La vie, bir alıntı ekledi.
29 Nis 19:16 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

" Bana, hepimizi mimlediklerini, jandarmaların bizi gözetlediklerini,
1 Mayıs'tan önce bizi deliğe tıkacaklarını söyledi. Karşılık vermedim. Gülüyordum, ama için için kaynamaya başlıyordum. Sonra , akıllı bir çocuk olduğumu söyledi, bu yola sapmamam gerektiğini, tam tersine.. şey yapmamı..."
Durdu ,yüzünü sildi , gözlerinde donuk bir şimşek çaktı. Pavel :
" Anlıyorum" dedi.
" Yasaların hizmetine girmeliymişim."
Andrey kolunu uzatıp , sıkılı yumruğunu salladı.
"Yasa hizmeti " dedi dişleri arasından.
"Alçak herif! Suratıma vursaydı bu kadar ağır gelmezdi bana , belki ona da daha iyi olurdu . Fakat o kokmuş ağzıyla yüreğimin üzerine tükürünce ,
sabrım taştı ."

Ana, Maksim Gorki (Sayfa 134 - Oda Yayınları)Ana, Maksim Gorki (Sayfa 134 - Oda Yayınları)
Mehmet A., bir alıntı ekledi.
10 Mar 19:05

Kızların derdi de bu zaten; bir çocuktan hoşlanmışlarsa, ne kadar namussuz bir herif olursa olsun, onda aşağılık duygusu olduğunu söylerler, ama çocuktan hoşlanmamışlarsa eğer, ne kadar iyi bir herif olursa olsun ya da aşağılık duygusu ne kadar fazla olursa olsun, kendini beğenmişin teki, deyiverirler. Akıllı kızlar bile bunu yapıyor.

Çavdar Tarlasında Çocuklar, J. D. Salinger (Sayfa 130 - Yapı Kredi Yayınları - 51. Basım, Ocak 2017, Çeviri: Coşkun Yerli)Çavdar Tarlasında Çocuklar, J. D. Salinger (Sayfa 130 - Yapı Kredi Yayınları - 51. Basım, Ocak 2017, Çeviri: Coşkun Yerli)
Nora_, bir alıntı ekledi.
29 Oca 20:48 · Kitabı okudu · İnceledi · 10/10 puan

Bir de Modern Gençlik'le ilgili (yani benimle, bu yüzden manyak gibi sırıtarak eğilip selam çaktım) çok uzun bir makale vardı, çok akıllı, kel bir herif yazmıştı.

Otomatik Portakal, Anthony Burgess (Sayfa 36)Otomatik Portakal, Anthony Burgess (Sayfa 36)
Simurg Atlantis ELF (ϜϓſϞ), bir alıntı ekledi.
23 Oca 13:57 · Kitabı okudu

DON KİŞOT’UN İLK MACERASI

Mançalı Şövalye, atının içgüdüsüne itimat ederek dizginlerini serbest bıraktı. Soylu da olsa, hayvanın gideceği yer ahırının bulunduğu köyden başka neresi olabilirdi. Rosinenta’nın köye doğru yol değiştirdiğini kahramanımız da fark etmişti. Bu gidişini hayra yorarak şöyle dedi:

- Rosinenta’m, sen benim gözümde Renand’m Bayard’mdan daha kıymetlisin! Köye doğru yönelişinde mutlaka bir sebep vardır. Bence de şimdilik işin en doğrusu, evimize dönüp şövalyelik için gerekli ihtiyaçlarımızı temin etmektir. Para, iç çamaşırları ve merhem kutusu kolay… Ama iyi bir seyisi nereden bulmalı? Papaz’la Berber bu işe asla yanaşmazlar. Baştan beri şövalyeliğe karşı olan bu adamlardan seyis olmaz…

Düşündü, taşındı sonunda seyisliğe tam lâyık birini buldu: Sanço Panza… Bu adam, aynı köyde oturan, otuzuna yeni basmış, şişman, kısa boylu, temiz yürekli, saf bir köylü idi. Her şişman gibi, uykuyu seven, fazla çalışmaktan hoşlanmayan, midesine düşkün, neşeli biriydi… Cesareti bir parça eksikti. Ancak, bu küçük ayrıntıların fazla önemi yoktu. Neticede bu adam, kahramanımıza seyislik konusunda biçilmiş kaftan gibi göründü.

Böyle tatlı hayallere dalmış giderken, ağaçların arkasından bir inilti duydu… İniltiler, çok geçmeden çığlıklara dönüştü. Don Kişot, atını sesin geldiği yöne doğru sürdü. Ağaçlıkların içine dalınca, meşe ağacına bağlanmış bir at gördü. Çığlıklar ondan gelmiş olamazdı…

Dikkatle etrafı gözden geçirince, biraz ileride yine meşe ağacına bağlanmış bir delikanlı gördü. Bağıran oydu. Çığlıklar da boşuna değildi. Sağlam yapılı bir köylü, elindeki kayışı oğlanın sırtına indiriyordu. Hem vuruyor hem de öğüt veriyordu:

- Dilini tut, gözünü aç!

Zavallı dayağı yedikçe,

- Tövbe efendim, bir daha yapmayacağım, diye inliyordu.

Don Kişot, bu manzara karşısında daha fazla bekleyemezdi:

- Be hey görgüsüz şövalye! Utanmıyor musun, savunmasız bir zavallıyı dövmeye? Atınıza binin, kılıcınızı çekin! Bunun cezasını size pahalıya ödeteceğim!

Köylü, kargısını burnuna dayamış olan bu silahlı korkuluk karşısında, neredeyse küçük dilini yutmak üzereydi. Kendisini güçlükle toparlayıp kibarca karşılık verdi:

- Sayın Senyör! İzin veriniz de şu tatsız gibi görünen durumu size açıklayayım. Ben, söylediğiniz gibi şövalye filan değilim. Ağaca bağladığım çocuk, benim çobanımdır. O kadar dikkatsiz ve vurdumduymaz bir uşaktır ki, sürümden her gün birkaç koyunu kaybeder. Bu gidişle sürüde tek bir koyun bile kalmayacak. Nasihat kâr etmeyince ben de mecburen dayağa başvurdum. Ya, efendim! Vaziyet işte bundan ibaret. Şimdi bana ne yapacaksanız razıyım…

- Sen ne diyorsun delikanlı? Efendin doğru mu söylüyor?

- Kutsal kitap üzerine yemin ederim ki yalan söylüyor, Senyör! Kendisinde birikmiş olan ücretimi vermemek için bu yola başvuruyor.

Mançalı Şövalye sinirden tir tir titredi. Adama öyle bir bağırış bağırdı ki, yer yerinden oynadı:

- Bana bak iğrenç herif! Çabuk şu delikanlıyı çöz ve parasını da hemen eline say! Yoksa yemin ederim ki, seni şu mızrakla delik deşik ederim!

Köylü, tek kelime etmeden oğlanı çözdü. Sıra para işine gelince yan çizdi:

- Pek saygıdeğer şövalye! Ne yazık ki, yanımda bir tek kuruşum yok. Andreas -demek çocuğun adı buymuş- benimle eve gelsin, bütün parasını eline sayacağım.

- Ben mi? Onunla gitmek mi? Asla, efendim! Siz buradan ayrılır ayrılmaz, değil paramı vermek, derimi yüzer vallahi!

- Hayır, hayır! Kılma bile dokunamaz! Böyle bir şey yaptığı takdirde, işte yanında söylüyorum, anasından doğduğuna pişman ederim onu… Şövalyelik adına yemin eder de paranı ödeyeceğine ve sana bir tek tokat atmayacağına söz verirse, ancak bu şartla kendisini serbest bırakacağım. Aksi takdirde şuradan şuraya bir adım atamaz!

Köylü, şövalyelikten başka her şey üzerine yemin ederek çobanın parasını son kuruşuna kadar, hem de kokulu paralardan ödeyeceğine söz verdi.

Don Kişot, çok hayırlı bir iş yapmış olmanın gönül rahatlığı içinde Rosinenta’ya atladı. Bir şövalye için gerekli olan ihtiyaçlarını temin etmek üzere köyüne doğru yol aldı.

Köylü, kahramanımızın iyice uzaklaştığından emin olduktan sonra uşağını alaycı bir sesle çağırdı:

- Gel bakayım buraya, sevgili Andreas! Alacağını, koruyucu meleğinin istediği biçimde, ödeyeyim!

- Ödeyeceksiniz tabii, dedi çoban. Hele bir ödemeyin de, nasıl geri dönüp dediğini yapıyor, görürsünüz.

Adam, hızla oğlanın kolundan yakaladı. Onu aynı ağaca bağladı. Öyle bir dövdü, öyle bir dövdü ki, anasından emdiği sütü burnundan getirdi…

- Haydi, bakalım hain uşak! Çağır kurtarıcını da, imdadına gelsin… Söyle ha! Yüzeyim mi o nazik derini?

* * *

Kahramanımız, zavallı çobanın çektiklerinden habersiz, bütün gün yol aldı. İniltisini dindireceği başka bir zavallı ile karşılaşmadığına çok üzülüyordu… “Gezici bir şövalye için en sıkıcı şey, hiçbir macera ile karşılaşmadan tembel tembel at sürmektir herhalde.” diye geçirdi içinden.

Böyle tatlı hayallere dalmış giderken uzaktan bir atlı gurubunun yaklaştığını gördü. İşte macera başlıyordu… Gelen, bir tüccar kafilesiydi. Önde atlarına kurulmuş altı şemsiyeli zengin, hemen arkalarından onları takip eden dört atlı uşak, üç de katır seyisi vardı. Ancak bunlar, Don Kişot’a kılık değiştirmiş haydutlar gibi göründüler…

Mançalı Şövalye, üzengiler üzerinde dikildi. Mızrağını iki eliyle sıkıca kavradı. Hamle yapmak üzere yolun ortasında beklemeye başladı. Tüccar kafilesi iyice yaklaşınca, at üzerinde sırık gibi bir adamın kendilerini karşıladığını görüp şaşırdılar. Yanına geldiklerinde bunun şövalye bozuntusu bir üşütük olduğunu anlamakta zorluk çekmediler.

Don Kişot, onlara bağırdı:

- Durun bakalım beyler! Necisiniz, nereden gelip nereye gidersiniz? Kim olduğunuzu ispat etmeden, bir adım daha ileriye gidemezsiniz!

Tüccarbaşı alttan aldı:

- Pek saygıdeğer, soylu şövalye! Kim olduğumuz kıyafetlerimizden anlaşılmıyor mu? Gördüğünüz gibi, toplum hizmeti yapan tüccarlarız. Bunlar da uşaklarımız… Niyetiniz bizi soymak değildir herhalde. Çünkü şerefli bir soyluya benziyorsunuz…

- Bana bak, kendini akıllı zanneden adam! Bir kaç övücü sözle beni kandıracağını mı zannediyorsun? Çıkarın hüviyetlerinizi göreceğim. Kim olduğunuza ancak o zaman karar verebilirim.

Don Kişot, Miguel De CervantesDon Kişot, Miguel De Cervantes
@tgm.sahin, bir alıntı ekledi.
04 Oca 22:51 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Holden Caulfield
Kızlar. Ne düşündüklerini hiç anlayamazsınız. Kızların derdi de bu zaten; bir çocuktan hoşlanmışlarsa, ne kadar namussuz bir herif olursa olsun, onda aşağılık duygusu olduğunu söylerler, ama çocuktan hoşlanmamışlarsa eğer ne kadar iyi bir herif olursa olsun kendini beğenmişin teki deyiverirler. Akıllı kızlar bile bunu yapıyor.

Çavdar Tarlasında Çocuklar, J. D. Salinger (YKY)Çavdar Tarlasında Çocuklar, J. D. Salinger (YKY)

Fakir ve susuz köyün bitişiğinde çok büyük bir bağ vardı, güzel mi güzel, içinden suyu akan, meyva ağaçlarıyla dolu bir bağ. Bağ o kadar büyük ve ağaçlıktı ki bir ucundan dürbünle baksan, öbür ucunu göremezdin.
Köy ağası birkaç yıl önce araziyi parselleyip köylülere satmış, ama bağı kendine ayırmıştı. Tabii köylülerin arazisi düz ve ağaçlık değildi. Su da yoktu üstelik. Vadinin ortasında bir düzlük vardı. İşte ağanın bağı orasıydı. Köylüler ağadan satın aldıkları tepelerdeki engebeli arazilerde ve vadideki yamaçlarda arpa, buğday ekiyorlardı.
Her neyse, geçelim bunları; belki de öykümüzle ilgisi yok.
Bağda iki şeftali ağacı yetişmişti. Biri daha küçük ve gençti. Bu iki ağacın yaprağı, çiçeği tıpatıp birbirine benzerdi. Her gören daha ilk bakışta ikisinin de aynı cins ağaç olduğunu anlardı.
Büyük ağaç aşılıydı. Her yıl iri iri, pembe pembe, güzel şeftaliler verirdi. Avuca zor sığan bu şeftalileri insan ısırıp yemeye kıyamazdı.
Bahçıvan büyük ağacı bir yabancı mühendisin aşıladığını, aşıyı da memleketinden getirdiğini söylerdi. Bu kadar çok para harcanan bir ağacın şeftalileri de elbette kıymetli olur.
Nazar değmesin diye birer tahtaya Kur'ân'dan "Ve in yekâd" âyeti yazılıp ağaçların gövdesine tutturmuşlardı.
Küçük şeftali ağacı hemen hemen her yıl bin çiçek açar ama bir şeftali bile vermezdi. Ya çiçeklerini döker, ya da şeftaliler olgunlaşmadan sararıp dökülürdü. Bahçıvan elinden geleni yapıyordu yapmasına ama küçük şeftali ağacında hiç değişiklik olmuyordu. Her yıl dallanıp budaklanıyor, yine de ilaç niyetine bir şeftali bile büyütmüyordu.
Küçük ağacı da aşılamak geldi bahçıvanın aklına; ama ağaç yine değişmedi. İnat ediyordu sanki. İyice bunalan bahçıvan bir hileyle ağacı korkutmak istedi. Gidip bir testere getirdi; karısına da seslendi. Küçük şeftali ağacının önünde testere bilemeye koyuldu. Testere bir güzel bilendikten sonra geri geri gitti; "Şimdi gelip seni kökünden keseceğim. Hele şeftalilerini dök de göreyüm bakayım!" der gibi ağacın üzerine yürüdü.
Daha bahçıvan ağaca yaklaşmadan karısı elinden tuttu:
- Ölümü gör, n'olur hakim ol kendine. Sana söz veriyorum, önümüzdeki yıldan itibaren şeftalilerini dökmeyip büyütecek. Yine tembellik ederse o zaman ikimiz birden keser, odununu tandırda yakarız.
Bu oyun da ağaçta bir değişiklik yapmadı.
Şimdi bilmek istiyorsunuz küçük şeftali ağacının sözlerini ve neden meyvalarını olgunlaştırmadığını, değil mi? Pekala. Dinleyin öyleyse.
***
Kulaklarınızı iyi açın. Küçük şeftali ağacı konuşmak istiyor. Artık çıt çıkarmayın; bakalım küçük şeftali ağacı ne diyor. Serüvenini anlatacak galiba:
"Biz yüz, yüzelli şeftali bir sepette duruyorduk. Güneş zarif kabuklarımızı kurutmasın, al yanaklarımıza toz konmasın diye bahçıvan üstümüze asma yaprağı örtmüştü. İncecik asma yaprağından hafif bir yeşil ışık giriyordu içeri. Bu renk yanaklarımızın allığıyla karışıp çok hoş bir manzara oluşturuyordu.
Daha güneş doğmadan koparmıştı bahçıvan bizi. Bu yüzden bedenlerimiz serin ve nemliydi. Sonbahar gecelerinin soğuğu hâlâ üstümüzdeydi. Yeşil yaprakların arasından hafif bir ışık geçip sıcağı içimize işliyordu.
Tabii, biz bir ağacın çocuklarıydık. Bahçıvan her yıl aynı zamanda annemin şeftalilerini toplayıp sepete koyuyor ve şehre götürüyordu. Orada ağanın evinin kapısını çalıyor, sepeti verip köye dönüyordu. Şimdi de öyle ya.
Dediğim gibi biz yüz, yüzelli olgun ve sulu şeftaliydik. Benim de tatlı ve leziz suyum vardı. Yumuşak, incecik kabuğum çatlayacak gibiydi. Yanaklarımın kırmızılığını görsen mutlaka çıplak olduğum için utandığımı sanırdın. Hele hele, yıkanmış gibi üstümde başımda sonbahar çiyleri vardı.
İri, çetin çekirdeğim yeni bir yaşamı düşlüyordu. Daha iyisini söyleyim, ben yeni bir hayatı düşünüyordum. Çekirdeğim ayrı değildi benden.
İlk bakışta görülmek için bahçıvan beni sepetin üstüne koymuştu; belki de daha iri ve sulu olduğum için. Kendimi övmüyorum burada. Fırsatını bulan her şeftali gelişir, büyür ve olgunlaşır, bol sulu olur. Ama tembellik edip de kurtlara aldanan, onlara derilerine, etlerine, hatta çekirdeklerine kadar girme izni veren şeftaliler gelişemez.
Sepette durduğumuz gibi ağanın evine gitmiş olsaydık, ben ağanın sevgili kızına nasip olacaktım. Ağanın kızı da benden bir ısırık alacak, fırlatıp atacaktı. Ağanın evi tabii ki evinden içeri bir tane şeftali, salatalık, zerdali girmeyen Sahibali ile Pulad'ın evi gibi değildi. Oysa bahçıvan, ağanın kızı için yabancı ülkelerden meyva getirttiğini söylüyor. Kızına uçakla portakal, muz, üzüm, hatta çiçek getirtiyor. Bunun için de su gibi para harcaması gerek. Şimdi hesap et bakalım ağanın kızının giysi, okul, yiyecek, doktor, bakıcı, uşak, oyuncak, seyahat ve gezme tozma parasını. Sen de, her ay onbin Tümen, ben diyeyim onbeş bin Tümen; yine az olur.
Gelelim konumuza.
Bahçıvan elinde sepet, bağın ortasındanki bahçeden geçerken birden ayağının altındaki sıçan yuvası çöktü; nerdeyse yere kapaklanacaktı. Ama ayakta durmayı başardı. O sırada sepet şiddetle sarsıldığından ben kayıp yere düştüm. Bahçıvan beni görmedi; çekti gitti.
Güneş, ışınlarını tüm bağa göndermeye başlamıştı. Toprak biraz ılıktı ama güneş çok sıcaktı. Belki de benim vücudum gibi serindi.
Sıcak yavaş yavaş kabuğumdan geçip etime kadar ulaştı. Vücut suyum da ısındı. Sonra sıcaklık çekirdeğime geldi. Bir süre sonra susamakta olduğumu hissettim.
Annemin yanındayken ne zaman susasam ondan suyumu alırdım; daha çok üstüme vurup beni ısıtsın diye güneşe bakardım. Güneş ışınları üstüme gelir ve yanaklarım sımsıcak olurdu. Annemden su emer, gıdamı alır ve vücut suyum kaynamaya başlardı. Yüzümdeki damarlar daha bir al al olur, ağırlaşırdım; annemin kolunu eğer, kıvrılırdım.
Annem "Güzel kızım, güneşten kaçma. Güneş bizim dostumuz. Toprak bize gıda verir, güneş de onu pişirir. Üstelik sen güneş sayesinde güzelsin. Bak, güneşten kaçınanlar nasıl da sarı benizli ve kemikliler. Güzel kızım, bir gün güneş yere darılır da parlamayacak olursa, yeryüzünde canlı diye bir şey kalmaz; ne bitkiler, ne hayvanlar." derdi.
Bu yüzden gücüm yettikçe kendimi güneşe teslim eder, güneşin sıcaklığını emer ve içimde toplardım. Günden güne güçlendiğimi görürdüm. Hep sorardım kendime:
"Günün birinde birisi güneşi gücendirirse ve güneş de bize küserse ne olurdu halimiz o zaman?"
Nihayet bir gün anneme sordum:
- Anneciğim, günün birinde güneş hanım darılır da bize küserse, ne yaparız?
Annem yapraklarıyla yüzümdeki tozları sildi:
- Neler düşünüyorsun böyle! Sen akıllı bir kızsın. Biliyor musun kızım, güneş hanım birkaç kendini beğenmiş yüzünden küsmez bize. Ama yavaş yavaş ışığını ve sıcaklığını yitirip ölebilir. İşte o zaman başka bir güneş bulmamız gerekir. Yoksa karanlıkta kalır, soğuktan donar ve kururuz.
Sahi, nerde kalmıştık?
Evet, evet, sıcağın çekirdeğime kadar gelip beni susattığından söz ediyordum. Bir süre sonra vücut suyum kaynamaya, kabuğum kurumaya ve çatlamaya yüz tuttu. Bir karınca koşa koşa geldi, etrafımda dönenmeye başladı.
Sepetten düştüğümde kabuğum bir yerden çatlamış ve vücut suyumun bir kısmı dışarı dökülmüş, güneşte katılaşmıştı. Karınca başındaki hortumu özsuyuma sokup içti. Sonra bıraktı beni. Hortumuna baktı, baktı, sonra yine daldırdı hortumunu, kaldırdı duyargalarını. Öyle hızlı çekiyordu ki hortumu kökünden sökülecek sandım birden. Karınca biraz daha zorladı. Sonunda katılaşmış özsuyumu yerinden söküp, sevinerek koşa koşa yanımdan uzaklaştı.
Tam bu sırada bir ses duydum. İki kişi duvar bahçesinden içeri atladı ve koşa koşa bana doğru geldi. Sahibali ile Pulad'dı bunlar. Meyva ile karınlarını doyurmaya gelmişlerdi. Ötekileri gibi bahçıvanın tüfeğinden korkmazlardı. Diğer köylüler adımlarını atmazlardı bağa ama Pulad ile Sahibali ayakları çıplak, yırtık pırtık yamalı bir pantolonla hep dolaşırlardı bağda. Bahçıvan birkaç kez arkalarından ateş etmiş, yine kaçmayı başarmışlardı. O zamanlar ikisi de yedi sekiz yaşlarındaydı.
Uzun sözün kısası, o gün koşa koşa geldiler, üstümden atlayıp anneme gittiler. Baktım biraz sonra geri dönüyorlar; hem de canları çok sıkılmış bir halde. Konuşmalarından bahçıvana kızdıklarını anladım.
Pulad:
- Gördün mü? Bu da bahçenin son meyvası. Bir tanesi bile kısmet olmadı.
Sahibali:
- Ne yapabilirdik ki? Adam bir ay boyunca elinde tüfek ağacın dibinden kımıldamadı.
Pulad:
- Lanet olası köpek herif! Bir tane bile bırakmamış bize. O sulu olanlarından bir tanesini ağzıma tıkıştırmayı ne isterdim, bilemezsin!.. Hatırlıyor musun, geçen yıl ne kadar çok şeftali yemiştik?
Sahibali:
- Biz insan değil miyiz yani. Hepsini birer birer koparıp zıkkımlansın diye o köpek herife veriyor. Suç bizde zaten. Miskin miskin oturup köyü talan etmesine izin veriyoruz.
Pulad:
- Biliyor musun Sahibali, ya bu bağ köyün malı olur ya da bütün ağaçları yakarım.
Sahibali:
- Birlikte yakalım.
Pulad:
- Yakmazsak şerefsiziz.
Çocuklar öylen sinirlenmişti, öyle tepiniyorlardı ki tekme yemekten korktum birden. Ama, yapmadılar. Ben tam karşılarındayken Pulad'ın ayağına diken battı. Pulad eğilip dikeni çıkarırken gözü bana ilişti, ayağındaki dikeni unuttu. Beni yerden alıp Sahibali'ye "Bak Sahibali!" dedi.
Çocuklar beni elden ele dolaştırıp sevindiler. Beni öyle yemek istemediler. Çok sıcaktım. Serinletip yemelerini istiyordum; o zaman daha çok tad verirdim. Kırış kırış kirli elleri kabuğumu tahriş ediyordu. Ama memnundum halimden. Son zerreme kadar beni lezzetle yiyeceklerini, sonra yalanıp parmaklarını emeceklerini biliyordum. Tadım günlerce, haftalarca damaklarında kalacaktı.
Sahibali:
- Pulad, yemin ederim hiç böyle iri şeftali görmemiştim.
Pulad:
- Hayır, görmemiştik.
Sahibali:
- Havuz kenarına gidelim. Serinletip yersek daha lezzetli olur.
Beni öyle dikkatle götürdüler ki sanki vücudum incecik bir camdan yapılmıştı da bir sarsıntıda düşüp kılacak gibiydim.
Havuz kenarı serin ve gölgeliydi. Kavak ve söğütler öyle serin bir gölge salmışlardı ki daha ilk nefeste serinliği çekirdeğime kadar hissettim. Dikkatle beni suya bıraktılar. Dört küçük ve kirli el sımsıkı suda tuttu beni. Su buz gibiydi. Biraz bekledikten sonra Pulad:
- Sahibali!
- Ha, söyle.
- Diyorum ki bu şeftali çok kıymetlidir değil mi?
- Evet.
- Evet demekle olmaz. Sence ne kadar eder?
Sahibali biraz düşündü:
- Ben de çok değerli olduğunu söylüyorum.
- Mesela kaç?
Sahibali yine düşündü:
- Bir güzel soğutursak...hımmm.. bin Tümen.
- Senin de hiç paradan anladığın yok.
- İyi, maşallah, sen hazinenin başına oturmuşsun; sen söyle bakalım kaç edermiş?
- Yüz Tümen.
- Bin yüzden daha çok ama.
- Valla uydurmuyorum; babamdan duydum.
- Madem öyle, belki ikisi de birdir ha? Ben de uydurmuyorum; babamdan duydum.
Pulad yavşaça dokundu bana:
- Ellerim dondu. Bence yeme zamanı geldi.
Sahibali de dikkatle dokundu bana:
- Evet, buz gibi olmuş.
Sonra sudan çıkardı beni. Dışarı çıkınca dışarıyı sıcacık hissettim. Sandıklarından daha leziz olduğumu göstermek için beni hemen yemelerini istiyordum. Güneşten ve annemden aldığım tüm gıda ve sıcaklığı bu iki köylü çocuğunun bedenine ulaştırmaktı arzum.
Pulad ile Sahibali beni yemeye karar verdiklerinde, ömrümde kaç defa halden hale girdiğimi, daha da kaç defa gireceğimi düşünüyordum. Kendi kendime düşündüm: "Bir zamanlar vücudumun zerreleri toprak ve su idi, bazıları da güneş ışığı. Annem bunları az az topraktan emdi, emdi, dallarının uçlarına kadar ulaştırdı. Sonra annem tomurcuklandı, çiçek açtı ve yavaş yavaş ben ortaya çıktım. Vücudumdaki tüm zerreleri az az annemin bedeninden aldım, güneş ışınlarıyla karıştırdım. Çekirdeğim, kabuğum ve etim oluştu ve nihayet olgun, sulu bir şeftali oldum. Şimdi Pulad ile Sahibali beni yiyorlar. Bir süre sonra zerrelerim onların vücutlarında et, saç, kemik olacak. Elbette bir gün onlar da ölecek.O zaman benim vücudumun zerreleri ne olacak?"
Çocuklar beni yemeye karar verdiler. Sahibali beni Pulad'a verdi:
-Isır bir kere.
Pulad bir ısırık aldı ve Sahibali'ye verdi beni. Sonra başladı yalanmaya. Sahibali de bir ısırık aldı ve beni verdi Pulad'a.
Dediğim gibi tadım damaklarında kaldı.
Şimdi etlerim ortadan kayboluyordu ama çekirdeğim yeni bir yaşam düşüncesindeydi. Bir dakika sonra şeftali olarak benden geriye hiçbir şey kalmamıştı. Oysa çekirdeğim ne zaman ve nasıl yeşermeye başlayacağını planlıyordu. Ben belirli zamanlarda ölüyor ve tekrar diriliyordum.
Son kez Pulad beni ağzına aldı ve son zerresine kadar etlerimi emdi. Beni ağzından çıkardığında artık şeftali değildim. Sert kabuklu, içinde yeni bir yaşamın tohumunu gizleyen canlı bir çekirdektim. Sadece kabuğumu çatlatıp yeşerecek kadar dinlenmeye ve nemli toprağa ihtiyacım vardı.
Çocuklar parmaklarını son defa emip yalandıktan sonra Pulad:
- Şimdi ne yapalım?
Sahibali:
- Suya girelim.
Pulad:
- Çekirdeğini yemeyelim mi?
Sahibali:
- Bir planım var. Bırak, kalsın.
Pulad beni söğüt ağacının dibine bıraktı. Gerisin geri gitti gitti; sonra koşa koşa sırtüstü suya atladı. Atlarken dizlerini karnına kadar çekmiş, elleriyle dizlerini sarmıştı. Bir an suda kayboldu, çırpındı ve ayağa kalktı. Çevresindeki çamurlar da bu arada suya karıştı. Su çenesinin altına kadar geliyordu. Başından, kulağından, yüzünden yosunlar sarkıyordu.
Sahibali:
- Pulad, yüzünü o yana çevir.
Pulad:
- Pantolonunu mu çıkaracaksın?
Sahibali:
- Evet. Babamın yüzdüğümüzü anlamasını istemiyorum. Döver yoksa beni.
Pulad:
- Öğleyin döneceğiz eve. Daha vaktimiz var.
Sahibali:
- Tependeki güneşi görmüyor musun yoksa?
Pulad bir şey demeyip yüzünü öbür tarafa çevirdi. Sahibali'nin suya düşüş sesini duyunca yüzünü çevirdi, sonra yüzmeye, suya dalmaya ve birbirlerine su atmaya başladılar. "Geç oldu" deyip sudan çıktılar. Pulad pantolonunu birkaç defa silkeledi. Sonra beni de söğütün dibinden alıp yola koyuldular. Bağın sonundaki duvara tırmanıp öbür tarafa atladılar. Köy evleri ağanın bağından daha uzaktı.
Pulad:
- Eee, onun için bir planın vardı hani.
Sahibali:
- Gölge gelsin iyice, sana seslenirim. Tepeye çıkar otururuz, orada sana planlarımı söylerim.
Köyün sokakları tenhaydı ama her taraf sinek ve gübre doluydu. İri bir köpek duvarın üstünden atlayıp ayağımızın önünde durdu. Pulad köpeği okşadı sonra kalkıp evine gitti. Köpek de onun peşinden eve girdi.
Sokak yokuş yukarıydı. Yokuş öylesine dikti ki yol ile Pulad'ın evinin damı aynı seviyedeydi. Sahibali damlardan geçerek evine gitti. Birkaç ev yukarıda kendi evleri vardı. Beni avucunda sımsıkı tutup bahçelerine atladı. Ayakları dizlerine kadar annesinin bir saat önce döktüğü hayvan dışkısına battı. Sahibali'nin bundan haberi yoktu. Annesi ses duyunca evden başını uzattı:
- Sahibali, çabuk babana bir lokma ekmekle su götür.
Sahibali beni tavlaya götürdü ve bir köşede, gübrelerin arasında bir delik açıp beni oraya gömdü. Artık karanlık ve gübre kokusu dışında hiçbir şey anlamadım. Orada kaç saat kaldığımı hatırlamıyorum. Keskin gübre kokusundan neredeyse boğulacaktım. Nihayet üstümden gübrenin kaldırıldığını hissettim. Sahibali'ydi. Beni çıkardı, bir iki kez elleri arasında ovuşturdu, temizlemek için pantolonuna sürdü. Geldiğimiz yoldan gittik; Pulad'ın evinin damına geldik. Annesiyle kızkardeşi damda tezek yaparken kuru tezekleri duvardan alıp istifleyen komşu kadınla konuşuyorlardı.
Sahibali Pulad'ın annesine sordu:
- Pulad nerde?
- Pulad keçiyi kıra çıkardı; evde yok.
Pulad'ı tepede bulduk. Kara keçiyi salıvermiş, otlatıyordu. Kendisi de köpeğiyle birlikte bizi bekliyordu. Pulad ile Sahibali'nin ciltlerinin kabuğumun rengiyle aynı olduğunu farkettim birden. İkisi de güneşte o kadar çıplak kalmışlardı ki tenleri bronzlaşmıştı.
Pulad sabırsızlıkla:
- Eee, planını anlat bakalım.
- Bir şeftali ağacının olmasını ister misin?
- Deli misin, istemezmiyim hiç.
- Gidelim öyleyse.
- Keçiyi ne yapacağız?
- Eve bırakalım.
- Güneş batmadan getirmememi söyledi annem.
- Köpeği başında bırakırız öyleyse.
Pulad köpeğin başını, kulağını okşadı:
- Ben dönene kadar keçiye göz kulak ol, tamam mı?
Koşa koşa gittik bir bağın duvar dibine. Sahibali:
- Atla haydi.
- Artık planını gizlemen gerekmez. Anladım ben. Şeftali çekirdeğini ekeceğiz.
- Doğru. Çekirdeğimizi bağın ucundaki sırta dikeriz. Birkaç yıl sonra biz de şeftali ağacı sahibi oluruz. Neden başka bir yere değil de buraya diktiğimizi anlayacaksın.
Tepede, taşların arasında şeftali ağacı büyümez. Ağaç su ister, yumuşak su ister.
- Tamam tamam, nutuk çekmeye kalkma. Yukarı çıkıp bakayım bir, bahçıvan gelmiş mi?
Bahçıvan henüz şehirden dönmemişti. Pulad ile Sahibali bağın bir köşesinde toprağı kazdılar. Beni açtıkları çukura yerleştirdiler, üstümü kapatıp gittiler.
Karanlık ve nemli toprak beni sardı, sıkıştırıp vücuduma yapıştı. Tabii o zaman yeşeremezdim. Yeşerme gücü kazanmam için bir süre geçmeliydi.
Toprağa işleyen soğuktan kış geldiğini, toprağın karla kaplandığını anladım. Yarım karış mesafeye kadar toprak donmuştu ama toprağın altı beni üşütmeyecek, dondurmayacak kadar sıcaktı.
Böylece geçici bir süre için hareketsiz kaldım, toprağın altında tatlı bir uykuya yattım. Bahar gelince güçlenerek uyanmak, yeşermek, topraktan çıkmak ve Sahibali ile Pulad için bol meyvalı bir ağaç olmak için uyudum. İri, sulu ve utangaç güzel kızların yanakları gibi şeftalileri olan bir ağaç olmak için.
Kışın gördüğüm rüyalardan pek fazla bir şey hatırlamıyorum. Ama sadece bir düşümde büyük bir ağaç olduğumu, Pulad ile Sahibali'nin üstüme çıkıp dallarımı salladıklarını, köyün tüm çıplak çocuklarının yanıma toplandığını, şeftalilerimi havada kapıştıklarını, lezzetle yediklerini, ağızlarından akan suların göbeklerine kadar süzüldüğünü gördüm. Kel bir çocuk durmadan Pulad'a sesleniyordu: "Pulad. Yediklerimizin adı neydi, söylemedin. Eve dönünce büyükanneme ne yediğimi söylemek istiyorum. Çok yedim, ama o kadar lezzetliydi ki hâlâ doymadım. Yine yiyebilirim, yine yiyebilirim."
Üstlerinde hiçbir şey olmayan iki çocuk daha vardı. Ağızlarına, burunlarına, bülülerine sinek üşüşmüştü. Çocuklar ellerine kocaman kocaman şeftali almış, zevkle ısırıp "ıh ıh" diyorlardı.
Bu düşlerimden biriydi.
Son olarak badem çiçeğini gördüm düşümde.
Hasta ve baygın yatarken yumuşak bir ses geldi birden. Sesle birlikte tanıdık kokuların toprağa girmekte olduklarını hissettim. Şöyle diyordu bir ses: "Badem çiçeği, gel kokunu güzel şeftalinin yüzüne sür. Yine uyanmazsa yüzüne, vücuduna sür ellerini. Güzel kokuyu iyi alır. Her ne ise işte, en kısa zamanda uyandır. Filizlenip yeşerme zamanı. Bütün çekirdekler uyanıyor."
Üstümde ve yüzümde hareket eden badem çiçeğinin elleriyle kokusu öyle hoştu ki hep uyumak istiyordum. Ama olmadı. Uyandım. Tekrar uyur gibi yapmak istediğimde badem çiçeği: "Artık nazlanma canım. Karnında yaşam tohumu var, yeşermeye, büyümeye, meyva vermeye karar verdin, öyle değil mi?" dedi.
Badem çiçeği güzel bir gelin gibiydi. Beyaz ve tertemiz kardan bir elbise giymişti ve dudakları tomurcuklanmıştı. Ben tabii kar görmemiştim. Şeftaliyken annemden öğrenmiştim karın nasıl bir şey olduğunu.
Badem çiçeğinin önce kimle konuştuğunu, kimin onu başıma gönderdiğini bilmek istiyordum. Badem çiçeği kollarını boynuma attı, beni öptü ve gülerek "Ne kadar iri cüsselisin! Kucağıma sığmıyorsun!" dedi.
Sonra baharın buraya geldiğini, yeşerip filizlenme zamanının yaklaştığını söyledi.
Bahar ismini duyunca uyuyordum da uyanıverdim sanki. Baharın gelip gittiğini ve henüz kabuğumu yaramadığımı sanıyordum. Bu düşünceler içinde uykumdan sıçradım. Baktım, karanlık ve ıslak toprak beni kucaklamış naz yapıyor. Kabuğum dışardan ıslaktı ve içerisi terlemişti. Yüzümden su zerreleri dökülüyor, her yanımı sarıyor, bedenime işleyip toprağa gidiyordu. Etrafımda birkaç bitki tohumu vardı ve köklerini yayıyorlardı. Biri basbayağı boy atmış, sanırım topraktan dışarı çıkmıştı. İncecik kökleri başlarını o yana bu yana çeviriyor, gıda ve su zerreciklerini emiyor, bir yerde toplayıp yukarı gönderiyorlardı. Tanımadığım bir başka bitki tohumu da küçük küçük kök salmış, başını eğmiş, sabırla usul usul toprağı deliyor, yukarılara çıkıyordu. İki gün sonra güneşin doğuşunu izlemeye karar vermişti.
Vücudumun tam altından başka bir kök geçiyor; ilerlerken hep gıdıklıyordu beni. Su kenarındaki badem ağacına ait olduğunu söylüyordu. Badem kökleri de var gücüyle toprağın nemini ve gıda taneciklerini emip içine alıyordu.
Üstüme akan su, toprağın üstündeki kara aitti ve birkaç gün sonra kesildi.
Bir gün bir hışırtı duydum. Bir grup kara ve akıllı karınca yanıma gelip beni ısırmaya başladılar. Karıncalar güneşin sıcaklığını, bahar kokusunu toprağa getirmişlerdi. Isırmalarından tünel açtıklarını anladım. Bir süre daha beni ısırmaya devam ettiler ama beni delemeyeceklerini anlayınca yollarını değiştirip başka yöne doğru tünel açmaya koyuldular. Toprağım üstüne çıkıp ağaç olacağım zamana kadar bir daha görmedim onları.
O kadar su içmiştim ki şiştiş şiştim ve sonunda kabuğum parçalandı. Sonra minicik beyaz kökümü kabuğumdaki aralıktan dışarı gönderip toprağa sapladım. Böylece gelişip kök salacak ve dik durup boy atabilecektim. Sonra minik gövdemi gönderdim dışarı. Başını eğip yukarıya doğru toprağı delmesini, boy atmasını ve güneşi bulmasını öğrettim ona. Minik gövdemin ucunda küçücük bir filizim vardı. Topraktan çıktığımda ondan yapraklı bir gövde oluşturacaktım. İyice kök salıp yiyecek toplayacak hale gelene kadar depoladığım besinleri yiyor, minik köklerimi ve küçücük gövdemi bunlarla besliyordum.
Toprakta boğulmayacağım kadar hava vardı. Dışarının sıcağı yine giriyordu toprağa.
Bu sıralarda artık yorgun değildim. Önceleri kendi içimde gelişmiştim. Kendimi yok edip yeni bir şey olmuştum. Tabii çekirdek olduğum zamanlar her şeyi tam olan bir çekirdektim; serpilip hareket edemiyordum. Ama ağaç olmak istiyordum artık. Çok eksiği olan bir ağaçtım ve gelişip serpilecek çok yerim vardı. Düşünüyordum kendime kendime: Tam bir çekirdekle eksik bir ağaç arasındaki fark, tam çekirdeğin çıkmaza girdiği ve değişmediği takdirde çürüyeceği, eksik ağacın ise önünde çok parlak bir geleceği olduğuydu. Her şey saniye saniye değişiyordu. Bu değişimler üstüste gelince ve belirli bir aşamaya varınca artık bunun o eski şey olmadığını, bambaşka bir şey olduğunu hissederiz. Örneğin ben artık bir çekirdek değil, bir ağaç şeklini almıştım. Minik köklerim ve gövdem vardı; filizlerim, sarı sarı yaprakçıklarım vardı. İki çeneğim arasına, başımın üstüne toplamıştım bunları ve sürekli boy atıyordum. Topraktan çıktığım vakit yaprakçıklarımı güneşe tutmak istiyordum. Böylece güneş yapraklarıma yeşil renkler verecekti. Bol tomurcuklu, sulu şeftalileri olan, çiçekli dalları olan bir şeftali ağacı düşü kuruyordum. Küçücük bir ağaçtım; yine de önümde ne parlak bir gelecek vardı!..
Ceviz iriliğinde bir taş yolumu kesmişti ve yukarı çıkmama izin vermiyordu. Onu delemeyeceğimi anlayınca ister istemez çevresinden dolanıp yukarı çıktım.
Yukarı çıktıkça güneşin sıcaklığını hissediyor, daha da güneşe doğru uzanıyordum. Şimdi artık toprak üstündeki otlar arasında hareket ediyordum. Sonunda güneşin ışığının az çok toprağı aydınlattığı bir yere geldim. Üstümde incecik bir kabuktan başka bir şey kalmadığını anladım. Birkaç saat sonra bir baş darbesiyle toprağı yardım ve beni karşılamaya gelen ışığı ve sıcaklığı gördüm.
Şimdi toprağın üstündeyim. Bu toprak annemin annesi, benim annem, tüm canlı varlıkların annesiydi.
Oradaki toprak yığınında beyazlara bürünmüş badem ağacı güneşin altında parlıyordu. O kadar mutluydu ki beni de yürekten mutlu etti. Selam verdim. Badem ağacı: "Selam ay kadar güzel yüzüne, canım. Toprak üstüne hoş geldin. Yer altından ne haber?"
Çalılar boy atıp gölge salarken benim hâlâ iki açık yeşil yaprağım vardı ve yeni yeni başımı dik tutabiliyordum.
Bir gün Pulad ile Sahibali yanıma geldiler. On, on iki yeşil yaprağım vardı. Boyum kimi bitkilerden daha uzundu ve çalı da benden uzundu. O kadar hızlı boy atıyorlardı ki şaşırıp kalıyordum. İlkin, birkaç güne kadar badem ağacını da geçeceklerini sandım. Ama toprakta sağlam köklerinin olmadığını anladığım zaman "Bunlar kısa zamanda solup yok olacaklar" dedim kendi kendime.
Pulad ile Sahibali beni görünce sevindiler. "Bu ağaç artık bizim malımız." dediler. Çaydan birkaç avuç su getirdiler ve dibime doğru döküp gittiler. Galiba bahçıvan o yakınlardaki tarhları suluyordu. Bel sesi duyuluyordu çünkü.
Bahar sonlarına doğru çalıların artık büyüyemeyeceklerini gördüm. Çiçek açıp tanelerini saçıyor ve yavaş yavaş sararıyorlardı. Yaz geldiğinde ben de onların boyundaydım ama henüz dalım yoktu. Biraz daha boy atıp dal vermek istiyordum.
Pulad ile Sahibali sık sık yanıma geliyor ve bazen bir süre oturup benim geleceğim ve kendi planları hakkında konuşuyorlardı. Bir gün de kocaman, pırıl pırıl parlayan kızıl bir yılan getirmişlerdi. Sopa ile yılanın beynini dağıtmışlardı anlaşılan. Toprağı yarım metre kazıp yılanı oraya gömdüler.
Pulad ellerini çırparak "Çok keyifli olacak!" dedi.
Tabii, maksadı bendim.
Sahibali "Bir yılan birkaç misli gübreye bedeldir" dedi.
Pulad:
- Sanırım seneye ilk meyvasını yeriz.
Sahibali:
- Bilmem. Şimdiye kadar ağacımız olmadı ki.
Pulad:
- Olsun. Duyduğuma göre şeftali ağaçları çabuk meyva verirmiş.
Ben de biliyordum bunu. Annem iki yaşındayken iki şeftali vermiş.
Şeftalilerim büyüyüp olgunlaştığında ne şekil alacaklarını merak ediyordum. Şeftalilerin vücudumdaki özsuyunu nasıl emeceklerini görmek için en kısa zamanda meyva vermek istiyordum. Şeftalilerimin ağırlık etmesini ve yere değecekmiş gibi dallarımı eğmelerini istiyordum.
Vücudumda incecik borular oluşturmuştum. Köklerimin yerden aldığını bu borular yukarılara gönderiyordu. Sonbahar ortalarına doğru bu boruları birkaç yerden düğümledim ve köklerim artık yukarıya özsuyu göndermez oldu. Böyle olunca besinini alamayan yapraklarım sararmaya başladı. Ben de kuyruklarını kestim. Rüzgar esince yapraklarım yere düştü ve çırılçıplak kaldım.
Her yaprağın kuyruğunun köküne küçücük bir düğüm atmıştım. Gelecek baharda bu düğümlerin her birinden bir filiz ve dal vermeyi planlıyordum. İlk meyvamı da düşünmüştüm. Annem gibi iki yaşında meyva vermek istiyordum. Tam anımsamıyorum, bedenimde dört beş düğüm vardı. Bunlardan tomurcuk ve çiçek vermeyi düşünüyordum. Hep çiçeklerimi düşünmeyi seviyordum.
Hava soğudukça beni bir uykudur alıyordu. Yere kar düşüp de toprak donunca derin bir uykuya daldım.
Pulad ile Sahibali etrafıma çuval parçaları koymuşlardı. Hâlâ ince ve yumuşak bir kabuğum vardı ve kışın her taraf don tuttuğunda tavşanlar için leziz bir yiyecek sayılırdım. Üstelik soğuk almam da mümkündü. O zaman bahar gelince yeniden kökten yeşerip büyümem gerekirdi.
Bahar gelince her şeyden önce köklerim uyandı, sonra özsuyu gelince gövdem uyandı. Filizlenip kımıldanıp şiştiler. Topraktan vücuduma gelen su vücudumun her organını uyandırıyor ve harekete zorluyordu. Filizlerimde minik minik yapraklar oluşturuyordum. Filizlerim baş verdiğinde bunları büyütüp genişletecektim. Şimdi goncalarım arpa büyüklüğünde, hatta biraz daha büyük olmuştu. Bana kala kala üç gonca kalmış, diğerlerini obur bir serçe gagalayıp yemişti.
Üç çiçek açtım. Ama işin ortasına gelince üçünü de büyütemeyeceğimi anladım. Çiçeklerimden biri solup düştü. İkincisi badem haline gelmişti. Ona da besin gönderemedim. İkinci çağlam da soldu ve rüzgar esip yere düşürdü. Bunun üzerine tüm gücümü toplayıp eşi benzeri olmayan bir tanecik şeftalime göndermeye başladım. Herkesin bunu görüp gözlerinin fal taşı gibi açılmasını, bu şeftaliyi yiyenin bir daha ağzına başka meyva almamasını istiyordum.
Çiçek açtıktan birkaç gün sonra çiçek yapraklarımı döktüm ve çiçeğimin çanağı içindeki meyvamı beslemeye, büyütmeye başladım. Sonunda çiçek çanağım çatladı ve çağlam ortaya çıktı.
Şeftalim tepeme yakın bir yerdeydi. Daha çağlayken bile beni birazcık eğdi. İstediğim gibi bir şeftali yaptığımda belimin eğileceğini, belki de kırılacağını düşünüp kaygılanıyordum. İster istemez katlanacağım bu zorluklara rağmen şeftalimin solup dökülmesine asla razı değildim. Doğrusunu isterseniz, gelecek yıllarda şeftalilerimin sayısını bine çıkarmayı planlıyordum. Bu nedenle daha ilk şeftalide kendimi denemeliydim. Çocukların yakınımda toprağa gömdükleri yılan parçalanmış ve toprağı güçlendirmişti. Bu yılan yüzünden bayağı bayağı dallanıp budaklanmıştım.
Pulad ile Sahibali bu günlerde pek az yanıma geliyorlardı. Sanırım babalarının yanında tarlaya veya hasat ve harman yapmaya gidiyorlardı. Ama bir gün beni görmeye geldiler ve ellerindeki sopayı yanımda toprağa gömdüler ve beni ona bağladılar. Galiba o gün Pulad birdenbire "Sahibali!" demişti:
Sahibali:
- Ne var, söyle!
Pulad:
- Bahçıvan olacak bu köpoğlu bizim ağacı bulmasın sakın!..
Sahibali:
- Bulsa ne olacak sanki?
Pulad bir şey demedi. Sahibali:
- Hiçbir halt edemez. Ağacı biz dikip yetiştirdik. Meyvası da bizimdir.
Pulad düşünceye dalmıştı. Sonra:
- Yer bizim değil ama.
Sahibali:
- Yine de bir halt edemez. Yer, onu ekenin malıdır. Ağaç diktiğimiz şu ufacık yer bizim malımızdır.
Pulad cesaretlendi:
- Evet ya, bizim malımız. Bir halt ederse, yakarız bütün bahçeyi.
Sahibali çıplak ve güneşten yanmış göğsünü yumruklayarak:
- Ölürüm de yaşatmam onu. Bahçesini yakar, kaçarız.
O gün Pulad ile Sahibali o sopayı bana bağlamasalardı, geceleyin mutlaka kırılırdım. Çünkü gece fırtına çıkmış, bütün dalları, yaprakları birbirine katmıştı. Sabahleyin bademin birkaç dalının kırıldığını gördüm çünkü.
Günler günleri kovalıyor ve ben var gücümle şeftalimi irileştiriyor, irileştiriyor, yanakları kızarsın ve sıcak etine işlesin diye güneşte tutuyordum. Kızım vücuduma sımsıkı yapışmış, öyle emiyordu ki bazen vücudum sızlıyordu. Ama hiç kızmıyordum ona. Şimdi anne olmuştum artık ve güzel mi güzel bir kızım vardı.
Sahibali ile Pulad benimle öyle ilgilenir olmuşlardı ki bahçedeki diğer ağaçları unutmuşlardı adeta. Geçen yıllarda olduğu gibi annemin şeftalileri için pusuya yatmıyorlardı. Ben kendimi onların biliyor, vaktiyle beni yedikleri gibi şeftalim olgunlaştığı zaman onu da koparıp afiyetle yemelerine hak veriyordum.
Bahar başlarıydı. Bir gün Pulad tek başına yanıma geldi; çok üzgündü. İlk kez onlardan birini tek başına görüyordum. Pulad önce suladı beni; sonra otlara oturup yavaş yavaş bana ve şeftalime "Şeftali ağacım, güzel şeftalim. Neler oldu biliyor musun? Neden bugün yalnızım, biliyor musun? Evet, bilmiyorsun. Sahibali öldü. Yılan soktu onu.... "Yaşlı Boncuk Nine" sabaha kadar başında durdu. Sanırım elinden bir şey gelmiyordu. Söylediği bütün ilaçları Sahibali'nin babası ile birlikte kırlardan, dağlardan topladık ama Sahibali yine iyileşmedi. Zavallı Sahibali!..Niye beni yalnız bıraktın bilmem ki?..."
Pulad ağlamaya başladı. Sonra tekrar konuştu:
"Birkaç gün önce, öğleyin kırdan dönerken tepede rastlaştık. Yılan yakalayıp getirmeye karar verdik, hani geçen yıl da toprağını güçlendirsin diye buraya gömmüştük ya... Yılanlar Vadisi'ne gittik. Yılanlar Vadisi'nde istemediğin kadar yılan vardır. Vadinin bir tarafında dağ var. Dağ bir parça kayadan oluşmuş. Hayır; irili ufaklı binlerce taşın gökten yağıp biriktiğini düşün. Yılanların yuvası var taşların arasında. Sıcaktan vücutları ısınınca dışarı çıkarlar. Bizim tarla, komşumuzun tarlası, Sahibali'nin dayıoğlunun tarlası ve birkaç kişinin daha tarlası Yılanlar Vadisi'nde. Her taraftan yılan ıslıkları duyulur.
"Sahibali'yle dağın aşağılarında taşların arkalarına bakıyor ve sana semiz bir yılan bulmak için sopalarımızı yılan deliklerine sokuyorduk. Yine böyle çıplaktık. Üstümüzde sadece bir pantolon vardı. Sırtımız o kadar ısınmıştı ki yumurta koysan pişerdi. Bir taştan öbür taşa atlarken birden Sahibali'nin ayağı kayıp sırtüstü yere düştü ve yere düşmesiyle vadide bir çığlığın yankılanması bir oldu. Sahibali sırtüstü yatarken bir yılan üstüne çıkıp çöreklenmişti. Sahibali bir çığlık daha attı ve oradan vadinin dibine, toprak üstüne düştü. Artık yılana göz açtırmadım. Önce kafasına indirdim sopayı, sonra karnına; bir kere daha vurdum başına. Karnında iki fare ile bir serçe vardı.
"Sahibali baygın yatıyor ve sesi soluğu çıkmıyordu. Sopası bir yerlere düşmüştü. Yılanın soktuğu yer kızarmıştı. Yılan ayağını veya elini soksaydı, ne yapacağımı biliyordum. Ama sırtının ortasına ne yapabilirdim? Çaresiz, Sahibali'yi omuzuma alıp köye getirdim. "Yaşlı Boncuk Nine" sabahleyin mezar başındayken anneme, Sahibali'yi hemen ona getirseymişim ölmeyeceğini söylüyordu. Ama Sahibali'yi nasıl daha erken yetiştirebilirdim ki? Şeftali ağacı, sen de bilirsin, Sahibali benden ağırdı. Bir eşeğim olsaydı ve geç kalsaydım, o zaman "Boncuk Nine" geciktiğimi söylemekte haklı olabilirdi. Ne gelirdi elimden?..."
Pulad yine ağlamaya başladı. Sahibali ile Pulad'ı çok ama çok sevdiğimi hissediyordum şimdi. Bundan böyle Sahibali'yi bir daha göremeyeceğimi düşündüğümde neredeyse üzüntümden tüm yapraklarımı döküp sonsuza dek kuruyacak ve tomurcuk vermeyecektim.
Pulad ağlamasını bıraktı:
- Artık köyde kalamam ben. Nereye gitsem Sahibali karşımda canlanıyor ve üzülüyorum. Dağa giderken, keçiyi kırda otlatmaya götürürken, taşlara elimi sürerken, hayvan dışkıları üstünde yürürken, ot yolarken, damlara çıkarken hep Sahibali gözümde canlanıyor. Sanki hep beni çağırıyor: Pulad!... Pulad!... Evet şeftali ağacı; bu sesi duyacak gücüm kalmadı. Şehre gidip dayımın yanında bakkal çırağı olacağım. Sahibali'nin yaşaması için ne yapmalıydım, bilmiyorum. Onun gibi düşüp ölmemek için ne yapmam gerek, onu da bilmiyorum. Ben küçüğüm, aklım hiçbir şeye ermiyor. Tek bildiğim, artık köyde kalamayacağım. Ben gidiyorum şeftali ağacı. Şeftalini sana bırakıyorum.
Pulad kalkıp gideceği sırada şeftalimi ayağının önüne düşürdüm. Pulad şeftaliyi aldı, kokladı, sonra tozlarını sildi. Tepeden aşağı eliyle okşadı beni ve çekip gitti.
Ertesi yıl boy atmış, dallanıp budaklanmış, iyice serpilmiştim. Yirmi otuz çiçeğim vardı. Başımı dik tutabiliyor, öteye beriye uzanıp bahçenin diğer taraflarını seyredebiliyordum.
Bir gün böyle bakınıp dururken bahçıvan farkedip yanıma geldi. Sevinçten ne yapacağını bilmiyordu. Yaprak ve çiçeklerimin şeklinde kimin çocuğu olduğumu anladı. Hiç zahmet çekmediği halde bahçesinde güzel bir şeftali ağacı bitmişti. Para uğruna köylüleri kendine düşman eden zengin bir adamın uşaklığını yapan bahçıvan eline düşmüştüm ya; buna çok üzülüyordum.
On onbeş şeftali vermiştim. Ama şeftalilerimin kime nasip olacağını düşündükçe kendimden nefret ediyordum. Beni Pulad ile Sahibali dikip büyütmüştü. Şeftalilerim de onların hakkıydı.
Bir gün bir fikir geldi aklıma. O gün şeftalilerimi dökmeye başladım. Bahçıvan durumu farkettiğinde dalımda hiç şeftali kalmamıştı. Yerimin kötü olduğunu düşündü ve yüksek sesle "Seneye yerini değiştiririm. Böylece hem iyi su alırsın hem iri ve güzel şeftaliler verirsin." dedi.
Ertesi bahar köklerimi uyandırdığımda tüm düzenimin bozulduğunu, bazılarının kuruduğunu, bazılarının da yolunduğunu gördüm. Tabii sağlam kalan köklerim az değildi. İlkin sağlam olan köklerimi nemli toprağa daldırdım, sonra yeni yeni kökler çıkartıp çevreye gönderdim. Sonra filizlenme, yaprak ve tomurcuk verme düşüncesine kapıldım. Derken annemi tanıdım.
O günden beri ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Bahçıvan bir türlü benden meyva alamadı. Bundan sonra da alamayacak. Ben ona itaat etmiyorum. Şimdi aklı sıra beni korkutmaya, testereyle kesmeye, yıldırmaya çalışıyor.

Bir Şeftali Bin Şeftali, Samed BehrengiBir Şeftali Bin Şeftali, Samed Behrengi

“ Akreple Yelkovan ”
Geçmişin hatırına, akreple yelkovan geri döner mi?

(Sahnede ki bankta oturan Aslı, cep telefonuyla oynayıp saçma sapan fotoğraflar çekmektedir. Sağ taraftan sahneye giren Alp, Aslıyı görür. Göz göze geldiklerinde fonda bir aşk şarkısı başlar, ardından ışık loş hale gelir. Sahne normale döndüğünde Alp tereddüt eder ama sonra Aslının yanına gider...)
ALP – Merhaba, yanınız boş mu?
ASLI – Pardon?
ALP – Özür dilerim.
ASLI – Pardon?
ALP – Yabancı mısınız? (Kendi kendine.) Alp ne salaksın! Yabancıysa nasıl cevap verecek bu soruya, hiç kafan basmıyor hiç!
ASLI – (Hafif gülümseyerek rolünü devam ettirir.) I am from England.
ALP – Ben de severim İngiltere’yi (Yanına oturur.) Bir de İngilizce bilsem, tam süper olacaktı. Çok güzelsin ve çok tatlısın, kayısı reçeli gibi. Ne diyorum ben ya?
ASLI – Do u speak English?
ALP – English, evet severim. Yeah English! Şansıma bak ya, her neyse iyi günler hanımefendi. Sizinle konuşamamak beni delirtiyor.
ASLI – Delirtiyor?
ALP – Evet delirtiyor. Acayip hissediyorum, şey gibi… (Aslı tip tip bakar.) Şey değil ya şey gibi
yani bir çiçeğin kokusunu koklamak isteyip de koklayamamak gibi.
ASLI – Enteresan.
ALP – Evet enteresan, yani böyle enteresan şeyler oluyor bana şu an. (Birden şok olur.)
Pardon? Türkçe biliyor musunuz?
ASLI – Ben Türk’üm zaten
ALP – Siz öyle konuşunca, ben sizi yabancı zannettim.
ASLI – Komik görünüyordunuz, ben de bozmak istemedim.
ALP – Pot kırdım sanırım.
ASLI – İsmin Alp mi?
ALP – Evet.
ASLI – Ben de Aslı, memnun oldum.
ALP – Ben de. Burada mı yaşıyorsunuz?
ASLI – Hayır, akrabaların yanına geldik, normalde İngiltere’de yaşıyorum.
ALP – İngilizcenin nereden geldiği belli oluyor.
ASLI – Evet.
ALP – Peki neden orada yaşıyorsunuz?
ASLI – Asıl sormak istediğin soru bu mu?
ALP – Hayır, sadece zemin hazırlıyorum.
ASLI – Bence direkt sorman gerekiyor.
ALP – Emin misin? O zaman beni sapık sanabilirsin.
ASLI – Saçmalama senden hoşlanmasam, seninle konuşmaya başlamazdım değil mi?
ALP – Aslında evet, neden geveledim ki?
ASLI – Sor.
ALP – Tamam, benimle evlenir misin?
ASLI – Saçmalıyorsun!
ALP – Bu en son soru olacaktı, pardon. Tamam, sevgilin var mı?
ASLI – Var. Ne oldu? Kıyamam kaldın öyle.
ALP – Böyle bir cevap beklemiyordum açıkçası.
ASLI – Biliyorum. Bir daha alalım mı?
ALP – Tamam, sevgilin var mı?
ASLI – Yok.
ALP – Sizin kadar güzel bir bayanın yalnız olmasını anlayamıyorum doğrusu.
ASLI – Bak ama saçmalıyorsun.
ALP – Neden ki?
ASLI – Var dediğimde üzülüp, büzülüyorsun. Yok dediğimde olmamasını anlayamıyorsun karar ver.
ALP – Benim olmanı istiyorum!
ASLI – Mal mıyım ben?
ALP – Of, iyice bok ettim (Ağzını kapatır.) Yani iyice saçmaladım değil mi?
ASLI – Evet.
ALP – Peki… Yaşın kaç?
ASLI – Mantıken aynı yaştayız ya da benden bir yaş büyüksün. Neden bu soruyu sordun ki?
ALP – Tanımak için sanırım.
ASLI – Başka bir soru bul.
ALP – Çalışıyor musun?
ASLI – Evet, bir barda striptizciyim.
ALP – Anladım.
ASLI – Neden garipsedin ki?
ALP – (Gevelemeye çalışır.)
ASLI – Doktorum.
ALP – Süper.
ASLI – Çok ilginç, doktor olunca süper, striptizci olunca yüzün değişti. Devam et bakalım.
ALP – Bu benim suçum değil ki.
ASLI – Benimde de değil. Her neyse, peki biz çıkarsak kuralların illâ ki olur değil mi?
ALP – Evet, mesela eteğe karşıyım.
ASLI – (Kahkaha atar.) O niye?
ALP – Bir erkek senin bacaklarına bakarsa ben kendimi kötü hissederim, anlıyor musun? Hem niye etek giymek istiyorsun ki?
ASLI – Ben sana kot giyme diyor muyum? Sen niye beni kısıtlıyorsun?
ALP – Allah Allah ya, ne alakası var.
ASLI – Tamam, tartışalım mı?
ALP – Tamam olur.
ASLI – Söyle bakalım, neden etek giymemi istemiyorsun?
ALP – Dedim ya, erkeklerin bacaklarına bakmaları hoşuma gitmez. Şimdi diyelim sen etek giydin (Canlandırır.), karşıdan biri geliyor ve bacaklarına böyle öküz öküz bakıyor. Ne bakıyorsun hayvan! Hayır, yani ben de bakıyorum ama öyle öküz öküz değil. (Pot kırmıştır. Aslının bakışlarından sonra kırdığı potu düzeltmeye çalışır.) Ama bu öküz şimdi ilk defa görmüş gibi bakıyor.
ASLI – Demek sen de bakıyorsun?
ALP – Sevgilim varken bakmıyorum.
ASLI – Ya siz ne biçim insanlarsınız?
ALP – Neyimiz varmış?
ASLI – Hem sana bakılmasından hoşlanmam diyorsun, hem de başkalarına bakarım diyorsun. Bu ne saçmalık?
ALP – Ama sevgilim varken bakmıyorum dedim.
ASLI – Dürüst olalım, bakıyorsundur.
ALP – İyi de, göze hapis konulabilir mi?
ASLI – Ne kadar yalancısınız.
ALP – Allah Allah ya, sizin kadar profesyonel olamıyoruz maalesef.
ASLI – Bir saniye bir saniye, sen bize yalancı mı diyorsun?
ALP – Estağfurullah
ASLI – Arapça’da estağfurullah aynen demekmiş.
ALP – Aynen
ASLI – Yani aynen mi diyorsun?
ALP - Aynen
ASLI – Bu taş çok ağır geldi.
ALP – Sizinkiler de öyleydi hanımefendi.
ASLI – Ben doğruları söyledim
ALP – Ben de… Bir de sizin şu ayna manyaklığınıza ne demeli?
ASLI – Ne varmış?
ALP – Uzaylı olsam ayna sizi doğurdu zannederim.
ASLI – O nerden çıktı?
ALP – Hayatınız aynaya bakmakla geçiyor.
ASLI – Kendimize bakmak suç mu yani?
ALP – İyi de, sevgilinize o kadar çok bakmasınız be!
ASLI – Tekrar genelleme yapıyorsun.
ALP – Ne yani, sen de yapıyorsun.
ASLI – Saçmalıyorsun şu an.
ALP – O niye?
ASLI – Siz de futbol bağımlısısınız, hiçbir maçı kaçırmazsınız.
ALP – Gündemi takip ediyoruz.
ASLI – Maç izlemek gündem mi?
ALP – Evet, hem maç izlerken zevk alıyoruz.
ASLI – Biz de aynaya bakarken aynı zevki alıyoruz
ALP – Peki, siz kızların tuvalet sevdası ne olacak? Bir yere gidildiğinde hemcinsiniz olmasın… Bak sayısı fark etmez. Hemen kaş göz anlaşmasıyla “Tuvalet” sözü duyulduğu an aynı anda tuvalete gitmeyi nasıl başarabiliyorsunuz? Yani muhteşem bir anlaşma. Evden çıkmadan önce saatlerinizi ayarlamanız gerekiyor. Ayna anda tuvalete gidip… (Canlandırır.) -Ay seninde mi geldi canım. -Ay valla benim ki de geldi. -Haydi o zaman el ele tutuşup sıç(Aslı keser.)
ASLI – Saçmalama, tabi ki aynı anda ihtiyaç gidermesi yapmıyoruz.
ALP – Neden aynı anda tuvalete gidiyorsunuz o zaman?
ASLI – Biz kızlar, sizin gibi rahat olamıyoruz da o yüzden. Ya konuşulması gereken özel bir şey vardır ya da transfer edebileceğimiz özel şeyler.
ALP – Şey mi (Elleriyle kuş uçma hareketlerini yapar.)?
ASLI – Evet ped. Zaten şu regl sizde olsaydı, o zaman neler yapardınız çok belli.
ALP – Ne yapardık?
ASLI – (Kız erkek rolüne bürünür.) -Senin ki geldi mi bilader? -Yok lan, tık yok. - Dengesiz bilader ondan. -Oğlum, sen dengesizsin de ondan…
Aranızda ki ped transferi halka açık olur kesin, sigara ister gibi. (Devam ettirir rolü.) -Versene bir çift kanatlı. - Az kaldı oğlum. - Lan ver, ben alırım birazdan. Ya da kesin böyle abuk sabuk espriler üretirsiniz. (Devam ettirir rolü.) Ne biliyim senin ki kurşunlu mu, kurşunsuz mu?
ALP – Ne kadar komik
ASLI – Bence komik
ALP – Peki pijama partisine ne diyeceksin?
ASLI – Pijama partimizin nesi varmış? Sizin içmek için toplanmanız gibi bir şey. Hem erkekler pijama partisi yapsa o da komik olur. Yatağın üzerinde oturup sohbet eden, atletli ve kıllı erkekler…
ALP – Yine genelleme yapıyorsun.
ASLI – Tamam, kapatalım bu konuyu.
ALP – Peki.
ASLI – Ben kalkıyorum.
ALP – Neden?
ASLI – Gitmem gerekiyor.
ALP – Peki ama neden?
ASLI – Sapık mısın ya? Sebebini neden söylemek zorundayım ki sana? Kimsin sen?
ALP – Neden yalan söylüyorsun ki? Rahatsız oldum demen yeterli. Sen otur, ben kalkarım.
ASLI – Tamam kalk.
ALP – Emin misin?
ASLI – Evet
ALP – Peki ben kalkarsam, ne yapacaksın burada tek başına?
ASLI – Sen gelmeden önce ne yapıyorsam onu yapacağım.
ALP – Ne yapıyordun ki?
ASLI – Önümde oturan yaşlı çifti izliyordum.
ALP – Ben de onları izlemek için geldim zaten.
ASLI – Siz erkekler hiç yalan söyleyemiyorsunuz.
ALP – Ne yani, yaşlı çiftleri sadece bayanlar mı izliyor?
ASLI – Resmen benden hoşlandın, neden söylemekten çekiniyorsun ki?
ALP – Allah Allah, o çifti izlemeye geldim. Of! Söylemek istemiyorum, çünkü… ( Aslı sözünü keser.)
ASLI – Çünkü?
ALP – Çünkü sözümü kestin. Her neyse gidiyorum.
ASLI – Bir saniye, senin burcun neydi?
ALP – İkizler
ASLI – Belli.
ALP – Belli olan ne?
ASLI – Bir dakikada unutursun, testler öyle söyler.
ALP – Nasıl yani?
ASLI – Hemen aldatırsın, hiç düşünmeden.
ALP – Allah Allah, babanın burcu ne?
ASLI – İkizler ne var bunda?
ALP – O zaman annene söyle, baban anneni aldatıyor. Ne oldu sustun?
ASLI – Biz neden tartışmaya başladık ki?
ALP – Bilmem.
ASLI – Ben konuyu değiştireyim o zaman. Sen gelmeden önce bir haber okumuştum, dur sana da okuyayım (Yanında ki gazeteyi alıp haberi okumaya başlar.) Türkiye´de bir ilk oldu ve Avrupa Birliği Hibe Fonu´yla AB standartlarına uygun tuvalet yaptırıldı. Gaziantep´in Türktepe Mahallesi´nde, tarihi Kültür Yolu üzerine yaptırılan ve 80 bin euroya mal olan tuvalet oldukça konforlu. Alafranga olarak yapılan tuvalette; müzik sistemi, sensörlü çeşmeler, çocuk bezi değiştirme bölümü ve klima bulunuyor.
ALP – Güzelmiş. Ben oraya sıçmaya kıyamam… Peki, bunun bir süresi var mı?
ASLI – Ne gibi?
ALP – Yani zaman tutuyorlar mıdır?
ASLI – Sanmam.
ALP – O zaman kötü. Ben oranın müşterisi olsam, çıkmam tuvaletten. Düşünsene sıcaktan bayılıyorsun dışarıda içeriye giriyorsun serin serin çıkar mısın? Çıkmazsın tabi bir de başlamışsın tam olaya… Tam bitmiş çıkacaksın en sevdiğin parça nedir?
ASLI – Grup Gündoğarken’den; ”Seni gördüğüme sevindim.” Bayılırım.
ALP – Ciddi olamazsın, ben de bayılırım. Her neyse, işte düşün, en sevdiğin parça çalıyor. Uzatırsın, o bitene kadar orada böyle beklersin. (Aslı güler.) Ama öyle değil mi?
ASLI – Çok tatlısın
ALP – (Ufak bir çocuk gibi) Geyçekten mi?
ASLI – Evet
ALP – Sen de öylesin.
ASLI – Ben söyledim diye söylemene gerek yok.
ALP – Gerçekten öylesin.
ASLI – Bence kibarlık olsun diye söylüyorsun.
ALP – Of! Neden takılıyorsun buna?
ASLI – İçten söylediğinden emin olmak istiyorum, takılırım tabi ki.
ALP – İçten olmasa niye söyleyeyim ki?
ASLI – İşte, ben söyledim diye.
ALP – Yine mi tartışıyoruz?
ASLI – Arkadaşım Birben’e çok benziyorsun.
ALP – Birben mi? O ne biçim isim ya?
ASLI – Nesi varmış?
ALP – Enteresan. İlk defa duyuyorum. Şiir gibi… Bir ben vardı, benden uzakta… Oysa ki benlerim çok yakında.
ASLI – Komik
ALP – Teşekkür ederim. Ne zaman gideceksin İngiltere’ye?
ASLI – Hiçbir zaman
ALP – Kesin dönüş mü yaptın?
ASLI – Hayır, ben burada yaşıyorum.
ALP – İngiltere’de yaşıyorum demiştin.
ASLI – Yalan söyledim.
ALP – Neden ki? Sapık mı sandın beni?
ASLI – Saçmalama lütfen aşkım ya.
ALP – Tamam aşkım.
ASLI – Yarın ne yapıyoruz?
ALP – Deniz kıyısında çay içeriz birtanem.
ASLI – Deniz kıyısına bayılırım, bilirsin.
ALP – Bilmem mi? Ben de sana bayılıyorum.
ASLI – (Çocuklaşır.) Yaaa, bak kızaracak yanaklarım yine.
ALP – Kızarsın o elma yanakların senin, yerim onları ben, yerim!
ASLI – Aşkım burada tanışmıştık, hatırlıyor musun?
ALP – Unutur muyum birtanem? Biraz gürültülü bir şekilde olmuştu ama... Ne yapalım, hem boşuna dememişler;”İlk aşklar kavgayla başlar” diye.
ASLI – Kesinlikle katılıyorum, sevgilim benim.
ALP – Gözlerini kapatır mısın?
ASLI – Neden?
ALP – Sadece iki saniye için. Aç deyince aç.
ASLI – Tamam.
ALP - (Ayağa kalkıp toparlanır. Bir iki deneme yapar. Aslının önüne diz çöküp, cebinden söz yüzüklerini çıkartır. İşaret verir. Grup Gündoğarken – Seni gördüğüme sevindim şarkısı çalmaya başlar.) Açabilirsin şimdi.
ASLI - (Aslı gözlerini açar ve yüzükleri görür, şok geçirir.) İnanmıyorum, evlenme teklifi mi bu?
ALP – Yok hayatım, söz yüzüklerimiz. Yani yüz de ellisi diyelim.
ASLI – Şoktayım şu an. Bizim parçamız bu da, inanmıyorum ya!
ALP – Sevgilim, aşkım, birtanem, hayatımın anlamı, güzellik abidem... Sen hayatıma girdin gireli bu hayat hiç olmadığı kadar güzel olmaya başladı. Sen, seni, seninle yaşamama izin verir misin? Beni benden daha çok seven sen, benimle evlenmeye, bir yuva kurup ölünceye dek benimle birlikte olmaya, iyi günde, kötü günde her daim yanımda olmaya, aşkımızı ölümsüzleştirmeye söz verir misin?
ASLI – (Duygulu ve titrek sesiyle) Tabi ki sevgilim (Yüzükler parmaklara geçer. Deli gibi sarılırlar. Birden Aslı şiddetle Alp’i itmeye, Alp ise tekrar sarılmak için onu çekmeye başlar.
Aslı ağlamaklı, vurmaya çalışır. Alp geri kaçar.)
ALP – Yemin ederim sandığın gibi değil, yemin ederim.
ASLI – Nasıl ya? Ben bunu hak edecek ne yaptım? Söyler misin, ne yaptım Alp!?
ALP – Nasıl inanırsın aşkım? Ben seni bu kadar severken, böyle bir şey yapacağımı nasıl düşünürsün? Sevgilim alkollüydüm gerçekten, yemin ederim. Ne yaptığımı bilmiyordum.
ASLI – Sen ne biçim bir insansın ya! Nasıl ne yaptığını bilmiyordun? Fotoğraf bile çekilmişsin!
Ne yüzle? Her şeyi geçtim, benim arkadaşımla, Birbenle nasıl yaparsın
ALP – Hayatım, aşkım, her şeyim inan bana. Durum bildiğin gibi değil. Birben’in tuzağı bu, yüzleştir bizi istersen.
ASLI – Bana verdiğin sözü tutmadın Alp! Sen benim kahramanımdın. Sen benim en sevdiğimdin. (Yüzüğü çıkartıp suratına atar. Alp yüzüğü alır cebine koyar.) Artık gözümde bir hiçsin! Hiç! (Tam gidecekken geri döner. Mutlu ve sevinçli bir şekilde sarılır Alp’e.) Aşkım çok
özür dilerim. Gerçekten çok özür dilerim, beni affedebilecek misin?
ALP – Tabi ki sevgilim, (Yüzüğü tekrar takar.) seni çok seviyorum. Nasıl öğrendin peki?
ASLI – Birben her şeyi anlattı. Zaten hiçbir şey olmamış.
ALP – Hatırlamıyorum demiştim.
ASLI – Biliyorum birtanem, biliyorum. Sana nasıl güvenemedim, neden dinlemedim bilmiyorum. Beni affet aşkım.
ALP – Çoktan unuttum birtanem. Bak atalarımız boşuna dememişler.
ASLI – Ne demişler?
ALP – Tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkanıdır diye.
ASLI – Bu durumda Tilki ben mi oluyorum yani?
ALP – (Gayet mutlu normal) Evet
ASLI – (Ciddi) Ben mi oluyorum Tilki Alp?
ALP – Evet tatlım
ASLI – (Sert bir şekilde) Bu durumda Tilki ben mi oluyorum ALP!
ALP – Yok kıyamam yok canım. Tilki de benim kürkçü dükkanı da sen değilsin canım benim.
ASLI – (Gülümser) Ya ben seni çok seviyorum.
ALP – Ben de hayatım, içimde sana karşı o kadar büyük bir sevgi var ki. Seni sevgimle boğmaktan korkuyorum. Görüşmeden geçen 1 haftada öyle özledim ki. Her anımı seni
sevmekle geçiriyorum…
ASLI – Beni affetmen için Allah’a o kadar yalvardım ki.
ALP – Cumaya mı gittin tatlım?
ASLI – Alp!
ALP – Özür dilerim canım.
ASLI - Bugün beni görmek istemeyeceğinden korktum.
ALP – Kıyamam sana.
ASLI - O kadar çok korkuyordum ki, beni bırakıp gitmenden. Ben sana doyamıyorum aşkım, asla da doyamam. Biliyor musun, kokunu hissetmediğim o bir hafta, nefessiz kaldım.
ALP – Doğaldır aşkım parfüme bayıldığım parayı biliyorsun.
ASLI – Alp!
ALP – Pardon aşkım özür dilerim devam et sen.
ASLI - Seninle cennete benzeyen odam, sensiz soğuk ve karanlıktı.
ALP – Elektrikler mi gitti evde?
ASLI – Alp ağlayacağım şimdi ama!
ALP – Özür dilerim sevgilim benim.
ASLI - Sensiz çok yalnızdım, sensiz çok çaresiz… Sen yokken yatağım bile o kadar büyük geldi ki, boğulacağım sandım.
ALP – Hayatım bak karışmayım karışmayayım diyorum. Sen tek kişilik yatakta yatmıyor musun? Nasıl büyük gelebilir ki ya?
ASLI – Alp burada moda girdim! Sen neden girmiyorsun moda! Söyler misin Alp sen neden girmiyorsun!
ALP – (Aslının birden çıkışıyla ufalmıştır resmen.) Şu andan itibaren giriyorum sevgilim. Bak girdim ağlıyorum hatta ühühü
ASLI – Kıyamam sana. İyi ki beni affettin sevgilim. Seni gerçekten çok ama çok seviyorum.
(Sarılırlar.)
ALP – Hoş geldin hayatım.
ASLI – Hoş bulduk. Saçımı beğendin mi?
ALP – Evet, her zamanki gibi
ASLI – Nasıl her zaman ki gibi?
ALP – Her zaman ki gibi güzel işte aşkım.
ASLI – Hayatım kuaförden geliyorum.
ALP – Of! Birinci çinko.
ASLI – Demek kuaföre gitmeme gerek yok? Her zaman çirkinim, öyle mi?
ALP – Ya saçmalama, ben seni her halinle seviyorum.
ASLI – Ne yani, çirkin olduğumu kabul mü ediyorsun?
ALP – Of! İkinci çinko.
ASLI – Tamam Alp, iltifatların için teşekkür ederim. Ben senin için güzelleşeyim, sen bana bu şekilde davran. Çok mu çirkinim? Söyler misin, çok mu çirkinim?
ALP – Estağfurullah
ASLI – Alp! Estağfurullah Arapçada aynen demekti.
ALP – Tombala… Ne alakası var hayatım ya, Arabistan’da değil, Türkiye’deyiz. Lütfen, beni hep yanlış anlıyorsun. Ben, saçını yaptırmasan da çok güzelsin, her halini beğeniyorum demek istemiştim. Sen benim meleğimsin, seni ilk gördüğümde dedim ki: ”Ulan, bu melek cennetten nasıl düştü buraya. Hayır düştü de bir yeri nasıl acımadı” dedim sonra “Ulan dedim bakıyorum. Melek mi Paris Hilton mu o olsaydı çok güzel olurdu (Aslının bakışından sonra.)
ama ondan bile daha güzel.” Dedim yani Meleğim diye boşuna demiyorum.
ASLI –(Çocuklaşır.) Geyçekten mi?
ALP – Gerçekten bebeğim, çok güzelsin. Makyajın çok güzel.
ASLI – Onu biliyorum geç.
ALP – Saçların güzel
ASLI – Onu da biliyorum geç.
ALP – Kıyafetin güzel, küpeler falan her şeyin süper ohh…
ASLI – Bir ses duydun mu?
ALP – (Bozuntuya vermemeye, çalışır bir yandan da poposunu yeller.) Yo, duymadım. Ne sesi?
ASLI – Senin olduğun yerden geldi. Telefonunu falan mı düşürdün yere? (Aslı Alp’in yanına doğru gelirken)
ALP – Yo, yo, yo bu taraf sağlam, bu taraf sağlam gelmene gerek yok bu tarafa.
ASLI – Bu koku da ne? İğrenç! Ne kadar iğrenç bir koku bu ya
ALP – Abartma öyle kokmaz o.
ASLI – İnanmıyorum sana. Of! Alp bunu yaptığına gerçekten inanmıyorum.
ALP – Ne yapayım? Tuttum, sıktım popomu sıkabildiğim kadar, her zaman geri kaçardı bu sefer kaçmadı. Pof dedi çıktı. Ne yapabilirim, insani bir ihtiyaç nihayetinde.
ASLI – Of iğrençsin Alp . Sevgilim yanımda osurdu, şaka gibi.
ALP – Allah Allah! Gören de adam öldürdüm sanacak. Osurduk be! Amma abarttın.
ASLI – Ben senin yanında burnumu karıştırıyor muyum? Balgam çıkartıyor muyum? Iyy,
osuruyor muyum?
ALP – Osur. Ben karışıyor muyum? Hem evde osurmadım, açık havada osurdum. Dağılır bu anlıyor musun?
ASLI – Anlamıyorsun. Açık hava, kapalı hava söz konusu değil. Benim yanımda osurdun Alp.
ALP – Tamam Aslı, sen de osur fitleşelim.
ASLI – Kusura bakma, ben senin kadar pis olamam.
ALP – Beni takdir edeceğine ne yapıyorsun.
ASLI – Neyini takdir edeceğim?
ALP – Ne kadar güzel, maske takmıyorum tamamen doğalım.
ASLI – Kusura bakma ama bu hayvanlık, doğallık değil.
ALP – Hayvanları seviyorsun ama.
ASLI – Tamam Alp, kapatalım şu konuyu.
ALP – Ben açmadım zaten bu konuyu, açan tarafım da ayda yılda bir konuşuyor.
ASLI – Of iğrençleşme.
ALP – Tamam.
ASLI – Annem diyor ki: ”Artık istemeye, gelmeyecek mi seni?”
ALP – Nasıl yani?
ASLI – 8 yıl oldu deyo, ne zaman resmiyete dökeceksiniz deyo, daha ne kadar daha böyle sürecek merak ediyorum deyo.
ALP – Baban ne deyo?
ASLI – Bir şey demiyor, bir şey demedi yani. Ne alakası var?
ALP – Baban bir şey demiyorsa, annen diyorsa 1-1 beraberlik var ama. Şimdi anneyi dinlersek baba kırılır bize. Üzülür yani.
ASLI – Ne yani, beni istemeyecek misin?
ALP – Ne alakası var? Ben sadece 8 yıl lafına taktım, ne olmuş 8 yıl olmuşsa? Dün böyle bir şey demiyordu?
ASLI – Uzun olduğunu anlatmaya çalışıyor aşkım, anladın mı?
ALP – Ne yani 7 yıl 12 ay 29 gün uzun değil de, 8 yıl mı uzun gelmiş? Bir günde vahi mi inmiş kadına?
ASLI – Sen beni sevmiyorsun anladım. Ne yani bitti mi, içinde ki sevgi?
ALP – Ya ne alakası var? Sadece evlilik beni korkutuyor, büyük bir sorumluluk bence. Emin olmadan böyle bir riske girmek istemiyorum sadece.
ASLI – Evlenmeden nasıl bilebiliriz ki?
ALP – Nasıl olacak peki?
ASLI – Üstesinden geliriz.
ALP – Ben evlendikten sonra, maddi problemler yüzünden aşkımızın bitmesinden korkuyorum.
ASLI – Üstesinden geliriz sevgilim. Yeter ki aşkımız bitmesin, yeter ki her daim birbirimizi sevelim. Hem bak ben de çalışırım, birlikte üstesinden geliriz.
ALP – Ne dedin sen?
ASLI – Üstesinden geliriz dedim?
ALP – Ondan sonra
ASLI – Bende çalışırım dedim.
ALP – (Sert) Ne!
ASLI – Bende -
ALP – Ne!
ASLI – Be-
ALP – Ne! (Delirmiştir.) Ulan Alp’in karısı çalışıyor dedirtir miyim lan ben? Yok öyle şey. Bunu duymamış olayım Aslı!
ASLI – Ya hayatım saçmalama. Elim ayağım tutuyor. Evde oturmak için evlenmiyorum. Seni seviyorum ve seninle mutlu bir yuva kurmak, çocuklarının annesi olmak, birlikte yaşlanmak için evleniyorum.
ALP – Aslında mantıklı düşününce, çalışmamak benimde işime gelir. Doğru diyorsun. (Birden değişir.) Ya sen ne akıllı bir kadınsın. Seni seviyorum ben ya. (Sarılırlar. Loş ışık verilir.)
ASLI – Saat geç oldu aşkım, zar zor çıktım evden. Ne oldu? Çok merak ettim.
ALP – Öyle önemli bir şey yok canım. Sadece seninle paylaşmak istediğim ve içimi kemiren bir şey var.
ASLI – Nedir o birtanem?
ALP – İstersen otur Aslı.
ASLI – Neden bu kadar soğuk konuşuyorsun Alp, bir şey mi oldu?
ALP – Aslı hiç uzatmayacağım. Ben tekrardan aşık oldum.
ASLI – Nasıl yani?
ALP – Seni bugüne kadar aldatmadım, aldatmayı da hiçbir zaman istemem. Ben tekrardan aşık oldum.
ASLI – Kime?
ALP – Dünyalar güzeli birine. Gözleri o kadar güzel ki, görsen hak verirsin belki. O da beni çok seviyor. Hem de dünyalar kadar. Onunla evlenmeyi bile düşünüyorum. O da aynı şeyi düşünüyor sanırım. Biliyorum senin için üzücü ama sana hiçbir zaman yalan söylemedim. Her zaman dürüst oldum, bugün de böyle olmak istiyorum. Onunla evleneceğim. Hayallerimi onunla gerçekleştireceğim.
ASLI – Gerçekten mi?
ALP – Evet. Kıyamam sana (Başını okşar.) tamam senin için üzücü ama ne yapalım… Ben onunla evlenip hayallerimi onunla gerçekleştireceğim.
ASLI – İnanmıyorum sana. Ya bana verdiğin söz ne olacak?
ALP – Ben sözümü tutuyorum.
ASLI – Nasıl tutuyorsun? (Söz yüzüğünü çıkartmaya çalışır.) Al bunu ona ver!
ALP – Aslı onu çıkartma, bir saniye. Ben sözümü tutuyorum dedim sana. Aşık olduğum kişi sensin. Dünyalar güzeli kimim var senden başka? Bu dünyada, beni benden çok sevebilecek kim var? Seni seviyorum ben be!(Bora Öztoprak – Seni seviyorum parçası girer. Tam da nakarattan.) Benimle evlenir misin Aslı’m? (Cebinden yüzüğü çıkartır. Diz çöker yüzük kutusunu açar.)
ASLI- (Aslı biraz bakar.) Hayır, evlenemem! (Müzik birden kesilir.)
ALP – Nasıl yani?
ASLI – Çünkü, eğer sen çağırmasaydın yarın ben yanına gelecektim. Biraz önce, başka birine aşık olduğunu söylediğinde içten içe sevindim. Çünkü ben başka birine aşık oldum Alp.
ALP – Kim lan o! Kim o. (Ağlar gibi.) Kim o, kim o, kim o?
ASLI - (Alp’in yaptığı gibi oda saçlarını okşar) Tamam senin için üzücü ama az önce sana kızarak:”Ya bana verdiğin söz.” derken, içimden gülüyordum. Aslında onu tanısan sen de bana hak verirsin. Dünyalar tatlısı ve çok yakışıklı.
ALP – Tabi tanışırız nerede oturuyor! Söyle nerede oturuyor!
ASLI - Bu evlenme teklifini bu şekilde yaşamak istemezdim ama beni şok ettin. Tabi ki de seninle evlenirim ALP! (Alp cebinden telefonu çıkarır. Arama tuşuna basar. Aslının bu sözlerini duymaz. Aslının konuşması bittiğinde telefondakiyle konuşmaya başlar.)
ALP – Alo Mahmut Abi nerdesin… Aslı başka biriyle evlenecek! Ahhh… Abi kap emanetleri basalım o çocuğun evini.
ASLI – Alp. Tabi ki seninle evlenirim dedim.
ALP – (Ağlamaklı) Ne?
ASLI – Tabi ki seninle evlenirim dedim.
ALP – Sende mi şaka yaptın yani?
ASLI – Evet
ALP – Alo Mahmut abi aradığın kişiye şu an ulaşılamıyor abi. (Telefonu kapatır.) Aşkım neden yapıyorsun.
ASLI – Sen şaka yaparken iyi de ben yaparken mi kötü.
ALP – Aşkım bir daha yapma tamam mı?
ASLI – Sende yapma.
ALP – Bokunu yiyim yapmam.
ASLI – İğrençleşmeden şu evlenme teklifine dönsek ya aşkım?
ALP – Ah doğru (Kendine çeki düzen verir. Alp mutlu bir şekilde diz çöker. Yüzüğü çıkartır.)
Benimle evlenir misin Aslı?
ASLI – Evet! (Mutlu bir şekilde sarılırlar. Fonda müzik tekrardan girer ve yavaş yavaş kesilir.) İnanmıyorum ya, biz şimdi evleniyor muyuz?
ALP – Evet dünyalar güzelim.
ASLI – Hemen bunu anneme söylemem lazım.
ALP – Benim de yedi ceddimi çağırmam lazım. Malum para gelsin aşkım.
ASLI – Tamam aşkım, haberleşiriz.
ALP – Tamam bebeğim benim. (İkisi ters tarafa doğru giderler. Birden tekrar dönerler.
Yaklaşırlar.)
ALP VE ASLI – Bomba bir haberim var.
ALP VE ASLI – İlk sen,
ALP – Lütfen, önce bayanlar.
ASLI – İlk sen
ALP – Tamam, sıkı dur… Bomba bir; işe girdim!
ASLI – Süpeerrr. Sen de sıkı dur… Hamileyimmmm
ALP – Süpeerrr… Ne!
ASLI – Ne yani, beğenmedin mi?
ALP - Saçmalama hayatım, çok ani oldu da.
ASLI – Evet, kızımız olacak.
ALP – Kız mı?
ASLI – Sıkı dur, bir sürpriz daha…
ALP – Evet?
ASLI -- Bir de oğlumuz olacak!
ALP – Nasıl yani?
ASLI – Aşkım ikiz geliyor. (Alp tam kucaklayacak iken.) Dur bebeğim hamileyim.
ALP – Muhteşem.
ASLI – Hemen odalarını ayarlayalım. Evi de 3 odalı almamız süper oldu. Kızın odasını
pembeye, erkeğin odasını da maviye boyarız.
ALP – Boyarız aşkım boyarız. Sen nasıl istiyorsan dünyalar güzelim benim
ASLI – Of! Elim ayağım titriyor.
ALP – Hayatım sen niye ayaktasın? Benim ikizler yorulmuştur oturt onları da.
ASLI – Onlar içerde hava da takılıyor.
ALP – Annesi bu kadar havalıyken normal tabi
ASLI – Of hayatım oturuyorum tamam…
ALP – Bebeğim hatırlıyor musun 17 yaşındayken, ilk çıktığımızda. Hani ilk …
ASLI – Hatırladım, hatırladım.
ALP - Sen demiştin ya “Ay, başım dönüyor.” Filli boyada gecikmeler olmuştu. Çocuk geliyor
zannetmiştik.
ASLI – Of ölümdü o ya. (Birden o ana dönerler.) Aşkım başım dönüyor.
ALP – Neden ki?
ASLI – Bilmiyorum bu aralar başım dönüyor, mide bulantısı, bir de iki haftadır hasta olmuyorum. Annem de sorup duruyor.
ALP – Yoksa?
ASLI – Bilmiyorum.
ALP – Nasıl ya, baba mı oluyorum bu yaşta?
ASLI – Ne bileyim ben? Kürtaj mı yaptırsak?
ALP – Saçmalama hayatım sen 17 yaşındasın, ben 18. Aile izni olması gerekiyor. Beni hapse atarlar.
ASLI – Ne yapacağız?
ALP – Ben seni merdivenlerden iteyim mi hayatım? Düşer belki.
ASLI – Saçmalama!
ALP – Karnına bir iki kere vurayım?
ASLI – Aşkım!
ALP – Peki, bak ne geldi aklıma, daha risksiz.
ASLI – Neymiş o?
ALP – Bol bol su içsen? Boğulur belki? Bebeğim, çocuk katili değilim ama bu yaşta kendime zor bakıyorum hayatım. Ailem bile beni kapı dışarı edecek utanmasa.
ASLI – Sen bu çocuğun babasısın, bakmak zorundasın!
ALP – Hadi ben ona baktım, bakabilirim yani. Sana kim bakacak? Ya bana? Belediye mi?
ASLI – Keşke senle hiç tanışmasaydım.
ALP – (Normale dönerler.) Gerçekten o gün onu isteyerek mi söyledin aşkım?
ASLI – Ya saçmalama hayatım o an ki psikolojiyle söyledim.
ALP – Her neyse o zamanlar çok eskide kaldı.
ASLI – Evet, şimdi ikizlerimiz olacak ve önümüzde hiç sorun yok.
ALP – Evet, ikiz babasıyım.
ASLI – Doktor bana isim arşivi verdi. (Cebinden iki adet kitapçık çıkartır, birini Alp’e verir.)
Hadi isimlerini düşünelim. (Bakınırlar.)
ALP – Adsay olsun
ASLI – Ne? Hayatı boyunca isim mi, sayacak çocuk. Hem mesleğini de direk belirlemiş oluruz Muhtar olur kesin. Yok, hayatım bunu geçelim.
ALP – Peki.
ASLI – Aa bak hayatım, Aleda nasıl?
ALP – O ne be, elveda gibi.
ASLI – Ben sana çamur attım diye böyle yapıyorsun demi?
ALP – Yok hayatım uyumlu olsun diye. Hayatım bak Babür nasıl?
ASLI – Bu isim hakkında hiç yorum yapmayacağım kapatalım.
ALP – Peki.
ASLI – Hayatım Arsu nasıl?
ALP – Yok o arsız olur ismiyle özdeşir, allah korusun.
ASLI – Peki.
ALP – Hayatım, bak dünya diye isim varmış, erkeğe onu koyalım?
ASLI – Oldu kızımıza da Venüs koyarız.
ALP – Süper sonra bir tane daha yapar Güneş koyarız.
ASLI – Oldu Alp çocuklarımızı alıp, okul okul gezip güneş sistemini tanıtırız.
ALP – Tamam ya tamam Melis’e ne dersin?
ASLI – Süper bence, Erhan’a?
ALP – Süper Erhan oğlum muhteşem oldu bence.
ASLI – Süper isimleri tamam
ALP – (Aslının karnına sevgi gösterir.) Oğlum, oğluşum Erhan’ım… Bebeğim çiçeğim böceğim.
ASLI – Bunlar kızımıza değil mi?
ALP – Tabi Erhan’ıma çiçeğim mi diyeceğim? O benim aslanım yerim ben onu. Melis’im canım benim kucucuğum (Saçmalar.)
ASLI – Aşkım hangi dili öğretiyorsun çocuklarımıza.
ALP – Agucu dilini hayatım.
ASLI – Tamam bebeğim baya başarılısın.
ALP – Hadi alışverişe gidelim. (Giderlerken geri dönerler…)
ASLI – Çok şey aldık hayatım
ALP - Ot’u boku alırsan olacağı o sevgilim.
ASLI – Ama lazım
ALP – Aşkım biz çocuklar için alışverişe gitmedik mi?
ASLI – Evet?
ALP – Neden bir don aldık onlara?
ASLI – İkisi kullansın diye
ALP – İyide bir tanem sadece onlara alışveriş yapacaktık.
ASLI – Ya daha doğmamış bebeğe ne alacağız ıh! Hem tamam ben anladım senin demek istediğini. Benim aldığım eşyalar sana batıyor! (Küser.)
ALP – Saçmalama aşkım iyi ki almışız. Ben gerçekten onu demek istemedim. Zaten bayadır alışverişe gitmiyorduk iyi oldu bu birtanem.
ASLI – Tamam o zaman
ALP – Gel bir öpeyim aşkımı.
ASLI – Ya yapma aşkım sonra çocuklarımız cinselliğe dönük olur. Bak Alp çocuklar duyuyor! Kötü örnek olma, babalarını erkenden tanımasınlar…
ALP – İyi be sanki babaları sapık… (Aslının apış arasındaki akan su dikkatini çeker.) Aşkım?
ASLI – Efendim?
ALP – Altına mı işiyorsun?
ASLI – Ne alaka?
ALP – Bildiğin Niagara Şelalesi gibi ıslatıyorsun altını hayatım!
ASLI – Dalga geçme Alp! (Bakar ve ağrıları başlar.)
ALP – Biz osurduğumuzda olay çıkarıyorsun. Sen bildiğin işiyorsun tatlım.
ASLI - Alp suyum geliyor! Alp! (Dram müzik.)
ALP – Aşkım! (Telaşlanır.) Taksi yok mu? Taksi yok mu?
ASLI – Alp bir şeyler yap!
ALP – Sesimi duyan yok mu? Yardım edin lütfen! Yardım edin!
ASLI – Alp
ALP – Geliyorum aşkım, geliyorum. Bekle beni burada. Bekle! Geleceğim hemen!
ASLI – (Ağlayarak… Yüksek bir şekilde.) Alp!
ALP – (Geri döner.) Geleceğim hayatım geleceğim.

(Işıklar söner.)
2 PERDE

(Işıklar açıldığında sahnede sadece Aslı … Duygusal bir şekildedir. Alp içeriye doğru girer.
Elinde gazetesi vardır. İkisi de biraz yaşlanmıştır. )
ALP – Hayatım?
ASLI – Sende kimsin?
ALP – Benim, sevgilin?
ASLI – Benim sevgilim öldü!
ALP – Buradayım.
ASLI – Git buradan! Sen beni, bir kaldırım parçası üzerinde bıraktın! Kaldırıp attın beni
geçmişinden. (Ağlamaklı.)
ALP – Ben yapmadım.
ASLI – Beni tek başıma bıraktın, o karanlığın içersinde. Ben senin kanatlarında yaşarken beni neden ittin, karanlığa? Neden yalnız bıraktın gecenin boşluğunda? Neden göz göre göre
öldürdün çocuklarımızı! Neden!
ALP – Erhan nerde?
ASLI – (Birden değişir.) Öyle bir şey yazmıyor oyunda Alp.
ALP – Bir tiyatro eksikti o da oldu, tam oldu yani. Hem ben dram oynamak istemiyorum.
ASLI – Bizim içinde değişiklik oldu, sen demiyor muydun evde canım sıkıldı diye?
ALP – İyi de aşkım adamın biri gelmiş camımıza yapıştırmış broşürü tiyatroya katılır mısınız diye? Sende onu sana özel yapıştırdılar sandın gittin. Hadi madem gidiyorsun beni niye arkandan çekiyorsun. Girer girmez anladım zaten iki çocuğumuz var ya hemen bize verdiler o rolü. Hem iki saatlik oyunda toplasan beş dakikalık dram var onu da bize verdiler. Erhan nerede? (Seyircilere dönüp) Erhan neredesin oğlum! Ah orada mısın? Oğlum bak dikkat et. Yeni sünnet oldun öyle fazla koşuşturma… Lan oğlum kapat gösterme ayıptır ayıp. Ya da göster aslanım benim… Kızım sen niye açıyorsun, kapatsana! Anaaa kapat! Ah aferin uslu uslu oynayın. (Sevinçli bir şekilde Alp oturur gazetesini okur.)
ASLI – Erhan atma kum kardeşine! Melis yeme o kumu? Alp bir şey desene!
ALP – Ne söyleyeyim canım? Daha yeni dedim. Erhan atmasana oğlum! Kızım sende yeme kumu, kedi işiyor, köpek sıçıyor. At onu at kaka o kaka. ( Okumaya devam eder.)
ASLI – Çok güzel müdahale ettin teşekkürler. ( Çantasından dergiyi çıkartır ve okumaya başlar.)
ALP – Rica ederim hayatım… Bak burada ne var?
ASLI – Neymiş o?
ALP – İstatistik kurumunun yaptığı ankete göre Türkiye de en popüler meslek neymiş biliyor musun?
ASLI – Neymiş?
ALP - Ne iş olsa yaparımmış.
ASLI – Vallah hayatım, yorum yapmak isterdim ama ne olur, ne olmaz. Beni son görüşün olabilir.
ALP – Komik kadın seni
ASLI – (Dergiden okuduğunu sorar.) Sana bir soru.
ALP – Sor bakalım.
ASLI – Karınızı ne kadar seviyorsunuz testi.
ALP – Güzel şıkları var mı?
ASLI – Bu sadece başlığı daha… İlk soru, karınızın saç rengi nedir?
ALP – (Aslı bileceğinden emin.)Sarı.
ASLI – İnanmıyorum sana. (Alp ona bakar.)
ALP – (Maç izlerken destekler gibi.)Sarı, lacivert! Sarı lacivert en büyük Fenerbahçe (Ani
dönüş) Sen ne dedin hayatım?
ASLI – İnanmıyorum sana Alp?
ALP – Bugün Fenerbahçe maçı varmış ona gitti aklım gerçekten. Sor canım, valla soruyu duymadım.
ASLI – Karınızın saç rengi nedir?
ALP – Siyah.
ASLI – (Çocuklaşır) Süper, beni sevdiğini biliyordum.
ALP – Bitti mi sorular?
ASLI – Yok ikinci soru, kendinizi en çok nerede huzurlu ve mutlu hissediyorsunuz?. A-) Sevgilinizin yanında (Sözünü keser.)
ALP – Be (Aslı sinirli bir şekilde döner.)şiktaşla birlikte yapıyormuş maçı, onu okudum da
hayatım, bir şey mi dedin?
ASLI – Alp bilerek mi yapıyorsun?
ALP – Şaka yapıyorum birtanem, şaka.
ASLI – Sen beni sevmiyorsun.
ALP – Daha neler? Ya saçmalama hayatım testlere mi inanıyorsun yoksa kalbime mi?
ASLI – Seviyor musun?
ALP – Sevmesem seni, sever miyim seni?
ASLI – Yerim seni.
ALP – Bende seni küçük suratlı aşkım benim.
ASLI – Nerem küçük, çok kilo aldım resmen.
ALP – Nedir bu kilo takıntısı hayatım?
ASLI – Görmüyor musun? Godzilla gibiyim.
ALP – Daha neler.
ASLI – Soru sormaca oynayalım mı?
ALP – Hey Allah’ım neydi günahım! (Aslının bakışlarından sonra) Oynayalım aşkım oynayalım.
ASLI – İlk sen mi soracaksın, ben mi sorayım?
ALP – Ben sorayım.
ASLI – Tamam.
ALP – Benim en çok sevdiğim çorba? (Hızlı.)
ASLI – Mercimek
ALP – Nefret ettiğim -
ASLI – Kereviz yemeği, sarma ama yeşilini seviyorsun.
ALP – İlk evlenme teklifini saat kaçta –
ASLI – Saat ikiyi on gece yirmi yedinci saniyede.
ALP – Küçükken mahalle arkadaşlarıyla yaptığımız –
ASLI – Zillere basıp kaçma.
ALP – Köpek –
ASLI – Popondan ısırmıştı.
ALP – Üç dört?
ASLI – Yedi
ALP – Yedi den üç çıktı
ASLI – Dört
ALP – Gerçekten bir şey diyemiyorum sana.
ASLI – Peki sıra bende mi?
ALP – Hayatım zaten biliyorum senin hakkında her şeyi. Artık kanıt mı gerekiyor lütfen ama lütfen.
ASLI – Bravo Alp, bir şey diyemiyorum. Sen beni tanımıyorsun bitti artık.
ALP – Ne yani? Biz burada iki yabancı gibi sanki tanımıyormuş gibi soru mu soracağız birbirimize. Oldu o zaman ismim ne hadi?
ASLI – Alp!
ALP – Tamam o zaman hadi sor.
ASLI – En sevdiğim renk? Burcum, doğum tarihim, tanıştığımız gün, sevdiğim arkadaş, sevmediğim arkadaş.
ALP – Çüş!
ASLI – Bu daha ilk sorum
ALP – Hayatım tane tane gidelim.
ASLI – Peki o zaman en sevdiğim renk?
ALP – Ezan mı okunuyor? Yoksa telefon mu çaldı.
ASLI – Yok aşkım çalmadı. Alp konu mu değiştirmeye çalışıyorsun. Yok, artık en sevdiğim rengi bilmiyor olamazsın değil mi?
ALP – Yok artık tabi ki de en sevdiğin rengi bilmiyorum.
ASLI – (Belli bir süre sonra.) Bilmiyorum dedin?
ALP – Sana öyle mi geldi?
ASLI – Alp!
ALP – Si-si- si (Aslı sinirli bir şekilde) Kır-kır- kır (Aslı aynı şekilde.) Yeş-yeş- yeş(Aslı evet
gibisinden) Yeşil tabi ki de.
ASLI – Beni sevdiğini biliyordum. Alp beni ne zaman sevdiğini anladın?
ALP – Yuh artık oha artık çüş artık! Ulan bir kere sorduğun sorularda o yoktu ya! (Aslı çok sinirlenir ve daha da abartılı ağlamaya başlar.) Hayatım şimdi niye ağlıyorsun? Yoksa! Aman Allah’ım bugün ayın 15 mi? (Kendi kendine) Alp! Regli! Adette! Sakin ol! Ne istiyorsa onu ver! Tatlı getir. O bizim kıymetlimiz! Ha ilaç tatlı! (Aslıya) Hayatım tatlı yer miyiz?
ASLI – Sen bana kilo mu aldırmaya çalışıyorsun Alp! Ne yani sen beni beğenmiyor musun, zayıf olduğumu mu düşünüyorsun? Ya da bunları yediğimde sivilcem çıktığında mutlu olacaksın? Ya da beni aldatıyorsun gönlümü mü çalmaya çalışıyorsun.
ALP – Tebrik ediyorum Aslı. Yani muhabbet nerden, nereye, nasıl geldi helal olsun vallah. Yani bunu giriş gelişme sonuç şeklinde filme çeksek oscar’a adaydık. And the Oscar goes to ASLI! Oscar goes to Aslı yani! (Aslı daha da sinirlenir.) Tamam, hayatım sakin ol. Sinirlenme canım. Benim canım tatlı çekti de birlikte yer miyiz diye dedim… Hani... Sen bana hep düşüncesizsin dersin ya. O yüzden yani. (Alp kendi kendine) Abi bugün ne yapıp, ne edip bu tatlıyı yedirmeliyiz! Yoksa, ayvayı yeriz.
ASLI – Tatlı matlı istemiyorum of. (Radyoyu çıkartır kulaklıklarını takar.)
ALP – Abi ben bu kadınları anlamıyorum ya. Regliydi, doğumdu, menapozdu, ulan hayat bitti.
ASLI – (Kulaklığı çıkartıp) Bir şey mi diyorsun Alp?
ALP – Yok hayatım Erhanla konuşuyordum.
ASLI – Ne diyordun?
ALP – Sen, sen ol hep sev oğlum diyordum. Erhan oğlum sen bir tur daha at. Melis’e de sahip çık! Biz daha buradayız belli ki. Annenin regli dönemi 15 gün kamptayız aslanlarım.
ASLI – Canım?
ALP – Efendim.
ASLI – (Kulaklığı uzatır.) Bu sıradaki bizim parçamız olsun hadi.
ALP – Kaçıncı parça olacak acaba. Arşiv yaptık en hit parçalarımız diye. (Aslının bakışının ardından) Olsun canım olsun. (Kulaklığı takar. Saatine bakar. Cebinden kendi kulaklığını çıkarıp takar. Kendi Kendine.) Gerizekalı herif kaçar mı lan o? Vur lan, vur lan. Tüh Allah belanı! (Aslı Alp’e dönüp)
ASLI – Nasıl buldun aşkım?
ALP – Ne?
ASLI – Parçayı diyorum.
ALP – Güzel
ASLI – Nasıl yani?
ALP – Allah’ı var güzel işte aşkım, söyleyen hakkını vermiş. Bizi anlatmış resmen parça. Tam parça yani
ASLI – Nasıl bizi anlatmış Alp. Söyleyen resmen, aldatılmayı işlemiş.
ALP – Hayde... Bebeğim aldatıldık ya, kader bizi aldattı ya. Hele o söze bittim.
ASLI – Neye?
ALP – Bittikten sonrasını hatırlamıyorum. Acayip güzeldi ama bebeğim.
ASLI – Tebrik ediyorum Alp, sen dön bakiyim bu tarafa.
ALP – Ne tarafa doğru? Kıbleye doğru mu?
ASLI – Alp uzatma! Dön bakiyim. Bu kulaklık da neyin nesi?
ALP – Canım annem arar diye parçayı dinlerken rahatsız olmayalım sesten diye taktım?
ASLI – Ver bakiyim şu kulaklığı. (Alıp takar.) Annen ne zamandır maç spikerliği yapıyor hayatım. (Kadın geçiyormuş gibi Aslı onu tarar resmen.)
ALP – Zamanlama süper! (Kadın geçmiştir. Arkasından bakmaktadır Aslı. Düşüncelidir yaramaz gibisinden.) Hayatım niye öyle değişti suratın?
ASLI – Kadına bakıyorum.
ALP – Hayatım nedir sizin bu kadın takıntınız? Bir erkekten daha çok tarama yapıyorsunuz.
ASLI – Görmüyor musun Alp? Dip boyası gelmiş, kaşı bıyığı çıkmış. Onun kalçası benden daha büyük.
ALP – Evet bende fark ettim. (Aslının tip tip bakmasıyla) Yani şeyi fark ettim sen bakınca, bende bakma gereği duydum kıskandım aşkım seni.
ASLI – Ha öyle mi aman da aman kıskanırmış sevgilisini de. Bak bu arada sana jöle aldım?
ALP – Nerde? (Aslı bankın arkasından beyazlatıcı saç spreyini çıkartır. Alp’in saçlarına sıkar spreyi.)
ASLI – Güzel oldu.
ALP – Dur sana da sıkalım. (Sıktıktan sonra bankın arkasına koyar. Saçlarına bakar. Yaşlanmışlardır.)
ASLI – Var mı?
ALP – Burada bir tane var siyah (Üzülür.) Neden üzülüyorsun hayatım?
ASLI – İyice yaşlandık.
ALP – Saçmalama, daha çok uzun yıllar var önümüzde hem bak çok şanslıyız biz.
ASLI – Nasıl?
ALP – Erhan evlendi 11 tane çocuk yaptı aşiret kurdu resmen. Melis evlendi tık yok onlarda tüp bebek yapıyoruz dediler falan bakalım yani parada yolluyorlar. Hepsinin sağlığı iyi, hepsinin hayatı iyi daha ne göreceğiz hanım?
ASLI – Doğru diyorsun, bak ben sana ne aldım? (Bankın arkasından kasket, ceket ve hediyeleri çıkartır.)
ALP – Ne aldın? Bana mı aldın, çok güzel bunlar.
ASLI – Giy bakalım.
ALP – Bende sana aldım bak burada. (Alp bankın arkasından ona aldıklarını çıkartır.)
ASLI – Ben aldım diye aldın demi?
ALP – Başa mı dönüyoruz?
ASLI – Şaka yaptım.
ALP – Giy bakalım.
ASLI – Çok güzel oldular. (Aslının telefonu çalar.)
ALP – Kim o?
ASLI – Erhan arıyor.
ALP – Beni niye aramıyor? (Alp’in telefonu çalar.)
ASLI – Kim o?
ALP – Melis
ASLI – O beni niye aramıyor?
ALP – Çocuklaşma Aslı aç bende açıyorum.
ASLI VE ALP – Efendim? (Alp konuşur gibi devam eder.)
ASLI – Ne yapıyorsunuz oğlum? Nasıl. Eh oğlum zor olmuyor o kadar çocuğa bakması? (Aslı konuşur gibi devam eder.)
ALP – Nasılsın Melis’im… Eh çocuk ne yapıyor? Tüpe benziyor mu çocuk? İyiyiz iyiyiz canım dur vereyim. Al seni istiyor.
ASLI – Tamam veriyorum oğlum.
ALP VE ASLI – Efendim? (Alp konuşur gibi devam eder.)
ASLI – Ne yapıyorsun kızım? Tüp bebek mi hiç aklım almıyor yani Melis. Nasıl bari iyi mi? Ateşle yaklaşmayın bari o çocuğa maazallah ne olur ne olmaz kızım. Şükür çok iyiyiz para sıkıntımız yok.
ALP – Çekmiyor oğlum ha çekti. Ne yapıyorsun oğlum? Ne diyeceğim kaç oldu? 11 ha maşallah. Milli takım kadrosunu kurmuşsunuz oğlum. Bari takım ayarlayın da 11 – 11 maç yapın karşılıklı. Erhan bana bak çaktırma biz annenle çok kötüyüz oğlum. Durumlar çok kötü bildiğin gibi değil. Bize şöyle para yolla… 3 bin olur oğlum olur. Tamam, aslanım annene söyleme kızar yoksa söylediğime. Tamam, aslanım görüşürüz öpüyorum.
ASLI – Öptüm kızım görüşürüz. (Kapatırlar telefonları.)
ALP – İyi parayı da yollar. Güzel oldu bu.
ASLI – Ne dedin Alp?
ALP – Selamı var?
ASLI – Aleyküm Selam… Biliyor musun Alp?
ALP – Neyi hanım?.
ASLI – Biz çok şanslıyız.
ALP – Biliyorum.
ASLI – Şu önümüzde ki gençleri görüyor musun?
ALP – Hangilerini? (Bir kız görmüştür onun tepkisini verir.) Gördüm (Aslı dürter.)
ASLI – Onu değil şunları.
ALP – Gördüm.
ASLI – Bize çok benziyorlar?
ALP – O çocuğun vah haline.
ASLI – Sen beni sevmiyorsun.
ALP – Saçmalama gel buraya. (Sarılırlar.) Ben seni çok ama çok seviyorum.
ASLI – Ben seni daha çok seviyorum. (Aslı Alp’in omzuna başını koyar ve huzurlu bir şekilde donarlar tek spot üzerlerindedir. Işıklar söner. Işıklar açıldığında sahnede sedye, sedyenin içerisine başka biri yatmaktadır. Ama seyirci yüzünü görmediği için Alp sanmalıdır. Aslı sedyenin yanında oturmaktadır. Fonda Alp’in kalp atışları duyulmaktadır.)
ASLI – (Fonda dram bir müzik çalmaya başlar.) Nereden nereye geldik Alp... Ne yaptık ki biz hayata? Neden cezalandırdı ki bizi... Yaşadıklarımız bir film şeridi gibi geçti gitti... Ne kadar da dolu dolu yaşamışız hayatı... Hayat bu kadar kısa mı? Hani kimi aşklar ölümsüzleştirirdi hayatı... Bir şans daha verir mi hayat bize? Geçmişin hatırına, yelkovanla akrep geri döner mi? Bak çocuklar dışarı da, hadi Alp çocuklaşma da kalk hadi... Hani söz vermiştin onlara, hani bana söz vermiştin... Yarı yolda bırakmam diye... Hadi Alp çocuklaşma da kalk... Hadi! Alp! (Sahne donar. Sahnenin bir köşesinde tek spot yanar. Beyazlar içersinde Alp gözükür.)
ALP – Derler ki bakmak gerek kimi zaman... Oysa ki bilmezler bakmanın kimi zaman zor olduğunu. Tarifsiz duyguların bir anda son bulduğunu… Dünyanın en tatlı sesini duymanın, hiç bir şeye değişilmeyeceğini… Derler ki kalp yarası ölümün son sahnesi... Son perde geldi mi? Peki bu son perde tamir edilir mi? İki kişilik bir oyunda tek kişi çıkabilir mi? Çıksa bile bu oyun güzel olabilir mi? Derler ki hayat bir sahne. Bu sahne çok ağır değil mi?. (Tek spot aniden kapanır ve Alp’in kalp atışları durmuştur ve bunun sesi yüksek bir şekilde duyulmaktadır. Aslının feryadı ile oyun biter.)
SON

01memo26, bir alıntı ekledi.
 05 Kas 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

Herkes Herkesi Muhakkak Aldatır
Barlar sokağının henüz barlar sokağı olmadığı zamanlarda o sokaktaki bir apartmandaydı evim. Karşı çaprazımızda sokağın o zamanki tek barı olan 6.45, alt katımızda Leydi Bayan Kuaförü, onun yanında da Özdemir'in dövmeci dükkânı vardı. Leydi abinin de Özdemir'in de pek iş yapamamalarından ve benim de yazları ekseriyetle işsiz it gibi yapacak hiçbir şey bulamamamdan mütevellit akşam olmadan barda içmeye başlar, hava kararmaya yakın bir bardak daha mı içsek yoksa birbirimizin kafasına mı sıksak diye düşünür dururduk. Hayatımın hiçbir döneminde canımın o zamanlardaki kadar sıkıldığını hatırlamam…

O saçma sapan günlerin birinde, benim de Özdemir'in dükkânında olduğum bir öğleden sonra içeri otuz yaşlarına yakın bir adam girdi. Elinde tuttuğu buruşuk kâğıdı uzatıp dövme yaptırmak istediğini söyledi. Özdemir önce kâğıda sonra adamın suratına sonra tekrar kâğıda ve sonra da bana baktı. Merak edip elimi uzattım. Kâğıdı alıp baktım. Bir b.ka benzetemedim. Ben de adamın suratına baktım önce sonra kâğıdı Özdemir'e verdim. Sonra da dayanamayıp epeydir süren sessizliği bozdum.

"Abi bu ne?"

"Bunu yapacaksınız", dedi ve bir çırpıda tişörtünü sıyırıp yan dönerek eliyle böbreğinin üstündeki yumuşak bölgeyi gösterdi.

"Buraya yapacaksınız."

Özdemir şaşkınlığı üzerinden atamamış, "tamam yapalım .mına oyim da bu ne lan?" dercesine bakıyordu. İş başa düşmüştü yine. Kâğıtta görülen tek şey ceviz büyüklüğünde siyah bir lekeydi. Büyük, kenarları taşmış, içi dolu siyah bir yuvarlak. Neydi lan bu
Sordum tekrar;

"Abi, bu ne?"

"Doğum lekesi!"

Al işte. Zaten akıllı adamın bizle ne işi olur?

"Senin doğum leken mi abi?

Herifin surat düştü. Çenenin yayına .ıçayım Ali o nasıl soru lan? Adam şimdi tekme tokat dalacak bize! Neyse dalmadı Allahtan.

"Yok benim değil. Eski sevgilimin. Aynı yerde aynı şekilde bir doğum lekesi vardı onun. Aynısından yaptırmak istiyorum."

Herif konuşunca gaza geldim ben de,

"Abi madem çok seviyorsun kızı isminin dövmesini yapalım, kalp yapalım bir şey yapalım. Doğum lekesi dövmesi olur mu hiç?"

"Yok lan ne sevmesi. Onun .mına koyim ben. Üç sene beraberdik bu kaltakla. Köpek gibi âşıktım. Bir gün en yakın arkadaşımla yattığını duydum. Sıkıştırdım biraz itiraf etti. Bir kere de yapmamışlar üstelik defalarca yatmış kansızlar!"

Acıdım. Gözleri dolmuştu adamın…

"E .iktir et abi o zaman. Unutman lazımken ne diye kızın doğum lekesinin dövmesini karnına yaptırırsın?

Güldü...

"Kızı .iktir ettim abicim zaten. Mesele o değil. Mesele en güvendiğim, en sevdiğim insanın bile hiç ummadığım bir anda beni aldatabileceğini unutmak istememem. Kiminle olursam olayım, karım bile olsa yanımdaki, her çıplak kaldığımda bu .mına kodumun lekesine bakıp kendi kendime diyeceğim ki, unutma lan! Sakın unutma. Herkes herkesi her an aldatabilir. Herkes herkesi her an aldatıyor olabilir. En azından herkes herkesi bir ara muhakkak aldatır. Lekeye bak ve sakın unutma!"

​Tekrar göz göze geldik Özdemir'le.
"Biz de mi dövme yaptırsak lan?"

Z Raporu, Ali LidarZ Raporu, Ali Lidar

Kocaman çantasıyla kafama vurup “Orospu çocuğu,” dediğinde, Şükrü Abi’nin yerinde yeni tanıştığım bir kızla oturmuş, ona, geçmişte çektiğim ufak tefek sıkıntıları anlatıyor, aslında çaktırmadan övünmeye çalışıyordum. “Madem beni aldatacaktın,” diye devam etti kafama vuran. “Adam gibi bir karıyla yapsaydın bari bunu. Şu kancığa bak. Benden daha mı güzel, benden daha mı akıllı, benden daha mı büyük memeli?” Gözlerinden keder ve öfke akıyordu. Öyle bıçak gibi bir bakışla karşılaşınca, hayatımda ilk defa, sade ve dürüst bir bakışla karşılaştığımı hissedip “Sanırım beni biriyle karıştırdın,” dedim.

“Seni biriyle mi karıştırdım yavşak,” dedi. “O sahte tebessümünle beni baştan çıkaralı tam iki yıl üç ay oldu. Senin için annemden tarhana çorbası yapmayı bile öğrendim. Bezelye yapmasını da. Bütün bu süre zarfında bulaşıklarını yıkadım, gömleklerini ütüledim, halılarını süpürdüm, yerlerini sildim, tuvaletlerini fırçaladım. Sen sigarayı bıraktığında kendini yalnız hissetme diye ben de bıraktım. Sen sigaraya yeniden başladığında kendini iradesiz hissetme diye ben de yeniden başladım. Yaz akşamları sahilde gezerken rüzgâr çıkar da üşürsün diye çantamın koluna hırkanı astım. Bu orospu da senin için aynı fedakârlıkları yapacak mı zannediyorsun?”

Son lafından sonra yanımda oturan kızın saçlarına yapıştı. Araya girmeye çalıştım ama saçları kökünden kavramıştı. İnce bileklerini kıracakmış gibi bükene kadar da bırakmadı. Saçı yolunan kızı yol boyu özür dilemek suretiyle taksiye bindirdim. Şükrü Abi’nin yerine geri döndüm.

Başka bir masada yalnız oturuyordu. Bazı insanlar sanki her sorunun cevabını verebilecekmiş gibi dururlar. Bunun bir yanılsama olduğunu bilirsiniz ama yine de onlara bir şeyler sormak istersiniz. Biramı alıp yanına gittim, “Neden böyle bir şey yaptın?” diye sordum.

“Bana bir sigara ver,” dedi.

Bir sigara verip yaktım.

“Şimdi beni rahat bırak,” dedi. “O yavşak tebessümünü de götüne sok.”

“Az önce hayatının erkeği olduğumu düşünmüştüm.”

“Yanlış düşünmüşsün. Sen benim beklentilerimi karşılayamazsın.”

“Neymiş beklentilerin?”

“Ben bir adamla tanıştığımda ondan, hayatın bütün monotonluğunu ve bütün yalnızlığımı ve amaçsızlığımı ve umutsuz bekleyişimi unutturmasını beklerim. Evdeki muslukları tamir etmesini de. Sende öyle bir kifayet göremiyorum.”

Bara geri döndüm. Şükrü Abi, “Kim bu kız?” diye sordu.

“Tanımıyorum.”

“Yalanını sikeyim.”

“Kız çatlak. Valla tanımıyorum.”

“Hadi len.”

Hesabı ödeyip çıktım. Üst geçidin önünde taksi beklerken üstü açık bir Mini Cooper’la geldi. Önümde sert bir fren yaparak durdu, “Atla,” dedi. Arabaya binince pati çekerek kaldırdı. Sahil yolunda 150 km. hızla giderken “Şu biraları aç ve bacaklarıma bakmayı kes ve çeneni kapa!” diye bağırdı. “Sen ne biçim bir adamsın. Eski erkek arkadaşımı özel kılan milyonlarca küçük şey vardı ama sende hiçbir bok yok. Hayatımın görkemle açılıp rezaletle kapanan dönemlerinden biriydi ama yine de özeldi. Seni özel kılan şey ne? Çeyrek asırdır şu yeryüzündeyim ama senin kadar sıradan bir herif görmedim. Seni özel kılan bir şey söyle.”

Bir şey söylemedim.

“Seni özel kılan bir şey söyle yoksa yavaşlamam,” dedi.

“Beni özel kılan bir şey yok,” dedim.

Gaza biraz daha bastı, hız ibresinin yavaş yavaş 180’e geldiğini gördüm, “Korkmuyor musun?” diye sordu.

“Hayır.”

“Yalancı göt. Yüzün sapsarı oldu. Altına sıçacakmış gibi bakıyorsun ve korkmadığını söylüyorsun.”

“Korkmuyorum,” dedim. “Daha çok kaybolmuş gibi hissediyorum. Sanırım uğultudan. Bu da iyi geliyor aslında.”

“Ben de öyle hissetmiştim,” dedi. “Erkek arkadaşım beni terk ettiği zaman, kendimi terk edilmiş gibi değil de kaybolmuş gibi hissetmiştim. Bitmek tükenmek bilmeyen koridorlarda gezinen kayıp bir ruh gibi. Ben sadece bitmiş şeyler için ağlarım oğlum. İyi kötü ayırt etmem, bana bitmiş bir şeyler ver yeter, bütün gözyaşlarım senin olsun. İstersen senin için de ağlarım çünkü sen de bitmişsin. İçin geçmiş ruhun çürümüş. Evin nerede?”

Sabah yüzüme üflenen sigara dumanı ve baş ağrısıyla uyandım. Giyinip kuşanmış, tepemde oturmuş kahve içiyordu. “Gece yattık diye ertesi sabah senin gömleklerinden birini giyip uzun bacaklarımla evin içinde gezinmemi bekliyorsan yanılıyorsun bebeğim,” dedi. “Çünkü o sadece Amerikan filmlerinde olur. Bense birazdan karakola gidip şikâyetçi olacağım.”

“Neden?”

“Çünkü on altı yaşındayım. Dün gece bir çocukla yattın.”

“Hasiktir,” deyip gözlerimi dört açtım. “Ama…” dedim.

“Ama ne?”

“Yirmi beş yaşındayım dedin”.

“Öyle bir şey demedim.”

“Çeyrek asırdır yeryüzündeyim demedin mi?”

“O lafın gelişiydi. Ruj sürüp mini etek giydirseler on yaşında bir kızla bile yatmaya kalkarsın sen. Sapık, abazan ve gerizekâlısın ve bunun cezasını çekme vaktin geldi.”

“Sahiden böyle bir şey yapmayacaksın değil mi?”

“Yapacağım. Erken kalkıp Google’dan seni araştırdım. Sıradan bir adam değilsin. Sıradan bir adam olsaydın sadece babama söylemekle tehdit ederdim.”

“Ben sıradan bir adamım,” diye bağırdım.

“Değilsin. Havada skandal kokusu var bebeğim. Televizyonlara çıkıp öyle bir ağlayacağım ki senden nefret etmeyen tek kişi kalmayacak bu ülkede. Öyle masum ağlayacağım ki sen bile kendinden nefret edeceksin. Cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülerse seni şişlemek için sıraya girmiş olacaklar bu arada. Bunun için bir piyango bile tertip etseler yeridir.”

“Öyle araba kullanmasını nerde öğrendin?”

“Okul servisinde. Servis şoförü, ‘kucağına oturursam bana araba kullanmanın bütün inceliklerini göstereceğini,’ söylemişti. Bütün erkekler köpek.”

Kahvesini bitirip çıktı. Ben de on dakika sonra çıktım. Sırt çantama birkaç parça eşya koyup bir arkadaşın yanına yerleştim. Üç gün boyunca onun evinden çıkmadım. Sürekli tek parmağımla perdeyi aralayıp ‘sokakta polis var mı,’ diye kolaçan ediyordum. Bir ara kendiliğimden gidip teslim olmayı düşündüm ama vazgeçtim.

Bir hafta sonra Şükrü Abi’nin yerine geri döndüm. Belli ki kötü bir şaka yapmıştı. Belki de on altı yaşında değildi. Birkaç gün sonra, hadiseyi kısmen unutup kimseye anlatılmamış yüz kızartıcı hatıralar seviyesine indirmek üzereyken barın telefonu çaldı. Şükrü Abi bana bakıp “Burada,” dedi.

“Kim?”

“Karakoldan arıyorlar.”

Ahizenin öbür ucundaki polis onun ismini söyleyip “Tanıdığı mısınız?” diye sordu.

“Evet,” dedim, hayır diye bağırmak isterken.

“Karakola kadar gelebilir misiniz?”

“Tabii geliyorum,” dedim ama aklımda tekneyle Yunanistan’a kaçma planları vardı. Patronu arayıp durumu anlattığımda, “Orada bekle gerizekâlı, hiçbir yere kıpırdama, geliyorum,” dedi. Yanında şirketin avukatıyla geldi. Masaya yumruğunu vurup “Ben bu projeye bir milyonluk yatırım yaptım,” diye bağırdı. “Ama senaristim olacak dallama bir sapık. Senaristim olacak dallama yirmi yaşındaki kızları bile yaşlı bulan bir sapık ki gitmiş on altı yaşındaki masum bir kızcağızı iğfal etmiş.”

“Abi bildiğin gibi değil.”

“Ne bildiğim gibi değil lan ne bildiğim gibi değil! Bütün paramı ve ticari itibarımı koydum bu işe. Daha vizyona girmemiş bir filmi sikip atmaya ne hakkın var.”

Karakola avukatla beraber gittik. Bizi bir odaya aldılar. Bir kadın polis gelip yüzüme pis pis baktı. Başımı öne eğdim.

“Vaziyet şu,” dedi. “Tanıdığınız, bu gece 155’i arayıp Sivas Katliamı’nı kendisinin organize ettiğini söylemiş. 155’de görevli memur ilk aramayı ciddiye almayıp kapatmış. Ama sonrasında ısrarla 155’i aramayı sürdürerek Büyükçekmece’de ve Yozgat’ta yeni katliamlar planladığını söylemiş. Ekipler cep telefonu sinyallerinden yerini tespit edip kendisini bulmuşlar.”

“O daha bir çocuk,” dedim. “Şaka yapmış.”

“Çalıntı bir Mini Cooper’ın içinde bulundu. Kimliği yok, ailesinin kim olduğunu söylemiyor. Biz de bulamadık. ‘Bu dünyada tek tanıdığım var o da Şükrü Abi’nin yerine takılır,’ diyerek sizin isminizi verdi. Kendisini nereden tanıyorsunuz?”

“Valla biz de yeni tanışmıştık aslında,” dedim.

Oturduğu odada ziyaret etmeme izin verdiler.

“Sonunda yakayı ele verdim,” dedi. “Ama vicdanım da biraz rahatladı.”

“Neden?”

“Sivas Katliamı’nı ben planladım.”

“Sivas Katliamı olduğunda sen daha doğmamıştın bebeğim.”

“19 yaşındayım.”

“İşte buna sevindim.”

“Katliam organizatörüyüm ben.”

“Değilsin.”

“Öyle olsaydım. Birilerini öldürtmüş olsaydım yani, beni yine de sever miydin?” diye sordu.

“Severdim,” dedim. Sonra da karakoldan çıkıp bir sigara yaktım.

Emrah Serbes