlama krizleri, psikosomatik bozukluklar yaşardı.

    J.J.ROUSSEAU: Sürekli takip edildiğini sanıyordu.

    GOGOL: Şizofrendi; vücudundaki organların yer değiştirdiğini ileri sürerdi. Yazdıklarının bazılarını yaktı; çünkü bunların şeytan işi olduğuna inanıyordu.

    Nietzsche: Şizofrendi. Kendi idrarını içerdi. Garip esler çıkarır, yerde uyurdu. Keçi gibi zıplardı. Sol omuzu önde yürürdü.

    BEETHOVEN: Uzun süre kendini dış dünyaya kapatırdı. Otuzundan sonra sağır oldu. En güzel yapıtlarını ve 9. Senfoniyi bu sağır döneminde besteledi.

    PROUST: Bütün pencereleri karanlığa batarcasına bezlerle kapatırdı. Bunu, hasta olabilirim korkusuyla yapıyordu.

    YESENİN: İçkiye düşkündü. Gittiği meyhanelerde, ortalığı dağıtırdı. Akıl hastanesine kapatıldı. Bir otelde bileklerini kesti. Kanıyla "intihar yeni bir şey değildir" diye Mayakovski'ye yazdı. Başka bir otelde, kendini astı. Kremlin tarafından, bütün yapıtları yasaklandı, hatta cenaze töreni yaptırılmadı.

    MAYAKOVSKİ: Yeseni'nin intiharını eleştirdi, ama kendi de bileklerini keserek yaşamını sonlandırdı. Onun da cenaze töreni yaptırılmadı.

    VİRGİNİA WOOLF: Kapalı bir dünyası vardı. Lezbiyen olduğu ileri sürülür... Yazdıklarının kimi ölümden söz eder... Bir sabah Tahmis'in sularına kendini bıraktı.

    H.V. KLEİST: Önce sevgilisinin, sonra kendi yaşamını tabancayla sonlandırdı.

    DOSTOYEVSKİ: Yalnızlık psikozu. Epilepsi nöbetleri. Bu halleri, bazı yapıtlarında yansıtır. Yazma süreçlerinde vahiy gelir gibi buram buram terlerdi. Ardından da bayıldığı rivayet edilir.

    Alıntı
  • "Sanatçılar düş kuran, tahayyül eden, hayallerini bir şekilde ortaya somut olarak koyma zorunluluğu hisseden, bir nevi anomali yaşayan insanlardı.

    Anomali negatif bir anlamda olan kelime değildi ama az olduğundan çok tarafından negatif algılanırdı.

    Tıpkı delilik gibi...

    Sanatçılar, deliler ve veliler aslında toplumdaki anomalilerdi. Aynı kaynaktan beslenirler; ilham, doğuş, vahiy aslında hep aynı kaynaktan gelmekteydi. Normal insan bu kaynağa uzak ve farklı frekansta olduğundan kaynağı algılayamıyordu. Bu durumu algılayarak onu yaşayanlara da farklı sıfatlar altında kimi zaman gıpta ile kimi zaman çekinerek, kimi zaman da alay ederek anomali olarak değerlendirip genel çerçeveye koyuyordu.

    Sanatçı ilham yoluyla kurduğu istemsiz ilişki nedeni ile neredeyse bir hasta gibi yaşardı. İçindeki fırtınaları, kurguları yani 'safra'yı en kısa zamanda atmalı ve dışa vurmalıydı. Bunu yaparken de aç kalması, perişan bir hayat sürmesi, acı çekmesi, toplumdan dışlanması onu asla etkilemezdi.

    Sanatçının zihni ve vücudu, bir nevi üst planlar tarafından araç olarak kullanılan bir obje gibi düşünülebilirdi. Sanatçının bu 'safra'yı atarken herhangi bir amacı, kaygısı ve beklentisi yoktu, olmamalıydı, olamazdı...

    Bu nedenle aslında alkış beklemez, övgüye gerek duymaz, 'safra'ları oluştuktan ve onlarla karşılaştıktan sonra ise bu 'eser'lerin ona doğup, ondan çıktığına inanamazdı. tıpkı bir annenin doğan bebeğini ilk defa görmesi gibi bir duyguydu bu...

    Sanatçılar, deliler ve veliler ayrı gruptadır; yaşadıkları hayat, hikmete ulaşabileme yolları, anlaşılamama, ifade edememe ve anomali olarak değerlendirilmeleri benzerlik gösterse de 'safra'yı dışavurumları farklıydı.

    Sanatçı üst âlemlere, planlara yaklaştıkça maddeden daha fazla kopacak ve manaya doğru seyahati hızlanacaktı.

    Sanatçı maddeden kopabilmek için deliler ve veliler gibi bir süre için onu 'Vesika Piscis' alanına yaklaştıran akıldan da uzaklaşmalıydı. Aslında akıl, aklı ve ötesini anlamak için önemli bir araçtı. Bir noktaya kadar olmazsa olmazdı ancak sonrasında gerçek bir ayak bağı olabiliyordu.

    Sanatçı, yaratıcının frekansına erişebilmiş ve onun sesi olmuş kişiydi. Düşünceleri, eylemleri ve safraları yani eserleri asla kendisine ait değildi.

    İçine doğanlar, ona dile getirenler tamamen yaratıcının sediydi; bu nedenle kadim gelenekte sanatçılar, deliler ve veliler yaratıcının yeryüzündeki temsilcileri olarak görülürdü."
  • Aquino'lu Thomas
    "Diyordu ki, her şeyin bir 'ilk nedeni'nin olması gerektiğini akıl aracılığıyla da bulabiliriz. Tanrı kendini insana hem akıl hem de Kutsal Kitap yoluyla bildirmiştir. Yani bir 'vahiy tanrıbilimi' vardır bir de 'doğal tanrıbilimi'. Aynı şey ahlak alanında da geçerlidir. Kutsal Kitap'ta Tanrı'nın istediği şekilde yaşamanın nasıl olacağını okuruz. Ama Tanrı bize bir vicdan vermiştir ve vicdan sayesinde haklı ile haksızı ayırabiliriz. Yani, ahlaklı yaşama da 'iki yoldan' ulaşılır. Kendimize nasıl davranılmasını istiyorsak başkalarına da öyle davranmamız gerektiğini Kutsal Kitap'ta okumuş olmasak da, kimsenin canını yakmamamız gerektiğini bilebiliriz. Ama bu alanda da en sağlam bilgi Kutsal Kitap'taki buyruklardır."