• Sevgili insanlık,
    Değişiyoruz ama gelişiyor muyuz?..
  • Bazı kitapları günlük yaşantımızdan etkilendiklerimizden bağımsız ve tarafsız olarak yorumlamak çok zor oluyor. Yeni bitirdiğim Muz Sesleri kitabı da bunlardan biri oldu benim için. Çok iyi ve merak uyandıran bir girişten sonra kitabın temposunun düştüğü bölümler geldi, hayran olduğum betimlemeleri aşırı derecede zorlama ve saçma betimlemeler takip etti, bir karakterin yaşadığı hikaye zirve yaparken bir anda başka bir karakterin sıradan ve hatta kitapla ilgisiz bölümü takip etti. Ben de kendi hayatımda bir gün düğüne, bir gün hastaneye, bir gün denize sonra yine hastaneye derken kitaptaki dalgalanma gibi savrulmaktaydım -ki ilk defa 2 alıntı yapmamın sebebi de bu. Hatta kitaba adını veren ve başlı başına üzerine düşünülmesi gereken başka bir konu olan ‘muz sesleri’ çağrışımını yaratabilecek 3 öbek ham muzla da fotoğraf çekecektim ki yorgunluktan aklımdan çıktı burada paylaşamayacağım. - Şimdi sakin kafayla düşününce altını çizecek çok fazla satırın olduğu, Beyrut’u, sevgiyi, Ortadoğulu olmayı, burnu havada bazı Batılıları ve savaşı çok iyi anlatan bölümlerin olduğu ama birkaç gereksiz karakter sebebiyle bütünlüğü yakalayamamış ve birkaç abartı betimleme sebebiyle yer yer samimiliğini yitiren bir eser olarak yorumlayabilirim. Fakat herşeye rağmen çok güzel bir tat bıraktı bende eser. Başka kitaplarını da okuyacağım Ece Temelkuran’ın. Sağlam bir yazar olduğunu düşünüyor ve çok daha başarılı kitaplar yazmış olduğuna(başka bir eserini okumadım henüz) ya da yazacağına inanıyorum.
  • Ateistin kutsal kitabı mı olur kardeş? Kitapsız değil mi bunlar yahu? Dur biraz başa saralım.

    "Bütün çocuklar ateisttir, tanrı fikri onlarda yoktur."
    // Baron D'Holbach

    Kitapta geçen bu alıntı ile başlayalım. Okula başlar başlamaz aynı sene yaz tatilinde, çoğu çocuk gibi camiye Kuran kursuna gönderildim. Küçükken de Allah ismi hep geçiyordu ama kimdi neydi bu in miydi cin miydi yerde miydi gökte miydi?

    Bir belgeselde çocuklara Tanrı'yı tasvir etmeleri isteniyor. Kimisi akarsu çiziyor, kimisi dağ başında yeşiller içinde huzurlu bir ev, kimisi de sakallı bir ihtiyar. Aslında tanrı tasavvurunun oluşumu, içinde bulunduğumuz topluma ve o toplumun inandığı değerlere, bu değerlerin bize yansımasına göre farklılık gösteriyor. Ben olsam Batman çizerdim o yaşta. (bulunduğum toplumda Batman yoktu ama çizgi filmleri beni çok etkilerdi) Çünkü Batman insanlara yardım ediyordu. Aynı şekilde Tanrı-Allah da iyi birisiydi-bir şeydi . Bize böyle tasvir edildi, iyilerin dostu kötülerin düşmanı. Peki o halde, kötülerin düşmanı ise neden onları yarattı? İşte burada şalterler atmaya başlıyor.

    "Tanrı sonsuz iyiliğe sahipse, o zaman ondan korkmamıza ne gerek var? Sonsuz bilgeliğe sahipse, geleceğimizle ilgili neden bir şüphemiz olsun ki? Her şeyi biliyorsa, ihtiyaçlarımız konusunda onu uyarıp neden dualarımızla yoruyoruz? Her neredeyse, neden onun için tapınaklar inşa ediyoruz?"

    //Percy Bysshe Shelley

    "Tanrıya inanmak Tanrı'ya hakarettir. Çünkü bir taraftan onun akla hayale sığmayan zalimlikle kötülükler yaptığını, öbür taraftan da eğer serinkanlı ve dürüst olurlarsa kaçınılmaz olarak kendi varlığını inkar etmede onlara yol gösterecek bir aleti, yani zekayı, insan denilen yaratıklara sapkınca verdiğini de kabul etmek demektir. Tanrı varsa, onu en çok sevenlerin ateistler ve agnostikler olduğu sonucuna varmak çok cezbedicidir, çünkü onu en çok ciddiye alanlar onlardır."

    //Galen Strawson

    İlk defa ateist olan birini gördüğümde -abimi- çok şaşırmıştım. "Nasıl ya? Yani inanmıyor musun şimdi?" Üstelik kendisi de her türlü dini etkinliğe katılmıştı. O zamanlar bana ürkünç geliyordu. Çünkü Allah kendisine inanmayanları cehennemi ile tehdit ediyordu. Demek ki inanmayanlar çok kötü insanlar diye düşünüyordum küçükken. Öyle ya, Tanrı bizim iyiliğimizi istemiyor muydu? O halde neden kötüleri yarattı? Bu kötülük nereden geliyor?

    "Epikuros'un kadim soruları henüz yanıt bulmadı. Tanrı, kötülüğü önlemek istiyor ama bunu beceremiyorsa, o zaman aciz mi? Becerebiliyor ama istemiyorsa, o zaman kindar mı? Hem becerebiliyor hem de istiyorsa, peki bu kötülük nereden geliyor?"

    //David Hume

    Aradan zaman geçti gördüğüm bildiğim insanların diğer yüzlerini gördüm. Dini bütünler ama geri kalan her şey (insanlığa dair ne varsa) parça parça. Liğme liğme edilmiş derler ya o hesap. İğrenç suçlar gördüm. Üniversiteye gelmemle artık araba fren tutmaz oldu, ivme gittikçe arttı. Haberler gittikçe mide bulandırıcı oldu. Hala aklım almaz arkadaş. Bir insan(lafın gelişi) bir bebeğe, hayvana, çocuğa, kadına, erkeğe, canlıya ..... (boşluğa akla gelen her şey dahil) neden cinsel saldırıda bulunur? Bunları nasıl aşarız arkadaş? Hadi biz insanız aciziz diyelim. Bize söylenen, anlatılan tanrı, iyilik timsali değil miydi? Bunları görüp de kılı kıpırdamıyorsa ne işe yarıyordu peki? "Bu dünya bir sınav, cezası diğer tarafta verilecek." gibi bir söz söylenirse şayet, bu taraf ne için var o zaman? Her şey önceden biliniyorduysa, neden bu kadar tiyatro yapıldı? Biz bir sirkte bizi izleyen varlıkları mı eğlendiriyoruz? Mr. Nobody ve Truman Show filmlerindeki gibi. Belki de Matrix deki gibi bir simülasyondayızdır? Belki de tanrı gerçekten öldü veya çekti gitti veya tanrı sandığımızın aksine iyiliği güzelliği değil, kötülüğü savunuyor ve destekliyor? OFFF ulen sabah sabah cin mi yuttun ne bu kadar şiştin bilader? Altı üstü neskafe 3ü1arada fındıklı içtim. :/ Neyse kitaba döneyim.


    Kitap, farklı kategorilere bölünmüş. Her bölümde çoğumuzun bildiği, okuduğu kişilerin söylemiş-yazmış olduğu düşünceler var. Yazarlar, şairler, felsefeciler, bilim insanları, ressamlar vs vs. Kitabın orijinal adı "atheist bible" . İçindekilerin çoğu kısmı da Hristiyanlığa yönelik söylemler. eleştirel bir dille söylenmiş sözler, varlığa, iyilik-kötülük kavramlarına, yaratılışa, bilime, vahiylere vs vs dair pek çok cümleler var.

    Aslında aforizmalardan ve üzerine tartışabileceğimiz güzel sorulardan oluşuyor. Komik sözler de var. Simpsons dizisindeki Homer karakteri demiş ki "Tanrı dinsizleri korusun".. :D


    Ama ateizm neticede örgütlü bir harekettir. Dini ve tanrı inancını çoğu dindardan daha fazla ciddiye alır ve araştırır. Sistematik ve özverili bir çalışma gerektirir. Ama İslam için örneğin, iki iman biçimi vardır.

    1) Taklidi İman: Hemen hemen bütün Müslümanlar bence bu kategoridedir. Çünkü İslamın hakim olduğu bir coğrafyada doğup büyüdüğü için miras olarak İslam'ı alır. Üzerine sorgulamaz çünkü sorgulamanın önü kesilmiştir. Allah yargılanamaz, ona sitem edilemez. Namaz kılar, Kur'an okur ama ne dediğini bilmez. Ezbere okur. Anlamını söyleyince de sana kızar. Bir nevi milliyetçilik gibidir. Bir kesime ait olarak diğer sorunlardan, sorulardan kendini geri çeker. Sesini yükseltmeye cesaret etmez.

    2) Tahkiki iman: Burada ise din araştırılır, bu husustaki hakikatlere ulaşmak için her türlü çaba sarf edilir. Kutsal kitaplar incelenir ve tüm bu tahkik neticesinde bir kanıya varılıp iman edilir. Tabi bunları yapmak belki yılları belki de bir ömrü alabilir. Zaten din alimi diye addedilen insanlar bunu yaparlar. (tabi kime göre din alimi, tartışılır, bu başka bir konuya dal açar :/ )

    Zaten Tahkiki İman araştırmaları neticesinde kişi kararını verir. Aklına yatar, kendine yakın bulur iman eder ya da etmez. Ya da hiç dini araştırma yapmadan kendi aklı ve zekası ile de bu kanılara varabilir. Neticede düşünebilen, sorgulayabilen, tahkik yetisine sahip canlılarız.

    Ateizm misyonerliğini de gayet iyi yapar. Ateşli ve heyecanlı konuşurlar. Ama Metin T. abinin de dediği gibi fazla üfürürler. Her şeye bir kanıt delil ararlar isterler. Abi inançta-imanda kanıt olmaz ki? Allah'a veya peygamberlere vs vs iman nedir? Onu görmeden, duymadan onun varlığına inanmak. Bu bağlamda kanıt gösterilmez zaten.

    "Bir filozofla bir dinbilimci arasında geçen şu tartışmayı aklımdan hiç çıkaramıyorum: İkisi bir konu üstünde anlaşmazlık yaşıyor ve dinbilimci, filozofu karanlık bir odada, aslında orada bile olmayan siyah bir kediyi arayan kör bir adama benzeterek onunla dalga geçiyor. "Haklı olabilirsin," diyor filozof da, "ama işte bir dinbilimci onu bulurdu."

    //Julian Huxley

    Fakat bu noktada inanan insanlara haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Bilime inanmak yerine güveniriz. Çünkü güven duygusunda bir deneyimleme vardır. Doktorun verdiği majezik ağrımızı kesmiştir, artık o doktora güvenebiliriz. Güven de beraberinde inancı getirir. Bilime güveniriz haliyle inanırız da. Ama "dinime güveniyorum ben" demek biraz tuhaf gelir bana. Peki din bir dogma ise bilim de dogma değil mi? O da yeni bir din olma yolunda ilerlemiyor mu? Yoksa çoktan oldu mu?

    "Ben son derece dindar bir inançsızım. Bu da yeni bir din şekli."

    //Albert Einstein


    SORU : Takıldığım bir diğer konu, ateistin yobazı olur mu?
    CEVAP: Olma mı güzel kardeşim, olma mı?

    Yukarıda da biraz bahsettim. Ama şöyle bir durum mevcut. Çoğu yerde olduğu gibi ülkemizde de şekle göre hüküm vermek çok meşhur. Sırf kapalı olduğu için toplu taşımalarda kibirli ve tiksinç bakışlara maruz kalan insanlar var. Önemli olan bir kadının kafasının üstündeki bez parçası mı yoksa içindeki fikirler mi? Aynı bağlamda, dövmeli veya küpeli veya rastalı(ben mesela :D ) birileri de hemen yaftalanır. "dövmesi var, gusül geçmez, o halde dinsiz" derler mesela. Yok saçı sadece kadınlar uzatırmış falan feşmekan.. Velhasıl, alınlara etiket yapıştırmayı seviyoruz. Yobazlık herkes için geçerli. Ateist insan da inanan birini kontrpiyede bırakıp onun inancını sarsmaya çalışır. Bu yönde her türlü yola başvurabilir. Ama ne diyor Yaşar Kemal:

    "İnsanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri, işte oraya değmemeli."

    Yani inanç konusu insanların hassas noktaları. Buraya yaklaşırken dikkatli olmak gerek diye düşünüyorum. İnansın inanmasın, biz bizeyiz şu üç karış dünyada. Karşıdakini kırıp ne kazanabiliriz ki şişinmekten başka?

    Örneğin ellili yaşlarında bir insan. İnançlı. Dua ederek, ibadet ederek kendini huzurda ve güvende hissediyor. Kendi sosyal çevresinden gelen dertleri veya sıkıntıları bu vesile ile def ediyor. Şimdi bu insanla bu gibi şeylerde tartışmaya girip, tutunduğu bu dalı kırmanın kime ne faydası olabilir? Onun inanıcını sarsıcı kırıcı harekette bulunmak bu noktada o kişiye yapılan bir haksızlık, saygısızlık ve yobazlıktır.

    Sabah sabah çok uzattım. Kısa bir hikaye ile son veriyorum.

    Bir gün bayram namazına gidiyoruz. Ateist abim ve dindar arkadaşı önde kol kola yürüyor. Arkadaşı diyor ki şaka yollu "Lan Bilal, senin cenaze namazın da kılınmaz şimdi. Ben gelmem olum senin cenazene". Abim de diyor ki "Ya Ömür, sen öl, ben bile senin cenaze namazına gelip kılacam" :)

    Ders almıyoruz, derste uyuyoruz, unutuyoruz.

    "Niye bu kan, bu kin, bu öfke, bu nefret, ey geçmişinden, deneyimlerinden hiçbir ders çıkarmayan, hemencecik çılgınlığın ve şiddetin cazibesine kapılan "hep ben hep biz" diyen unutkan insanoğlu?"

    //Mehmed Uzun - Nar Çiçekleri (sf. 35-İthaki)

    Kitabı okumanızı öneririm elbet. Eleştirel olarak yaklaşılmasında fayda var. Yazan her aforizma elbet haklı olamaz. Okuyup üzerine uzun uzun tartışmaya mahal veren bir kitap. Tanrı bu kitabı okuyanları affetsin :D Keyifli okumalar dilerim. Esen kalınız.

    Son olarak Ruhi Su'ya kulak verelim.
    https://youtu.be/jci8pLCwHC0
  • Aziz Nesin klasiğini okurken aklımdan bol bol;
    -Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla
    -Geçti Bor'un pazarı
    -Yorgan gitti kavga bitti
    -Ele verir talkını,kendi yutar salkımı
    -Ne şiş yansın ne kebap gibi deyimler geldi geçti.

    Bazılarını hayvanlar bazılarını ise ismi cismi bilinmeyen kişi ve mekanlar üzerinden verdiği derin dersler bazen güldürdü bazen düşündürdü. Daha çok güldüm ve her defasında da ağlanacak halimize gülüyorum dedim. Kitaba ismini veren 'Ah Biz Eşekler' ilk öykü ve kitabın sonuna kadar bilerek bilmeyerek yapılan eşekliklerden bahsediyor. Bunun yanında her biri ayrı değerli olsa da 'Bizim Ev' ve 'Fareler Birbirlerini Yer' boğazımı düğüm düğüm etti.Böyle bir mizah çalışmasında okuru bu duruma getirmekte ustanın kaleminin kuvveti olsa gerek.

    Aziz Nesin'i anlatmak,okuyun,okutun,farklı bakın demek bana düşmez elbette.Fakat söyleyeceğim son söz de diyorum ki;
    "Eyy Sevgili Nesin, o günden bu güne hiçbir şey değişmemiş. O zamanlar Aaa-i Aaa-i diyenler şimdi aaa-iiii aaa-iiiii diyor!"

    #Alıntı
    :... O eski kuşaktan eşek,tehlike kuyruk altına girinceye dek kendini avutup kandırmamış olsaydı,bizler de konuşmasını bilecektik.Ah biz eşekler...Aaa-i aaa-i"
  • Giderken Bıraktığın "İyi Geceler" Dileklerinden Sesleniyorum Sana ;
    Bu Gece İyi Diğer Gecelerime Göre, En Azından Üstünü Örtmeyi Öğrendim Hayallerimin
    Sağa,Sola Dönerek Öldürmüyorum Artık Bıraktığın Birkaç Mutluluğu
    Senli Rüyalar Göreceğim
    Korkusuyla Uyumama Çabasıda Yok Artık, Birkaç Dakika Yatabiliyorum
    Sonra Yeniden Uyanıyorum Yüzümde Karanlık, Yanımdan Benden Bile Efkarlı Yalnızlık!

    Bıraktığın "İyi Geceler" Dileklerinden Sesleniyorum Sana ;
    Yok Artık Öyle Kapı Açılacakta Gireceksin ve Odam Aydınlanacak, Kendimide Kandırmıyorum
    Dudaklarıma Sürmüyorum Giderken Bıraktığın Hasret Kokularını, Varsın Çatlasın!
    "Şerefine" Diye Kaldırmıyorum Kadehlerimi Artık "Kalışıma" İçiyorum
    Öyle Keşke Gelsen Diye de Efkarlanmıyorum Hani Parmak Uçlarıma Kadar Üşümüyorum
    Yavaş,Yavaş Unutuyorum Yokluğunuda, Mektuplar Yazmıyorum Adresin Olmadığı Kentlere
    Şarkılar,Şiirler Dinlemiyorum İstek Bile İstemiyorum Radyodan, Dinlemiyorsun İşte!

    Bıraktığın "İyi Geceler" Dileklerinden Sesleniyorum Sana ;
    Açtım Pencelerimi Artık Suçlu Gibi Hapsetmiyorum Kendimi Odama
    Hasretini İçime Çekip Yaşamaktan Vazgeçtim Artık, Dışarıda Mis Gibi Hava
    Gözyaşlarımıda Attım Denize, Gamzelerinde Çıktı Aklımdan, Düştüm Düşlerinden

    Bir Gecenin Gündüze Kavuştuğu Mucizeden Sesleniyorum Sana ;
    Meğerse Sensizde Nefes Alabiliyormuşum Geçen Zamana Yanarak Sesleniyorum!
    Çıkabiliyorum Artık Kalabalık Arasına, Merhaba'ları Geri Çevirmiyorum
    Bende İyiyim! Diyebiliyorum Artık, Gülümsemeyi Ne Kadarda Özlemiş Dudaklarım
    Suratımı Çevirmiyorum İki Sevgili Görünce 'Off' Falanda Çekmiyorum! Mutluluk Diyorum Mutluluk!

    Şöyle Bakıyorumda Penceremden Denizdeki Yansımama, Yine Kararıyor Hava!
    Hayır,Hayır! Yakıyorum Işıklarımı! Karanlıklara Düşmek Yok Artık!
  • Etiket, bir şeyi nitelemesi açısından mühimdir. Etiket sayesinde o nesnenin değeri için uzun uzadıya sil baştan anlatım gerekmez ancak o niteleme üzerinden bir beklenti de meydana gelmiştir. İşte bu kitap da ödül etiketi olan kitaplardan. 2010 yılı Oğuz Atay Roman Ödülü’nü kazanmış. Bu beklentiyi karşılayabilirse, bu belli bir teveccühü kazanmak anlamına da geliyor. Bunun yanında bir de romanın girişi:

    “Doktora gittim bir köpek öldürebileceğimi söyledim. Bu günlerde bir köpek öldürebilirim, bunu yapabilirim ve bu beni endişelendiriyor, endişelenmeli miyim sizce, dedim.”

    diye başlıyorsa okur bu beklentinin yanına, “acaba nasıl bir şeyle karşı karşıyayım” merakını da ekliyor.

    Bir roman, bu çağı anlatan bu çağın romanı olursa elbette ki temel izlekleri; yalnızlık, yabancılaşma ve varoluş problemi olacaktır. Hele de Oğuz Atay Roman Ödülü’nü kazanmışsa, romanın baş karakterinin, tıpkı Tutunamayanlar’ın Turgut Özben’ i gibi bilinç akışıyla roman boyu kendi kendiyle çekişmesi normal olacaktır. Evet, baş karakterimiz (biraz Yabancı’nın yabancı Meursault’ u biraz da varoluş Bulantı’ sı duyan Roquentin ama tamamıyla farklı, özgün bir kurguyla) delilik sınırlarında epey gezdiği için anlama ve anlamlandırma probleminden muzdarip. Delilik, tam da gerçekle bağların koptuğu yerde başlar ya hani, olmayanı, olana yormakla… İşte karakter de böyle yapıyor; kendi kurmacasındaki fantezi dünyayı, bir üst kurmaca yaparak kendi gerçeğine dönüştürüyor. Böyle olunca tabi insanın bütün parametreleri değişir. Hatta karısı bile ona yabancı olacaktır.

    “Gülümsedim karımın kahverengi gözlerine. Yeşil de olabilir.”

    Bu durumun, Yabancı romanın girişindeki o çarpıcı durumdan pek bir farkı yok.

    “Annem ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum.”

    Günlük hayatta zihni çok hızlı çalıştığı için insanın, saniyede sayısız düşünce gelip geçer aklından. Bunları yazıya dökmek hele de okumaya çalışmak nasıl olurdu? Tabii ki epey yorucu olacaktır. İşte bu romanı da yorucu ve zor kılan şey bu. Zihin gevezedir. En iyi olanı alternatifleriyle ortaya koyup optimizasyonu sağlama görevinden dolayı buna mecburdur da. Kendi müthiş yalnızlığından dolayı zihnini ortaya koyan başkarakterin bu “zihin gevezeliği” okuru hayli yoruyor. Bir de kültür-edebiyat dergilerinden tanıdığımız, kavramları sorgulamaya ve açıklama dilini kullanmaya düşkün olduğunu bildiğimiz Güray Süngü ‘yse bu kurmacayı kuran… Çünkü yazar, “insan içe doğru konuşur, dışa doğru susar halbuki” diye düşünüyor, karakteri de bundan dolayı içe doğru epey konuşkan. Özgürlük, var olma ve anlam ekseninde mantık ve felsefenin döndürüldüğü dolambaçlı cümlelerle bezenmiş bir üslup var ortada. Bu üsluba alışabilir ve tüm o uzun düşünce rüzgarına tahammül edebilirseniz özgün ve farklı bir karakter ve hikâyesi ile karşı karşıyasınız.

    Üç katmanlı bölümden oluşan roman, bölüm isimleri itibariyle zahiri bir yükselişi imliyor olsa da bu aynı zamanda roman karakteri M. ‘nin de özgürlük, anlamlandırma ve bilinç düzeyinde de yükselmesine işaret ediyor. Gittikçe her şeyi anlamlandıran karakter, zaman boyutuna hükmetme özgürlüğünü de elde ederek lineer zaman yapısını bozup kurgu içerisinde pervasızca gezinmeye başlıyor. Böylece romandaki zaman mefhumu sarmal döngüsel bir hal alıyor. Karakter değiştirdiği bu düzenle yazarını kutsamaya çalışıyor. Çünkü kendi yabancı, münzevi, sade ama zor yaşam hikâyesini, anlamı, kelimeye zorlayarak sürdürmeye çalışan yazara, kurgusuna müdahale ederek kişiliğinden taviz verdirip adeta “beni siz delirttiniz!” haline getirmişlerdir.

    Bu kitaptan, daha evvel hiçbir kitaptan paylaşmadığım kadar alıntı paylaştım (ki daha altını çizip de paylaşmadıklarım da var). İnceleme sonunda da bu alıntılardan bazılarını veriyorum ki alıntılar sayesinde bu karakterin niteliğini ve haleti ruhiyesini anlayabilmenin yanı sıra, kitaptaki felsefeden bir parça esintiye de vakıf olmak mümkün olacaktır.

    Her ne kadar yazar kitabında “Romanın içinde söylenen hiçbir kelime boşa değildir” dese de Güray Süngü’ye, kitabın ortalarında lafı bu kadar dolandırdığı, beni yorduğu ve uğraştırdığı için hayıflandım. Ancak sonrasındaki meseleleri bir bir açıklığa kavuşturması, keskin zekâsı ve böyle bir kurguyu oluştururken gösterdiği sabır, çektiği sancı ve emeğe büyük saygı duydum. Bu kitap dikkate alınması, haberdar olunması gereken bir kitap, sonunda da buna karar verdim.

    “Ağrıyan aklımdan irinler sızıyor… ve buna kelime diyorsunuz… ah siz…”

    Kurgu içerisindeki bir denklemi değiştirerek yeni bir denklem kuruyorum ve diyorum ki; yazarı size sunduklarının estetiği ile tanımlarsınız. Daha evvelki okuduğum çıldırmanın sınırlarında gezinen öykü kitabında ( #29220820 ) görüşememiştik Süngü’nün ifadesiyle. Çünkü bu kitabında dediği gibi görüşmek, iki tarafın da birbirini görmesiyle olur. Ben onu öykü kitabında tam olarak görememiştim. Ama sanırım şimdi görüştük, öyle mi Güray Süngü?

    #32780222
    , #32782354 , #32826977 , #32827054 , #32849364 , #32860903 , #32861302 , #32895308 , #32934192 , #32934348
  • Düşüncelerin önüne geçemeyen benliğimiz hayallerimizi süsleyen bir zavallıdır. Yasa, yararlı olduğu için değil yasa olduğu için yürürlükte kalırmış; işte insanlarda sevdikleri ya da cesaretli oldukları için değil yaşamaya mecbur oldukları için yaşmaya devam ederler. Kimsenin kimseye ihtiyacı yoktur. İnsan en çok kendine muhtaçtır, insan en çok kendini tanımalıdır. Kim derdi insan kendinden çok başka başka şeyleri sever diye? Öyle olmuyormuş... Aklıma yetiştirdiğim her cümle, kendini bana çalıştıran sayfalar yetişti cahilliğimi tedavi etmeye. Ne sen, ne de bir başkası sende olanları, sen kendini tanımadan bulamıyorsun. Kendini öven insan boş insandır, kendinden başka kimseyi düşünmeyen, söylediği her kelimeyi dilindeki sayfalarda bırakan... İnsan dilinde değil elinde bırakmalı eserlerini, uzatmalı, hissetmeli. Sen yap ama başkası bahsetsin senden, adın değil eserlerin dolaşsın elden ele, dilden dile. Aklımda uçuşan binbir kelimelerden birisi kanatlanıp birinin düşüncesine konsa ne güzel olur. Felsefe olur, tartışma olur, yeni yeni kavramlar olur ama adı da bu ya; bir eser olur. Sevmek bir sanattır, nefret etmek bir sanattır, kendini bilmek yaptığın en büyük eserdir. İşte tanıyıp tanıyabileceğim en harika ben dersin. İnsan, beni benden alan değil beni ben yapanı seçmelidir. Kelimelerim düşüncelerimle iş birliği yapıp beynimin emriyle bana kalem ve kağıtla itibata geçmemi söylüyor. Yaşanmışlıklar insanın alabileceği en büyük ders, kendinden alabileceği en iyi tecrübedir. Dünya dönüyor ama insan hissetmiyor, ben dönmüyorum, ben olduğum yerdeyim diyoruz; halbuki ömür gelip geçiyor hangimiz oturup geçen dakikaları sayıyoruz? O sayacağımız zamanda yeni şeyler yaşarız çünkü. Ölüm biraz daha yaklaşır bize. Günler, okunan kitabın çevirdiğimiz sayfaları gibidir, çevrilir çevrilir ve bir de bakmışsın kitap bitmiş. İşte budur hayat dediğimiz şey. Sayfalar bitene kadar, kelimeler, cümleler birbirini kovalar. Bir insanla konuşmak gibidir kitap okumak. Ben okurken kitabımın her sayfasıyla aşk yaşadım, her okuduğumda biraz daha aşık oldum. Beni benden mi aldı kitap, yoksa beni ben mi yaptı? Gözlerimi kapattım, aklımdan binbir kelime geçti, her düşünceme biraz daha su ekleyip içmeye devam ettim. Ben kendimi tanıdım, gelip giden insanları bir kenara bırak, sende kalan seni keşfet. Okurken kendimi bulduğum yerde yeni denemeler ekledim kendimce kendime. Amacım bir sayfada bende olanlardan çevirmekti. Bir bir saydım aklımdaki düşüncelerimi, kelime kelime yazdım bir müzik eşliğinde. Baştan başlayıp okudum daha sonra kendimi. Kim hakkımda ne derse desin, çünkü insanların yaptığı en iyi şeydir kendini tanımadan başkasını tanımaya çalışmak. Kimine göre hastayım, kimine göre vefasız, kimine göre yaş olarak oldukça küçük. Dilediğinizi düşünün ama ben kendimi tanıyorum ve benim hakkımda konuşan insanlardan en büyük farkım bu. İyiki sizden küçüğüm ki kendimi daha erken tanıyıp, bir yol seçebildim kendime. Bir alıntı paylaştım iki gün önce " birileri arkanızdan konuşuyorsa onlardan öndesiniz demektir" işte bu sözü hatırladığımda kendimi tamamen eleştiriye açtım.
    Bir ay önce karşıma biri çıktı ve çok az kitap okuduğumu söyledi. O an içimden ah demek geçti çünkü kendimi bir kez daha keşfettim. Ben okumak için okumadım, ben kendimi öğrenmek için, okuyacağım yazarı kendimce belirlemek için okuyorum yavaş yavaş. Kitaplığımda biraz daha az kitap olur ama aklımda daha fazla düşünce olur. Şimdi daha iyi okuyorum, daha az eser veren yazar tercih ediyorum. Ne kadar az eser veriyorlarsa o kadar uzun sürede kendilerini biraz daha keşfediyor yazarlar ve yeni bir hayatla geliyorlar gündemimize. İki yılda bir, üç yılda bir hatta belkide on yılda bir eser veren yazarlar adını sayıkladığım kişiler oluyor. Bir kitap okudum adı bende kalsın, okuduğum kitap ve bundan sonra çıkan bir kitabı arasında sadece bir ay vardı ne öğrendim biliyor musunuz? Beni zorlamıyor bu kitaplar, her zaman bildiğim kelimeler, kullandığım heceler... Ben bu kitapta ne gibi bir bilgi edinebilirim ki?
    Bilgelik konusunda sınır tanımayan, fikirlerin ve düşüncelerin olgunlaşmasını sağlayan bir eserdir. Okumanızı tavsiye ediyorum.