• 232 syf.
    ·2 günde·5/10
    Duygu Asena okumak insanı dinlendiren bir okuma için çok yerinde bir tercih. Kitabı elime aldığımda öyle 2 günde hemen bitireyim gibi bir derdim olmamasına rağmen kitap, dilinin basitliği sadeliği ile beni kendisine bağladı ve bu akıcılık sayesinde çok kısa bir sürede okudum. Aşırı söz sanatları, uzun cümleler, ağdalı kelimeler, karmaşıklık yok. Bunların hepsinden uzak bir anlatımı var. Kitap bu basitliği ile okunduğu zaman sadece bir kadının aşk maceralarıymış gibi görünebilir. Oysa kitabı elinize aldığınızda, ben bir kadının kendi olma çabasını okuyorum diyerek okuduğunuzda çok daha farklı anlamlara gelecektir sizin için. Yani okurken ne okuduğunuzu, kendiniz için bu kitaptan ne alacağınızı bilerek okumanız çok önemli. Kitap neden yazılmış bakılmaksızın okunduğunda çok basit bir ilişki kitabı olarak da görülebilecektir. Ancak şunu da söylemek gerekir ki ben bazı yorumlara kendimi zorlayarak ulaştım. Kadının o kendi olma çabası anlatılırken bence kadın daha özgür daha tek olmalıydı ve bu sonuca ben kesin ve net bir şekilde varabilmeliydim ve bunu okuyan herkes okuduğunda ne anlatılmak istendiğini anlayabilmeliydi. Burada bahsettiğim şey yoruma fazla açık olması değil aslında çok basit olduğu için anlatmak istediğini okuyucuya tam olarak veremediği düşüncesi. Kadının var olması, kadının özgür olması, kadının tek başına bir birey olması, kadının hakları üzerine düşünen bir insan tarafından hissedilebilir şekilde anlatılıyor. Bu kişiler olaylar esnasında her olayda kendisine bir ders çıkarabilir. Kendi bakış açısına yorumlar katabilir.

    Günümüzde sosyal medyada, belli konuşmalar ve savunmalarda kullanılan sözlerin aslında yıllar öncesinde Duygu Asena tarafından yazılmış olduğunu ve bugünlerde de yazarın model alındığını fark ettim.

    Kitabı okuduktan sonra elimde kalakaldım. Ne kadar etkilendiğimi inkar edemem. Kesinlikle bende de değişimlere yol açtı. Ama bu biraz da benim buna yönelmem ile alakalıydı. Biraz kitaptan bahsedeceğim ama herkes gibi övgüler sıralamak yerine ben en çok aklımda kalanlardan bahsedeceğim ve olumlu eleştirilerden sonra biraz olumsuz eleştiri yapacağım. Kendim bile ne hissettiğimi bilemeyerek yazdım övgülerim ve yergilerim hep birbirini izledi.

    Bir kitapta veya bir yazıda kadın kelimesi geçiyorsa, bir yerlerde kadın bahsi varsa hemen tahmin edilebiliyor konusu. Babası, ailesi, çevresi, erkek arkadaşı, kocası, hemcinsi, iş arkadaşı tarafından hırpalanan, sırf kadın olduğu için suçlanan, aşağılanan, eşit muamele görmeyen, görevleri ezbere sayılabilen, bir hakkı varsa bu yalnızca anne veya eş olması sebebiyle ona tanımış bir kadın vardır orada. Bu kitaba başlarken de Asılacak Kadın'dan sonra yine acılı bir kadın hikayesi okuyacağım zannedip ağırlığını hissederek başlamıştım. Yine zamanın birinde yasaklanmış bir kitap. Kitap okuyan insan sayısı ne kadar az olursa olsun duyulmak, dillendirilmek istenmeyen konularda yazılan kitapların bile hemen yasaklanması şaşırtıcı olmamalı. Yine de bana kalırsa kitap kadına tanıdığı o aydınlanmadan değil içerdiği cinsellik dolayısıyla yasaklanmıştır. Oysa bundan çok daha tehlikeli şeyler var. Mesela değişmek isteyen kadınlar ve değiştirmek isteyen kitaplar. Değişimler öyle bir anda büyük bir hareketle başlamaz her zaman. Bazen bir kitap dünya düzenini değiştirebilir. Bana kalırsa kitaptan da kadından da korkuluyor. O küçük hareketleri devleştirebilecekleri için.

    Bana kalırsa kitabın kapağında bile kadın yine pembe ile simgelenmiş, yine kalıplardan çıkılamamış. Duygu Asena anlatımda kurmaya çalıştığı düzeni, kitap kapağıyla dağıtmış denilebilir bence. Kadının Adı Yok kitabının kapağı neden pembe renk?

    Kitap bir kadının ömrünü anlatıyor, varoluşunu anlatıyor. Ama öyle felsefi bir varoluş bana kalırsa yok. Onun varoluşu yalnızca kendi için ayakta kalmaya çalışmaktan hatta bana kalırsa sadece özgür nefes almaktan ibaret. Bu yoldaki davranışların yarısı onaylanabilirse bence yarısı da onaylanamaz . Kitap boyunca en çok hissedilen kadının kendi olmak istemesi, sadece kendi olarak kabul edilmek istemesi. Eşit olmak istemesi. Adının tek de anılması. Annelikten, karı ya da eş olmaktan ziyade toplumsal görevlerinin anılmadığı şekilde var olması. Bunlar ne kadar güzel anlatılmışsa kadının kadınlığı üzerinden anlatılanlar bence o kadar kötü ifade edilmiş.

    Ben bu konuların aşırı dramatize edilmesinden bir mağduriyet olarak anlatılmasından çok da hoşnut değilim. Var olan şeyleri zaten hepimiz bilmekteyiz. Peki buna karşı nasıl bir çözüm üretilebilir? Ben bu kitaptan bunun cevabını hem aldım hem alamadım çünkü kadın olmak tam olarak nedir? Bunu anlatmak zor olduğu gibi bu konuda kişisel yorumlar yapmak da her zaman doğru sonuçlara ulaştırmıyor bizi.

    Kitaba geçecek olursak ilk sayfalarda yaşına göre fazla olgun konuşan bir kız çocuğu ile başlıyor kitap. Ben karakterlerin yaşına göre konuşmasını tercih ederim. Normal hayatta karşılaşılamayacak her şeyi bilen dahiyane çocuklar oluşturmak neden diye soruyorum hep. Kitaplar insana her zaman gerçek dünyayı sunmak zorunda elbette değil ama bunun da bir sınırı olmalı 5 6 yaşlarında bir çocuk o yaşa göre konuşturulmalı. Onun sorduğu soruları, ki yerleşik bir düzen içinde büyümüş bir ailede sormaya cesaret edecek kadın hatta belki erkek bile pek mümkün değil. Çünkü doğduğumuz üzere yaşıyoruz, yaşadığımız, bize yaşatılan üzerine inşa ediyoruz hayatımızı. Hayat akışı içinde bir an durup sorgulayanlar ya da sorgulamaya cesaret bulanlar çok az. Sorgulayıp kendine cevap bulabilenler ise bunu uygulamaya artık kendi bildiği gibi olmaya ne kadar muktedir olabilirler bilmiyorum ama kolay görünmüyor. Çünkü bu durumda kişi kendi alışkanlıklarını değiştirmeye çalışırken çevresi ile de bir savaşa girmek durumundadır. Bu tür düşüncelerin mutlaka bedeli olacaktır. Kadın da bu bedeli yaşıyor aslında. Ona yüklenen sorumluluklara karşı ben buna mecbur değilim der demez yükleniliyor dört koldan üzerine.

    Bizler çocuklarımıza birçok şeyi anlatmakta eksik kalıyor veya geri duruyoruz. Bunlardan en önemlisi de çocuğun kendini tanıması konusunda da büyük role sahip olan cinsellik konusu. Bazı şeyler ne kadar anlatılmazsa o kadar esrarengiz o kadar araştırılası o kadar tecrübe edilesi görünüyor insanlara ve de çocuklara. Ki çocuklar insanlar arasında en çok merak edendir, en çok soru sorandır. Kitap bu konuda bir eleştiri getiriyor. Aslında çocuklara dayatılan bazı şeyleri yapmamaları, sormamaları konusundaki ısrarlara karşı çocukların bunları bir şekilde deneyimlediklerini ve hiçbir zaman net bir bilgiye ulaşamadıkları ve kimse de onlara doğru veya yanlış bir bilgi vermediği için evlendiklerinde, belli bir yaşa geldiklerinde dahi hala kendilerini tanımadıklarını ve kendilerini tanımadıkları gibi kendilerini karşı tarafa da tanıtamadıklarını söylüyorlar. Kitapta bir kadın yaşadıklarını anlatırken ben kendimi tanımıyorum, neleri sevip neleri sevmediğimi bilmiyorum böyle olunca karşımdakinin benim sevdiğim şeyleri yapmasını ya da beni etkileyecek şeyler yapmasını bile isteyemiyorum çünkü en başta ben bile kendimi tanımıyorum ki diye bir serzenişi vardı. Hayatımızda var olan var olacak bir şeylerin üstünü kapatmaya çalışmak yokmuş gibi davranmak kime ne fayda sağlıyor bilmiyorum ama yine de uzun süre gizlemeye devam edeceğiz diye düşünüyorum.

    Kitapta günümüzde gelenek olarak devam eden sünnet düğünleri eleştiriliyor ve bunun aynısının ya kadınlar için de bir benzerinin yapılması ya da tamamen ortadan kaldırılması isteniyor. Eğer utanılacak bir şey varsa bu herkes için geçerli olmalı , hayır utanılacak değil kutlanacak bir şey varsa bu da yine her iki cins için de geçerli olmalıdır diyor adı olmayan kadın.

    Sonra mesela yaşanmayan şeylerin ne kadar büyük göründüğü ne kadar gözde yükseldiği, yüceldiği anlatılıyor. Oysa gerçek hayatta hiçbir şey o kadar etkili o kadar hisli o kadar duygusal değil kitaplarla, anlatılanlarla, hayallerle yaşayan insanlar gerçek hayattaki deneyimleriyle mutlu olamıyorlar. Genç kız hayalleri suya düşüyor. Oysa ilk evlenen arkadaşlarına evlilik nasıl diye sorduklarında harika bir şey olduğu cevabını alacaklarına emindiler.

    Bir şey ilk defa yaşandığında hep çok daha taze çok daha sıcak çok daha kıpır kıpır eder insanın içini. Ama sonra bu şeyi on kere yüz kere tekrarladığınız zaman artık onun hayatınızda hiçbir önemi olmadığını, sizi yaşamaya bunun bağlamadığını anlarsınız. Ne zamanki hayatınızı varlığına bağladığınız şeye son verirsiniz bence artık bundan sonra hayatınızın asıl anlamını bulmak için yola çıkabilirsiniz.

    Özet olarak burada söylemek istediğim şey çocuklara gerekli olan konularda bilgi verilmesi ve bunların yaşlarına uygun olarak yapılması, sordukları sorulara kendilerinin cevap bulmak zorunda kalmamaları ve böylelikle de yanlış yollara düşmemeleri. Bu en iyi aile içi eğitim ile sağlanabilecektir.

    Normal hayatta eşitlik sağlamak çok zor. Ancak bunu kendi kurallarımızla kendi koyduğumuz sınırlamalarla da artırıyoruz. İş hayatında da kadın ve erkek bir arada, esit sartlarla çalışamıyorlar. Kuralları erkeklerin koyduğu kurumları erkeklerin kurduğu yerlerde kadınların tutunmaları ve kadınların erkeklerle eşit şartlarda çalışmaları da yine pek mümkün olmuyor. Ya aldıkları maaş hakettikleri olmuyor, daha aşağı bir yere çekiliyorlar ya yaptıkları görevlerle hak ettikleri yere gelemiyorlar ya da yükselmelerinin yolu kendilerinden vazgeçmeleri, kendilerini bir kadın olarak kullanmalarına bağlanıyor kitapta.

    Evlenmek yalnızca maddi bir temas olarak gösteriliyor. Bana kalırsa insanların gönülleri arasına kurulan bir köprüdür evlilik. Kişilerin birbirleri için bir şeyler yapması ve bunu yaparken hiçbir çıkar gözetmemesidir. İnsanlar yalnız yaşamazlar hani sosyal hayvan diyorlar. İşte öyle bu sosyalliğin kurulmaya çalışıldığı en doğal en çıkarsız ortamlar da bence aile ortamları. Evet aile olmanın olumsuz yanları olmuş, evlilik güzel amaçlarla hedeflenmiş ama kötü sonuçlanmış olabilir ama bu evliliğe bir kurum olarak hakareti haklı çıkarmaz. Bu hayata dayanmak, bu hayatı yaşanılabilir kılmak için bir yoldur evlilik. Tek yol değildir. Bahsetmek istediğimiz mecburi ya da tek yol olmayan bu evliliğin doğru şekilde kurulmasının hayatı güzelleştirdiği. Oysa kitap sanki distopik bir dünya sunuyor bize. Bizde aile dendiği zaman akla kötü şeyler gelmez. Manası maddi değil manevidir. Oysa burada evlilik maddi bir temasın meşrulaştırılması rolünü üstlenmiş. Ve bu yine de kişilerin alanlarını daraltmamış.

    Evlilik bireyleri korur ama en çok da çocukları korur. Çocukla beraber kadını korur. Kadınla beraber erkeği korur. Kitapta mağdur olan ne çok kadın vardı. Aldırılan bebekler... Kıyılan canlar..

    Biz kadın hakları denildiği zaman bunun kadını erkeği olmaz insan hakları demeliyiz diyoruz. Oysa kitapta bunu pek göremiyoruz yani yazarın özellikle yaptığı bir şey mi bilmiyorum ama kadın üste çıkarılmaya çalışırken erkekler hep geri plana atılıyor. Sonuç olarak onların ne hissettiği pek de önemsenmiyor. Hep kötü olarak gösteriliyor. Kimi güçsüz, kimi umursamaz, kimi işe yaramaz, Yalnızca kadına odaklanmış bir kitap var ve bu aslında kadını daha değerli görmekten çok birini üste çıkarırken diğerini aşağı itmekle alakalı bir durum ve baktığımız zaman eğer ki böyle bir duruma sebep olacaksak bu defa da erkek hakları diye bir şey çıkarıp bunu konuşmamız lazım yani terazinin kefesi asla düz olamıyor ikisi birbiriyle barış içinde uyum içinde ve eşit bir şekilde yan yana duramıyor. Eğer ki kadını savunuyorsanız erkeği alçaltmak yok erkekle ilgili bir şey yazıyorsanız kadını küçültmek zorundayız sanki. Hatta kitapta şöyle bir şey var ki kadını yüceltmeye çalışırken kadın yaptığı işlerde kadınlığı ile ön plana çıkıyor ilişkilerinde kadınlığını kullanıyor kadını bir birey olarak görmek için bir yanda çaba varken diğer yanda kadın sadece cinselliği ile ön planda gösteriliyor. Kadının özgür olması istediği gibi yaşaması bunlar yalnızca ilişkisel manada şeyler olarak gösterilmiş ve çok dar bir alanda kalmış yani kadınlar araba kullanmak isteyebilir, kitap okumak isteyebilir belki çiçekler ekmek belki anne olmak isteyebilir, iş insanı, bilim insanı olmak isteyebilir, müzisyen ya da tamirci olmak isteyebilir. Kadına davranış özgürlüğü vermek sanıyorum ki cinsel özgürlük vermekten çok daha değerlidir. Kadınlar birçok şey isteyebilir ama bunları yalnızca kadınlık üzerinden ve bunu erkeği ezerek erkeğin duygularını hiçe sayarak yaptığınızda yine bir yan eksik kalır.

    Kitabı fazlaca eleştirerek birçok yerinden memnun olmayarak okudum. Çünkü nasıl ki bir dönemler yanlış batılılaşmayı yaşamışız görmüşüz burada da ben yanlış bir feminist hareket yanlış bir kadın yüceltilmesi görüyorum. Bu kitabı okuyup simdi babam abim düşünsün biraz da onlara göstereceğim diyen insanlar gördüm. Bizler birlikte olmak mı istiyoruz birbirimizi kırıp geçirmek mi ? Erkek düşmanlığı yapmak icin bu kitaplara gerek yok diye düşünüyorum ve sanmıyorum kadınlara yapılan ayrımların kitaplardan öğrenildiğini.

    Kadının özgürlüğü evliyken bir başkasının kocasına aşık olması ile ölçülemez diye düşünüyorum kadının özgürlüğü her gün bir başka insanla bir ilişkide bulunabilmesi ile ölçülemez diye düşünüyorum bizim şimdi burada ihtiyaç duyduğumuz özgürlüğün bu kitapta anlatıldığı gibi bir özgürlük olmadığını düşünüyorum. Ayrıca kitaptan aldığım beğendiğim sonunda memnun kaldığım kısım şuydu; bir insanın tek başına da var olabilmesi isminin başına şunun karısı şunun kızı getirilmeden de yalnızca kendi adının kullanılması. Mademki bizler birer bireyiz kendi isimlerimizle kendi ayaklarımız üzerinde durabiliriz bunu da yine yalnızca kendimiz yapabiliriz. Ve bunu yapmak için sadece zeka sadece çalışma sadece emek yetecektir. Ne zamanki kişiler birbirlerini özgür bırakırlar kişiler birbirlerine güven duyarlar kişiler kendilerine güvenirler herkes olmak istediği yerde olmak için çaba gösterir birbirine saygı gösterir ne zaman ki birbirimizi bir insan olarak sevmeyi öğreniriz sevmenin yanına saygı eklemeyi öğreniriz o zaman bence kadın hakları erkek hakları çocuk hakları hayvan hakları gibi ayrımlara gerek olmaz. Bugün kadın haklarını savunurken erkeklere karşı tavır almanın ne erkeklere ne kadınlara ne de insanlığa bir faydası olduğunu düşünüyorum. Eğer ki bu dünyada kadın erkek hep birlikte yaşıyorsa buradan bir ayrılık bir eşitsizlik değil bir birlik kurmalı. Hepimiz insan olduğumuzun farkına varmalıyız ve bolca sevmeliyiz bence.

    Hırslarından arınan ve yüreğinde sevgi taşıyan insanların artması dileğiyle..
  • 353 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Anı-yaşantı kitabı olduğu için ilk başta dudak büken şansımı ters köşe eden muazzam bir kitap...

    Okulda şöyle birkaç sayfasına göz atayım diyip daha sonra bir an önce eve varıp okuma isteğini içimde tüm şiddetiyle uyandıran muazzam bir kitap..

    Kitabın muazzamlığı, hem 20. yüzyılı tarihi şahsiyetler ile anlatması hem de yazarın 80 küsur yıllık bir hayatın bakış açısıyla ortaya koyduğu fikirlerin güzelliğinden kaynaklanıyor.

    Burjuva bir ailede dünyaya gelip de komünizmi benimsemesinden tutun da Türkiye'deki darbelere, Dünya Savaşına, yaşlılık ve gençlik olgusuna ve daha nice konu ve kişi hakkında görüşlerini, anılarını açıklamış ve bunu gayet de güzel, akıcı, anlaşılır bir dille yapmış..

    Adını sanını duyup duymadığınız kimler yok ki bu kitapta. Sadece aklımda kalanlardan belli başlıları şunlar:

    Gazi M. Kemal Paşa
    Aziz Nesin
    Oğuz Atay
    Nazım Hikmet Ran
    Ahmet Haşim
    Abidin Dino
    Arif Dino
    Behice Boran
    Mehmet Ali Aybar
    Sabahattin Eyüboğlu
    Sait Faik
    Orhan Veli
    Neyzen Tevfik
    Halikarnas Balıkçısı
    Falih Rıfkı Atay
    Halide Edip Adıvar
    Yahya Kemal
    Necip Fazıl Kısakürek
    Lord Kinross
    Picasso
    ...
    Keyifli okumalar..
  • Kalp dediğin,
    İnsanın ya ırgatıdır,
    Ya da, işçinin ta kendisidir.

    [ Andrey Platonov ]
  • 364 syf.
    ·17 günde·Puan vermedi
    Dublin Caddesi'ni okumadan önce kızlara "kankiler, ben o kitabı okudum." Demiştim fakat okurken anladım ki aslında kitabı okumamışım Fkfk neyse
    Okuyalı yinede uzun zaman geçmiş olsada aklımda kalanlardan okuyup okumamana dair bir şeyler yazmaya çalışacağım.
    Öncelikle kitabın ilk başında (ilk 3 sayfa falan) anlamayacağımı, hatta kitabın sarmadığını falan düşünmüştüm fakat okudukça kitabımız açıldı saçıldı.
    Kadın karakteri efsane sevdiğimi söylemeden geçemeyeceğim okunan yüzlerce aşk romanı kadın karakterine bu kadar benzeyen ama bu kadar da kendine has bir tarzı olan başka bir karakter görmemiştim.
    Erkek karakter ise tam tersiydi (Tamam belli başlı noktalarda ayrılıyordu.) Okunan yüzlerce aşk romanı erkek karakterine birebir uyum sağlamış.
    Anlatıcının anlatım tarzı o kadar akışkan ki kitap bir kaç saat içinde bitebilecek potansiyele sahip ama son sayfalar..🤦‍️ seviyorum/ yok sevmiyordum muhabbeti beni biraz yorsada bence..
    Kitaba puanım: 4/5
    P.S:  O kadar uzun zamandır yorum yazmıyorum ki muhabbetini ilk başta yapmak istemediğim için buraya sakladım ahdj lafı uzattıysam affola..
    Her neyse
  • 320 syf.
    Çok enteresan bir kitaptı.Zaten konu itibariyle de ilgi çekici bana göre... Çok sevdiğim bir söz var ; insan bir başta bir de sonda belli olur diye , işte tam da buna binaen yazılmış kitap (Ya da ben o niyetle okudum:) )

    Aralarından en çok aklımda kalanlardan biri de Çağrı filminde Hz. Hamza rolündeki oyuncu Anthony Quinn 'di. Ben o adamı çok severdim aslında ya , niye böyle oldu ki o.O

    Neyse okursanız ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız zaten , iyi okumalar :)
  • Bilmiyorum, ancak bulduğumda anlayacağım ne aradığımı. Aklım boş değil, herkesin sandığının aksine fazlasıyla dolu. Ben aklımdan yitenlerle birlikte aklımda kalanlardan da korkuyorum.
    Burhan Sönmez
    Sayfa 72 - İletişim Yayınları