• Kızların derdi de bu zaten; bir çocuktan "hoşlanmışlarsa", ne kadar namussuz bir herif olursa olsun, onda aşağılık duygusu olduğunu söylerler, ama çocuktan 'hoşlanmamışlarsa" eğer, ne kadar iyi bir herif olursa olsun ya da aşağılık duygusu ne kadar fazla olursa olsun, kendini beğenmişin teki, deyiverirler. Akıllı kızlar bile bunu yapar.
  • Kızların derdi de bu zaten; bir çocuktan hoşlanmışlarsa, ne kadar namussuz bir herif olursa olsun, onda aşağılık duygusu olduğunu söylerler, ama çocuktan hoşlanmamışlarsa eğer, ne kadar iyi bir herif olursa olsun ya da aşağılık duygusu ne kadar fazla olursa olsun, kendini beğenmişin teki deyiverirler. Akıllı kızlar bile bunu yapıyor.
  • ''Mehtapta gezmekten hep hoşlanırız. Bu sırada yanımızda biri bulunmasını da müthiş surette isteriz, fakat iki aptal herif, romanlarında mehtaplı aşk sahnelerinden bahsettikleri için bu muazzam zevki, bu şiddetli ihtiyacı gülünç buluruz. Görülüyor ki ahmaklık sade ahmaklara değil, akıllı olduklarını sananlara da hükmediyor.''
  • “Gidiyorum gayrı gül benzim soluk
    Od düştü sineme yanıktır yanık
    Ölüm Allah emri de zalim ayrılık
    Hangine yanayımda derdim çok benim”

    -Kırtıl Semahı


    tak tak….. tak tak……. tak tak……
    Tren raylarının birleşim yerlerinin soğuktan arası açılmış, normalden daha fazla ses çıkarıyor. Üzerinde TCDD olan, buz parçaları yapışmış camdan dışarıyı izliyorum, elim çenemle yüzüme kenetli. Kompartımandaki ufacık sehpadaki küllükte sigaramın dumanı dalga dalga yükseliyor.

    “Hemşerim, ayva yin mi?... Hele sana diyom ayva yin mi?”

    İrkiliyorum. Karşımda oturan adam hasır örme sepetindeki ayvalardan birini çıkarmış, dilimlemiş bir tanesini de bıçağına saplamış, bana uzatıyor. Sağol, diyebildim. Daha doğrusu demeye çalıştım. O kadar yoldur çenem açılmamış ki konuşmak için, önce biraz zorlandım. Katranlı sesimle teşekkür ettim ama adam ısrarla bıçağı bana doğru uzatmaya devam etti, aldım. Küllüğün yanına koydum. Ellerime baktım daha sonra, katil ellerime. Sapsarı olmuşlar ayva gibi. Sonra beyaza çaldılar. Buz yanığı acısı var hala ellerimde. Eldivenler kar etmiyor, ısıtamıyorum. Bu ellerle bir can aldım, ömür billah iflah olmaz, sanmam. Sigarayı basa basa söndürdüm küllüğe. Hırsımı alamadım daha sert bastırdım, daha sert daha sert. Adam benden ürkmüş olsa gerek, biraz öteye doğru kaydı, yeniden kurdu bağdaşını. Sokurdanarak bir “tövbe estağfurullah” çekti fısır fısır. Uyumak istiyordum, yaşıma başıma bakmadan ağlamak istiyordum.

    Yol boyu telgraf direkleri, üzerine kuşlar da konmuş, soğuktan birbirlerine sokulmuş.

    Telgrafın tellerine kuşlar mı konar,
    İnsan sevdiğine canım böyle mi yapar?

    Dans ediyor bulutların gölgesi uçsuz bucaksız bozkırda. Bulutlar daha bir telaşeli, sanki yetişecek bir yerleri var. Birbirini kovalıyorlar. Elimi uzatsam yakalayacağım bir köşesinden, uzanıyorum ama araya TCDD’nin kalın çift camı giriyor. Cama takılıyor ellerim, tırnaklarım tıkırdıyor buza kesik camda. Tıkır, tıkır, tıkır… Fiko’nun kızının telefonda kesik kesik gelen sesi düşüyor aklıma yine:

    Ulvi amca, babam kaza geçirdi. Şu an hastanede…

    Fiko’yu düşünüyorum, kızının telefondaki titrek ve ağlamaklı sesini. Sonra aklım alakasız bir biçimde Zehra’ya gidiyor. Lan bu kız yüzünden kafayı yedi çocuk, unutamadı gitti yıllardır. Ne çocuğu be! Adam yetmişe yaklaştı yahu! Ne anlarsın sen aşktan be Ulvi? Ne de kolay söyleyiverirsin “unutamadı” diye. Gecen gündüzün hovardalıkla geçip gitti işte, ne anlarsın sen?
    Ulvi amca, babam hastanede. Sana da haber vermek istedim. Kendisi felç olmuş. İyileşemeyecek diyor doktorlar.

    Nasıl yani? Bir daha onla açılamayacak mıyız kayıkla Van denizine? Yanımıza rakı alıp oltaya ne gelirse çekip kızartıp yiyemeyecek miyiz? Saçma sapan konuşma kızım! Ne demek iyileşemeyecek?
    -Hemen geliyorum, dedim. İlk trene atladım. Aklımdan geçirdiğim sözler aklımda kaldı sadece.

    Gözlerim kan çanağı, ıssız ovalara dalmış. Beyazına damlıyor kızıl göz yaşlarım. Hafiften içim geçiyor kafam arkaya düşüyor, bilincim pamuk ipliğinde salınıyor; bir o yana bir bu yana.

    Fikoların ev ile bizimkisi karşılıklıydı. Babası köyün muhtarıydı. Fiko babasının cebinden iki dal sigara aşırır, ben de evden çay getirirdim. Muhtar cıgarası güzel olurdu. Gidip deniz dediğimiz gölün kıyısında içerdik.

    Sonra yatılı okula gittik beraber. İki bina vardı yurt olarak. Ben bir binadaydım Fiko diğerinde. Bu Fiko piçi nereden öğrendiyse bir şey öğrenmiş. Bir gün bana bir ufak el feneri verdi, ışığı cılız. Bak şimdi, dedi kendi fenerini gözüme doğrultup. Uzun kısa farklı ışıklar yaktı.
    -Bu ne lan gözümü kör ettin be, diye çıkıştım.
    -Ulvi yazdım görmedin mi, dedi. Artık böyle haberleşiriz. Hem kimse görmez anlamaz. Ulvi demek; kısa kısa uzun - kısa uzun kısa kısa - kısa kısa kısa uzun - kısa kısa. Al sana Ulvi işte, diye gülmeye başladı.
    -Ne bu oğlum delirdin mi?
    -Telgrafçılar böyle haberleşirmiş. Sana da öğreteyim, dedi. Alfabelerin olduğu bir kağıt verdi ertesi gün. Aferim lan telgrafçı piç, dedim vurdum kafasına hafiften. O zamanlar hep bu şekilde haberleşirdik geceleri.

    Fiko benden daha çelimsiz, sünepe, zeki bir çocuktu. Okulda dersleri hep iyi giderdi. Daha sonra kasabada memur oldu. Kaderin cilvesi işte, o kadar okudu etti ama memurluk yalakalığı yapamadığı için yıllarca aynı hükümet binasında aynı masada aynı daktilo ve kalemlerle insanların nüfus kayıtlarını yazdı çizdi. Sana mı kaldı ulan boklu kasabanın nüfusunu tutmak he? Ah ulan Fiko! Şu orospu Zehra’yı bırakıp benle gelseydin ne güzel olurdu. Sonra gitti anasının istediği bir köylü kızıyla evlendi. Çoluk çocuk derken iyiden iyiye kasabaya çivilendi. Çocuklar büyüdü, bir kızı yanında kaldı bir de karısı. Kızı da everdi önceki sene. Baş başa kaldılar iyi mi, bir yaşlı karı bir de kendi.

    İş sahibi olduktan sonra, yazları geldikçe onunla kaçar giderdik Van denizine. Bir ferahlık gelirdi yüzüne. Bir ufak kayık ayarlar Ankara’dan getirdiğim viskiyi açardım. İçemiyom oğlum ben onu, sirke gibi çamaşır suyu gibi bok gibi bişey lan o, derdi her defasında ama bir iki yudumlar sonra devirirdi şişeyi. Ben yerimde düz duramazdım o ise çantasından bir ufak rakı çıkarır “noldu lan kaz ciğerli” deyip açardı şişenin ağzını, koklar dururdu. Evden kaçıp geldiğine o kadar çok sevinirdi ki zavallı, yıllar evvel evden kaçıp kaçıp göle gittiğimiz zamanlardaki gibi parlardı gözlerinin içi.
    Ulan Fiko! Bana bunu da mı yaptıracaktın?


    13 gün evvel

    Van garının tabelası kara boyalı. Harfleri belli belirsiz. Uzun ve sıcak buharlar ile durdu tren. Fısır fısır fısırdadı kocaman siyah lokomotif. Elimde bavulumla indim, etrafa bir baktım. Yıllardır gelmemişim gibi. Bir yabancıyım bu yerde, bana bakanlar beni tanımaz bile, hem nereden tanısınlardı ki? Herkes Fiko mu lan beni garda karşılayacak?

    Simit satmak isteyen bir çocuk bitiverdi yanımda. Bir şeyler geveliyordu kaşkolla sardığı ağzından. Buharlar çıkıyordu kaşkolunun eskimiş gediklerinden. Bir tane aldım, kokladım. Fiko ile yazları kasabaya gelip simit sattığımız geldi aklıma. Ben bazen ayakkabı boyardım. Akşam da usul usul dönerdik. Simitçi çocuğun gözleri aynı Fiko. Az ötede piyango bileti satan adam, aynı Fiko. Nereye baksam o; telgrafçı piç Fiko.

    Ayaklarımı sürüyerek hastaneye vardım. Kızı sarıldı boynuma. Doğduğu zamanı bilirim bu kızın. Fiko, o dediğim köylü kızı ile evlendiğinin ertesi senesi doğmuştu. Çok mutluydu ama keşke diyordu, keşke Zehra’dan olayıdı. Buruk bir mutluluk içindeydi ufak kasabanın nüfus memuru Fiko. Kendi elleriyle çıkardı hüviyetini. Adını da Zehra koymasın mı! Ah şaşkın herif! Kimseler bilmez senin Zehra’ya olan yangınını, ben bilirim, bilirim ve susarım.

    -Hoşgeldin Ulvi amca, dedi hüngür hüngür ağlamaya başladı. Çantam yere düştü, kollarımın arasına aldım başını, bir süre ağlaştık. Koluma girip yukarı çıkardı beni. Koca kız olmuşsun be Zehra, dedim. Koca kadın olmuş.

    Merdivenleri güç bela çıktım. Ona yaklaştıkça yol uzamaya, daha bir sürüncemeli olmaya başladı. Ayaklarım gitmekte diretiyordu, zorla sürüdüm, odasına vardık. Karısı da uzaktan utangaç bir edayla selam verdi, başımla karşılık verdim, yaşmağını kapadı.
    Odanın kapı koluna uzandım. Kol tonlarca ağırlık çekiyordu, açamadım. Zehra açtı, geçip oturdum yanına. Gözüyle beni takip etti Fiko. Yeşil eskimiş gözlerinden damlalar süzülüyor, geçtikleri yeri ıslıyordu yaşlar. Beni görünce konuşma ihtiyacı duyar gibi baktı bana ama dudaklarına hükmedemiyor ki! Dudağı, ayakları, elleri tekmil uzuvları başkasının emrinde ve o hükmeden varlık Fiko’yu duymuyor bile.

    Yaklaştım, yıllarca köhne kasabanın nüfusunu sayan o yaşlı başında kalan son üç beş beyaz-sarı saç telini okşadım. Ne yavrum delikanlıydın sen Fiko.

    “Naber lan Fiko” demeye yeltendim ortamın havası dağılsın diye ama Fiko’nun hali düğümlemiş genzimi, çıkmadı. Kolumu ağzıma dayayıp öksürdüm, açıldı genzim.

    -Nasılsın Fiko, dedim, iyi olduğunu duymak istercesine candan. Gözlerini kırpıştırdı. Ben de iyiyim, dedim. Kafası titriyordu, öfkeden mi, çaresizlikten mi, mutluluktan mı bilemedim. Ağlamamak için çok direndim. Yastığına koydum kafamı, ağladım, dayanamadım. Fiko’ya ne diyeceğimi bilmiyordum. İnan senden daha çaresizim şu an. Şimdi gideyim gene gelirim diye ayrıldım.

    Dışarda Zehra tekrar koluma girdi.

    -Babam artık ne konuşabilecek ne de kalkabilecekmiş Ulvi amca. Kötürüm olmuş. Napacaz bilmiyom. Eve götürün dediler. Yarın götüreceğiz, dedi. Gergin ve üzgün; çaresizlik ne menem bir duyguymuş.

    -Napacazı mı var kızım? Kader ne edelim? Kimse istemezdi böyle olsun. Yarın eve uğrarım, dedim. Ağır ağır çıktım hastaneden. Her zaman takıldığımız birahaneye uğradım. Yasak olmasına rağmen yolda gördüğüm tütüncüden bir hapaz tütün almıştım. Bu yörenin tütününü hep sevmişimdir. Aynı yerimize oturdum, biraz içtikten sonra ince bir tütün sardım. İzledim durdum meyhaneyi ve içindeki insanları yanık dumanı çekerken içime. Duman süzüldü havada, bir Fiko yarattı karşıma koydu. Onla laflıyorum, laflıyorum. Fiko yine eskisi gibi. Zehra’yı anlatıyor gene. Ulan ne Zehraymış be!
    ***
    Kardeşim Ulvi geldi bu sabah. Keşke dilim çözüleydi de bir iki kelam edebileydim. İyi olsam gene kaçar giderdik Van denizine. Şu gudubet karıdan ve dırdırından biraz olsun kurtulurdum. Şimdi bir ayağa kalkabilsem!
    Ne iyi etti de geldi. Bu halde bulmasını ister miydim beni? Bu hale düşecek adam mıydım ben! Neredeyse torunum yaşındaki kızlar boklu bezimi değiştiriyor. Hocaların avret yeri dediği şeyleri herkes görüyor artık. Ne ayıp kaldı ne ar. Daha fazla dayanamıyorum buna. Elim ayağım tutmuyor, dilim kilitli ama gözüm görüyor. Keşke o da görmez olaydı. Kazadan kurtulmayaydım keşke. Allahım neden böyle bir şey yaptın ki bana? Yaşıyor muyum yoksa ölü müyüm. Benim buna aklım ermiyor, sen işini bilirsin sana karışmak gibi olmasın ama neden bunu bana reva gördün? Kendi işimi görebilseydim hiç yoktan? Beni neden muhtaç bıraktın?
    Ulvi çok duramadı, üzülmüştür o da tabii. Ben onun yerinde olsam ne yapardım ki? Ne ben onun yerinde olabilirim ne de eskisi gibi olabilirim artık.
    ***

    Sabah olunca Fiko’nun evine vardım. Dünkü gibi, yatıyor öylece. Gidip sarıldım yine, oturdum yanına. Boyna anlattım durdum. Eskileri anlattım. Gözlerinin içi gülüyordu. Ankara’yı anlattım. Şu karıyı almasaydın benle gelirdin. Orada gene memur olurdun ya da ne istersen işte. Bu sözlerden keyif aldığı belliydi. Hep takılırdım ona, şu karıyı almayacaktın oğlum salak mısın, derdim. Kadına yüklendiğime bakmayın, pek efendi bir kadın. Yıllardır Fiko’nun kahrını çeker. Başkası olsa dayanamaz bu adama he. Biraz aksi ama o kadar olacak yoksa çekilir insan mı Fiko. Bana bakmayın ben onla evvelden beri anlaşırım.

    Fiko’yu orada kaldığım bir hafta boyunca ziyaret ettim, konuştum onla. Her defa göz kırpıyor duruyordu. Kapıyordu gözlerini sonra tekrar açıp kırpıştırıyordu. Akan yaşlarını mendilimle siliyordum, konuşmaya devam ediyordum.
    O gün, yani aralığın otuzu akşamı, ezanın peşi sıra uğradım Fiko’ya. Yine her zamanki gibi oturdum konuştum. Bizimkisi yine gözlerini kırpıştırıyor. Ne zoru var acaba. Su doldurmak için sehpaya uzandım. İşte o zaman gözüme takıldı, yıllar evvel bana yurtta verdiği ufak el feneri. Sehpanın üzerinde öylece duruyordu. Aklıma dank etti Fiko’ya döndüm. İzledim bir süre. Gözlerini kırpıyor: kısa kısa uzun, “u”, kısa uzun kısa kısa, “l”, kısa kısa kısa uzun, “v”, kısa kısa “i”....”ULVİ”... seni gidi telgrafçı piç seniii! Ulan sen ondan mı kaş göz ediyodun bana! Sarıldım boynuna daha bir sıkı sıkıya. Artık çözmüştük. Bu şekilde sohbet ediyorduk. Bundan sonra her gelişimde ufak not defterime onun göz kırpmalarını yazıyordum. Eski günlerdeki gibi laflıyorduk Fiko’yla. Ulan akıllı piç, Allah canını almasın emi!
    Bir gün yine konuşurken gitmek için ayağa kalktım. Son birkaç kez göz kırptı, kapadı açtı. Defterime not ettim çevirmek için:
    “--- .-.. -.. ..- .-. -... . -. ..”
    Çevirmeye başladım:
    uzun uzun uzun : O
    kısa uzun kısa kısa : L
    uzun kısa kısa: D
    kısa kısa uzun : U
    kısa uzun kısa : R
    uzun kısa kısa kısa: B
    kısa : E
    uzun kısa : N
    kısa kısa: İ

    OLDURBENİ… oldur mu? ne olduru? Hayır oldur değil bu, bu…. “öldür beni”. Sonra devam etti gözleriyle konuşmaya. Benim yerime koy kendini dedi, koyamadım. Ellerim ayaklarım titredi çaresizlikten. Artık dayanamıyorum, herkese yük oluyorum, dedi. Gözlerini temelli kapadı. Dehşet içinde odadan ayrıldım, sağa sola yalpalıyordum. Dışarı attım kendimi. Zehra peşimden seslendi durmadım. Kara bata çıka ilerledim kaldığım öğretmenevine doğru.

    Yollar buz, jilet, pasparlak. Yaşımdan beklenmeyecek bir hızla yürürken kayıp düştüm bir karanlık yerde. Başımda koskoca evren. Karlara gömülmüşüm, kollarım iki yana açık. Yıldızları izledim bir süre. Ne kalkmak istiyordum ne de kalkmaya dermanım vardı. Fiko, onu düşünüyordum sadece. Kızıyordum ona. Sonra onun gibi oldum, yerine geçtim karlara gömülüyken. Gözlerimi kapadım…

    Kımıldayamıyorum, yemek yiyemiyorum. Gencecik kızlar geliyor altımı temizlemeye. Ne banyo edebiliyorum ne kendi başıma işeyebiliyorum. Ne gelirse salıyorum ister istemez beze. Kokuyorum, çürüyorum. Burunlarını geri çekerek alıyorlar altımdan bezi, ayaklarımı kaldırıyorlar. Bütün dal taşak açıkta duruyor. Utanıyorum. Gözlerine yüzlerine bakamıyorum hasta bakıcıların. Bir de onların kızım veya oğlum olduğunu düşünün. Konuşamıyorum bile. Neden yaşatıyorsunuz beni be deli zındıklar! Kime ne faydam var! Bırakın daha beni! Ağlıyorum, hüngür hüngür bile değil. Ağzım kımıldamıyor, konuşamıyorum, hıçkıramıyorum, haykıramıyorum. Başkasının vücudunda hapsolmuş gibiyim. Ağzımdan ilaçlarımı veriyorlar, yutamıyorum bile, dilimde eriyip gidiyor, acı bir tat bırakıyor nalet haplar. Pencereden esen tatlı bahar rüzgarını bile duyamıyorum, sadece ötüşen kuşlar var. Artık dayanamıyorum. Kimseye yük olmak istemiyorum, kimsenin hayatından çalmak da istemiyorum. Gözümü açıyorum, kardeşim dostum Ulvi gelmiş ta Ankaralardan. Saçımı okşuyor konuşuyor benimle. Onunla yıllar evvel yurtta yaptığımız gibi işaretlerle anlaşmaya çalışıyorum. En sonunda beni anlıyor zırtapoz! Gözümü uzun kısa kırpıyorum : “--- .-.. -.. ..- .-. -... . -. ..”, “OLDURBENİ”, diyorum, öldür beni Ulvi!

    -Amca kalk, yardım edeyim dur, diye gençten bir delikanlı yetişiyor imdadıma. Çekip çıkarıyor beni bu nalet hayalden, kolumdan tutup kaldırıyor gömüldüğüm kardan. Ne zor Allahım!

    Sırt tarafım ıslanmış. Sağol oğlum, deyip koluna giriyorum. Öğretmenevine kadar götürüyor beni çakır gözlü çocuk. Bu da Fiko’ya benziyor. Hava aynı Fiko, fırıncıların kapanan kepenkleri, ezan okuyan hocanın sesi, yuvalarına dönen gündüzcü kuşlar, içine battığım kar, şehir, baştan sona… her şey Fiko!

    Islak üstümü odadaki kaloriferin üzerine serip kurumasını izliyorum. Buharlar usul usul yükseliyor. İç donu ve içlik ile sandalyede iki büklüm, camdan dışarıyı izliyorum bir yandan. Yasaklı olan tütünümden bir tane daha sarıp tüttürüyorum. Ben olsam ben de ister miydim? Bilemiyorum. Biliyorum bilmesine ama işte, dillendiremiyorum. Nasıl diyebilirdim ki?

    Gece ilerliyor, sokak ışıkları karanlığı yarıyor, evlerin bacalarından yükselen dumanlar yavaş yavaş zayıflıyor, sobaları geçiyor odun kullananların. Kömür yakanlarınki biraz daha uzun sürüyor. Buradan tek tek hangi ev odun hangi ev kömür yakıyor seçiyorum, belki de seçtiğimi sanıyorum. Aslına bakarsanız Fiko’nun dediklerini düşünüyorum. Derken sabahçı hoca çıkıp yanık yanık ezanını okuyor. Camı araladığımda akşamki yanan yakacakların dumanı odama doluyor, genzim yanık. Elimdeki sönmüş sigara izmariti ne kadar zamandır elimde bilmiyorum. İki parmağımın kenarına kadar gelmiş de sönmüş. Ondan olsa gerek, yanık acısı var biraz.

    Hava aydınlandı, Fiko ile gittiğimiz çorbacıya geldim. Oturup yoldan geçenleri izledim. Ne içersin amca, diyor çocuk. Sesindeki bezginlikten, bu soruyu birkaç kez yanıma gelip sorduğunu, sonra gerisin geri dönüp gittiğini düşündüm. Paça, dedim, bol sirkeli olsun, bol sarımsaklı. Karşıdaki nalbur dükkanının önünde, arabaya malzeme taşıyan çocukları izledim bir süre.
    Her şey o kadar anlamsız, o kadar sıradan ve sıradışıydı ki kendimi alamadım bu manzaradan. Buğusu üzerindeki paça gelince gözlerimi kırptım. Uzun uzun uzun, kısa uzun kısa kısa…. Allah belanı versin Fiko! Nasıl yaparım bunu ben? Nasıl yapacağım? Ulan sen ben olsan yapar mıydın? Nasıl elin giderdi be! Ama yapmanı isterdim. Bunu biri yapacaksa o kişi sen olsun isterdim. Nasıl taşıyacağım bu yükü peki, onu düşündün mü pezevenk! Telgrafçı piç seni! Ulan… keşke öleydin be! Ne diye hamur gibi çıktın o arabadan? Ne zorun vardı ulan deyyus! Ölsene! Ne diye… ne diye bana bu yükü yıktın! Kime ne derim sonra ben, nasıl saklarım bunu içimde?

    -Amca çorban soğumuş, yenisini vereyim mi?

    Çorbanın üstü yağ bağlamış, donmaya yüz tutmuş. Başlatma amcasına da! İçmiyom Allah belasını kaldırsın çorbanın da senin de Fiko!

    Çıkıp yürümeye başladım, elimde çantam. Fiko’nun evine geldim. Yatıyor. Ulan kalksana piç! Ne diye yatarsın orda, beni ne sandın lan sen! Fiko, can dostum Fiko. Adını bile unuttum be sana Fiko diye diye. Fikret miydi yoksa Fikri miydi? Üçünüzün de Allah belasını versin!

    Göz kırpmaya başladı yine Fiko. Yine aynı şeyi yineledi, başımla onayladım. Kısa, kısa kısa kısa uzun, kısa, uzun… “Evet” diye konuştum gözlerimle, yaşlar boşanırken. Oturdum yanına, seyrek saçlarını okşadım yine. Okşadım, kış günü yıkayamamışlar haliyle, kir kokuyordu mis kokulu Fiko. Yüzümü gömdüm yüzüne, salya sümük oldum, yüzüne gözüne bulaştırdım. Başı titriyordu, gözlerine bakmaya korkuyordum. Daha kötü ne isteyebilir ki bir kardeş bir kardeşten? Bu ikilemden çıkış yollarının hepsi boka bakmış, ne gelir elimden!

    Karısı mutfakta bulaşık yıkıyordu. Zehra da pazara çıkmış. Yüzünü okşadım Fiko’nun, saçlarını düzelttim. Ellerindeki yaşlılık çillerini saydım, sayamadığım zaman bıraktım. Halıya kaydı gözlerim daha sonra. En ince ilmeklerine takıldım kaldım motiflerin Perdeye, tüle komodine… Ayak sürüyordum, ağırdan alıyordum ölümü. Can almak ne kadar zor, ne garip bir şey! Bunu bana sen mi yaşatacaktın be telgrafçı piç! Ne vardı öleydin, ağlardık üzülürdük sonra alışırdık yokluğuna. Yaşlıydı zaten derdik, ecel derdik, takdiri ilahi derdik, kader derdik bir kulp uydururuk işte! Bunların hepsini ne de kolay söylerdik değil mi?... Yalan söyledim sana. Ben diyemezdim, kabul edemezdim ölümünü, kabul etmek istemezdim. Peki ya şimdi?

    Yanıbaşındaki yastığına uzandı elim, gözlerine bakamadım. Yüzüne götürdüm yastığı. Bastırdım, dayanamadım geri çektim. İşaret çakmaya başladı yine. Beni çok seviyormuş Fiko; üzülme, dedi. Üzülmeyim öyle mi?

    Tekrar bastırdım, bu sefer çekmedim. Kımıldayamıyordu ki garibim, nasıl canını verecek? Ulan Azrail, işini bana ne diye yaptırırsın! Ellerim titreye titreye çektim yastığı. Odası ayaza çekmeye başladı, üşüyordum. Yastığı yerine koydum, yüzü sıcacıktı Fiko’nun. Tavanı izliyordu donuk donuk. Rengi gittikçe beyaza çekti, ufaldı ufaldı tortop oldu, bana öyle göründü. Eskiden Van denizine gittiğimiz zamanlardaki gibiydi. O zamanki kadar mutluydu. Kapıdan seslenecek sandım, gayriihtiyari döndüm ardıma. Köşe bucak onu aradım, bulamadım. Buza kesecek olan alnından öptüm. Hakkımı dedim, hakkımı sana nasıl helal edeyim ulan telgrafçı piç! Helal olsun lan, sütte kir olsa sende olmazdı. Varsa hakkım ana sütü gibi helal sana. Masasından el fenerini aldım, iç cebime koydum. Odasından çıktım, kapısını çektim.

    Karısı beni uğurladı, kapıda Zehra’ya denk geldim. Gidiyorum bugün dedim. Fiko’yu görmeye geldimdi, dedim. Ne kadar yalan uydurabildiysem peşi peşine sıraladım. Sarıldık vedalaştık, yanımdan geçip eve girdi Zehra. Çok geçmeden bir feryat yükseldi. Durmadım hızlı hızlı ilerledim karda, bata çıka. Doğru istasyona geldim. İçimde bir şeyler eksilmişti ama neydi? Neremden kopup da gitmişlerdi? Dışarıda oturup bir süre gelen, giden kömür dolu trenlere, yolculara baktım. Ne kadar süre kaldım bilmem, üşümüşüm. İçeri bilet gişesine girdim. Kömür sobası alev alev yanıyor ama ben hala üşüyorum. Ölüm soğuğu ellerim, sanki bana ait değiller. Biletimi aldım, tren geldi bindim. Biletin tarihi ocağın üçünü gösteriyordu. Fiko ölümü isteyeli dört gün olmuş. Ne yaptım o dört günde, hatırlamıyorum.

    Boş bir kompartımana geçtim, TCDD yazısı ardından garı izledim. Harekete geçti tren, sarsıldım. Ağlamaya başladım. İstasyon ardımızda kaldı, ufaldı ufaldı tortop oldu. Elinde örme hasır çantasıyla bir köylü geldi selam verip oturdu. Çantası ayva dolu, gözüm takıldı bir süre. Bir tane soyup bana uzattı bıçağı ile. İstemem dedim, kolumun yenine sildim gözlerimi.
    -Nen var hemşerim iyi misin?
    ….
    -Ayva yin mi? Hele sana diyom?
    ….
    Cevap veremedim. Yol boyunca koşan çocuklara el salladım Fiko sanıp. Gözüm camdan içeri süzüldü, köylüye. Bir ayvaya baktım bir adama. Burada ayva mı yetişiyor yahu, dedim, nerenin ayvası bu?
  • KOÇKAREV
    Evde ne yapacaksın? Ne saçmalık ama! Neden eve gidiyorsun?
    PADKOLYOSİN
    Neden burada kalayım? Gereken her şeyi söyledim işte.
    KOÇKAREV
    Yani kalbini açtın mı ona?
    PADKOLYOSİN
    Ondan başka her şeyi söyledim.
    KOÇKAREV
    İşe bak! Neden açmadın peki?
    PADKOLYOSİN
    Ne yani durup dururken önünde diz çöküp, “Hanımefendi evlenin benimle!” dememi mi bekliyordun?
    KOÇKAREV
    Peki yarım saat boyunca neler saçmaladınız?
    PADKOLYOSİN
    Her şeyden konuştuk; itiraf edeyim ki onunla zaman geçirmekten büyük keyif aldım.
    KOÇKAREV
    Bana bak, her şeyi nasıl zamanında yetiştireceğiz peki? Neredeyse bir saat sonra kiliseye gidip, rahibin karşısına geçmeniz gerek.
    PADKOLYOSİN
    Ne, aklını mı kaçırdın? Bugün mü evleneceğim?
    KOÇKAREV
    İyi de diğer adaylar kovulduktan sonra hemen evlenmeye hazır olduğuna dair söz verdin ya.
    PADKOLYOSİN
    Tamam, sözümden döndüğüm falan yok. Ama hemen olmaz; en az bir ay falan beklemek gerek.
    KOÇKAREV
    Bir ay mı?
    PADKOLYOSİN
    Evet, elbette.
    KOÇKAREV
    Sen aklını mı kaçırdın?
    PADKOLYOSİN
    Hayır efendim bir aydan önce olmaz.
    KOÇKAREV
    Ben yemek için garson bile tuttum odun kafalı! Haydi İvan Kuzmiç, gel inat etme de evlen azizim.
    PADKOLYOSİN
    İnsaf et kardeş, neler diyorsun? Hemen şimdi olacak iş mi bu?
    KOÇKAREV
    Rica ederim İvan Kuzmiç. Kendin için değilse bile, gel benim hatırım için yap şu işi.
    PADKOLYOSİN
    Olmaz, mümkün değil.
    KOÇKAREV
    Olur azizim olur. Haydi ama kapris yapma lütfen!
    PADKOLYOSİN
    Yok, mümkün değil. Yakışık almaz, hem de hiç yakışık almaz.
    KOÇKAREV
    Neden yakışık almasın? Kim demiş? Bir düşün, akıllı bir adamsın. Bunu kendimi sevdirmeye çalıştığım için ya da yedinci dereceden memur olduğundan falan değil, sana olan sevgimden söylüyorum... Haydi azizim, basiretli bir insan gibi şöyle bir düşün ve kararını ver.
    PADKOLYOSİN
    Elimden gelse yapardım...
    KOÇKAREV
    İvan Kuzmiç! Sevgili dostum! Ne istiyorsun, dizlerine mi kapanayım?
    PADKOLYOSİN
    Ne gereği var canım?
    KOÇKAREV
    (Önünde diz çöker.)
    Al işte dizlerine kapanıyorum! Bak yalvarıyorum sana! Ömrümce bu iyiliğini unutmam, haydi inat etme artık azizim!
    PADKOLYOSİN
    Olmaz kardeş, yemin ederim yapamam.
    KOÇKAREV
    (Öfkeyle ayağa kalkar.)
    Domuz!
    PADKOLYOSİN
    İstediğin kadar söv.
    KOÇKAREV
    Aptal herif! Senin gibisini hiç görmedim.
    PADKOLYOSİN
    Söv, söv.
    KOÇKAREV
    Kimin için çabalıyorum, kimin için bunca mücadele ediyorum? Hepsi senin çıkarın için salak. Bana ne? İstesem şimdi bırakır giderim seni, bana ne senden?
    PADKOLYOSİN
    Benim için uğraşmanı kim istedi ki? İstersen bırak.
    KOÇKAREV
    Bırakıp gidersem görürsün gününü, bensiz hiçbir halt edemezsin. Seni evlendirmezsem, ömrün boyunca bir aptal olarak yaşarsın.
    PADKOLYOSİN
    Sana ne bundan?
    KOÇKAREV
    Senin için çabalıyorum odun kafalı!
    PADKOLYOSİN
    Benim için çabalamanı istemiyorum.
    KOÇKAREV
    Öyleyse cehennemin dibine git!
    PADKOLYOSİN
    Peki giderim.
    KOÇKAREV
    Oraya gideceksin zaten!
    PADKOLYOSİN
    İyi, gidiyorum işte.
    KOÇKAREV
    Defol, defol... Dilerim hemen düşüp bacağını kırarsın! Tanrı’dan tek dileğim var: Sarhoş arabacılar gırtlağının üzerinden geçsin! Sen memur falan değil, muhallebi çocuğunun tekisin! Yemin ediyorum seninle işim bitti artık, bir daha da gözüme görünme sakın!
    PADKOLYOSİN
    Görünmem.
    (Çıkar.)
    KOÇKAREV
    Şeytanın kucağına git, tek dostun o zaten!
    (Kapıyı açarak arkasından bağırır.)
    Aptal!
  • Kapıcı Filip mutfağın ortasında dikilmiş, herkese öğüt veriyordu. Onu dinleyenler ise konağın uşakları, seyisi, iki oda hizmetçisi, biri kadın, biri erkek iki ahçı ile erkek ahçının iki oğluydu. Her sabah yapardı bu işi, bugünkü söylevi bilgi edinmeyle ilgiliydi.

    Kokartlı kapıcı şapkasını elinde çevirerek;

    — Hepiniz domuz sürüsünden farksız bir yaşam sürüyorsunuz. Gece-gündüz burada toplanıp çene çalmaktan başka ne işiniz var? Topunuz cahilsiniz, uygarca yaşamakla bir ilişkinizi görmüyorum. Mişka hep dama oynuyor. Matriona fındık çıtırdatıyor. Nikifor gerekli-gereksiz yerde sırıtıp duruyor. Bunlar aklı başında insanların işi mi? Hayır, budalalığın daniskası! Hiçbirinizde düşünme yeteneği kalmamış. Ama niçin?

    Erkek ahçı:

    — Orası öyle, Filip Nikondriç, diye söze karıştı. Bizde akıl olsa hile ne işe yarar ki?
    Mujik aklı işte. Şu söylediklerinizi kaç kişi anlıyor?

    Kapıcı söylevini sürdürdü:

    — Peki, niçin düşünme yeteneği kalmamış? Çünkü aklınızı neye yönelteceğinizi bilmiyorsunuz da ondan. Kitap filan okuduğunuzu görmedim, yazılı bilgi kaynağı nedir, haberiniz yok? Elinize bir kitap alsanız, köşeye çekilip okusanız, kötü mü olur? Herhalde okuma-yazmanız var, harfleri tanıyorsunuz. Örneğin sen, Mişka, eline bir kitap al, oku şurada. Hem kendin zevk alırsın, hem de başkalarına bir yararın dokunur. Kitapta bilgilerin her türlüsü bulunur. Doğaya, dine, başka ülkelere ilişkin pek çok bilgiyi edinebilirsin. Neyin neden yapıldığı, çeşitli ulusların hangi dillerde konuştuğu hepsi orada yazılıdır. Puta tapanlardan da söz edilir, aradığın her şeyi bulursun, yeter ki, sende istek olsun. Oysa mutfakta ocağın karşısında oturmuş, durmadan tıkınıyorsunuz; dört ayaklı yaratıklar gibisiniz. Tüh size!

    Ahçı kadın:

    — Şey... nöbet saatiniz geldi, diyecek oldu.

    — Biliyorum. Benim işlerime karışmak sana düşmez! Size biraz da kendimden söz edeyim. Bu geçkin yaşımda yararlı nasıl bir şeyle oyalanabilirim? Ruhumu doyuracak ne olabilir? İşte... kitaplar, gazeteler ne güne duruyor? Bakın nöbet sırası şimdi bende. Kapıda tam üç saat durmam gerekiyor. Sanıyor musunuz ki, esnemekle, kadınlarla çene çalmakla vakit öldüreceğim orada? Hayır, yanılıyorsunuz! Kitabımı yanıma alır, oturur, zevkle okurum. Ne sandınız ya!

    Filip dolaptan yıpranmış bir kitap çıkardı, koynuna soktu.

    — İşte benim hoşlanarak yaptığım iş bu. Küçük yaştan beri alışmışım. Bilim ışıktır, cahillik de karanlık, işittiniz mi bunu? Öyledir, ya!

    Şapkasını başına geçirdi, öksürdü, homurdana homurdana çıktı. Konağın dış kapısının yanındaki sıraya kuruldu, suratını astı. Mutfaktaki kalabalığı düşünüyordu hep.

    — Bunlar düpedüz hayvan! diye söylendi kendi kendine.

    Sinirleri biraz yatıştıktan sonra kitabı koynundan çıkardı, gururla içini çekerek okumaya başladı. Birinci sayfayı bitirince. «Oh, be! Öyle şeyler yazmışlar ki, bundan iyisi can sağlığı! Okumaya önem verdiğim için aklımla bin yaşayayım!» diyerek başını salladı.
    Moskova'da basılmış güzel bir kitaptı bu. Adı da şöyleydi: «Köklü Bitkilerin Üretimi: Tarla Şalgamının Yararları Üstüne»

    Kapıcı ikinci sayfayı da bitirince anlamlı anlamlı başını salladı.

    — Çok güzel yazmışlar vallahi! dedi.

    Üçüncü sayfayı da bitirince derin düşüncelere daldı. Canı eğitim, eğitimle birlikte nedense Fransızları düşünmek istiyordu. Derken, başı önüne düştü, dirseklerini dizlerinin üzerine dayadı. gözleri usul usul kapandı...

    Tatlı bir düş görüyordu şimdi. Düşünde yaşadığı yerler, evler, apartman kapıları aynıydı da insanlar tümüyle değişmişti. Gördüğü insanların hepsi de okumuştu, aralarında akılsızı, salağı yoktu: Sokaklarda yalnız Fransızlar dolaşıyordu. Evlere su taşıyan saka bile akıllıca laflar ediyor. «Havalar birden nasıl değişti? Gideyim de takvime bakayım!» gibi şeyler söylüyordu. Elinde ise kalın bir kitap vardı.

    Filip adama;

    — Takvim yapraklarını okursan havaların gidişini daha iyi anlarsın, dedi.

    Aptalın aptalı ahçı kadın bile akıllıca konuşmalara katılıyor, kendi düşüncelerini çekinmeden söylüyordu. Filip kapıcılığını yaptığı apartmana yeni taşınan bir kiracıyı yazdırmak için karakola gittiğinde şaştı kaldı. Buz gibi soğuk karakolda herkes çok bilgiliydi, masaların üstüne kitaplar yığılmıştı.

    İşte o sırada birisi uşak Mişka'ya yaklaşıyor, omzundan tutup sarsarak bağırıyor: «Nasıl uyursun burada? Sana soruyorum, nasıl uyursun?»

    Filip gök gürültüsünü andıran bir sesin;

    — Nöbette uyursun, ha! Burada uyunur mu, hayvan herif, kalın kafalı! diye bağırdığını işitiyor.

    Filip yerinden fırladı, gözlerini ovuşturdu. Karşısında karakol komiser yardımcısı dikiliyordu.

    — Uyursun, ha! Sana ceza vereyim de gör, mendebur! Nöbette uyumanın ne demek olduğunu göstereceğim sana, odun!

    İki saat sonra kapıcıyı karakola çağırdılar. Filip oradan dönünce doğruca mutfağa gitti. Onun öğütlerinden etkilenen uşaklar masanın çevresine toplanmışlar, heceleye heceleye kitap okuyan Mişka'yı dinliyorlardı.

    Suratı bir karış asık. öfkeden kıpkırmızı kapıcı oturanlara yaklaştı: Mişka'nın okuduğu kitaba eldiveniyle vurarak, acı bir sesle:


    — Bırak okumayı! dedi.
  • Ona Odesa limanında rasladım. Tıknaz, sağlam yapılı bedeni, biçimli bir sakalla çevrelenmiş Doğulu yüzüyle üç gün dikkatimi çekip durdu. İkide bir gözüme çarpıyordu. Bastonunun sapını emerek saatlerce rıhtımın granitleri üstünde durduğunu; kara, badem gözleriyle üzgün üzgün limanın kirli sularını seyrettiğini görüyordum. Günde belki on kez salına salına geçip giderdi önümden. Kimdi o? Uzaktan gözetlemeye başladım. O da sanki beni büsbütün ayartmak için, gittikçe daha sık çıkıyordu karşıma. Öyle ki; kareli, parlak bir kumaştan yapılmış şık elbisesini, kara şapkasını, tembel yürüyüşünü, can sıkıcı, alık bakışlarını ne kadar uzaktan olursa olsun bir görüşte tanımaya başlamıştım artık. Vapur ve lokomotif düdüklerinin, zincir şakırtılarının, işçilerin bağırıp çağırmalarının birbirine karıştığı; insanı serseme çeviren, kudurmuşçasına sinirli bir kalabalığın kaynaştığı bu limanda onun varlığına bir anlam veremiyordum. İnsanlar kaygılı ve yorgundu. Kan ter içinde sağa sola koşuyor, bağrışıyor, küfürleşiyorlardı. Bu ölesiye mahzun yüzlü tuhaf adam ise, kendisinden başka hiçbir şey umurunda değilmişçesine, çalışan insanların arasında tembel tembel gezinip duruyordu.

    Dördüncü gün öğle yemeği sırasında ansızın yine gözüme çarptı. Artık bir yolunu bulup onun kim olduğunu öğrenmeye karar verdim. Yakında bir yere oturup ekmekle karpuz yerken gözlerimi ondan ayırmıyor, laf açmak için uygun bir fırsat kolluyordum.
    O, çay sandıklarına yaslanmış, kaygısız gözlerle çevreye bakınıyor; parmaklarını flavta çalar gibi bastonunun üzerinde dolaştırıyordu.
    Benim gibi sırtında bir yük semeri, kömür taşımaktan kapkara kesilmiş, paçavralar içinde bir adamın, bir züppeyle lafa girmesi kolay değildi. Fakat birdenbire, onun da gözlerini hiç ayırmadan bana baktığını fark edip irkildim. Sevimsiz, arsız, hayvanca bir ışıltı vardı bu gözlerde. Günlerdir ilgimi çeken adamın aç olduğunu anladım, dört bir yana şöyle bir baktıktan sonra, usulca:
    – Yemek ister misiniz? diye sordum.
    Titredi. Sağlam, beyaz dişlerini aç bir kurt gibi göstererek kuşkuyla çevresine bakındı.

    Kimsenin bizimle ilgilendiği yoktu. O zaman ona bir parça buğday ekmeğiyle karpuzun yarısını uzattım. Onları elimden kaparcasına almasıyla gidip sandık yığınlarının arasına oturması bir oldu. Arada bir başını görüyordum. Şapkası ensesine kaykılmış; esmer, terli alnı ortaya çıkmıştı. Yüzü geniş bir gülümsemeyle aydınlanmıştı. Yiyeceğini hırsla atıştırırken nedense arada bir göz kırpıyordu bana. Biraz beklemesini işaret edip et almaya gittim; getirip verdim; züppeyi yabancı bakışlardan iyice gizleyecek biçimde sandıkların yanında durdum. O zamana kadar önünden yiyeceğini kapacaklarmış gibi çevresini yırtıcı bakışlarla süzerek lokmalarını çiğnemeden yutarken, şimdi biraz yatışmıştı. Fakat yine öyle bir hırsla ve çabuklukla atıştırıyordu ki, bu aç adama bakmayı içim götürmediğinden sırtımı döndüm ona.

    – Teşekkür! Çok teşekkür!
    Tutup omuzlarımı sarstı. Elimi yakalayıp sıktı, hızlı hızlı salladı.
    Beş dakika içinde de hikâyesini anlatıvermişti.

    Gürcü prensi Şakro Ptadze’ymiş bu. Kutayisli zengin bir derebeyinin tek oğluymuş. Transkafkasya istasyonlarının birinde memur olarak çalışıyor, bir arkadaşıyla oturuyormuş. Bu arkadaş günün birinde Prens Şakro’nun paraları ve değerli eşyalarıyla birlikte gözden kaybolmuş. Prens de onun peşine düşmüş. Nasılsa Batum’a bilet aldığını öğrenip o da doğru oraya gitmiş. Fakat Batum’a varınca arkadaşın Odesa’ya gittiğini anlaşılmış. Prens Şakro burada Vano Svanidze adında, (yine yaşıtı ve arkadaşı olan, fakat kendisine benzemeyen) bir berberin pasaportunu alarak Odesa’nın yolunu tutmuş. Odesa polisine hırsızlığı haber vermiş. Ona hırsızı bulacaklarını söz vermişler. İşte iki haftadır bekliyormuş. Bu arada parası tükenmiş, ağzına da iki gündür bir lokma yiyecek girmemiş.

    İçine küfürler karıştırdığı hikâyesini dinlerken ona bakıyor, anlattıklarına inanıyordum. Acımıştım bu çocuğa. (Yirmi yaşında gösteriyordu ya, saflığına bakarak insan daha da küçük olduğunu düşünebilirdi.) Hırsız arkadaşa nasıl da inandığı aklına geldikçe öfkeleniyor; çalınan eşyalar bulunmazsa, çok sert bir adam olan babasının onu hiç kuşkusuz “hançeriyle kıtır kıtır keseceğini” söylüyordu. Bu çocuğa yardım etmezsem açgözlü kentin onu yutacağını düşünüyordum. Serseriler sınıfını kalabalıklaştıran olayların kimi zaman ne kadar önemsiz şeyler olduğunu biliyordum çünkü. Prens Şakro’nun, saygıdeğer olduğu halde saygı görmeyen bu toplumsal tabakaya düşmek için bütün şanslara sahip olduğu da açıkça görülüyordu. İçimde ona yardım etmek isteği uyandı. Gidip emniyet amirliğinden bir pasaport çıkarmasını önerdiğimde şaşaladı; gitmeyeceğini söyledi. Neden? Meğer kaldığı odanın parasını ödememiş. Üstelik parayı istemeye geldiklerinde adamın birini yumruklamış. Bu yüzden saklanıyormuş şimdi; ödemediği parayla attığı yumruklar için de polisin kendisine teşekkür etmeyeceğini pekâlâ biliyormuş. Sonra attığı yumrukların sayısı da tam olarak aklında değilmiş doğrusu…

    Durum gittikçe karışıyordu. Çalışıp onu Batum’a götürecek kadar para kazanmaya karar verdim. Fakat, ne yazık ki uzun süreceğe benziyordu bu iş. Çünkü aç kalan Şakro bir oturuşta üç kişilik, hatta daha çok yemeği silip süpürüyordu.

    “Açların” akını yüzünden limanda gündelikler çok düşüktü o sırada. Seksen kapiklik kazancımın altmış kapiği ikimizin yiyeceğine ancak yetiyordu. Zaten prensle karşılaşmadan önce de Kırım’a gitmek istediğimden, Odesa’da uzun süre kalmak niyetinde değildim. Bunun için prense, yürüyerek yola çıkmayı önerdim. Yanına bir yol arkadaşı bulamazsam Tiflis’e kadar kendim götürecektim onu. Bulursam ayrılacaktık.
    Prens ince potinlerine, şapkasına, pantolonuna baktı; ceketiyle oynadı; düşündü, taşındı; birkaç kez içini çekti, sonunda razı oldu. Böylece, Odesa’dan Tiftis’e doğru yola koyulduk.

    II

    Kerson’a vardığımızda yol arkadaşımı tanıyordum artık. Çok az gelişmiş, ilkel bir insandı. Tokken neşeli, açken neşesizdi. Güçlü, sevimli bir hayvandan farksızdı.

    Yol boyunca, Kafkasya, Gürcü prenslerinin yaşayışları, eğlenceleri, köylülerle ilişkileri üzerine hikâyeler anlatıp durdu. Kendilerine özgü bir güzellikleri olan, ilginç hikâyelerdi… Fakat insan, anlatıcıları hesabına hiç de iyi bir sonuç çıkarmıyordu bunlardan. İşte hikâyelerden biri:

    Zengin bir prens, komşularını yemeğe çağırmış bir gün. Şaraplar içilmiş; çörekler, şaşlıklar, lavaşlar, pilavlar yenmiş. Prens yemekten sonra konuklarını tavlaya götürmüş. Atlar eyerlenmiş. Ev sahibi kendine en iyi atı seçip tarla boyunca dört nala sürmüş. Yaman bir atmış bu! Konuklar hayvanın gösterişini, hızını övmüşler. Prens bir daha dört nala kaldırmış onu. Fakat tam bu sırada beyaz atlı bir köylü ortaya çıkıp prensi geride bırakmış. Üstelik bir de kurumlu kurumlu gülüyormuş… Konukların karşısında küçük düşen prens, kaşlarını çatmış; köylüye yanına gelmesini işaret edip bir kılıç vuruşuyla kafasını gövdesinden ayırmış adamın; atın kulağına da bir kurşun sıktıktan sonra gidip hükümete teslim olmuş. Prensi kalebentliğe mahkûm etmişler… Şakro, prense acır gibiydi. Bunun yanlış olduğunu anlatmaya çalıştığımda, çok bilmiş bir tavırla:
    – Prensler az, köylüler çoktur, dedi. Bir köylü yüzünden bir prens cezalandırılmaz. Köylü nedir? İşte! (Bir

    toprak keseği gösterdi.) Ya prens? O bir yıldızdır!
    Tartıştık. Şakro öfkelendi. Böyle zamanlarda bir kurt gibi dişlerini gösteriyor, yüz çizgileri keskinleşiyordu.
    – Sus Maksim! Sen Kafkasya hayatını bilmezsin!

    Sözlerim onun yalınlığı karşısında etkisiz kalıyor, bana göre çok açık olan şeyler ona gülünç geliyordu. Haklı kanıtlarımla onu bir çıkmaza soktuğum zamanlardaysa, düşünecek yerde, şöyle deyip için içinden çıkıveriyordu:
    – Kafkasya’ya git, orada yaşa. Söylediklerimin doğru olduğunu göreceksin. Herkes nasıl davranıyorsa, öyle
    davranmak gerekir. Binlerce kişinin ak dediğine sen kara diyorsan ne diye sana inanayım?

    O zaman, aklı hayatın yasalarından başka şeye ermeyen bir insana sözcüklerle değil, olgularla karşı çıkmak gerektiğini anlayarak susuyordum. Ben susunca Şakro daha da coşuyor; vahşi bir güzellikle, ateşle, canlılıkla dolu Kafkas hayatını ballandıra ballandıra anlatmaya koyuluyordu. Bu öyküler bir yandan beni sarıyor, bir yandan da acımasızlıkları, zenginliğe ve kaba kuvvete tapmalarıyla tepemi attırıyorlardı. Şakro’ya bir keresinde İsa öğretisini bilip bilmediğini sordum.
    Omuzlarını silkerek:
    – Elbette biliyorum! diye kestirip attı.

    Fakat az sonra, bildiği şeyin şu kadarcık olduğu ortaya çıktı: İsa adında biri, Yahudilerin yasalarına karşı çıkmış. Yahudiler onu haça germişler. Fakat İsa aynı zamanda Tanrı olduğundan, haçın üzerinde ölmemiş, göğe uçmuş, oradan insanlara yeni bir hayat yasası göndermiş…
    – Nasıl bir yasa bu? diye sordum.
    Yüzüme eğlenir gibi şaşkın şaşkın bakarak:

    – Sen Hıristiyan mısın? diye sordu. Güzel! Ben de Hıristiyanım. Yeryüzünde hemen hemen herkes Hıristiyan. Peki, bana sorduğun şey nedir? Herkesin nasıl yaşadığını görmüyor musun?.. İşte İsa’nın yasası budur.
    Ben coşarak ona İsa’nın hayatını anlatmaya koyuldum. Sözlerimi önce ilgiyle dinlerken yavaş yavaş dikkati
    dağıldı, az sonra da esnemeye başladı.

    Bunu görünce, yeniden aklına seslenmeyi denedim. Bilimin, yardımlaşmanın, yasaların yararlarından söz edeyim dedim. Fakat söylediğim her şey onun hayat anlayışı karşısında taştan bir duvara çarpmışcasına tuzla buz oluyordu.
    – Güçlü olan kendi yasasını kendi yapar! Onun bilgiye ihtiyacı yoktur; gözü görmese de yolunu bulur!
    Prens Şakro böyle söyleyerek tembel tembel karşı çıkıyordu bana.

    Kendine bir güveni vardı. Bu ona saygı duymamı sağlıyordu. Fakat o kadar vahşi ve merhametsizdi ki, içimde kimi zaman bir nefretin alevlendiğini hissediyordum. Buna karşın yine de onunla bir noktada anlaşacağımıza olan inancımı yitirmiyordum.

    Perekop’u geçmiş, Yayla’ya doğru ilerliyorduk. Ben hayalimden Kırım’ın güney kıyılarını geçirirken, prens suratını asmış, dişlerinin arasından tuhaf şarkılar mırıldanıyordu. Paramız suyunu ekmişti. Bir kazanç kapısı da görünmüyordu şimdilik. Bir an önce Feodosya’ya varmaya çalışıyorduk. O sırada rıhtım yapımına başlanmıştı orada.

    Prens, kendisinin de çalışacağını, para kazanıp gemiyle Batum’a gideceğimizi söylüyordu. Batum’da çok tanıdığı varmış. Bana kapıcılık ya da bekçilik gibi bir iş bulacakmış. Omuzlarıma vuruyor, ağzını şapırdata şapırdata benim için düşündüğü güzel şeyleri anlatıyordu:

    – Öyle bir hayat kuracağım ki sana! Cık, cık! Canın şarap mı çekti? İstediğin kadar iç! Koyun eti mi? Ye yiyebildiğin kadar! Tombul bir Gürcü kızıyla evlenirsin! Cık, cık, cık!.. Sana çörek pişirir, çocuk doğurur, hem de bir sürü çocuk! Cık, cık cık!..

    Bu “cık cık”lar da neyin nesiydi? Önce şaşırdım, sonra sinirime dokundu, en sonunda da fena halde sıkılmaya başladım. Rusya’da domuz çağırmak için çıkarırlar bu sesi. Kafkasya’daysa hem hayranlıklarını, hem üzüntülerini, hem sevinçlerini, hem de acılarını belirtiyorlardı bununla.
    Şakro’nun şık elbisesi üstünden dökülmeye başlamış, potinleri parça parça olmuştu. Bastonuyla şapkasını

    Kerson’da satmıştık. Şapka yerine eski bir trenci kasketi satın almıştı kendine.
    Onu ilk giyişinde kulaklarına kadar geçirmiş, bana dönerek:
    – Nasıl? diye sormuştu, yakıştı mı?

    III

    İşte Kırım’dayız. Simferopol’ü geçip Yalta’ya yöneldik.

    Ben dilsiz bir hayranlık içinde, denizle bezenmiş bu güzel toprak parçasını seyrediyordum. Prens acı acı içini çekiyor, üzgün bakışlarını çevrede geziriyor, boş midesinin feryadını birtakım tuhaf yemişlerle bastırmaya çalışıyordu. Bu çabası çoğu zaman kötü sonuç verince de iğneleyici bir alayla:
    – Şimdi içim dışıma çıkarsa, yola nasıl devam ederim? Ha? Söylesene, nasıl? diye soruyordu.

    İki gün çalışıp bir gün yürüyerek oldukça ağır ilerliyorduk. Şakro’nun karnı doymak bilmediği için boğazından artırıp üstüne bir şey alamıyordum. Elbise olarak renk renk yamalarla şöyle böyle tutturulmuş bir paçavra yığını kalmıştı sırtında.
    Bir gün bir Kazak köyünde, bin güçlükle ve gizlice biriktirdiğim beş rubleyi çıkınımdan aşırdı; akşam üstü zil zurna sarhoş, yanında da iri bir Kazak karısıyla, o sırada çalıştığım bostana çıkıp geldi.
    Kadın:
    – Merhaba melun kâfir! diye selamladı beni.
    Bu sıfatı hak etmek için ne yaptığımı sorduğumda, Kazak karısı kurula kurula şöyle karşılık verdi:
    – Çünkü, şeytan herif, bu delikanlının kadınları sevmesine engel oluyormuşsun! Yasaların izin verdiği şeyi sen nasıl yasaklarsın?.. Melun!
    Şakro kadının yanında duruyor, başıyla onaylıyordu onu. Fitil gibiydi. İkide bir düşecekmiş gibi sendeliyordu.

    Alt dudağını sarkıtmış; bulanık, anlamsız bakışlarını yüzüme dikmişti. Ben hayretle onlara bakıyordum.
    Dev anası:
    – Hey, ne diye gözlerini belertiyorsun? diye bağırdı. Çık bakalım çocuğun parasını!
    Ben büsbütün şaşırarak:
    – Ne parası? diye sordum.
    – Çık parayı! Yoksa karakolu boylarsın! Ondan Odesa’da arakladığın yüz elli rubleyi sökül bakalım!

    Bakakaldım. Şeytan karı sarhoş kafayla gerçekten de yapmaya kalkarsa dediğini, çok kötü olurdu. Yabancılara karşı zaten sert davranan karakol komutanı tutuklayıverirdi bizi. Ondan sonra ayıkla pirincin taşını! İyisi mi, alttan alayım dedim. Neden sonra, üç şişe şarabın da yardımıyla şöyle böyle yatıştırabildim onu. Kadın toprağa, karpuzların arasına yuvarlanıp sızdı. Ben de Şakro’yu yatırdım. Ertesi sabah erkenden, kadını karpuzlarla başbaşa bırakarak köyden ayrıldık.
    Şakro, bir gün önceki sarhoşluktan yarı hastaydı. Ekşi, şiş bir suratla ikide bir tükürüyor, güçlükle soluk alıyordu. Bir iki kez konuşturmak istedimse de oralı olmadı. Kafasını koyun gibi sallamakla yetindi.

    Dar bir keçiyolunda ilerliyorduk. Küçük, kırmızı kertenkeleler kaçıp gidiyordu ayaklarımızın altından. Doğa, insana uyku veren tuhaf bir sessizlik içindeydi. Gökyüzü ardımız sıra kara bulutlarla kaplanıyordu. Önümüz henüz aydınlıktı. Uzakta bir yerlerde gök gürüldüyor, homurtuları gitgide yaklaşıyordu. Yağmur damlalar halinde dökülmeye başladı. Otlar madeni bir sesle hışırdadı.

    Gizlenecek bir yer yoktu. Havanın karartısı arttı ve otların hışırtısı ürkütücü bir şekilde yükseldi. Gök gümbürdüyor, mavi bir ışıkla aydınlanan bulutlar sarsılıyordu. Yağmur seller gibi yağmaya, bomboş bozkırda yıldırımlar birbiri arkasına gürüldemeye başladı. Rüzgârın ve yağmurun şiddetinden otlar yere kapaklanmıştı. Her şey zangır zangır sarsılıyordu. Şimşekler göz kamaştırarak bulutları yırtıyordu… Onların mavi ışıltısında uzaktaki sıradağlar bir an için soğuk, gümüşümsü bir parlaklıkla görünüyor; sonra karanlık bir uçuruma yuvarlanmışcasına gözden siliniyorlardı. Her şey gürüldüyor, titriyor, bir ses kaynağı oluyordu. Tüm doğa sese gelmişti sanki. Gökyüzü ateşler saçarak kendini yeryüzünden yükselen tozlardan, alçaklıklardan arındırıyor; yeryüzü onun öfkesi karşısında dehşete düşmüşçesine sarsılıyordu.

    Şakro ürkmüş bir köpek gibi hırıldıyordu. Bense sevinç doluydum. Bozkır fırtınasının güçlü karanlık tablosu karşısında yücelmiş gibiydim. Bu olağanüstü kargaşa beni kendine çekiyor, ruhumda kahramanlık özlemleri uyandırıyordu…

    İçimde birdenbire, doğanın büyük korosuna katılmak, ruhumu dolduran coşkuyu bir şeylerle anlatmak isteği yükseldi. Gökyüzünü kucaklayan mavi alev, benim göğsümde yanıyordu sanki. Nasıl anlatabilirdim bu coşkuyu? Ansızın, sesimin olanca gücüyle bir şarkıya başladım. Gök gürüldüyor, şimşekler çakıyor, otlar hışırdıyor ve ben kendimi bütün bu seslerle tam bir uyum içinde hissederek şarkı söylüyordum… Aklımı kaçırmış gibiydim. Ama hoş görülebilirdi bu. Kendimden başkasına bir zararı yoktu çünkü. Denizde tayfun, bozkırda fırtına! Doğanın en müthiş olaylarıdır bunlar.

    Böylece, herhangi bir kimseyi tedirgin ettiğimi ya da birinin beni kınamaya kalkışacağını aklıma bile getirmeden bağırıp duruyordum. Fakat birdenbire bacaklarımdan yakalandığımı hissettim ve ister istemez bir su birikintisi içinde buldum kendimi…
    Şakro öfkeyle yüzüme bakıyordu.
    – Aklını mı kaçırdın? Ha? Kaçırmadın mı? Öyleyse sus! Bağırma! Yoksa gırtlağını parçalarım! Anlıyor musun?
    Şaşırmıştım. İlkin suçumun ne olduğunu sordum ona.
    – Korkutuyorsun beni! Anladın mı? Gök gürlüyor, Tanrı konuşuyor, sense bağırıyorsun… Düşüncen nedir?..
    Ona herkesin istediği zaman şarkı söylemek hakkına sahip olduğunu bildirdim.
    – Ben söylemek istemiyorum! diye kestirip attı.
    – İstemezsen söylemezsin!
    Sert bir sesle ve sözcüklerin üstüne basa basa:
    – Sen de söyleme! dedi.
    – Ya söylersem?
    Şakro öfkeyle:

    – Bana bak, dedi. Kendini ne sanıyorsun? Kimsin sen? Evin var mı? Anan var mı? Baban? Hısım akraban var mı? Toprağın? Şu yeryüzünde kimsin sen? Kendini insandan mı sayıyorsun? İnsan benim! Her şeyim var!.. (Elini göğsüne vurdu.) Beni bütün Kutayis, bütün Tiflis tanır!.. Anlıyor musun? Bana karşı gelme! Bana hizmet edersen karşılığını alırsın! Hem de on katıyla! Yapacak mısın bunu? Ha? Zorunlusun buna! Tanrının herkese karşılık beklemeden çalışmak emrettiğini söyleyen sendin! Oysa benden karşılığını alacaksın! Niye üzüyorsun beni? Akıl öğretmeye, gözümü korkutmaya çalışıyorsun! Senin gibi olmamı mı istiyorsun? İyi bir şey değil bu! Cık, cık, cık!.. Tövbe, tövbe!..

    Soluk soluğa konuşuyor, içini çekiyor, oflayıp pufluyordu. Ben, ağzım bir karış açık bakakalmıştım. Yol boyunca bana karşı içinde biriktirdiği bütün hoşnutsuzluklarını ve öfkelerini boşalttığı belliydi. Sözlerinin etkisini artırmak için parmağını göğsüme dayıyor, omuzlarımı sarsıyor, özellikle önemli yerlerde de bütün ağırlığıyla üstüme abanıyordu. Yağmur başımızdan aşağı seller gibi akıyor, gök aralıksız gümbürdüyor, Şakro sesini duyurmak için avazı çıktığı kadar bağırıyordu.
    Durumun gülünçlüğü her şeyi bastırdı ve kahkahalarla gülmeye başladım…
    Şakro tükürüp öte yana döndü.

    VIII

    …Tiflis’e yaklaştıkça yol arkadaşımın durgunluğu artıyor, yüzü gitgide asılıyordu. Eski ablaklığı kalmayan bu kıpırtısız yüzde yeni bir şeyler belirmişti. Vladikafkas yakınlarında bir Çerkes köyüne uğrayıp mısır toplama işine girdik.

    Aşağı yukarı hiç Rusça bilmeyen, durmadan sataşıp bize kendi dillerinde söven Çerkeslerin arasında iki gün çalıştıktan sonra çevremizdeki düşmanlık çemberinden ürkerek köyden ayrıldık. On verst kadar uzaklaşmıştık ki, Şakro:
    – Artık çalışmaya paydos! Bunu satıp her şeyi alacağız! Bizi Tiflis’e kadar götürecek! Anlıyor musun? diye bağırarak koynundan bir tomar ipek kumaş çıkardı.

    üçü birden saldırıyordu. İki parmağımı ağzıma götürüp var gücümle ıslık çaldım. Hayvanlar geriye sıçradı,
    aynı anda da koşuşmalar duyuldu.

    Birkaç dakika sonra ateşin karşısında, koyun postundan abalarına bürünmüş dört çobanın arasındaydık. İkisi yere oturmuş, tütün içiyordu. Uzun boylu, gür kara sakallı, başına bir Kazak papağı geçirmiş olan üçüncüsü, sopasının kocaman sapına dayanmış, arkamızda duruyordu. Dördüncü çoban, sarışın bir delikanlı, hâlâ ağlayan Şakro’nun soyunmasına yardım ediyordu. Toprak on onbeş metre ötemizden başlayarak göz alabildiğince geniş bir alana yayılan boz renkli, yoğun bir örtüyle kaplanmıştı. Henüz erimeye başlamış ilkbahar karını andırıyordu… İnsan ancak uzun süre ve dikkatle bakınca birbiri üstüne abanmış tek tek koyunları seçebiliyordu. Birkaç bin kadar vardılar. Gecenin karanlığında uyuklayarak birbirlerine sokulmuşlar; bozkırı boydan boya kaplayan koyu, sıcak, kalın bir yumak haline gelmişlerdi. Arada bir ürkek, acı meleyişler işitiliyordu.
    Ben gocuğu kuruturken, çobanlara başımızdan geçenleri olduğu gibi anlattım. Sandalı nasıl elde ettiğimizi söyledim.
    Kır saçlı, sert bir ihtiyar olan çoban, yüzüme dik dik bakarak:
    – Peki, sandal nerede şimdi? diye sordu.
    Söyledim.
    Mihal, çobanlardan kara sakallı olanı, sopasını omuzuna vurup kıyıya doğru gitti.
    Soğuktan tir tir titreyen Şakro, biraz ısınan fakat henüz kurumayan gocuğu istedi benden.
    İhtiyar:
    – Dur bakalım1 dedi. Kanını kızdırmak için önce koş biraz. Ateşin çevresini dolan, haydi!

    Şakro ilkin bir şey anlamadı. Fakat az sonra yerinden fırlamasıyla, çırılçıplak, vahşi bir dansa başlaması bir oldu. Ateşin çevresinde zıp zıp zıplıyor, topuklarıyla olduğu yerde tepiniyor, kollarını açarak avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Görülecek şeydi bu. İki çoban gülmekten yerlerde yuvarlanıyor, ihtiyar hiç istifini bozmadan el çırparak tempo tutmaya çalışıyorsa da beceremiyordu bir türlü. Danseden Şakro’ya bakarak başını sallıyor, bıyıklarını oynatıyor, kalın bir sesle hiç durmadan:
    – Hop, hop! Hay, ha! Hop, hop! Hay, ha! diye bağırıyordu.
    Şakro yalımların aydınlığında bir yılan gibi kıvrılıyor, tek ayağının üzerinde sıçrıyor, ikisiyle birden tepiniyor, çıplak bedenini kaplayan ter taneleri, bu kızıl aydınlıkta kan damlalarını andırıyordu.

    Öteki iki çoban da el çırpıyordu şimdi. Ben dişlerim takırdaya takırdaya ateşte kurunurken yaşadığımız serüvenin bir Cooper ya da bir Jules Verne okuyucusunu pek memnun edeceğini düşünüyordum. Kazaya uğrayan gemi, konuksever yerliler, bir vahşinin ateş dansı…
    Dans sona erdi. Şakro gocuğa sarınıp yere oturdu. Bir şeyler yerken kara gözleriyle dik dik yüzüme bakıyordu. Hoşuma gitmeyen bir şey ışıldıyordu bu bakışlarda. Elbiseleri ateşin yanındaki bir değnekte kuruyordu. Bana da ekmekle tuzlu yağ verdiler.
    Mihal geldi. Sessizce ihtiyarın yanına oturdu.
    İhtiyar:
    – Ne oldu? diye sordu.
    Mihal kısaca:
    – Sandal orada! dedi.
    – Su alıp gitmesin?
    – Yok!
    Hepsi sessizce bana bakmaya başladı.
    Mihal ortaya konuşur gibi:
    – Bunları atamanın yanına mı götüreceğiz şimdi? dedi. Yoksa dosdoğru gümrükçülere mi teslim edelim?
    Karşılık veren olmadı. Şakro ses çıkarmadan yemeğini yiyordu.
    İhtiyar biraz sustuktan sonra:
    – Atamana da götürebiliriz… gümrükçülere de… dedi. İkisi de olur.
    – Dede, dinle beni… diye söze başlayacak oldum.
    İhtiyar, beni işitmemiş gibi:
    – Demek böyle, Mihal! diye sözünü sürdürdü. Sandal orada, ha?
    – He, orada…
    – Hım!… Sular sürüklemesin?
    – Yok… Sürüklemez.

    – Öyleyse varsın orada kalsın. Yarın sandalcılar Kerç’e giderken onu da yedeğe alırlar. Boş bir sandalı götürmekte ne var? Değil mi? Neyse… gelelim size, külhanbeyler… Çok mu korktunuz? Korkmadınız mı? Hadi, hadi!.. Yarım verst daha açılsaydınız görürdünüz gününüzü. Balta gibi denizin dibini boylar, boğulup giderdiniz!.. Ne olacak! Boğulurdunuz işte… Hepsi bu…

    İhtiyar sustu. Dudaklarında alaycı bir gülümsemeyle baktı bana:
    – Ne susuyorsun oğul?
    Yargıları kafamı şişirmişti. Ne dediğini anlamıyor, bizimle alay ettiğini sanıyordum.

    Oldukça kızgın bir tavırla:
    – Seni dinliyorum ya! dedim.
    İhtiyar ilgilendi:
    – Ee, sonra?
    – Hiiç…
    – Peki, niye kızıyorsun? İnsan büyüğüne kızar mı?
    Sustum.
    İhtiyar çoban:
    – Daha yiyecek ister misin? diye sürdürdü sözlerini.
    – İstemem.
    – İyi ya. Canın istemeyince yeme. Ama biraz yolluk ekmek alırsın belki!
    Sevinçten titredim, fakat hiç renk vermedim.
    Usulca:
    – Yolluk alırdım… dedim.
    – Güzel!.. Öyleyse bunlara yolluk ekmekle yağ verin oradan… Bakın, başka bir şeyler varsa ondan da verin…
    Mihal:
    – Gidiyorlar mı yoksa? diye sordu.
    Öteki ikisi de ihtiyara baktılar.
    – Ne işleri var bizimle?
    Mihal düş kırıklığına uğramıştı.
    – Onları atamana ya da gümrükçülere götürecektik hani? dedi.
    Şakro başını merakla gocuktan çıkarmış, ateşin çevresinde dolanıp duruyordu. Sakindi.
    – Atamanın yanında ne yapsınlar? Ne işleri var onunla? İsterlerse sonra kendileri giderler…
    Mihal inatlaşarak:
    – Ya sandal? diye sordu.
    – Sandal mı? Ne olmuş sandala? Orada durmuyor mu?
    – Duruyor…
    – İyi ya, bırak dursun… Sabahleyin İvan iskeleye çeker onu… Oradan da alıp Kerç’e götürürler. Sandalın işi bu kadar.
    İhtiyar çobana gözümü kırpmadan bakıyor; fakat onun güneşten ve rüzgârdan yanıp kavrulmuş yüzünde, yalımların kıvrak gölgelerinden başka bir şey göremiyordum.
    Mihal yelkenleri suya indirmeye başladı:
    – Başımıza bir iş gelmeseydi de…
    – Dilini tutarsan hiçbir şey gelmez. Ama onları atamana götürürsek korkarım hepimizin başı ağrır. Biz işimize bakalım, onlar da yollarına koyulsun. Hey! Yolunuz uzak mı?
    Bunu daha önce söylemiştim ya, ihtiyar bir daha soruyordu.
    – Tiflis’e gidiyoruz…
    – Dünyanın yolu! Şimdi ataman eğler bunları. İyisi mi bırakalım da yollarına gitsinler. Ne dersiniz?
    İhtiyar bu ağır aksak söylevi bitirince dudaklarını sımsıkı kenetledi, kırçıl sakalını sıvazlayarak gözlerini arkadaşlarının üzerinde dolaşırdı.
    O zaman öteki çobanlar:
    – Ne olacak? Gitsinler! diye kararlarını belirtiler.
    İhtiyar çoban elini sallayarak:
    – Haydi, Tanrı yardımcısınız olsun cocuklar! dedi. Biz sandalı yerine göndeririz. Oldu mu?
    Ben şapkamı çıkardım:
    – Teşekkür ederiz dede! dedim.
    – Ne için teşekkür ediyorsun?
    Heyecanlanmıştım:
    – Teşekkür kardeş, çok teşekkür! diye tekrarladım.
    – Peki, niye teşekkür ediyorsun canım? Şu işe bak! Ben Tanrı yardımcısınız olsun diyorum, o kalkmış teşekkür ediyor! Yoksa seni şeytana teslim ederim diye mi korktun? Ha?
    – Ne yalan söyleyeyim, korktum!..
    İhtiyar kaşlarını kaldırarak:
    – Oo!.. dedi. İnsanoğlunu niçin kötü yola sürükleyeyim? Onu kendi gittiğim yola gönderirim daha iyi. Dünya küçüktür, belki yine karşılaşırız. Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur… Hadi sağlıcakla kalın.
    Tüylü kalpağını çıkarıp selamladı. Biz de onu ve arkadaşların selamladık, Anapa yolunu öğrenip ayrıldık.
    Şakro nedense gülüp duruyordu.

    VI

    – Niye gülüyorsun? diye sordum.

    İhtiyar çoban heyecanlandırmıştı beni. Onun hayat felsefesini düşünüyordum. Serin, diriltici bir sabah yeli göğsüme çarpıyor; gitgide berraklaşan gökyüzüne bakarak az sonra parlak, güzel bir günün başlayacağını düşünüp seviniyordum…
    Şakro kurnazca göz kıptı bana. Sonra daha çok gülmeye başladı. Onun şen, sağlıklı kahkahası beni de güldürdü. Çoban ateşinin başında geçirdiğimiz birkaç saatten, yediğimiz lezzetli yiyeceklerden sonra dirilmiş,kendimize gelmiştik. Kemiklerimizde yine de hafif bir kırıklık vardı ama, yaşama sevinci bastırıyordu bunu.
    – Niye gülüyorsun? Yaşamak güzel şey değil mi? Üstelik karnın da tok, ha?
    Şakro başını iki yana salladı. Dirseğiyle böğrümü dürttü. Yüzünü buruşturdu. Yeniden bir kahkaha koyuverdi.
    Neden sonra kırık dökük Rusçasıyla:
    – Niye güldüğümü anlamıyor musun? dedi. Anlamıyorsun ha? Şimdi anlarsın! Eğer bizi o gümrükçü atamana götürecek olsalardı, ne yapacaktım biliyor musun? Bilmiyor musun? Seni gösterip, “beni boğmak istedi bu” diyecektim! Sonra da başlayacaktım ağlamaya! O zaman acıyıp hapse atmazlardı beni. Anlıyor musun?

    Önce şaka ediyor sandım. Ne gezer! Beni tasarısının gerçekliğine inandırmayı başardı. Öyle içten konuşuyordu ki, bu ilkel utanmazlık karşısında kızacak yerde derin bir acıma duydum. Sizi öldürmeyi tasarladığını büyük bir içtenlikle, tatlı tatlı gülümseyerek anlatan bir insan hakkında ne düşünürsünüz? Eğer o suç saymıyorsa bunu; hoş bir oyun, zekice bir şaka olarak görüyorsa, ne yaparsınız?
    Şakro’ya tasarısının ne kadar ahlaksızca olduğunu anlatmaya çalıştım. Ne dese iyi? Onu hiç düşünmüyormuşum; yabancı bir pasaportla dolaştığını unutuyormuşum; bu yüzden başının belaya gireceğini hesaba katmıyormuşum… v.b.
    Ansızın korkunç bir düşünce geçti aklımdan:
    – Dur hele, dedim. Yoksa seni o sırada boğmak istediğime inanıyor musun gerçekten?
    – Yoo!.. Beni suya ettiğinde öyle sanmıştım ya, sonra sen de girince yanıldığımı anladım.
    – Teşekkür! diye bağırdım. Hiç değilse bunun için teşekkür ederim sana!

    – Yok teşekkür etme! Ben sana teşekkür ederim! Orada, ateşin yanında, ikimiz de üşüyorduk… Gocuk senindi. Ama almadın onu. Kurutup bana verdin. İşte bunun için sana teşekkür ederim! Çok iyi bir adamsın sen. Anlıyorum bunu. Tiflis’e bir varalım, bak neler olacak. Seni babama götürüp “İşte adam dediğin böyle olur!” diyeceğim. “Besle onu. Beni de ahıra, eşeklerin yanına bağla!” Böyle diyeceğim işte. Birlikte yaşayacağız. Bahçıvan olacaksın. İstediğin kadar ye, iç!.. Ah, ah, ah!.. Hayatın öyle şenlenecek ki! Yan gelip yatacaksın!… İçtiğimiz su ayrı gitmeyecek!..

    Tiflis’te kavuşacağım güzel hayatı uzun uzun, ballandıra ballandıra anlatıyor; bense yeni bir ahlak uğruna dövüşmek için yollara düşen, fakat kendilerini anlamakta yeteneksiz yol arkadaşlarına raslayan insanların o büyük mutsuzluğunu düşünüyordum… Bu yalnız kişilerin hayatı çok çetindir! Onlar toprağın üzerinde, havadadırlar… İyi bir tohum gibi kimi zaman berketli bir toprağa düşseler de çoğu kez oradan oraya sürüklenirler…
    Gün ağarıyordu. Denizin enginlerini pembe bir aydınlık bürümüştü.
    Durduk. Şakro kıyının az ötesinde rüzgârın açtığı bir çukura uzandı, gocuğu başına çekerek az sonra uykuya daldı. Ben onun yanıbaşına oturup denize bakmaya koyuldum.

    Engin, uçsuz bucaksız hayatını yaşıyordu deniz. Sürüler halinde kıyıya koşan dalgalar kumsala çarparak parçalanıyor, kumsal tuzlu suyu emerken hafifçe cızırdıyordu. Beyaz yelelerini savurarak gelen ilk dalga sürüleri göğüslerini gürültüyle kıyıya çarpıyor, onun karşı koymasıyla geri çekiliyorlardı. Fakat arkadan gelen dalga sürüleri birincileri göğüslüyordu. Bir köpük ve serpinti yığını içinde sımsıkı kenetlenerek yeniden kıyıya doğru yuvarlanıyor, hayatlarının sınırlarını genişletmek istercesine hınçla dövüyorlardı karayı. Gün ışığıyla aydınlanan en uzaktaki dalgalar kan gibi kıpkırmızıydı. Her yandan dalgalar doğuyordu. Sanki bilinçli bir amaçla canlanan bu koca su kütlesi, tek damlasını yitirmeden geniş ve düzenli akınlarla amacına ulaşmaya çalışıyordu. Sessiz kıyıya hınçla atılan öncü dalgaların yiğitliği heyecanlandırıyordu insanı. Onların arkasından da gün ışığının renkleriyle bezenmiş, güçlü, mağrur ve güzel denizin ilerleyişini görmek hoş bir şeydi…

    Burnun hemen arkasında, bordasına kudurmuşçasına çarpan dalgaları yara yara, denizin coşkun bağrında görkemle salınarak büyük bir vapur ilerliyordu. Hani başka zaman olsa, güneşin pırıl pırıl aydınlattığı bu güzel ve güçlü makineye bakarak doğanın kör güçlerini tutsak eden insanoğlu adına gurur duyabilirdim… Fakat yanıbaşımda doğanın kör güçlerine taş çıkartan bir insanoğlu yatıyordu.

    VII

    Tersk bölgesinde ilerliyorduk. Şakro’nun üstü başı şaşılacak kadar paralanmış, kendisi de domuzuna hınzırlaşmıştı. Oysa açlık çekmiyorduk artık. Kazancımız yerindeydi.

    Elinden hiçbir iş gelmediği belliydi. Bir gün harman makinesiyle sap ayırmaya kalkışmış, öğleden sonra avuçları kan içinde çıkagelmişti. Bir başka gün ağaç kökü ayıklamaya giriştiğinde kazmayla boynunun derisini sıyırmıştı.

    Kan beynime sıçradı. Kumaşı elinden kaptığım gibi bir yana fırlattım, dörüp arkaya baktım. Çerkeslerin şakası yoktur. Kısa bir süre önce şu hikâyeyi dinlemiştik Kazaklardan: Köyde işçilik yapan bir serseri, ayrılırken bir demir kaşık götürmüş. Çerkesler yetişip yakalamışlar adamı. Üzerini arayıp kaşığı bulmuşlar. Karnını hançerle deşip kaşığı yaraya yerleştirmişler. Sonra da yaralıyı öylece bırakıp gönül rahatlığıyla ayrılmışlar oradan. Kazaklar adamı can çekişirken bulmuşlar. Olayı anlatmış ve daha köye varmadan yolda ölmüş. Çerkesler konusunda sıkı sıkı uyarılmıştık. Bu ve buna benzer pek çok hikâyeye inanmamak için bir sebep yoktu.
    Şakro’ya bunları hatırlattım. Karşımda durmuş beni dinliyordu. Ansızın dişlerini sıktı, gözlerini kırpıştırdı, hiç ses etmeden bir kedi gibi üzerime atıldı. Birkaç dakika adam akıllı dalaştık. Sonunda, öfkeyle:
    – Yeter!.. diye bağırdı.
    Adamakıllı yorulmuştuk. Karşı karşıya oturup uzun süre sustuk… Şakro çalınmış kumaşı fırlattığım yere acıklı bir yüzle bakarak:

    – Niçin dövüştük sanki? dedi. Cık, cık, cık!.. Ne saçma şey. Senin malını çalmadım ya. Ne oldu, acıdın mı bana? Asıl ben sana acıdım da onun için çaldım… Sen çalışıyorsun… Benim elimden iş gelmiyor… Başka ne yapabilirim? Sana yardım etmek istedim…
    Ona hırsızlığın kötü bir şey olduğunu anlatmaya çalıştım.
    – Lütfen sus! diye sözümü kesti. Kütük gibi kafan var… (Sonra horgörüyle sürdürdü sözlerini.) Ölmek mi istersin, hırsızlık yapmak mı? Ha? Haydi oradan! Bu hayat mıdır? Sus!
    Yine sinirlenmesinden korkarak sustum. Bu Şakro’nun ikinci hırsızlığıydı. Bir keresinde Karadeniz kıyısındayken Rum balıkçılardan bir cep saati aşırmıştı. O zaman da az kalsın dövüşüyorduk.
    Bir süre dinlenip yatıştıktan sonra, Şakro:
    – Haydi, gitmiyor muyuz? dedi.
    Yine yola düştük. Yüzü gitgide asılıyor; arada bir tuhaf, kaçamak bakışlar fırlatıyordu bana. Daryal boğazını geçip Gudavur’a inmeye başladığımızda:

    – İki gün sonra Tiflis’teyiz, dedi. Cık, cık, cık! (Dilini şapırdattı, yüzü gün gibi ışıdı.) Eve giderim. “Neredeydin?” derler. “Gezideydim!” Sonra doğru hamama! Of be! Tıka basa doyururum karnımı! Anama, “karnım çok aç” derim. Babama, “bağışla beni” derim. “Çok acı çektim, hayatı öğrendim! Serseriler çok iyi insanlarmış! Gün gelir de onlardan birine raslarsam çıkarıp bir ruble vereceğim. Meyhaneye götürüp iç bakalım arkadaş diyeceğim, bir zamanlar ben de serseriydim! Sonra seni anlatırım babama… İşte bana ağabeylik eden insan… Beni eğitti. Dövdü beni, köpek!.. Besledi… Şimdi buna karşılık sen de onu besle. Bir yıl besle! Tam bir yıl, anladın mı?” Maksim, işitiyor musun?

    Bir çocuk saflığıyla söylenen bu sözler hoşuma gidiyordu. Ayrıca, kış gelmek üzereydi, benimse Tiflis’te tanıdığım kimse yoktu. Gudavur’da ilk kara raslamıştık. Şakro’nun sözleri bu bakımdan da ilgilendiriyordu beni. Ne de olsa bir şeyler bekliyordum ondan.
    Hiç durmadan ilerliyorduk. İşte, eski İberya’nın başkenti Meşhet’teyiz. Yarın Tiflis’e varıyoruz.

    Kafkasya’nın iki dağ arasına sıkışmış başkentini daha beş verst öteden gördüm. Şakro sakindi. Alık gözlerle ilerlere bakıyor, sağa sola salyalarını tükürüyor, ikide bir yüzünü ekşiterek karnını oğuşturuyordu. Yolda bulduğu çiğ bir havucu mideye indirmişti çünkü.
    – Benim gibi soylu bir Gürcü, memleketine güpegündüz bu paçavralar içinde girer mi sanıyorsun? Yooook!
    Akşamı bekleyeceğiz. Dur bakalım!

    Boş bir yapının duvarı dibine çöktük, son sigaralarımızı sardık ve soğuktan titreye titreye içmeye başladık. Gürcistan askeri yolu üzerinde keskin bir rüzgâr esiyordu. Şakro dişlerinin arasından hüzünlü bir türkü mırıldanıyordu… Ben sıcak bir odanın ve yerleşik bir düzenin, göçebe hayatına olan üstünlüklerini düşünüyordum.
    Yol arkadaşım kalktı, kararlı bir yüzle:
    – Haydi, dedi.
    Hava kararıyordu. Kentin ışıkları tek tek yanmaya başlamıştı. Güzel bir görünümdü bu. Vadiyi saran karanlığın içinde ışıklar yavaşça, birbiri arkasına sıçrayıp çıkıyordu.
    – Dur! Şu başlığı bana ver de yüzümü gizleyeyim… Bakarsın bir tanıyan olur…

    Çıkarıp verdim. Olginskoy Sokağı boyunca ilerliyoruz. Şakro kararlı bir tavırla ıslık çalıyor.
    – Maksim! Şu tramvay durağını görüyor musun, Veriyski Köprüsü’nü? Orada otur, bekle beni! Ama bekle ha!
    Ben şurda bir eve uğrayıp arkadaştan bizimkileri, babamı, annemi sorayım…
    – Çok mu kalacaksın?
    – Hemen geliyorum! Bir dakika sonra!..
    Bir anda karanlık, dar bir sokağa daldı, gözden kayboldu. Bir daha görünmemek üzere…
    Hayatımın hemen hemen dört aylık bir süresinde bana yol arkadaşlığı eden bu adama bir daha hiç raslamadım. Fakat iyi duygularla, şen bir gülümsemeyle sık sık anarım onu.
    O bana, akıllı insanların yazdığı koca koca kitaplarda bulunamayacak pek çok şey öğretti. Hayat, insanların bilgeliğinden daha derin ve anlamlıdır çünkü.
    1894