• "İnsan, fıtraten gayet zayıftır. Halbuki her şey ona ilişir, onu üzer ve ona elem verir.
    Hem, gayet acizdir. Halbuki belaları ve düşmanları çoktur.
    Hem, gayet fakirdir. Halbuki ihtiyaçları pek ziyadedir.
    Hem, tembel ve iktidarsızdır. Halbuki hayatın yükleri ve mükellefiyetleri gayet ağırdır.
    Hem, insaniyet onu kainatla alakadar etmiştir. Halbuki sevdiği, dostluk kurup alıştığı şeylerin ölüm ve ayrılığı devamlı şekilde onu incitiyor.
    Hem, akıl ona yüksek maksatlar ve daimi, ölümsüz meyveler gösteriyor. Halbuki eli kısa, iktidarı kısa, sabrı kısadır.
    İşte bu vaziyette bir ruh, fecir(sabah) zamanında bir Kadir-i Zülcelal'in, bir Rahim-i Zülcemal'in dergahına niyaz ile, namaz ile müracaat edip arz-ı hal etmek, muvaffakıyet ve medet istemek, ne kadar elzem ve peşindeki gündüz aleminde başına gelecek, beline yüklenecek işleri, vazifeleri yüklenmek için ne kadar lüzumlu bir dayanma noktası olduğu açıkça anlaşılır."
  • Kapitalist uygarlığın egemen olduğu ulusların işçi sınıflarını garip bir çılgınlık sarıp sarmalamıştır. Bu çılgınlık, iki yüzyıldan beri, acılı insanlığı inim inim inleten bireysel ve toplumsal yoksunluklara yol açmaktadır. Bu çılgınlık, çalışma aşkı; bireyin, onunla birlikte çoluk çocuğunun yaşam gücünü tüketecek denli aşırıya kaçan çalışma tutkusudur. Rahipler, iktisatçılar ve ahlakçılar bu akıl sapıncına karış çıkacak yerde, çalışmayı kutsallaştırmışlardır. Bu gözü kapalı, bu dar kafalı adamlar, Tanrılarından daha bilge olmaya kalkıştılar; bu güçsüz ve zavallı yaratıklar, Tanrılarının ilendiği şeyi yeniden saygınlığa kavuşturmak istiyorlar. Ben ki, ne Hıristiyan, ne iktisatçı, ne de ahlakçıyım; onların yargılarını Tanrıların yargısına; din, ekonomi ve özgün düşünce konusundaki vaazlarını da, kapitalist toplumdaki çalışmanın korkunç sonuçlarına havale ediyorum.
    Paul Lafargue
    Sayfa 16 - Telos Yayıncılık
  • Prf. Orhan hocam ne güzel izah etmiş...

    DEPREM

    DEPREM BİR DOĞA OLAYIDIR

    Depremler yerkabuğu hareketliliğin doğal sonucudur ve yerkabuğundaki fay adı verilen kırıklarda meydana gelir.

    Dünyamız, dış kısmında büyük ve küçük plakalara ayrılmış vaziyette. Bu plakalar sürekli hareket halindeler. Bunlar içteki magma tabakası tarafından tetiklenerek birbirlerinden ayrılırlar.

    Magma sürekli stres üretiyor. Çünkü magma ters istikamette dönüyor ve balansa girmiyor.
    Üretilen stresin arzın içinden mutlaka atılması lazım…

    Şiddetli depremler tektonik plakaların birbirlerine çarpıştığı yerlerde oluyor.

    Gerilim geriye doğru olursa tsunami oluşuyor; Japonya’daki büyük tsunami felaketi budur.

    DEPREM DİLE GELSE DER Kİ:

    “İnsan, sen ne acayip bir varlıksın?

    Ben doğal bir olayım ve varım. Artık benim geleceğimi de aşağı yukarı biliyorsun. Ben olmazsam şu yeryüzü patlardı. Ben, düdüklü tencerenin düdüğüyüm.

    Allah yeryüzünün stresi patlamasın diye, dünyanın bazı yerlerine düdük koydu. Sen yeryüzüne misafir olmadan önce de böyleydi.

    Sen Allah’ın özel misafirisin. Allah sana kanun koyduğu gibi yeryüzüne ve malzemeye kanun koydu. Yeryüzü de, malzemeler de kendi dinamiği ve aklı içinde çalışıyor. Sen neden bu kanuna uygun davranmıyorsun, uygun malzemeyle uygun ev yapmıyorsun?

    Bil ki; depremin kendisi kaos değil kozmostur. Deprem kaos oluyorsa bu senin yüzündendir.”

    Zemin etüdü yapılmadan, gerekli mühendislik tedbirleri alınmadan bina yapılmaz. Bu, yerkürenin fıtratını ciddiye almaktır.

    FITRAT CİNAYETİ

    Fıtrata aykırı davranıyoruz.

    Şehirler doğru yerlere yapmıyoruz.

    Malzemeden çalan müteahhit, inşaatın fıtratını çiğniyor. Hem Allah’ın hem kulun hakkını yiyor. Böyleleri tam anlamıyla cinayet işliyor.

    Yapının mimarı, mühendisi, kontrolörü vb. cinayetten sorumludur.

    Belediyelerde ruhsat verenler, araştırmadan ev alan aile reisi de sorumludur.

    DEPREM ÖLDÜRMEZ, ÇALINAN MALZEME ÖLDÜRÜR

    Fıtrata yanlış bakmak öldürür.

    Evinizi kurallara uygun yapmadan, Allah’tan yardım istemeyin.

    Kur’an’ın inşa ettiği akıl, depreme iki sınır koyabilir:

    1. Deprem sadece ceza, musibet veya beladır düşüncesi yanlıştır, büyük iddiadır. Günah işlediler de deprem oldu; bu söylenemez

    2. Allah yokmuş gibi konuşma ey insan! O da yanlıştır.

    Türkiye’nin günah skalasını çıkartsak, Elâzığ’a ne zaman sıra gelir. Dünyanın günah şehirlerini çıkartsak, kaçıncı sırada yer alır Elazığ? Böyle saçma bir mantık olur mu?

    Biz depremin ekmeğini yiyoruz.

    Yeryüzündeki kaplıcalar ve ılıcalar deprem ürünüdür. Bütün şifalı sular deprem ürünüdür. Pek çok mineral madde ve madenler deprem sonucunda ortaya çıkarlar.

    RABBİM DEPREMİ İNSANLAR ÖLSÜN DİYE VAR ETMEDİ.

    İnsan deprem olunca kendini sorgulamalı: Ben ne yaptım da, yeryüzü hareketlenince evim yıkılıyor, insanlar ölüyor. Kısaca depremden bana zarar geliyor. İnsanın ciddi manada tefekkür etmesi lazım...

    Dünya misafirhane biz O’nun konuğuyuz. Allah; “Evimi doğru kullanın” dese haksız mı?

    Çünkü biz, bizi misafir eden Allah’ın evini mahvediyoruz.

    Bakın 8’den fazlası olmuyor. 8’e göre tedbir alınırsa sıkıntı da gelmiyor. 8’e gücü yetenin 18’e gücü yetmez mi?

    DEPREMLERİN ARTMASI KIYAMET ALAMETİ Mİ?

    Hayır.

    Kıyametin alameti olmaz. Çünkü kıyamet ansızın gelecektir.

    SON SÖZ

    Her konuda olduğu gibi deprem konusunda da söylenecek çok şey var:

    - Devletin ciddiyetsizliği,
    - Yöneticilerin ehliyetsizliği,
    - Bürokratların sorumsuzluğu,
    - Dünyevileşen insanımızın rantiyeciliği,
    - Müteahhitlerin çok kazanma hırsı...

    Bütün bunların tek ortak adı var: Ahlak zafiyeti.

    3,5 ay önce Prof. Dr. Naci Görür nokta atışı yaparak Sütlüce’de enerji birikiminin arttığını söylemişti.

    Ciddiye alan bir sorumlu ve yetkili var mı? Varsa ne yaptı?

    İTÜ'den profesörler, Marmara'daki fay için sualtı gözlem istasyonu kurulması gerektiğini anlatıyorlar.1,5 Milyon Euro’ya ihtiyaç varmış. Ekipmanın bir kısmını da Fransızlar verecekmiş.

    O parayı ve gerekli cihazları anında bulmayan sorumlular için ne demeli…

    Şehirlerdeki “depremde toplanma alanlarına” bir bakar mısınız? Oralara belediyelerin izniyle AVM’ler yapılıyor.

    BAŞKA DEPREMLER:

    - Ahlak depremi
    - İman depremi
    - Hukuk depremi
    - Demokrasi depremi
    - Bilim depremi
    - Adalet depremi
    - Akıl depremi
    - Vicdan depremi

    Bu depremler için de yardıma koşar mısınız?

    Rabbimiz! Sen bize, “doğayı ve fıtratı oku” diyorsun. Ama biz okuyamadık. Bizi fıtratı okuyan eyle. Biz Seni sınırsızca övüyor ve çok seviyoruz Allah’ım.

    Hayırlar diliyorum
    Ankara, 26 Ocak 2020
    Prof. Dr. Orhan Arslan
  • 736 syf.
    ·9/10
    Fransa, yıl 1313...
    Bilgi edinmek uğruna hiçbir anlamda adımını atmaktan çekinmeyen Eczacı Saint- Loup, sakin bir hayat yaşarken kendini maceranın tam ortasinda bulur.
    Üzerine atılan iftiradan dolayı Eczacı yaşadığı şehirden yani Paris'ten kaçarken, bizler de onunla birlikte seyahat ediyor, sorular soruyor, geçmişi merak ediyor, araştırıyor, peşine takılan cellatlardan kurtulmak için kaçıp duruyoruz.
    Öte yandan, on dört yaşında bulunduğu şehirden kaçmak zorunda kalan bir genç kızın başından geçenleri okuyoruz. Asla huzura kavuşamayacağını, işlediği suçun asla affolmayacağını, ruhunun lanetlenmiş olduğunu ve sonsuza dek cehennemde yanacağını düşünen bu genç kızın yaşadıklarına tanık oluyor, ona hem kızıyor hem de üzülüyoruz.
    Ayrıca kitap Fransa Kralı IV. Philippe'nin emriyle dinsizlik, kâfirlik gibi üzerlerine atılan iftiralar yüzünden ülkedeki binlerce Tapınak Şövelyesi'nin işkence sonucu ölmeleri ve yakılmalarından sık sık söz ediyor. Kitapta ismi geçen Fransa'nin Baş Engizisyoncusu Guillaume Humbert, kralın emriyle Tapınak Şövelyesi'ni tutuklamış, akıl almaz işkenceler etmişti. Bu acımasız kişi, kitabın büyük bir bölümünde karşımıza çıkıyor.
    Yazar, Yahudilere de yer vererek, ticari konulardaki üstünlükleri nedeniyle kilise gibi güç odakları tarafından tehdit olarak algılandıklarından mallarına el konuluyor, haraca bağlanıyor, kitapları yakılıyor, şehirlerden sürülüyor ve toplum olarak aşağılandıklarını anlatıyor.
    Eczacı, çırağı ve bir fahişe ile şehirden kaçarak ve bazı sorulara cevap almak için çıktıkları yolda, başlarına gelen sayısız olaylara tanık oluyor, onlarla birlikte maceradan maceraya atlıyor, kovalanıyor ve peşlerinde bıraktıkları gizemli cinayetlerin nedenlerini öğrenmek için onlarla birlikte araştırıyor, inanılmaz şeyler duyuyor ve şaşırıyorsunuz. Keşişler, tarikatlar, kral ve din adamları arasında oynanan oyunlar ve gizemli bir geçmiş. Entrika, rekabet, cinayet derken sonuna kadar elimden bırakamadığım, okurken kendimi Orta Çağ'da bulduğum sürükleyici bir kitaptı. Kitap her ne kadar kurgu olsa da, bazı bölümlerin gerçekte yaşanmış olduğunu okudukça anlayacaksınız.
  • Eğer içimizdeki bir sürüye ait olmak içgüdüsü, akıl gücünden güçlüyse, bizi yöneten ilke değişir. Bu gibi durumlarda davranışlarımıza sürünün alacağı kararlar yön verir.
    Erich Fromm
    Sayfa 71 - Arıtan Yayınevi
  • Allah'dan başka bir de hahamlarını (yahudiler) ve rahiplerini (hıristiyanlar) kendilerine rab edindiler". Allah'ın emrine, hakkın hükmüne değil, onların hükümlerine, onların iradelerine tabi oldular. Onlara Allah'a tapar gibi taptılar, hatta Allah'ı bırakıp onlara taptılar, Allah'ın emirlerini bırakıp, açıkça Allah'ın emirlerine ters düşen keyfî arzularına itaat eylediler. Allah'ın haram kıldığı şeyleri onların emriyle helâl gördüler. Allah'ın "yapmayın" dediği şeyleri yaptılar, "yapın" dediklerini de yapmadılar. Allah'ın emir ve yasaklarını değil de onların emir ve yasaklarını dinlediler. Onlara, Allah'ın emirlerini uygulayan, O'nun dininin hükümlerini anlayıp anlatan kimseler gözüyle değil de, dinde sanki Allah gibi hükümler vermeye ve kurallar koymaya yetkili imişler gibi baktılar. Doğrudan doğruya kendi yanlarından şeriat vaz'etmeye, dini hükümler koymaya hakları varmış, sanki birer müdebbir rabmış gibi baktılar. Onların iradelerine heva ve heveslerine uydular. Nitekim bu âyetin mânâsı hakkında meşhur Hatim-i Tâî'nin oğlu Adiy demiştir ki: "Resulullah'a geldim, boynumda altından bir haç vardı, ki Adiy o zaman henüz müslüman olmamıştı ve hıristiyandı, Resulullah Berâetün Sûresi'ni okuyordu, bana "ya Adiy şu boynundaki veseni at" buyurdu. Ben de çıkardım attım. "Allah'tan başka hahamlarını ve rahiplerini de rab edindiler." anlamına olan âyetine geldi, ben, ya Resulallah, onlara ibadet etmezlerdi, dedim. Resulullah buyurdu ki: "Allah'ın helal kıldığına haram derler, siz de haram tanımaz mıydınız? Allah'ın haram kıldığına helâl derler, sizde helâl saymaz mıydınız?" Ben de "evet" dedim. "İşte bu onlara ibadettir." buyurdu.

    Rebi' demiştir ki, "Bu rablık İsrailoğulları'nda nasıl idi?" diye Abdul'âli-ye'ye sordum. O da "Genellikle Allah'ın kitabında hahamların sözlerine aykırı olan âyetler bulurlar, bununla beraber kitabın hükmünü bırakırlar da hahamların sözlerini tutarlardı." dedi.

    Bu rivayetler şunu gösterir ki, herhangi birini rab edinmiş olmak için behemahal ona "rab" adını vermiş olmak şart değildir. Allah'ın emrine uygun olup olmadığını hesaba katmayarak, onun emrine uymak ve özellikle de dinin hükümlerine ait olan hususlarda onu kural koymaya yetkili sanıp ne söylerse, ne emrederse doğru farzetmek, ona uyduğu zaman Allah'ın emrine ters düşeceğini düşünmeden hareket etmek, onun emirlerini taparcasına yerine getirmek onu rab edinmek ve ona tapmak demektir. Şu halde burada din âlimlerine, ulul'emr adı verilen devlet başkanlarına itaat etmek, Allah'ın emri olan bir farz değil midir? O halde yahudilerle hıristiyanların kendi âlimleri ve yöneticileri demek olan "ahbar" ve "ruhban"a itaat etmeleri niçin muaheze olunuyor? Şeklinde düşünmeye gerek yoktur. Çünkü burada sözü edilen şey, Allah için itaat ve teslimiyet değil, "min dunillah" olan, yani Allah'ın emrine ters düşen itaattir. Gerçekten de ilmî hakikatleri kabul ve âlimlere itaat etmek ve saygı göstermek Allah'ın emridir. Ve Allah'ın emrine itaat de Allah'a itaattır. Fakat bu doğrudan doğruya değil "Allah'a, Resule ve sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz." (Nisa 4/59) âyetinde de işaret buyurulduğu üzere Allah'a ve Resulü'ne itaatın bir bölümü olarak ve ona bağlanarak yapılacak olan bir itaattır, Allah'a ve emirlerine rağmen bir itaat değildir. Allah için bir itaat demek, Allah'ın emirleri doğrultusunda olan, en azından mahluka itaatte yaratıcıya isyan bulunmayan bir itaat demektir. Böyle bir itaat halıka isyan bulunmamak şartıyla meşru olur. İlmin hükmünün hak, emrin de maruf olması şartına bağlıdır. İlmin hakkı, hak ve hakikatı izlemesinde, gerçekle olan ilişkisinde, hakkın emrine uygun düşmesinde ve daima Allahın rızasını araştırmasında, hakkın ahkâmını tanıyıp kavramasında, hasılı Allah için olmasındadır. Yoksa gerçekle uyum sağlamayan, hak temeli üzerinde yürümeyen Allah'ın hukukuna aykırı olan, Allah'ın koyduğu kanun ve kurallara karşı gelmek isteyen kuruntular ne kadar süslenirse süslensin ilim değildir. Ve âlimlerin değeri, ilim zihniyetine ve haysiyetine bağlılıkları ile ölçülür. Ulu'l-emr olmaları sırf bilgileri ve ilmî haysiyetleri bakımındandır. Yani emredilen marufu tanımaları, uyulacak âyetin hükmünü iyi bilmeleri ve ondan elde edilecek mânâyı iyi kavramaları sebebiyledir: "Bunların hüküm çıkarmaya gücü yetenleri elbette onu anlarlardı." (Nisâ, 4/83), "Allah'ın kulları içinde O'ndan en çok korkanlar âlimlerdir." (Fâtır, 35/28) özelliklerini taşımaları ve "Eğer bilmiyorsanız, ilim ve hikmet ehline danışınız." (Nahl 16/43) buyurulduğu üzere, âlimlerin ehl-i zikir olmaları bakımındandır. Âlim, bilgi sahibi olması bakımından hiçbir şeyin değil, ancak hakkın kuludur. Delillerin ve hakkın âyetlerinin emrindedir. Lâkin delilin şerefi bizzat kendinden değil, medlulü olan hakka delalet etmesi ve hakkın açığa çıkmasına yardımcı olması yüzündendir. Hakkı batıl, batılı hak yapmaya çalışanlar ise ilmî haysiyetten mahrum birer tağutturlar. İlme ve ilmin ortaya koyduğu verilere, Hak Teâlâ tarafından yaratılmış gerçekler olduğu bakımından itaat, Allah'ın emrine itaat ve hakkın farizasını yerine getirmektir. Hakka bağlı olduğu müddetçe ilme ve âlime uymamak ilim ve ulema düşmanlığıdır. Ancak Allah'ın emirlerini gözardı ederek âlimlerde velev cüz'î bir hüküm vazetme yetkisi bulunduğunu, hatta bir zerrenin bile hükmünün yerini değiştirmeye yetkili olduklarını kabul ve teslim eylemek Allah'dan başkasına bir rablık hissesi vermektir, onları "min dunillah" (Allah'ın gerisinde) rab edinmektir. Şeytanlara, Tağutlara, Nemrudlara, Firavunlara, putlara ve evsana tapmak nasıl bir şirk ve küfür ise âlimlere de haddinden fazla kıymet vermek öyledir. Mesela; doğruyu yanlışı, hakkı batılı ayırmaksızın hak ilminin gereği olmayan fikirlerini, sözlerini, hakkın emrine dayanmayan, ondan kaynaklanmayan şahsi görüşlerini, istek ve arzuya dayanan keyfi fetvalarını ve iradelerini üstün tutmak, sanki onlarda Allah'ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram kılma yetkisi varmış gibi, hakkı değiştirebilecek bir hakları varmış gibi, kasıtlı sapıklıklar şöyle dursun, Allah'ın emrine aykırı olduğu açık olan hatalarına bile itaatı caiz görmek, hasılı Allah bu konuda ne buyuruyor, diye düşünmeden, Allah'ın emrine uymak gerektiğini hesaba katmadan, onlara itaat dahi öyle bir şirk ve küfürdür. Allah'ı bırakıp başkalarına tapmak demektir. Maalesef yahudiler ve hıristiyanlar işte böyle yapmışlardır: Ahbar ve Ruhbanlarını Rab edinmişlerdir. Onlara gerçekten Rab dememişlerse bile Rab yerine koymuşlardır. Dinde hüküm koyabilme haklarının olduğuna inanmışlardır. Hele Hıristiyanlık tarihinde ruhban sınıfının kutsal tanınması ve papaların hata etmez sayılması daha fazla resmiyet kazanmış olan çok açık bir durumdur. Bunların din işlerinde yetkili ve dinde her türlü tasarrufa salahiyetli olduklarını, ruhani meclislerin kararlarıyla ve papanın emriyle dinin ahkâmının ve kitabın kesin emirlerinin değiştirilecek derecede te'vil ve tebdil, hatta tahrif olunabileceğini, namaz ve oruç gibi temel ibadetlerin, haram ve helâl ile ilgili bütün kuralların ve meselelerin istenilen şekle konulabileceğini, her türlü günahın affedilebileceğini, hatta cennet ve cehennem anahtarlarının papazların elinde olup, bunların isteyene satılabileceğini ve bütün bunlara hiç kimsenin itiraza hakkı bulunmadığını iddia ve kabul edecek kadar imtiyazlar tanımışlardı ki, bu âyet işte bütün bunları hatırlatmakta, muaheze etmektedir. Adiy ile ilgili olan hadisi şerif de bunun asgari ölçüde bir bakıma tefsiridir. Hıristiyanlıkta ruhban sınıfının böyle bir imtiyaz ve hakimiyetle "min dunillah" (Allah'ın gerisinde) Rab edinilmelerine "klerikalizm" adı verilir. Daha sonra bundan şikayetle Protestanlık zuhur etmiştir. Mâide Sûresi (âyet 64, 65)'ne bakınız. Daha sonra bu Rablık imtiyazı, ruhban sınıfının elinden çıkmış, parlamenterlere geçmiştir. Bundan başka protestanlar da dahil olduğu halde, ilk devir hıristiyanları içindeki muvahhidlerden ilgisiz olarak, genelde hıristiyanlar arasında yaygın hâl almış bir şirk vardır ki, bütün diğer şirk çeşitlerinin temelini teşkil eder. Şöyle ki:

    Meryem oğlu Mesih'i de Rab edindiler. Hıristiyanlar rahiplerini Rab yerine koyduktan ve onların lafıyla "İsa Mesih Allah'ın oğludur." dedikten başka bir de "Meryem oğlu Mesih Rab'dır." diye tutturdular. Ona böyle üçüzlü bir inançla mabud ve ilâh diye taptılar. Rab kabul edip, Rablığı onda topladılar. Oysa onlar, hakikatte bir tek ilâha tapmak ve ancak ona ubudiyet etmekle emrolunmuş idiler ki O'ndan başka ilâh yoktur. Onların hepsi; yahudisi, hıristiyanı, hahamları ve papazları, akıl delilleriyle ve Allah kitaplarının ortaya koyduğu naslarla, ilâhî hükümlerle başkasına değil, sadece ve sadece Allah'a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Mesih aleyhisselamın diliyle Allah'a ibadet ediniz ve O'na aykırılıktan sakınınız. Benim de sizin de Rabbiniz olan Allah'a ibadet ediniz. Kim Allaha şirk koşarsa, Allah ona cenneti haram kılacak ve yeri cehennem olacaktır.(Mâide, 5/72) buyurulmuştu. Bakara Sûresi'ne (âyet 87 ve 253) bakınız. Böyle iken bunlar bu hak emrinin aksine hareket ederek bir olan Allah'dan başka Rablar da edindiler. Allah'a ve emirlerine karşı geldiler. Kendi nezahet-i sübhaniyyesiyle tenzih O'na, o şirk koşanların şirkinden. Yani, onlar müşriklere benzemekle kalmıyorlar, bilfiil müşriklik de ediyorlar ve Allah'a şirk koşuyorlar. Allah Teâlâ'nın uluhiyetinin şanı ise gerek gizli, gerek açık her türlü şirk şaibesinden uzaktır. O, kendi ezeli nezaheti ile münezzehtir. O'nun zat-ı sübhanisi hiç kimsenin tenzihine muhtaç olmadan, O kendisini, onların açık ve gizli şirk koşmalarından tenzih eyler. Şu halde Allah Teâlâ, onlardan da "berî"dir, onların şirklerinden de.

    Tevbe suresi 31. Ayet tefsiri/ Elmalı Hamdi Yazır
  • - Allah, kendi sanatını ve gücünü kimi zaman dünyamızın hareketlerinde, kimi zaman yağmurda, kimi zaman bir kuşun ötüşünde, kimi zaman bir menekşenin renklerinde gösterir... Kimi zaman ise bir müzik parçası, bir heykel, bir resim de Allah’ın sanatının, ilminin, gücünün göstergeleridir. Her şeyi yaratan Allah, hem evrendeki her şeyin hammaddesinin yaratıcısı, hem de bu hammaddelerin arka arkaya gelip herhangi bir şey oluşturmalarında rol alan fizik, kimya, biyoloji kanunlarının yaratıcısıdır. İnsanlar Allah’ın yarattığı demir gibi hammaddeleri alır, Allah’ın yarattığı fizik ve kimya kanunları çerçevesinde demire şekil verir, fizik kanunları çerçevesinde oluşturulan makinelerle, matematiksel hesaplarla birleşimler yapılır ve arabalar, uçaklar ortaya çıkar. Bunları yapan insan, Allah’ın yarattığı gözleri, beyni ve elleriyle, Allah’ın yarattığı hammaddelerle, Allah’ın yarattığı kanunlar çerçevesinde birleşimler yaptığı için 204 UYDURULAN DİN VE KURAN’DAKİ DİN insanın arabayı, uçağı ve her şeyi icadı, aslında insanın, Allah’ın evrenin içine sakladığı potansiyelleri keşfidir. Aynı şekilde bir müzik parçası, çalındığı enstrümanların hammaddesinin ve kendisini meydana getiren notalar ile kelimelerin, potansiyel olarak meydana çıkabilecek olmasıyla, zaten kâinatta mevcuttur. Müzisyen, Allah’ın yarattığı kâinatta potansiyel olarak mevcut olanı keşfeder ve şarkılar ile besteler yapar, bunları çalar ve söyler. Kâinatın her noktasında Allah’ın varlığının delillerini bulmayı bilen akıl, baktığı kadar görmeyi de bilen göz; müzikte olsun, herhangi bir sanat eserinde olsun Allah’ın varlığının delillerini, Allah’ın yaratışının güzelliklerini görür. Kuran-ı Kerim’in hiçbir yerinde müziğin, heykelin ve resmin yasaklandığına veya kötü bir uğraş olduğuna dair tek bir izah yoktur. Oysa mezheplerin İslam’ı, Allah’ın yaratışındaki güzellikleri, hayatın neşesi, tadı, Allah’ın insanlara rahmeti olan sanatın birçok kolunu yasaklayıp, kendi kısır dünyalarını başkalarına da uygulamak istemişlerdir. Daha evvel gördüğümüz gibi Kuran’da yasaklanmayan her şey serbesttir. Yasak istisnadır, bir yasağın geçerliliği için Allah’ın bir emri, yani Kuran ayeti olması gerekir. Müzik, heykel, resim ve şiirin yasaklığına dair hiçbir ayetin olmaması, bunların serbestliği için yeterli delildir, ayrıca bunların serbest, helal olduğuna dair herhangi bir izaha gerek yoktur, aynı patlıcan yemek için özel bir ayete gerek olmadığı gibi. Kuran’da patlıcanın haram olduğuna dair hiçbir izah olmaması yeterlidir, ayrıca patlıcan yemenin helal olduğuna ilişkin “patlıcan yiyebilirsiniz” diye bir açıklamaya ihtiyaç yoktur.
    Heykele putperestliğe yol açtığı için karşı çıkıldığı söylenir. Ona bakılırsa Hindular ineğe tapmaktadırlar, bu durumda bü- tün inekleri öldürmemiz mi gerekmektedir? Mecusiler ateşe tapıyordu, Peygamber tüm ateşlerin söndürülüp bir daha ateş yakılmamasını emretti mi? Güneşe tapanlar olduğu için hiç güneş görmeyen kapalı bir yerde ya- şama fikrine ne dersiniz? Kuran’ın hiçbir ayetinde yasaklanmazken, Hz. Süleyman’ın saltanatının bir ihtişamı olarak gösterilen heykele, bu ayetin beyanına rağmen “haram” denerek nasıl karşı çıkılabilir?
    Ona dilediği şekilde kaleler, heykeller, havuzlar gibi çanaklardan, yerinden kalkmayan kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın. Kullarımdan şükredenler azdır.
    Sebe Suresi 13
    Mezheplerin İslam’ında sanata düşmanlığın en yoğun olduğu konulardan biri resimdir. Canlı figür çizmek, aynı heykel gibi, Kuran’da bu konuda hiçbir yasak olmamasına rağmen yasaklanmıştır. Tabi bu arada aynı hadisle evde köpek beslemenin yasak olduğu şeklinde bir uydurmayı da İslam’a sokmuşlardır. Mezheplerin bu saçma izahlarıyla alay edenler, şöyle bir soru sorup mezhepçileri dalgaya almaktadırlar: “Azrail de bir melektir, eğer evde köpek besler veya eve resim asarsam, Azrail de evime giremeyeceğine göre, evdeyken ölmemem garanti olur mu?” İslam’ı yanlış tanıtıp insanların dinden uzaklaşmasına sebep olanlar, kendilerine inananları müzik, heykel ve resim gibi Allah’ın kulları için yarattığı güzelliklerden mahrum etmektedirler. Oysa Allah, Kuran’da şöyle buyurmaktadır:
    De ki: “Allah’ın kulları için çıkardığı süsü ve güzel rızıkları kim haram etti?” De ki: “Bunlar dünya hayatında iman edenler içindir, kıyamet günü ise yalnızca onlarındır.” Bilen bir topluluk için Biz ayetleri böyle detaylandırırız.
    Araf Suresi 32
    Kuran’a göre iman edenler, Allah’ın yasaklamadığı güzelliklerden faydalanır ve Allah’a şükrederler. Mezhepçi yapıları benimseyenler ise sürekli yasaklamada, zorlaştırmada, çirkinleştirmede ve eziyette medet arar. Bu zihniyetin sahipleri, Allah’ın yasaklamadıklarını yasaklayarak insanları Allah’a daha fazla yaklaştırdıklarını, daha takva (daha makbul bir kul) yaptıklarını zannederler. Oysa Allah dinden eksiltmeyi de, dine ilaveyi de kınar. Her iki hareket de Allah’tan olanı insani olanla karıştırmak demektir.
    Ey iman edenler, Allah’ın sizin için helal kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Allah haddi aşanları sevmez.
    Maide Suresi 87
    Kıyamette en acı azabı görecek insan satranç oynayan kimsedir. Hafız Zehebi, Büyük Günahlar Hafız Zehebi, İbn - i Abbas’ın, nasıl bir yetimin satranç aletini yaktığını, satranç haram olmasa bu aleti yakmasının mümkün olmayacağını anlatarak, satranç konusunda “dini” bilgiler aktarır. Artık dinimizin içine sokulmuş bunlara benzer saçmalıklardan dinimiz kurtulmalı ve insanları karanlıklara boğan bu izahların çöl bedevilerinin işi olduğunu, Kuran’ın anlattığı İslam’da bunların olmadığını herkes öğrenmelidir.
    De ki: “Size ne oluyor ki Allah’ın size rızık olarak indirdiği şeylerden bir kısmını haram, bir kısmını helal yapıyorsunuz?” De ki: “Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?”
    Yunus Suresi 59